Ernest Gelnner 1925 tarihinde Fransa’nın Paris şehrinde doğdu. 1962’den 1984’e kadar Londra  İktisat Okulu’nda felsefe profesörü olarak görev almış daha sonra 1983 – 1993 tarihleri arasında  sosyal antropoloji profesörü olarak Cambridge Üniversitesi’nde bulunmuştur. Daha sonra Cambridge ve Prag Üniversitelerinin ortak projesi olan “Orta Avrupa Üniversitesi” çerçevesinde Milliyetçilik Araştırmaları Merkezi’ni yönetti. Bu yazıda onun 1994 tarihli Milliyetçiliğe Bakmak kitabındaki “Kemalizm” bölümünden pasajları ve bu pasajların düşündürdüklerini yazacağız. 

Birinci Bölüm: Türk Devrimi’nin Modernite Anlayışı ve Ordunun Kemalist Cumhuriyet Üzerinde Konumu

“… Mark Twain’e ait olduğunu sandığım eski bir espri vardır: Twain sigarayı bırakmanın çok kolay bir şey olduğunu söyler, o kadar kolaydır ki kendisi defalarca bırakmıştır. Türk subayları da demokrasiye bağlılıklarını onu sık sık yeniden kurarak göstermişlerdir.”

“… Kısaca, moderniteye derinden bir bağlılık olsa da bu sadakat, gelişmiş ve kısıtlayıcı bir doktrine sıkı sıkıya bağlı değildir. Şüphesiz ortada bir Kemalist “hadisler” ve literatür toplamı vardır ancak bu, Türkiye’nin yaşadığı modernleşme deneyimindeki olası gelişme çizgilerini önceden belirleyecek özgüllükte değildir.” Kitabın 114-115. sayfalarında Kemalist düzende askerin Türk demokrasisi üzerindeki konumu ve moderniteye bakışı hakkında bunlar söylenmektedir. Yazar, Kemalizm’in “modernite”ye ve ordunun “demokrasi”ye bakışını kendince yorumlamıştır. Buradan hareketle şunu diyebiliriz ki: Kemalist devrimin motivasyonuyla II. Mahmut’un ve onu takip eden Tanzimat bürokratlarının motivasyonu aynıdır. Kemalist asker – sivil bürokratlar yeni bir cumhuriyet inşa ederken şark gururunu kıramamış ve moderniteyi bir temel amaç olarak görmemişlerdir. Bunun sebebi bu kişilerin temeldeki dileğinin kendisinden önce gelen devlet adamları gibi “bozulan  düzeni tesis etmek” olmasıdır. Modernite bu insanların fikir dünyaları için birer enstrüman işlevi  görüyordu. O hâlde Mustafa Kemal Atatürk ile III. Selim arasında zihnen hiçbir fark yoktur. İkisi de modernleşmeyi zorunluluk olarak görmüştür. Ancak aralarında çok temel bir fark vardır: III. Selim, askerî ve idari alanda ıslahatlar yapmaya başladığında karşısında yeniçerilerin ve onları alttan destekleyen ulema sınıfın direnciyle karşı karşıyaydı. “Kapı kulu” yani hanedanın hususi birlikleri olarak düşünülen yeniçeriler, zaman içinde büyük şehirlerde mafyalaşmış, devletin çoğu kritik kararında etken olmaya başlamışlardı. “Fetih” ve “vergi ekonomisi” diyebileceğimiz bir ekonomik sisteme hükmeden hanedan için en güçlü birliklerinin hantal ve işlevsiz hâle gelmesi çok büyük bir sorundu. III. Selim yeniçerinin üstüne gitmeye çalışsa da bunun bedelini kanla ödemiştir. Mustafa Kemal Atatürk ise Sultan Selim’den daha şanslıdır. Bir kere kendisi “Muzaffer Gazi”dir. Bu, “Türk lider” geleneğinde yaygındır. Türk bilincinin mitolojik babası sayılan Mete Han, babasını öldürdükten sonra idari düzenlemeye girmiş, bozkırdaki tüm toprakları sancağı altında toplamıştır. II. Mehmet ise kendisine muhalif Türk aileleri İstanbul’u fethederek susturmuş ve kendine özgün değişimlere imza atmıştır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk Millî Mücadele’yi kazanarak kırılmaz bir karizma oluşturmuştur. Üstelik Gazi Paşa’nın karşısında ona direnebilecek bir yekûn ulema ya da askerî sınıf yoktur. Zaten onun da içinde bulunduğu “Jeunne Turc” geleneği tüm idari ve ekonomik sınıflardan oluşan büyük bir gruptu. Tek emelleri varlıklarını devam ettirmekti. 1914-18 arası Birinci Cihan Harbi’nde büyük bir yenilgi almışlardı. Mağlubiyetin acısıyla dağılan bu nesil çoğunlukla Atatürk etrafında kenetlendiler. Devrimin ilk safhasında bu nesil içinden “muhafazakâr” muhalifler tasfiye olmuşlardır. 

Gelelim ordunun Türk Demokratik Düzeni üstündeki rolüne: Burada üzerine yorum yaptığımız anekdotlar 2002 öncesidir. Okuma yapılırken buna dikkat etmek gereklidir. Zira 2002 sonrası Türkiye’de “Siyasal İslam” mevzi kazanmış ve kendine has bir düzen kurmuştur.

Ordunun Türkiye üzerinde olan etkisini tartışmadan önce çoğu kişinin sormadığı bir soruyu soralım: Türkiye toprakları demokrasiye elverişli midir? Anarko – Türk’ün son sayısında yazdığım “Anadolu Coğrafyasının Otokratik Kökenleri” isimli yazıda Anadolu coğrafyasının Perslerden beri tek elden ve hanedan dışında güce izin vermez bir yapıyla yönetildiğini yazmıştım.[1] Bu iki unsurun ana yatağında yaşayan Anadolu coğrafyasının halkları tek bir aile/yönetici sınıf tarafından yönetilmeye alışmış ve ekonomik olarak ise özerk bir yapıdan hep uzak kalmışlardır. Doğu Anadolu’da coğrafyadan dolayı izole edilen Kürt beyleri hariç Osmanlı’da hiçbir mülk Hânedan-ı Âli Osman’dan ayrı düşünülemez. Zaten onlar da Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren verilen beratlarla “otonom” bırakılmıştır. [2] Anadolu’nun her yerinde padişahın karizması o kadar kalıcıdır ki “Celâlîler” bile gücünü direkt padişaha gösterememişlerdir. Hatta hanedana karşı gelen Karaman eyaletinde Turgutlu boyunun “Davutlar” aşiretinden birinin isyanında öbür isyancılardan farklı olarak Âl-i Selçuk’tan olduğunu ilan edip siyasi hedef gütmüş ancak diğer Celâlîler onu yalnız bırakmışlardır.[3]

Kuzey İtalya kentlerinde ise papalık ile imparatorluk arasında güç savaşı yaşanıyor, şehirler git gide kendine özgü kimliklere kavuşuyordu. Kıta Britanyası’nda ise lordlar, kralın yetkisini sınırlandırıyordu. 17. asrın sonunda ise gelişen burjuva ile feodaller arasında iç savaş meydana geldi. Kanlı savaşın sonunda cumhuriyet ilan edildi. Bu iki örneği rastgele vermedim, ilk örnekte Kuzey İtalyan Kentleri, Papalık ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu arasında kalarak kendi idari sistemlerinde dinin (burada bahsedilen inanç değil -karıştırılmamalı- dinin idari kurumu olarak anlaşılmalıdır) alternatifi olan seküler devlet kurumlarını sağlamlaştırmıştır. İngiliz iç savaşı ise kralın meşruiyeti, onun aleyhinde gelişen burjuva ve klasik soylular elinde sınırlandırılmıştır. Ülkemizin geleneğinden ve dünyadan bahsettikten sonra sorduğumuz sorunun cevabını verelim: Türkiye toprakları demokrasiye elverişli değildir. Çünkü Türkiye coğrafyasının tarihinde demokrasiyi önceleyecek bir gelenek yoktur. Gökalp, Türklerin kurultay ritüelinin demokrasiyi öncelediğini iddia etse de bu, anakronik bir örnektir (buna anakronik dememin sebebi çok uzun, açıklamayı başka zamana bırakıyorum). Âl-i Osman, Oğuz boy geleneğinden gelse de bizzat “oradan çıkıp orayla” kavga etmiştir. Selçuklularda da aynı şey geçerlidir. Bu bir nevi “Türk’ün emperyal olma döngüsü” diyeceğimiz bir süreçtir; Türk beylerinden biri sancak kaldırır, irili ufaklı boylar etrafında birleşir, devlet kurulur, Türkmenler geri plana atılır, devlet “emperyal” hâle gelir. Konuyu çok dağıttığım için ordunun konumunu kısaca anlatmaya başlamalıyım. Cumhuriyet kurulduktan sonra adım adım gerçekleştirilen devrimlerin sonucu olarak halk içinde çok büyük bir muhalefet oluştu.1950 seçimlerinden itibaren sağ partilerin seçimleri kazanması devrimin bir avuç bürokrat elinde olduğunun en büyük delilidir. Rejimi kuranlar halka verdikleri demokrasinin rejim aleyhinde kullanıldığını görmüşlerdi (kaldı ki demokrasi de Türk devrimcisi için “hedef” değil “araç”tı). Bu endişe otomatikman ordunun demokrasinin “bekçisi” ilan edilmesini sağladı. Çünkü ordu cumhuriyetin dönüştürücü aygıtıydı. Cumhuriyet süngüler üzerinde kurulmuş ve Atatürk’ün kişiliğinden de hareket olarak militarist bir kimliğe bürünmüştür. Ordunun devrimci bir aygıt olarak kullanılması hususunda aslında Türkiye biricik değildir. Kuramsal demokrasinin oturmadığı Orta Doğu ve Latin Amerika ülkelerinde ordu aynı görevi görmüştür. Baas Rejimi ve Arapların efsanevi lideri Abdülnasır’ın “Hür Subaylar Hareketi” buna birkaç örnektir. 27 Mayıs’a giden süreçte ve sonrasında ordu, bekçilik görevini yapmış, rejimi tehdit edenleri temizlemiş ve kışlasına dönmüştür. Ancak bulaştığı cunta belası, 1962 Şubatı ve 1963 Mayısı’nda meydana gelen “Aydemir vakası”na, ilerde de 9 Mart Muhtırasına neden olmuştur.  

1980 darbesinde ise oluşan iç savaş ortamını sona erdirmek için sahneye çıkmış, “asli” görevini yapmış ve memleketi yine bir sağ partiye bırakarak kışlasına geri dönmüştür. Askerin son olarak sahneye çıktığı süreç Refah Partisi’nin iktidar olup 28 Şubat MGK kararlarının alındığı süreçtir. Asker, cumhuriyetin ilk döneminde en çok mücadele verdiği İslamcıların iktidara gelmesinden oldukça rahatsız olmuştu. Bu sefer doğrudan müdahale etmek yerine toplumu dizayn etmiş ve açıkça rejim karşıtı olduğu belli olan iktidar ortağı RP’sini cendereye almıştır. Ordunun  bahsettiğimiz müdahalelerde en büyük hatası, doğan kriz ortamlarını sadece sonlandırmak ve üstüne bir şey koymamaktır. Yani ordu, temsilî demokrasiye hem saygı duymamış hem de saygı duymuştur. Ordu içinde solcu (Madanoğlu ve Muhsin Batur gibi subaylar ki ismi zikredilenler daha sonra 9 Mart Hareketi olarak bilinen Sol – Kemalist kalkışmalara katılmıştır.) ya da milliyetçi birkaç subayın fikirleri (Türkeş’in başını çektiği on dört subay, bu kişiler de ilerde MHP’yi yani Türk milliyetçiliğinin ilk etkin partisini kurmuşlardır.) dışında genel kanı kargaşayı engellemek ve olduğu yere dönmektir.

Bugünden on küsur yıl öncesinde “de-militarizasyon” süreci başlamıştır. Bu sürecin sonunda ordu, “rejim bekçiliği” görevinden vazgeçmiş ve kurulan sivil iktidarlara sadık, kendi görev sınırlarına çekilmiş bir biçim hâlini almıştır.

(Sevgili okuyucu kitaptan alınan iki diğer alıntı da çok uzun açıklamalara sahip metinlerdir. Onlardan ikinci yazımda bahsedeceğim. )

Nazmi Berat Şendil

Editör: Elif Berra Kılıç


KAYNAKÇA

[1] Anarko Türk Dergisi, 13. Sayı (Buradan ulaşabilirsiniz)

[2] Şah İsmail, Safevi Kızılbaş Devleti,Yıldırım Cengiz, Sayfa 271.

[3]  Türk Halkının Dirlik Düzen Kavgası, Akdağ Mustafa, YKY.

EROL GÜNGÖR’ÜN HOCASI MÜMTAZ TURHAN

Son bir aydır yapılan Erol Güngör tartışmaları neticesinde çoğu insan onun şahsında Türk milliyetçiliği fikrini savunma yolunda dava adamlığı gösterir derecede reaksiyon göstermiştir. Öncelikle Erol Güngör’ün ortaya koyduğu fikirler ve kendinden önceki şahıslara yönelik değerlendirmelerin hiçbirisi layüsel değildir. Zaten kendisinin de camia içerisinde mümtaz ve tartışılmaz noktaya ulaşmasındaki etkenlerden birisi de kendisinden önce milliyetçi fikriyata dair konuşmuş kişileri eleştirmesi ve ortaya dönem şartları mucibince yeni bir fikir koyması olmuştur. Erol Güngör bu noktadan bakıldığı zaman aslında kendi döneminde yapılması gerekeni yapmış, özeleştiri ile daha oturaklı ve halka yönelebilen, ayakları yere basan bir milliyetçi tezahür ortaya koymuştur. Ancak söylemlerinin tamamını nass kabul etmek, üzerine bir şey koymadan iman etmek ve eleştiriden muaf tutmak da millî fikirlerin Soğuk Savaş retoriğinden kurtulamamasına sebebiyet vermektedir. 21. yüzyılın çocuklarına milliyetçi fikirleri öğretmek isteyenlerin ve nesilleri bu fikriyat çerçevesinde yetiştirme yolunu seçenlerin hâlen daha başvurduğu yakın kaynaklar bundan 40 yıl öncesine çözüm arayan ve kendince bulan Erol Güngör eserlerinden ibarettir. Türk milliyetçiliği bu manada Erol Güngör’den sonra onun mertebesinde bir akademisyen ve fikir adamı yetiştirememiştir kanaatindeyim.

Erol Güngör’ü anlamak için onu değerlendirirken hocası Mümtaz Turhan’dan bahsetmez isek olmazdı. Bu yazımda bu iki ismi birlikte değerlendirip zamanın şartlarına göre ne gibi yeni fikirler sunmuşlar, neyi amaçlamışlar; bunu yaparken eskiye nasıl eleştiri getirmiş ve ortaya sundukları fikirler kimlerin elinde günümüze nasıl taşınmıştır bunu irdeleyeceğim.

Mümtaz Turhan 1909 Erzurum doğumlu, Millî Mücadele döneminde gençlik evresini geçirmiş bir aydındır. Onun fikir dünyamızda yer etmesini sağlayan sürecin başlangıcı Maarif Vekâleti eli ile Avrupa’ya öğrenci olarak gönderilmesidir. Eski münevverlerin aksine Fransa’da değil Almanya’da eğitim görmüş ve eskilerden farklı olarak düşünce sistemi kendine özgü bir hâl almıştır. Frankfurt ve Berlin’de kaldığı yedi sene boyunca Max Wertheimer’den psikoloji dersleri aldı. Bu isim onun olgulara bakışındaki teorik altyapının oluşmasında en büyük etkiyi sağlayan isimdir. Zira Wertheimer, “Gestalt Psikolojisi” denilen kuramın öncüsü idi. Mümtaz Turhan da bundan dolayı Türkiye’ye döndüğü 1935 yılından itibaren deneysel psikoloji alanında yürüttüğü çalışmalarında Gestaltçı teori üzerinden görüş geliştirdi. İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde British Council bursu ile yaptığı çalışmalar ise 1944-1948 yılları arasına denk gelmektedir ki bu yıllar milliyetçi camiada o yıllarda Zeki Velidi Togan ekolünden gelme Nihal Atsız ve arkadaşlarının en zorlu yıllarıdır. Bu pencereden bakıldığında Türkçüler arasında devlet nezdinde itibar görenler arasında olduğu bir gerçektir.

Onu milliyetçi ve muhafazakâr aydınlar arasında popüler yapan çalışmalar ise 18. yüzyıldan itibaren toplumsal yapı, kültür ve devlet yönetimi konusunda Batı’ya yönelen Türkiye üzerinde gördüğü kültür değişmeleri problemlerine yönelik eserleridir. Bu eserler konuyu sosyal psikoloji açısından değerlendiren ve inceleyen ilk eserler olması sebebiyle değerlidir. Mümtaz Turhan’ı değerlendirme yaparken en çok etkileyen unsurlar Gestaltçı yaklaşım, İngiltere’de kaldığı sürede gördüğü İngiliz pozitivizmi ve Ziya Gökalp’in sosyoloji tezleri olmuştur. Turhan bu kriterler üzerinden Türk kültürünün ve Batı kültürünün değerlendirmesini yapmış, Batılılaşma serüvenimizdeki yanlışları ve yapılması gerekenleri ortaya koymuş ve 60’lı yıllarda da yükselen sol değerlere karşı muhafazakâr ve milliyetçi bloğun oluşumundaki entelektüel duruşun mimarı hâline gelmiştir. Tüm meselesi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonraki süreçte yaşadığı Batılılaşma idealinin içerisindeki modernleşme kavramının ne olduğu ve iktisadi kalkınma planlarının nasıl olacağıdır.

Aslında Mümtaz Turhan görüşleri itibarıyla günümüz İslamcı ve muhafazakâr kesimlerine hitap eden bir sosyal bilimci hiç olmamıştır. Onun Kemalist inkılaplara ya da aydınlara yönelttiği eleştiriler; bu kişi ve olgulara cepheden düşmanlık edecek olanların savunma kalkanı olarak asla kullanılmamalıdır. Türk milliyetçilerinin en nihayetinde bu kullanıma da izin vermemesi elzemdir. Turhan kendinden önceki milliyetçi aydınlardan ziyade gidip gördüğü Avrupa’da bilimin toplum yaşantısının içerisine ne derece ve nasıl sirayet ettiğini yerinde tetkik etmiş birisidir. Tanzimat aydınları gibi Batı’ya hayranlıkla baktığı hâlde üzerlerindeki bin yıllık yükü bir anda atamamanın verdiği de-modernize görüşleri alarak Batılılaşmayı sadece giyim, kuşam, konuşma ve siyasi alanda gerçekleşecek bir mefkûre olarak değerlendirmemiştir. Turhan’a göre Türk devleti ve milleti, Batı’ya yönelirken bilimi tam manasıyla kavramadan ve bilime Avrupa’da olduğu gibi toplumsal işlevini kazandırmadan ne kadar kendisine Batıcı ve modern derse desin ileriye gidemeyecektir. Bununla birlikte Turhan’ı ilk dönem aydınlardan ayıran başka bir özelliği ise modernleşme sürecini demokratikleşme ve hukuk kavramlarından bağımsız düşünmemiş olmasıdır. Tüm bunların oturtulması için ise en gerekli olarak eğitim reformunun yapılması gerektiğini her defasında dile getirmiştir.

Turhan bu bakımdan Türk milliyetçiliği açısından değerlendirildiğinde Ziya Gökalp’ten sonra bu fikri görece “bilimsel” bir çerçeveye oturtan en önemli isimdir. Zaten milliyetçi çevrede Ziya Gökalp ekolünün devamı olarak nitelendirilir. Türk Ocaklılar geleneğinin Hamdullah Suphi sonrası akademyada etkili olabilen Fahri Fındıkoğlu ve Osman Turan ile birlikte önemli bir ismidir. Cumhuriyet döneminde muhafazakâr milliyetçi aydınların gündemlerini, kültürel muhafaza meselelerinden millet modernleşmesine çekmesi açısından da önemlidir. Bu modernleşmeyi yukarıda bahsettiğim kavramlar çerçevesinde gerçekleştirmek arzusunda olan Mümtaz Turhan Türk milliyetçiliğinde kalkınmacı, modernleşmeci ve projeci söylemlerin de banisi konumundadır. Türk sağında DP-AP çizgisinin 60’lı yıllarda daha da hızlanan projeci yönüne Mümtaz Turhan yoluyla Türk milliyetçileri de katılırlar.

Modernleşme ve ilerleme ona göre CHP’nin inkılaplarda yaptığı gibi kurumların, kanunların ya da bazı kültürel unsurların devralınması yoluyla gerçekleşmeyecektir. Bunu milliyetçi camia içerisinde, Nihal Atsız’ın daha konsolide olmuş hareketi dışında, dillendiren ve geniş kesimlerin düşüncesine gark ettiren ilk isimdir. Bu sebepten muhafazakâr milliyetçi kesimler “hakiki batılılaşma” ve “gerçek modernleşme” kavramlarının kendileri eliyle gerçekleşeceği fikrini Turhan’dan ve daha sonra da bu fikri besleyen Erol Güngör’den alacaklardır.

Mümtaz Turhan, Yılmaz Özakpınar’ın deyişiyle ülkenin gidişatından duyduğu kaygılar nedeniyle aslında hiç de girişmeyeceği bir işe atılacaktır. Bilimsel yaklaşımı da önceleyen bir gündelik siyasete ışık tutma ihtiyacı… 1960’lı yıllarda sol sosyalist hareketlerin yükselişe geçmiş olması tüm aydınlar arasında merakla izlenen bir politik görüntü hâline gelmiştir. Geçmişte muhafazakâr milliyetçilerin de tasvip etmediği şekilde “Türkçü” hatta ırkçı nitelikte fiiller gerçekleştiren CHP örgütleri ve aydınları değişen konjonktür gereği ve Sovyetler Birliği’nin gücünün de etkisi ile sol Kemalizm furyasına başlamışlardı. Niyetleri kimilerine göre yükselen solu sokak hareketleri ve marjinal unsurların elinden kurtararak kurucu parti CHP üzerinde birleştirerek iktidar olmak; kimilerine göre ise 1950 yılından beri engel olunamayan “gerici-sağcı” ve “karşı devrimci” grupların önünü kesmek adına asker-öğrenci birlikteliği neticesinde sol bir darbe ile iktidar olup Kemalist inkılapların devamını gerçekleştirmek… Bu görüşlerin aydınlar çevresindeki en önemli organları Kadro ve Yön dergileri olmuştur. Bu durum Mümtaz Turhan ve Tarık Buğra’nın bunlara alternatif olarak modern, milliyetçi ve mukaddesatçı bir dergi çıkarmalarına neden olmuştur. Bu derginin adı “Yol Dergisi”dir. Turhan, zamanın da vermiş olduğu hava ile gündelik siyaset yazılarını “Yol’un Görüşü” adlı başmakaleleri ile bu dergide neşretmiştir.

Bu yazılarından hareketle Mümtaz Turhan kendisinden önceki birikimin de üzerine koyarak Türk milliyetçiliğinin “tepkici milliyetçilik”ten “yapıcı milliyetçiliğe” evrilmesinin en önemli isimlerinden birisidir. Bu daha sonraki isimler ve Türk milliyetçiliğinin gündelik siyasete yönelik uygulamaları ile ne kadar gerçekleşmiş ya da gerçekleşmemiştir, orasını ayrı bir yazıda dile getirmeyi düşünüyorum. En nihayetinde Turhan’ın formüle etmeye çalıştığı Türk milliyetçiliği daha sonra Erol Güngör ve Dündar Taşer eliyle geliştirilecek ve MHP’nin siyasal programının büyük kısmını oluşturacaktır. Özellikle Alparslan Türkeş’in “9 Işık Doktrini” ile birçok görüşlerinin paralel olması bununla açıklanabilir. Turhancı Türk milliyetçiliği sol Kemalist ve sosyalist aydınları yarı-aydın modelin başat isimleri sayarken ortaya koyduğu “doğru modernleşme” teorileri ile bu yarı-aydın tipolojisini de bitirmiş olacaktı. Turhan Projeleri diye adlandırılan siyasi, sosyal ve iktisadi alanda hayata geçirilmek istenen projeler medeniyet unsurlarını hukukta, özgürlük anlayışında, bilimsel ve teknolojik anlayışta görür. Turhan tüm bu unsurların kendi döneminde henüz oluşmadığını düşündüğü “millî kültür” unsurları olarak adlandırır. Bu projeler milliyetçiliğin bir burjuva modernleşme projesi olarak görüldüğü önerilerdir. Bu unsurlara sahip nesillerin yetiştirilmesi ve topluma kazandırılması gerekliliğinden bahseden Turhan’ın ortaya koyduğu anlayışa göre tüm Türk milleti teknikle hemhâl edilip birinci sınıf aydın veya teknik açıdan üst düzey uzman statüsünde yetiştirildiğinde yarı aydın tiplere gerek duyulmayacaktır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Turhan’a göre sosyalist ve sol Kemalist aydınlar Türkiye’deki aydın kıtlığı sebebiyle değer verilen aslında kültürel ve psikolojik olarak hastalık olarak nitelendirdiği sola ruhunu satmış yarı-aydın tiplerdir.

Tüm bunlarla birlikte işin aslına geri dönecek olursak Mümtaz Turhan Kültür Değişmeleri adlı eserinde özetle modernleşme serüvenimizi yazmıştır. Kabaca üç faktörden bahsetmiş ve bunların şekil, yarar ve anlam olduğunu dile getirmiştir. Ona göre şekil ve yarar işin en basit ve hatta hayata geçirilen tarafıydı. Batı’dan şeklî benzerlikler ve şeklen kurumlar almak kolay ancak Batı’yı asıl geliştiren “ilim zihniyeti”ni almak ve Batı’nın olaylar ve olgular karşısında nasıl düşündüğü “anlamak” ve tatbik etmek en zoruydu. Bu sebepten 1956 yılında Remzi Oğuz Arık’ı anma toplantısında hem CHP hem de DP dönemlerine ağır eleştiriler getirerek “Milliyetçiyiz dediler fakat milliyetin bütün unsurlarını reddettiler, milliyetçileri hapishanelere attılar. Halkçıyız dediler, halkla zerre kadar alakadar olmadılar. ‘Köylü efendimizdir’ dediler fakat köylüyü devlet şehrinden geçirmediler.” gibi sözler sarf ederek hem kendi zamanına kadar gelmiş olan batılılaşma politikalarını tümden reddederken yeni bir milliyetçilik, yeni bir halkçılık, yeni bir köycülük fikri gerektiğinin mesajını vermiş oluyordu. O dönemde daha muhafazakâr düşünen Türk milliyetçilerinin siyasi arenada CHP ve DP kadar etkili bir alanı olmadığını varsayar isek CKMP ve MHP ile bu alandaki boşluğu dolduracak olan Türk milliyetçilerine de basit bir yol haritası çizmiş oluyordu.

Tartışmaların merkezinde bulunan Erol Güngör’ü anlayabilmek, iyi değerlendirmek ve tenkit edebilmek için öncelikle hocası Mümtaz Turhan’ın görüşlerini, ilmî ve siyasi alandaki etkilerini doğru okumak zorundayız. Bu sebeple Erol Güngör’e ve daha sonrasında onun çevresinde gelişecek olan muhafazakâr milliyetçi çizgiye değinmeden önce Mümtaz Turhan hakkında kısa da olsa görüşlerimi ve değerlendirmelerimi sunmak istedim. Bir sonraki yazıda Erol Güngör’ü merkeze koyarak bir değerlendirme yapmak niyetindeyim. Daha sonra ise Aydınlar Ocağı, Türk-İslam Sentezi, Yeşil Kuşak Projesi ve 90’lardan günümüze gelen milliyetçi aydınların değişimleri ve İslamcı-Muhafazakâr kesimlerle olan ilişkilerini kendimce anlatmaya çalışacağım.

Yasin İzgi

Editör: Ekrem Müftüoğlu

Türk milleti İslamiyet öncesi dönemden itibaren özellikle “kut anlayışı” gereğince devleti idare eden kişi ve hanedanı kutsal insanlar olarak kabul etmiş, “asker millet” olması hasebiyle de emir altında bulunma durumundan gocunmamıştır. İslamiyet’in kabulü ve özellikle de hilafet makamının Osmanlıların eline geçmesinden sonra da bu durum devam etmiştir. Ancak genel kabul olarak ortaya konulan bu görüş dışında Türkler, başlarında dirayetli ve düşmana (hilafetin ilk dönemleri itibariyle de gayr-ı müslime) karşı cenk eden bir hakan istemişlerdir. Bununla birlikte ekonomik anlamda da refah düzeyine asgari şartlarda da olsa önem vermeyi ihmal etmemişlerdir. Dirayetli davranmayan, “gavurla cenk etmeyen”, halkı vergilerle boğanlara karşı ise her zaman isyan hâlinde olmuşlardır. Osmanlı’nın modern dönemlerinde ise bu isyanlar, şahsi meseleler veya hürriyet gibi yeni kavramlar üzerinden vuku bulmuştur. Bu isyan hareketlerinin karşısında duranlar ise her zaman “sistemi muhafaza eden” yenilik karşıtı, genel itibarla İslami hassasiyeti yüksek kesim olarak karşımıza çıkmaktadır. Cumhuriyet devriyle beraber açık ve seçik bir biçimde görülen meselelere iki kutuplu bakış, genel anlamda “yenilikçi-Batıcılar” ile “gelenekçi-İslamcılar” arasında bir kavgaya dönüşmüştür. Tabii ki bu kavga, İbrahim Kalın’ın da söylediği üzre 150-200 yıllık bir kavgadır. İki kesimin aydın-entelektüel kategorisine dahil ederek değerlendirebileceğimiz tesmsilcileri dışında kalan geniş halk kitleleri, kavramları, olayları veya meseleleri daha çok temsil edildiğini hissettiren kişiler üzerinden kurmayı denerler. Özellikle muhafazakâr kesimin çoğunluğu, olaylara ve şahıslara bakışını kişi üzerinden kurar. Bu, politik meselelerde de günlük meselelerde de böyledir. “Kişi sultasını kabullenme” ve “emir alma refleksi”; lider, mehdi, gavs, şeyh gibi unvanlar üzerine mevcudiyetini oluşturmuş, kişilerin eteğine yapışma şeklinde vuku bulmuştur. Bu durum, tarihî kişilikleri değerlendirmede de onlara sirayet etmiştir. İslami yönden “iyi olduğunu duydukları” tarihî şahsiyetlere, isteyerek “evliyaullah” muamelesi yapmışlar, siyasi rakiplerinin dinî veçhesine bakmaksızın onları “günahkâr” olarak nitelendirmişlerdir. Bunun en bariz örneği Sultan Abdülhamid olmuştur. Ona karşı gelen tüm kesimleri bilâistisna münafık, müflis, günahkâr ilan etmişlerdir. Bu konu ile ilgili olarak iki edebî şahsiyete ve İslamcı kesimin bir grubunun bu şahsiyetlere bakış açısına değinmek isterim. Bu iki şahsiyet, Rıza Tevfik Bölükbaşı ve Mehmet Âkif Ersoy’dur.

Mehmet Âkif, Sultan II.Abdülhamid’e hücum eden ve ağır ifadelerle onu itham eden bir şairdir. İslamcı bir şair olarak İslam halifesine bu kadar ağır ifadelerde bulunmasının en büyük sebebi, dini yorumlayışının Abdülhamid’den farklı olmasıdır. Zira Âkif, Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh referanslı Mısır reformistlerinin etkisiyle modernist bir İslam anlayışını benimsemekteydi. Şiirleri incelendiğinde özellikle ayetler üzerinden ortaya koyduğu eserlerinde klasik ehl-i sünnet geleneği dışında değerlendirmelere rast gelmek mümkündür. İslam dünyasının içinde bulunduğu buhrandan ve bunun paralelinde Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumdan sorumlu gördüğü anlayış, geleneksel İslami düşünce ve onun temsilcisi Halife Abdülhamid’tir.  Bu sebepten de “meşveret” ve “meşrutiyet” gibi kavramları İslam’ın özü kabul ederek hürriyetin kısıtlanması gibi uygulamalara karşı isyan etmiştir. İttihat ve Terakki içerisinde ve Teşkilât-ı Mahsusa’da görev yapmış, Millî Mücadele’ye katılmış, TBMM’de mebus olmuş ve netice itibariyle İstiklâl Marşı’nın müellifliği ona nasip olmuştur. Âkif merhum, ömrünün son dönemlerini Mısır’da geçirmiş fakat İstanbul’da vefât etmiştir, zaten hep vatanında ölmeyi arzulamıştır. Vefat ettiğinde arkasında İstiklâl Marşı’nı ve Safahat adlı güzide eserini bırakmıştır. Safahat, üzerinden yıllar geçmesine rağmen hiçbir baskısında Abdülhamid hakkındaki ağır şiirlerden arındırılmamış, Âkif de Abdülhamid’e duyduğu nefretten hiçbir zaman bir şiirle nedamet getirerek pişman olmamıştır. İslam’a bakış açısı ve pişman olmama durumundan mütevellit özellikle geleneksel İslami yorumlar üzerine inşa edilen tarikat ve tekke ekolü, Âkif merhumu ağır şekilde eleştirmiş, 80-90’lı yıllarda İstiklâl Marşı’nı “ırkçı” bularak oturma eylemleri ile protesto etmiş ve 2000’li yıllarda da eleştirilerine devam etmiştir. Bunun en tipik örnekleri, Cübbeli Ahmet ve Kadir Mısıroğlu’dur. Yeni yetme tarihçilerden Ahmet Şimşirgil’in de mensubu olduğu Enver Ören’in “Işıkçıları” da bunlara dahildir. Kitleler üzerindeki etkileri düşünüldüğünde Âkif hakkındaki kötü intibaın muhafazakâr kesime Abdülhamid üzerinden nasıl yayıldığının cevabı bulunabilir. Bu kitlelerin genç çocuklarının, sırf yukarıda söylediğim meseleler sebebiyle Âkif gibi bir değere nasıl küfürler ve hakaretler ettiklerini görseniz gözlerinize inanamazsınız.

Gelelim Rıza Tevfik’e…

Rıza Tevfik Bölükbaşı, istibdat devrinde herkes gibi Abdülhamid Han düşmanı idi. 1907 ila 1910 yılları arasında ısrar ile girmiş olduğu İttihat ve Terakki içerisinde yer aldı. 1910 yılından sonra İttihat ve Terakki’nin meclisi dağıtmasını bahane ederek Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nda yer aldı. 1918 yılında, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın üstad-ı âzamı oldu. Aynı yıl Maârif Nazırı yapıldı. 1919-1920 yılları arasında Şûrâ-yı Devlet (Danıştay) Reisi görevini üstlendi. İtilaf Devletlerinin işgaline hiçbir zaman ses çıkarmadı. Hatta Sevr’in altında imzası bulunan dört kişiden biri oldu (Rıza Tevfik Bölükbaşı, Damat Ferid Paşa, Reşat Halis Bey, Mehmed Hâdî Paşa). Bu hareketi sebebiyle ders verdiği üniversitede protestolara maruz kaldı ve istifaya zorlandı. Ali Kemal’in linç edilmesi üzerine 8 Kasım 1922’de ülkeyi terk etti. Bundan bir buçuk yıl sonra Yüzellilikler Listesi’nde yer aldı ve böylece vatandaşlıktan atıldı. Ancak yurt dışında iken kaleme aldığı Uçun Kuşlar şiiri ile -güya- vatan hasretini dile getirdi. Bu şiiri besteleyen kişi ise “barış güvercini” Ahmet Kaya olmuştur. İslamcı arkadaşlarımız onu da pek sevmişlerdir, zamanında… 

Neyse, yukarıda söylediğimiz gençlerin ve isimlerin Rıza Tevfik hakkında çok fazla konuşmaması onun, Âkif kadar popüler olmamasından da kaynaklıdır. Ancak bu popüler olmayan şahsın, saydığım rezilliklerinin hiçbiri konuşulmazken özellikle Abdülhamid düşmanlığından pişmanlığını dile getirdiği Sultan Abdülhamid Han’ın Rûhâniyetinden İstimdâd adlı şiiri yine yukarıda zikrettiğim güruh eliyle okuna gelmiştir. Bu şiirde, Abdülhamid’e yaptıklarından dolayı pişmanlığını dile getiren adam, İttihat ve Terakki ile Mustafa Kemal Paşa hakkında tonlarca hakarette bulunmaktan geri durmamıştır. Bir kişiden dilediği özrü, vatanını İngiliz’e peşkeş çektiği Türk milletinden dilememiştir. Yine de sırf bu sebeple ön planda tutulması neticesinde hiçbir meziyeti ve kıymet-i harbiyesi olmayan Rıza Tevfik, pişman olduğu için makbul görülmeye başlanırken İslam mücahidi, İstiklâl Şairi, Şair-i Âzam, büyük Türk Mehmet Âkif Ersoy; birtakım edepsiz, tarih bilmez, bağnaz İslamcılar tarafından “p…k” hitabına bile maruz kalmıştır.

İşte bu kesimin tüm düşünce sistemini tek kişi üzerine kurması neticesinde ortaya “gübreli” bir kafa çıkması normaldir. Bunun örnekleri hâlâ; siyaset, edebiyat, din ve bilumum alanlarda karşımıza çıkmaktadır. Haa, İslamcıların bu sultacı bakışı ve tek kişiye tapınmasının kralını Kemalistler yıllarca yaptı ve yapacaktır. O da başka bir bahis…

Yasin İzgi

Editör: Elif Berra Kılıç

“Bir öğretiyi, düşünceyi, inancı, siyasayı vb. başkalarına tanıtmak, benimsetmek, yaymak ereğiyle sözle, yazıyla ve benzeri türlü araçlarla, yollarla gerçekleştirilen her türlü çalışma.” Propagandayı böyle tanımlıyor sözlük. 7/24 haber ajanslarını, tartışma programlarını parsellemek yetmemiş olacak ki artık propaganda için dizilere de tarihe de el atıldı. “Yeni Türkiye” diyerek yarattıkları bu beşeri zeminde tarihi de yeniden yazmak ve tarihe, kendi ihtiraslarına göre şekil vermek gerekiyordu. Her şeyin yağmaya ve talana kurban gittiği “yeni” düzende tabii ki tarih de yeniden yazılacak ve bu durumdan payını almadan duramayacaktı. Her yere el atıp tarihe dokunmamak olacak iş miydi? İktidarın temel dayanağı propaganda olduğu için tarihi de araçsallaştırmak kaçınılmazdı. Bu işte en büyük pay sahibi de diziler olacaktı.

Siyasi iktidarın propaganda aracı hâline getirilen bu diziler ve tarafgir tarihçiler tarafından pazarlanan “yeni” ve “millî” tarih de tarihimizde yer almış müstesna şahsiyetlerin yakasına tutunacak, herhâlde bu iş sürüp giderse sakız gibi yapışacak, o kişilerin aziz hatıralarını incitmekte beis görmeyecekti.

Siyasette iktidar olmanın muktedir olmak demek olmadığını tabii ki siyasal iktidar da anlamış, muktedirliğin bir yolunun da kültürel iktidara sahip olmaktan geçtiğini görmüştü. Bu yüzden kendince bir millî tarih yaratmaya çalışan siyasal iktidar, bu tarihi televizyon yoluyla yaymayı ve kültürel iktidarına ön ayak etmeyi düşünmüştür. Kitlelere pompalanan bu millî tarih, dizilerle de kalmayacaktı çünkü siyasi iktidarın geldiği gelenekte bu çaba hep vardı. Bilhassa Fatih Sultan Mehmet ekseninde gelişen sözde “millî tarih” anlayışına dindar Abdülhamit ve Ertuğrul tiplemesi de televizyon dizisi aracılığıyla katıldı. Neo-Osmanlıcılık akımıyla da iyice ivme kazanan bu sözde millî tarih yaratma çabası, kültürel iktidar kurmanın yanında Neo-Osmanlıcılık akımının propagandasında bir bayrak taşıyıcısı olma görevini üstlenecektir.

Siyasi iktidar güncel kaygılarıyla tarihi eğip bükmekte, kendi ihtirasları için istediği şekle sokmakta asla sakınca görmüyor. Özellikle tarih dizileriyle pompalanan bu propaganda gittikçe iktidarın egemenlik kaygısının bir aracı hâline geliyor. Daha çok, “kutuplaştırma aracı” olarak kullanılan bu propagandada tarihi karakterler genelde toplumun benimsediği, sevdiği karakterlerden seçiliyor ama Abdülhamid ile ilgili olan dizi bunun biraz dışında. Çünkü Abdülhamid imajı siyasal iktidar tarafından yeni yeni çiziliyor ve toplumun gündemine oturuyor. Diğer bir örnek ise Diriliş Ertuğrul. Her iki dizide de güncel olaylar adeta o zamanlara uyarlanıp birebir dizide yansıtılıyor. Abdülhamid dizisinin odak noktası ise mağduriyet. Tabiri caizse her alanda kendine mağduriyet yaratmakta pek mahir olan siyasi iktidar, bu alandaki mücadelesini de mağduriyet üzerinden sürdürüyor. Ancak tüm bunlara rağmen tarih kalpazanları tarafında dizideki olayların gerçek olduğu iddiası devam ediyor. Bilhassa Abdülhamid dizisinden propaganda kokusu diğer dizilere nazaran daha çok geliyor. Aslında bu dizilerin çok büyük kitleler tarafından izlendiğini göz önünde tutarsak siyasi iktidarın da bu yöntemi çok benimsediğini ve beğendiğini söyleyebiliriz.

Öncelikle biraz Diriliş Ertuğrul adlı diziden bahis açacak olursak dizi, propaganda aleti değil adeta siyasi iktidarın bir kolu gibi çalışan siyaset aracı. Ülke gündemine sürekli gönderme yapan dizinin muhalif kesimi hedef aldığı çok bariz şekilde belli oluyor. Güncel siyasetle birebir ilerleyen dizi gündemi seçimlere dahi göndermelerde bulunuyor. Osmanlı’nın kuruluşunu konu edinen film, dizi veya kitap belki daha önce çekilmiştir ve yazılmıştır ama emin olun ilk defa Ertuğrul Gazi doğrudan iç siyasetimize müdahil oluyor(!), Kayılar Türkiye Cumhuriyeti’nin iç işlerine ilk defa müdahale(!) ediyor. Öyle ki Ertuğrul Gazi yeri geliyor faiz lobisiyle mücadeleye girişiyor yeri geliyor muhaliflere şamarı vuruyor. Sürekli bir hainle karşı karşıya kalan Ertuğrul Gazi, hasmını alt ederken ülkemizin gündemine de yorum getirmekten geri durmuyor. İç ve dış mihraklarla karşı karşıya kalan Ertuğrul Gazi, onlarla mücadelesini sürdürürken siyasi mesajı da doksana çakmayı ihmal etmiyor. Her ne olursa olsun bu dizinin, siyasi iktidarın tarih propagandasının en güçlü kollarından biri olmaya devam edeceği belli.

Yukarıda Abdülhamid imajının yeni yeni çizilmeye başladığını söyledik, evet çiziliyor ama tabii ki siyasi iktidarın ihtiraslarına göre. Zaten yazımızda bahsedeceğimiz şahsiyetlerden biri de Abdülhamid, aslında en çok onun yakasına yapıştılar desek yanlış olmaz. Çizilen Abdülhamid imajı genelde dindarlık ve muhafazakârlık üzerine çiziliyor ve Abdülhamid’in bu yönleri güncel konuların da malzemesi hâline getiriliyor. Dindar ve iyi Abdülhamid’in muarızları hep yabancı, Yahudi, Ermeni, dine uzak tipler olarak yansıtılıyor. Aslında burada mesele dindar iyi tiplemesi, dindar olmayan kötü tiplemesi rayına oturtuluyor. Hâlbuki Mehmet Akif de Abdülhamid’e muhalifti. Bugün Türkiye’de Mehmet Akif’in vatanperverliğini, dindarlığını sorgulayabilecek biri var mıdır? Gerçeklik iddiaları daha en başta burada çürüyüveriyor. Abdülhamid tiplemesinde yaratılan bu dindar imajın siyasi iktidarın kendi politik argümanını toplumsal alanda kabul ettirme ve ona zemin açma amacı taşıdığı bariz. Aslında dindar Abdülhamid, seküler ve laik Mustafa Kemal’in bir alternatifi olarak topluma sunuluyor. Kurt bir politikacı olan Abdülhamid’i uçurup kaçıran, evliya yapan tarih de aslında bu amacı taşıyor. Laik ve seküler Mustafa Kemal’in karşısına “abdestsiz yere basmayan” dindar Abdülhamid çıkarılıyor ve Mustafa Kemal’i tuş ediyor. Böylece siyasi iktidarın kendi kitlesi de gönlünü “eylemiş” oluyor. Abdülhamid’in çilesi burada da bitmiyor, tarihi gerçekliği göz önüne alırsak tam bir denge siyaseti güden Abdülhamit yeri geliyor elçi tokatlıyor yeri geliyor kralları tehdit ediyor yeri geliyor racon kesiyor. Böylece sert mizaç unsuru da dindar tiplemesine yerleşiyor. Burada da kitlelerin gazı güzelce alınıyor. Mustafa Kemal’in “Geldikleri gibi giderler” sözünün karşısına Abdülhamid’in “Allah’ın da bir hesabı var” sözü çıkıyor ve kalpazanların tarih mastürbasyonu son hızla devam ediyor. Tiyatroya, polisiye romanlara pek meraklı olan, opera ve operet dinlemeyi seven, gençliğinde bizzat yabancı hocalardan müzik dersleri alan Abdülhamid’in  -ki Abdülhamid doğu müziğini kasvetli bulur, batı müziğini tercih ederdi- dindar yönü o kadar baskın ve sık sunuluyor ki zaten bahsettiğimiz bu yönlerini görmeye de fırsat bulamayan kitle, bunlardan bîhaber yaşamaya devam ediyor. Dindar Abdülhamid tiplemesi adeta bu yönleri absorbe ediyor ve siyasi iktidar, dindar Abdülhamid tiplemesiyle son hızda gaz almaya devam ediyor.

Diğer bir çilekeşimiz ise Fatih. Osmanlı tarihinin en aydın padişahı olan Fatih, bu kitlenin elinde bayraklaşıyor ve gerçeklikten uzak bambaşka bir Fatih’e dönüşüyor. Tabiri caizse onun da çilesi başlıyor. Fatih’in emaneti İstanbul’u talana ve yağmaya peşkeş çeken siyasi iktidar, Fatih’in fethini ise en şaaşalı gösterilerle kutlamakta beis görmüyor, Fatih’i de bu propaganda rüzgârına kaptırıp götürüyor. Fetih kutlamaları iktidarın seçim mitinglerine dönüyor ve Fatih birdenbire iktidar partisinin bir neferi olarak zuhur ediyor. Bir yandan da Fatih, bir yerlere mesaj vermenin veyahut tehdit etmenin aracı hâline geliyor, muhalif kitleler ise Haçlı askeri olarak vücuda geliveriyor. Bizans’a dünyayı dar eden Fatih, mitinge dönen fetih kutlamalarında ise meydandaki Fatih “dış güçler”e parmak sallıyor, Türkiye’yi onlara dar ediyordu. Kutlamalardaki çilesi bu kadar süren Fatih’in bir başka çilesi ise ham sofuların dilinde başlıyor. Aslında Fatih’in buradaki çilesi çok çok daha eskiye gider. Genelde Siyasal İslamcılık‘ın çatısı altında toplanan ham sofular Fatih’i her türlü propagandaya alet etmekten imtina etmiyor. Kongre mi var Fatih orada, toplantı mı var Fatih oraya damlıyordu. Hatta Fatih’in İstanbul’u fethettiği sırada kalbinde ne varsa kongrede de o vardır. Müspet ilimlerle, batı-doğu dilleriyle, matematikle, şiir ve edebiyatla, felsefeyle meşgul olup devrin en yüksek âlimleriyle hemhâl olan Fatih bu sefer de şekilsiz sakalı, kan damlayan kılıcı ile bir adam azmanı olarak karşımıza çıkıyor. Fatih’i bu şekle sokan ham sofular bununla da kalmıyor Rönesans adamı, ilim âşığı Fatih’i mutaassıp bir mürteci kılığına sokuyor.

Göründüğü gibi Fatih’i de Abdülhamid’i de kılıktan kılığa sokan bu düşünce ve propaganda şekli uzun süre daha bu haddi kendinde bulacak gibi görünüyor. O haddi kendinde bulmuş ki Ertuğrul Gazi’yi de çile çekenler kervanına müdahil ediyor. Türkiye’de kendi geleneğini yaşatmak isteyen her iktidar, benliğini ve mücadelesini böyle yerlere dayamakta beis görmüyor, bundan sonra da görecek gibi durmuyor. Bu yüzden tarihteki büyüklerimizin çileleri pek de bitecek gibi gözükmüyor…

Aklın almayacağı hezeyanları tarih diye pompalamaktan çekinmeyen, tarihi “tahrif”e çeviren tarih kalpazanları her dönemde vardı, var olmaya da devam edecek. Evet dizilerle yazıp bozma furyası yeni başladı ama şartların elverdiği her imkânla onlar pek mahir oldukları bu tahrif işlemini geçmişte de yapmıştı. Hitap ettikleri, kulaktan dolma bilgilerle yaşayan, tarihle ilgisi olmayan, tarih bilgisi dizilerle sınırlı olan kitle ise belki yaşananların dizi ve kurgudan ibaret olduğunu anlamakta dahi güçlük çekecek insanlar. Tabii şu anda en etkin propaganda araçlarından biri olan medyanın tarafgir bir grubun elinde olması kalpazanların bir diğer avantajı. Bu yüzden tarih kalpazanlarının hayatımızın her alanına nüfuz etmesi işten bile değil.

Tarihi tahrife çeviren tarih kalpazanlarının içlerinde her ideolojiden, her gelenekten insan barındırması da cabası. Kendi dünya görüşlerine göre tarihi çekip çeviren bu kalpazanlar, kimi zaman düşmanlık ederek tahrif ettiler kimi zaman da dost gibi. Bu zamanda olduğu gibi eski dönemlerde de karşılarına tarihini muhasebe etmeyi bilen, sağlıklı ve vicdanıyla düşünebilen insanlar çıkıp günahlarını yüzlerine vurdular. Bugün bize düşen ise her sahada, her alanda, her ortamda bu kalpazanların en şiddetli muarızları olmak. O devirlerin tahrifçilerinin bugün nasıl esameleri dahi okunmuyorsa “âlim” değil ama “arif” olan milletimiz gelecekte de tahrifçileri değil gerçekleri haykıranları yâd edecek…

Osman Sefa Yalçın

Editör: Elif Berra Kılıç

2000′ lere Gelmeden Önceki Durum

Yazıma, Türkiye’nin eskiden bir “tarım cenneti” olduğu görüşünün altındaki sebepleri yazarak başlayacağım. 1965 senesinde Türkiye Cumhuriyeti nüfusu 31.391.421’dir. [1] 1965 senesinde belirlenen nüfusun yüzde 68’i köy ve beldelerde yaşıyordu. Buradan hareketle Anadolu’nun 1990’lara kadar durumunu anlatmak gerekir. Özellikle 1453 sonrası Anadolu’da Bursa, İstanbul, Edirne dışında kendi sanayi ve ticaret ağını kuran istisnalar dışında sancak ya da eyalet yoktu. Bu üç şehir dışında bölgeler, bu şehirlere gıda sağlamakla yükümlüydüler. Osmanlı ekonomisinde en büyük pay tarım sektöründeydi. Has, tımar ve mirî arazi olarak toprakların taksim edildiği toprak sistemi, Osmanlı ekonomisinin fakirleşmeye başlamasıyla bozulmuştu. İlk yıllarında iyi giden toprak düzeni, bozulunca Anadolu’da asırlar boyunca sürecek olan iç kargaşalara neden olacaktır. II.Bayezid’den itibaren küçülmeye başlayan ekonomik düzende devleti temsil eden güçler, kanunsuz yollarla reayanın topraklarını işgal etmiştir. Ünlü iktisat tarihçimiz Mustafa Akdağ Osmanlı’da Dirlik Düzenlik Kavgası kitabında, bozulmuş tımar sistemi sonucu vakıf arazisi olmayan arazilerin devlet adamları tarafından yağma edilir gibi ele geçirilip çiftlik hâline getirilmesini, İstanbul’a giden küçükbaş hayvanlarının bizzat devlet adamları tarafından gasp edilmesini anlatır. Doğrudan devlet adamları tarafından bozulan Osmanlı ekonomisini daha da sarsan şey, bürokrasinin kendi ikbalini düşünmesiydi. Sorumluluk almak yerine cebini düşünen bürokratlar Celâlî isyanlarının zeminini hazırlamıştır. Devlet kadrolarıyla reaya arasında olan bu çekişme, Anadolu topraklarını harap etmiştir. 19.asırdan itibaren en çok yatırım yapılan bölge olan Balkan topraklarının da elden gitmesi sonucu Osmanlı ekonomisi büyük bir darbe almıştır. Cumhuriyete dek Anadolu’nun toprakları yabancı tüccarların, girişimlerin güç gösterdiği bir coğrafya hâline gelmişti. Cumhuriyet, İstanbul, Edirne, Bursa, İzmir ( son asırdaki gelişimine binaen) gibi şehirler dışındaki kırsal nüfusun işlenmesini, modern bir ulus hâline gelmesini amaçlıyordu.
Detaylara girmeyerek 1990’lara gelelim: 1990’lı senelerde Anadolu’da, ilk defa şehirde yaşayan nüfus kırda yaşayan nüfusu geçmiştir. Cumhuriyet, arzu ettiği toprak reformunu gerçekleştiremediği için kır nüfusu akın akın büyük şehirlere göç etmiştir. Böylece Osmanlı’dan beri sağlam olan şehirler aldıkları göç ile yapısal bozulmaya gitmiştir. Kent merkezlerinden uzakta yeni yerleşimler kurulmuştur. Böylece hâlâ etkisi devam eden “arabesk kültür” doğmuştur. Köylerden kentlere olan büyük göçün nedeni: Kalkınmanın köylere inmemesi, ekonominin belirli bölgelerde kısıtlı kalmasıdır. 1934 tarihinde İskân Kanunu ile topraksız çiftçi topraklandırılmaya çalışılmıştır. Bu istek doğrultusunda 1945 senesinde “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” çıkarılmıştır. Bu kanunun temel amacı toprak ağalarının gücünü kırmaktı ancak kanun, sadece kamu topraklarının dağıtımıyla hayata geçirilmiştir. [2] 1990’lı yıllara gelindiğinde rejimin istediği insan tipi inşa edilemediği gibi büyük şehirlerin kültürleri büyük tahribata maruz kalmıştır.

2002 Sonrası Türk Tarımı

AKP iktidara geldiğinde TÜFE oranı yüzde 29.7’dir. 2019 yılında ise TÜFE oranı yüzde 11.84’tür. 2000’lerin başında Türkiye’nin yüzde 23’ü köylerde yaşıyorken 2017 senesinde köyde yaşayan nüfus oranı yüzde 7,7’dir ve dahi ekilen tarım alanları 2002 senesinde 41.196 iken 2019 senesinde ise 37.712’dir. İktidar ilk döneminde devlet ile çiftçi arasını dengeleyen kurumları özelleştirmiştir. Buna karşın çiftçiye destekleme ücretlerini arttırmış ve banka kredilerinde kolaylık sağlamıştır. Yıllarca devlet tarafından malı değerlendirilen çiftçi, özellikle fındık veya domates gibi önemli ürünleri ekenler, ilk defa şirketle karşı karşıya kalmıştır. Bunun üzerine köyden kente göç daha da hızlanmıştır. TÜİK verilerine göre 2007 senesinden itibaren köy nüfusu 16.158 azalmıştır. Çiftçi sayısı ise 2008 tarihinden 548 bin 600 azalmıştır. Bununla birlikte gıda fiyatları artmıştır. 2008 senesinde domates fiyatı 0,56 kuruş iken 2019 senesinde 1,35’tir.[3,4,5,6,7,8,9]

Kendi aralarında örgütlenemeyen çiftçiler ya topraklarını satıp tarım sektörünü bırakmıştır ya da mazot türevi diğer giderleri kredilerle ödemeye çalışmıştır. En büyük sıkıntılardan biri de Türkiye’de tarım üretiminin bir sektörden çok “gelenek” olarak algılanmasıdır. Dedesinden gördüğü şekilde üretime devam eden çiftçi, devlet desteği arkasından çekilince bocalamıştır. Bu bocalama ve bilgisizlik onu, alınan krediyi har vurup harman savurmaya itmiştir. Yıllık bilinçsiz üretim ve plansız tüketim çiftçiyi, kederli ve bankaların eline bakar kıldı. Şu anda çoğu tarım nüfusunu oluşturan genç kesim, kendisini şehre atmaya ya da güvenlik ( emniyet-jandarma) personeli olmaya çalışıyor. Tarım nüfusu azaldığı hâlde onun ekonomimizdeki payı azalmıyor. Üstelik birkaç istisna dışında devlet, tarımın modernize edilmesinde yetersiz kalıyor. Tarım mühendisleri çiftçiyi bilinçlendirip çalıştırmak yerine çiftçinin parasını en kolay yoldan almaya çalışıyorlar. 

Sonuç

Türk tarımı hakkında binlerce yazı yazılabilir ancak sizi sıkmamak için kısa bir özet hâlinde yazmak daha faydalı diye düşünüyorum. Türkiye’de tarımdan daha büyük sorun vardır: Köy ve nüfus sorunu. Dört yüz küsur yıldır sadece belirli şehirleri gelişen Anadolu, o şehirler dışında nüfus ve iktisat gelişimi sağlayamamıştır. Tarih boyunca Anadolu’da iki büyük köyden kente göç vardır: 17. asırdaki Büyük Kaçgun ve 1950’lerde başlayıp 2000’lerin başına dek devam eden göç. Bu iki göçte de köyler, şehirler boşalmıştır. Gelinen şehirde kontrolsüz şehir planlamaları gözükmüş ve asayiş sorunları baş göstermiştir. Bu göçler Anadolu şehirlerinin kalkınmasını sağlamamış, Cumhuriyet Dönemi devrimci tedbirler bile kâr etmemiştir. Bugün bakıldığında ne İstanbul ne İzmir ne de Bursa tam anlamıyla nizami bir şehir gibi gözükmektedir. Şehirlerimiz birer büyük kakofoni yurduna dönerken ahaliyi doyurmak köyünde kalan çiftçiye kalmıştır ancak çiftçi de kâr etmeyince ve ürünü devlet tarafından alınmayınca o da çareyi polis, uzman çavuş, şoför, inşaat işçisi olmakta bulmuştur. 

İkinci büyük sorun ise köylümüzün örgütlenme yeteneğinin olmamasıdır. Devlet tarafından şirketle karşı karşıya bırakılan köylü, birkaç örnek proje dışında örgütlenmeyi becerememiştir. Böylece şirket, çiftçiyi elinin içine almış ve mahsulün ücretini “kendi paşa gönlüne” göre belirlemiştir. Bugün Karacabey ovasında domates eken Ali’nin, Mahmut’un kazanacağı para, domates şirketlerinin iki dudağına bakıyor. Üstelik şirketler malı alırken deyim yerindeyse çiftçiye, cehennem azabı çektiriyor. Bu böyle süre gelirse tarım nüfusu daha da azalacak ya da çiftçi bölüne bölüne ekmeye devam ederek yine şirkete muhtaç kalacaktır. Eğer tarımda sorunları çözmek istiyorsak çiftçiyi iyi bir şekilde bilinçlendirmek ve onun yaptığı işin baba mesleği değil ciddi bir iş olduğunu öğretmek gerekir.

Berat Şendil

Editör: Elif Berra Kılıç

Kaynakça

1|  Bu ve ileride alınacak  çoğu veriler, http://www.tuik.gov.tr/Start.do, sitesinden ilgili bölümlerden alınmıştır.

2| Gözde Bal, sayfa  41, Türkiye’de Tarım Desteklerinin Bölgesel Dağılımı, Yüksek Lisans Tezi ,2018

3| NTV Arşiv

4| Enflasyon Oranları

5| Yıllara Göre Türkiye’de Köy ve Şehir Nüfusu – infogram.com

6| CNN Türk Arşiv

7| Tarım Alanları 2001-2019 , TÜİK

8| Euronews Arşiv

9| Sebze Fiyatları tablosu, Tüik

Ezelden beridir ne zaman Türk ırkıyla ilgili fıtri özelliklerden bahsedilecek olsa “egemenliğe düşkün, özgür ruhlu ve zincir vurulamaz” ifadelerini duyardık. Son yıllarda ne olduysa bu ifadelerin yerini “Türkler karakteristik olarak başındaki emre kayıtsız şartsız itaat eden bir millettir.” safsatası aldı. 21. asırda resmiyette demokrasi ile yönetilen bir ülkede, bu sözlerin bir siyasi dayanak veyahut propaganda olarak kullanılmasının saçma ve anakronik olmasından tamamıyla bağımsız olarak bir inceleme yapalım: Türkler tarihte itaat etmesiyle mi yoksa başkaldırması ile mi ünlü? Nitekim aşılanmak istenen bu fikir, insanı rehavete ve dalkavukluğa itmeyi amaçlayan bu tez, basit bir cehalet örneği değil; aksine bile isteye, kasıtlı olarak toplum hafızası ve sosyal reaksiyon dinamiğiyle oynamak isteyen bir kötülüğün ürünüdür. 

Milletimiz, popüler tarihin süslediği ve bizim içselleştirmelerimiz sonucu beşeriyete aykırı bir paklık yüklediğimiz melaikelerden müteşekkil bir toplum değil ama miskinlikle yoğrulmuş, kafasına vurunca ekmeğini kendi eliyle uzatan eyyamperestlerle dolu bir millet hiç değil. Aksine kendinden olanı tutan, özünden uzaklaştığını düşündüğünü ise kolayca harcayabilen dinamiklere ve toplumsal kurallara sahip bir ulustur. 

Topyekûn “Türkler anarşist bir millettir.” ya da “Türkler fıtraten başlarındaki beye itaat ederdi.” cümlelerini kurmak benim haddim ve harcım olmasa da “Türklerin kendilerini idare eden, yöneten otoriteye itaatsizliği, itaatinden daha meşhurdur.” diyebilirim. Türk adının geçtiği tarih sayfalarının en başından en sonuna kadar bunun örneklerini okuyabiliriz. Nitekim bundan bin yıl önce Sultan Sencer’in vergi memurunu öldürüp sultanı da kafese koyan Oğuzlardan haberdar olan birinin bu iddiayı desteklemesi gülünç olur. 

İnsanlarda itaat etme arzusu ekseriyetle, daha doğrusu belli başlı istisnalar haricinde güce tapma hasletinden gelir. Türkler de bir noktada güçlü olanın arkasında birlik olmuştur fakat bunu, güce tapma eğiliminden ayıran bazı çizgiler var. Bu çizgilerin en önemlisi şudur ki: Türkler kendilerinden görmediği, üstenci, hiç göremeyip ulaşamadıkları bir mutlak gücü kabul etmeyen, aksine o güçlendikçe kendini güçlü hissettiği, bir bütünü gördüğü, babası bellediği gücün istekli takipçisi olmayı seçmiştir. Bunun sonucunda da millî hafızada kabul gören yasaların hepsini ikinci seçenekteki güçler ortaya koymuştur. Çünkü millet o yasayı kendi koymuş, koymadıysa bile öyle bellemiştir. 

Bunun, yönetim açısından meşruiyet kazanma minvalinde millî tarihe ve külli kadere doğrudan etki eden sonuçları olmuştur. “Mavi kan” sadece birkaç kez değişmiş ve bunların hepsi bir noktada ulusun sinesinden fırlayan ve gücünün çoğunu kendi elde edip büyük işler başaran beylerin soyu olmuştur. Adına destan yazılan Oğuz Kağan ki kendisinin tarihte kim olduğu hakkında birden fazla iddia ve tez var. Fakat şunu biliyoruz ki bu destan, adına hutbe ve para bastırırken Oğuz’un soyundan geldiğini kanıtlamaya çalışan Osman Gazi’den asırlarca eskiydi. Turan’ı son kez birleştiren Timur’un formaliteden de olsa yanında gezdirdiği hakan, askeriyle aynı çorbayı içen Cengiz’in soyundandı. Türkistan’da bir Türk’ün devlet kurmak için kanına ihtiyaç duyduğu bir Moğol, ancak Türklerin azametinden gurur duyduğu biri olmak zorundaydı. Azametinden gurur duyduğu hakan ise ancak kendinden ‘gördüğü’ olmalıydı. Türkler güce tapıyor olsaydı en otoriter, en cengâver padişahlara başkaldırmazdı. Türkler güce tapıyor olsaydı On-Ok’lar Bilge Kağan’a ve Kültigin’e isyan etmezdi. Tarihimiz aşiretçiliğe birçok kez konu olsa da neredeyse hiçbir zaman omurgasız bir itaatkârlığa konu olmamıştır.

Türklerin kadim inanışlarında, totemlerinde, geleneklerinde ve törelerinde bu, “zincir vurulamayan” başkaldırının izlerini görmek mümkündür. Kut inancının işleyişinde yöneticinin her zaman alternatiflerinin bulunması, töreye aykırı davrandığında yahut budunun huzurunu bozup zulmettiği düşünüldüğünde, hemen bir diğer alternatifin arkasında birlik olan millet tarafından tahtından edilmesi buna örnektir. Yaptığı akınlarda yağma usulünün çizgisini aşıp aman dilemiş sivilleri öldüren Böğü Kağan’ın töreyi bozduğu gerekçesiyle kayınpederi tarafından beylerinin önünde öldürülmesinin nedeni, törenin karşısında ülkenin en kıymettar kişisinin bile bir öneminin kalmadığının su götürmez kanıtıdır. Yoksa o tarihte kimse düşmanının canı yüzünden kendi kağanını ölüme layık görmez. 

Törenin, toplumsal normların ve geleneksel hukukun derin ve akademik bir şekilde incelenmesi sonucunda bu asi ruhun birçok tekabülünü bulabilir ve hakkında konuşabiliriz. Tam bilmediğini konuşmaktan, özellikle iddia sahibi olmaktan sakınan biri olarak fazlasını yazmak şimdilik benim harcım ve haddim değil. Fakat son olarak söylemek isterim ki; itaat etmek, hakkaniyetli olmanın karşıtıdır. Güce boyun eğmek ve her dediğini doğru kabul etmek omurgasız ve aşağılık bir haslettir. Milletime bu tür bir yakıştırmayı kabul etmekten imtina ederim diyorsanız beri gelin!  

Vera Çakmak

Editör: Elif Berra Kılıç

Öncelikle yazının konusunu oluşturan soruyu sorarak başlayalım: Sizce kuruluş devrinde Osmanlı Devleti teknolojik olarak Avrupa’dan üstün müydü? Cevabımız genel itibarıyla hayır. Yükseliş devrinde üstün müydü, diye soracak olursak cevabımız genellikle evet.

Peki kuruluş devrinde Osmanlı neden Avrupa’ya üstün geldi, sorusunu daha yakından incelersek cevabımızı bulabiliriz. Kuruluşunda Osmanlı Devleti, Selçukî Devleti’nin Anadolu’daki bakiyesi üzerinde kurulmuş ve kendini, kardeş olarak bilip, kardeş olarak addettiği devletçiklerin ortasında bulmuştur. Kardeşlerine saldırmak yerine köhnemiş ve neredeyse Marmara Bölgesi ile sınırlı kalmış Bizans İmparatorluğu üzerine yürümeyi tercih etmiştir. Bu dönem Avrupası’ndaki yozlaşmayı ve köhnemişliği çok ama çok iyi kullanmıştır. Balkanlar’a yürüdüğünde zaman zaman karşında Haçlı İttifakı bulsa da Avrupa ordusunda elit birliklerin çok az olması ve karşısında neredeyse tamamıyla elit olan ve devşirme olup sadakati sadece padişaha ait olan bir ordu görünce yenilmekten kurtulamamıştır.

Avrupa’nın yenilme sebebi sadece köhnemişliğinden değil aslında skolastik düşünce ve mezhep kavgalarından da gelir. İznik Konsülü’nde, Avrupa adeta kendine bir din yaratmıştır. Her ne kadar “yaratılan” bu dine karşı gelenler bertaraf edilmişse de asla tam manasıyla ortadan kaldırılamamıştır. Meşhur söylentide yer aldığı gibi Türkler, İstanbul kapılarına dayanmışken İstanbul ve Avrupa halkı, meleklerin cinsiyetini tartışmaktadır.

İstanbul’dan bahsederken sorumuzun diğer kısmına gelecek olursak Yükseliş devri Osmanlısı teknolojik olarak Avrupa’dan üstün müdür, cevabımız evet. Osmanlının üstünlüğünü getiren şey ise Ali Kuşçu gibi bilginlerin himaye edilmesinden ve geçmiş bilginlerden olan Biruni, İbni Sina gibi isimlerin bakiyesine sahip çıkılırken Helen, Rum bilim ve sanat bakiyesinin de devam ettirilmeye çalışılıp devletin bilim ve sanatı himaye ettiği gibi çalışma alanı da yaratmasıdır. Neredeyse Fatih’ten itibaren ortaya çıkan Enderun Mektebi, Topkapı Sarayı’na binlerce şair, aşçı, bilim insanı ve şair tipte yetişmiş insan temin ederken mektebin en yüksek mevkisi bizzat sarayın içindedir. Yani devlet başkanı ve vüzera okula bu kadar yakındır. Hatta günümüz modern Müslümanının portresini yüzlerce yıl öncesinden çizen Fatih 2-3 farklı yabancı dil bilmekle kalmayıp yaşadığı zamanın dünyasına tam anlamıyla vâkıf olmaya çalışmış, bunun sonucu olarak Avrupa’dan istediğini bulamayan Macar Urban’ı himayesine alıp İstanbul’un fethinin kapısını açan en önemli adımlardan birini atmıştır. Hatta bununla da kalmayıp bazı rivayetlere göre topun menzilini bizzat Fatih hazırlamıştır. Fatih hakkında Bizans’ın son başveziri olan Grand Dük Loukas Notaras’ın şöyle dediği rivayet edilir “Dinimizi boğmak için dinimizi, dilimizi boğmak için de dilimizi öğrendi.” 4. Haçlı Seferi’ni hiç ama hiç unutmayan Grand Dük, Konstantinopolis’te Latin külahı görmektense Türk sarığı görmeyi tercih etmiştir. Bu söz her ne kadar “modern Müslüman” portresi örneği olsa da aslında Avrupa’daki yozlaşma, cehalet ve çatışmaların abideleşmiş bir simgesidir.

Burada şunu da belirtmek isteriz Devlet-i ‘Aliyye’nin başarısı Avrupa’nın köhnemişliğini kullanmıştır ama sadece bununla açıklanması haksızlık olur. Çünkü Osmanlı, yaklaşık olarak İnebahtı mücadelesine kadar hemen hemen her anlamda Avrupa’dan katbekat üstündür. Ta ki İnebahtı’da Osmanlı’nın yenilebilirliğini anlayan Avrupa’nın 1699’da içindeki tüm ikilikleri ve çatışmaları neredeyse tamamıyla bitirip Osmanlı’ya “biraz da şansının yardımıyla” ilk darbeyi indirene kadar. Bu darbeden sonra Avrupa, sokak lambası gören sivrisinekler edasıyla Osmanlının üstüne çullanmış, önce onu hasta etmiş, sonra tam öldürecekken Türk milletinin direnişiyle bu son saldırısından vazgeçip kaderine razı olmuştur. Fakat İstanbul’un fethini ve Ayasofya’yı, rahmetli Halil İnalcık’ın deyimiyle hiçbir zaman unutmamıştır. Bu sağlam yumruğu çenesinin tam üstünde bulup sendeleyen Osmanlı, rakibinin üstünlüğünü kabul etmiş ve nakavt olmamak gayesiyle 1921 Sakarya’ya kadar devamlı kollarını yüzüne tutup savunma gayesiyle hareket eder olmuştur.


Güneş doğudan doğmuştur fakat gurup vakti gelmiştir ve yüzü artık Batı’ya yani güneşe dönme vaktidir. Bu tarihten itibaren Osmanlı, artık Avrupa’yı yakalamak maksatlı hareket eder olmuştur. Fakat bu yakalama isteği Fransız ve Sovyet İhtilalleri’nde olduğu gibi alttan başlayan bir hareket değil, tepeden inme yani padişah ve vüzeranın isteğiyle yapılmaya çalışılan ve halktan gerekli desteği bulamadığı gibi adeta günümüz Türkiye’sinin de kronikleşmiş bir sorunu hâline gelen yozlaşma kültürünün ilk adımı olmuştur.

Bu yozlaşma kültürünü aslında şöyle açıklayabiliriz: Başlarda sadece askerî alanda ve Avrupa’yı yakalamak gibi masumane bir şekilde başlayan teknoloji transferi, yanında kültürünü de getirdiği için Osmanlı halkı yepyeni bir kültür şokunu ve Avrupa’nın üstün duruma geçmesini kaldıramamıştır. Avrupa’yı yakalamanın en önemli yolu olarak eskiye dönmeyi ve dönerse ancak rakibini tekrardan yenebileceğini düşünmesiyle ve düşündürtülmesiyle her alanda yeniliğin önüne set çeker hâle gelmiştir. Bu set çekmenin en önemli aktörleri bizce dini bilmeyen (“Dinini tilkiden öğrenen kişi, kümesten tavuk çalmanın haram olduğuna asla inanmaz.”) din adamları, yeniliklerin karşılanmasının gereği olarak aşırı vergi yükü altında ezilen halk, yeniliğe ve yenilikçilere her daim “bir şekilde” düşman kesilen ve en ufak bir eksiklikte kazan kaldıran, sayıları artınca yozlaşmanın da etkisiyle maaşı verilemeyen yeniçeri sınıfıdır. Nitekim bu teknoloji transferinin yaratacağı şok hiçbir zaman hesaplanmamıştır.

Yeniliklerin getirilmesinde atlanan bir nokta da insan faktörüdür. Her ne kadar Kont Dö Boneval ve Baron De Tott gibi mühtediler yani sonradan Müslüman olan kişiler de getirilse bu asla yeterli olmamıştır. Burada yakalanması gereken nokta şudur; günümüzde de olduğu gibi 1699’dan 1921’e hatta 2020’ye kadar Avrupa’yı yakalamak adına çalışan Osmanlı ve devamı olan Türkiye Cumhuriyeti, aslında kendini yani eski ihtişamını yakalamaya çalışmaktadır. Bu yüzden konu başlığında da söylediğimiz gibi 1699’dan beri günümüz Türkiye’si de dahil kendini aramaktadır. Fakat bulması hiç olmadığı kadar zordur çünkü Avrupa’da Rönesans denilen dönemden itibaren süre gelen devinimli ve birikimli bir yenilik ve sürekli bir değişim ve gelişim hareketi olmaktan çok bir sabah uyanıp “Biz bunu, bunu yanlış yaptık. Avrupa’da şöyle idi, hadi biz de böyle yapalım.” düşüncesi ve hareketinden ibaret olmuştur. Bunun en güzel örneklerinden biri fes modasıdır.

Fes aslında ilk olarak Yunanistan’da ortaya çıkmıştır. Fakat Avrupaî oluşundan mütevellit yüzyıllardır sarık saran Osmanlı ahalisi, sarığı çıkarıp fesi takınca Avrupalı olacağına inanmıştır ama şunu hiçbir zaman anlamamıştır: Mesele feste değil altındaki kafadadır.

Günümüz Türkiye’sinde de tartışılan konularından biri olan Atatürk devrimleri bu mahiyettedir. Yani “Halka rağmen halk için.” Fakat Atatürk’ün, geçmiş dedelerinden ayrıldığı bir nokta vardır. O, yaptığı devrimi şehir şehir gezerek yaşadığı, yönettiği topluma izah etmeye çalışmıştır. Bunda başarılı da olacaktır çünkü Avrupa’yı yakalatmaya çalıştığı milletine, inkılabını açıklayıp o inkılabı halkının takdirine sunmuştur. Fakat hiçbir Osmanlı padişahı “biraz da şartların getirdiği ölçüde” V. Mehmed Reşad’ın bazı illeri gezisi dışında savaşlar hariç İstanbul dışına çıkmamış hatta bir zaman sonra ordunun başında sefere dahi gitmeyip onların sorunlarını İstanbul harici birinci ağızdan asla dinlememiştir. II. Mahmud’un inkılapları gibi Avrupa’yı yakalama hevesiyle yapılan değişiklikler pantolon ve fes giyme mecburiyeti gibi zorunlu tutulmuştur.


Sonuç olarak derdimiz kimseyi eleştirmek değil bilakis 1699’dan başlayarak süre gelen Avrupa’yı yakalama telaşesinin aslında kendini yakalamak telaşesi olduğunu anlatmaya çalışmaktır. Şunu hiçbir zaman unutmamalıdır ki geçmişi unutan geleceği inşa edemez. Hiçbir millet, geçmişini unutarak ve yok sayarak tarihî olayları yaşandığı zamandan ayırıp, günümüz şartlarında değerlendirip, yapılanları karalayarak bir şey elde edemez.

Günümüz Türkiye’si geçmişiyle hesaplaşma hevesinden vazgeçerek ve bu heveste olanlara asla fırsat vermeyerek, içindeki anlamsız çatışmaları bitirerek, bir nevi geçmişiyle barışarak, güneşi yeniden doğudan doğdurabilir.


GÜNEŞİN TEKRAR ÜSTÜMÜZDE DOĞDUĞU bir Türkiye dileğiyle…

Hakan Gökberk Kuru

                                                                                     

Asıl meramı anlatmadan önce “modernite” kavramının doğuşuna gitmek lazım. Bilinenin tersine moderniteyi idealist, renkli kıyafetli bilim adamları değil, tüccarlar ve din adamları doğurdu. Etkisini kaybeden toprak aristokrasisi yerini tüccarlara ve laik hukuk adamlarına bıraktı.

Modernitenin doğuşunda din adamlarının etkisi çoğu kişi tarafından göz ardı edilir. Bu konuda konuşan herkesin dilinde; modernitenin dine karşı bir savaşla doğduğu, deyim yerindeyse Katolik Hristiyanlığın karnını yardığı ezberi vardır. Halbuki modernitenin ilk fikir adamları olan Erasmus, Luther gibi insanlar dindar insanlardı. Söz konusu olan bu yorum ideolojik bakışların bir yorumudur. Gerçek olan; sermaye akışının hızlanması ile değişen sosyal ve siyasi ortamın dinî, ideolojik referanslarını sağlamaktı. Ne Luther ne de Erasmus fabrikaları ya da televizyon şovlarını amaçlıyordu. Tek istedikleri, eskimiş kurumları ortadan kaldırmak ya da düzenlemek ve kendi aralarında birlik sağlamaktı.

Modernitenin babalarının Türk nefreti taşıması bu yüzden tesadüf değildir. Çünkü Türk, “kapıdaki düşman, kabus gibi topraklara çöken”dir. Bu konuda Türkler olarak şunu anlamalıyız: Biz, modernitenin coğrafyasının düşmanıyız ve onlara daimi olarak yabancıyız. Bu referansı dikkate alarak geçtiğimiz iki yüzyılı okumak ve bizim açımızdan değerlendirmek gerekir.
Asıl konuya ara vererek Türklerin son iki yüzyılı hakkında kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum: Modernitenin doğal “ötekileri” olan devleti yöneten kadrolar, ilk başta Keçeçizade Fuat Paşa gibi bürokratlar sonra Harbiye’den ve Tıbbiye’den çıkmış gençlerdir. Bu kimseler sayesinde Türkler, modern dünyada yerini alıp bölgesindeki ülkelere kıyasla başarılı bir cumhuriyet kurmuşlardır.

Ancak Türk’ün modern zamanlarında doğan bir çelişkisi vardı: Modern değerler ile yerel değerlerin çatışması. Asırlar boyunca izole yaşayan Anadolu halkı, modernist değerlere bağlı, ulusçu cumhuriyet kadrolarının getirdiği yeni kurallara önce uymuş ancak ne var ki içinde bir garez beslemiştir. İşte Türk muhafazakârlığının kökeni moderniteye ve kurucu iradeye olan nefretine dayanır. Gerçek Türk, cumhuriyetin hayal ettiği Türk kalıbına girmemiştir. Bugün, iktidarın söylemlerinin altında da bu gerçek vardır.


Asıl konuya devam edelim: Modernite, Avrupa fikrine ve coğrafyasına dayanmıştı. İdeolojik olarak kendini dünyanın efendisi gören Avrupalılar “öteki” addetikleri toplumların ülkelerini ve maddi kaynaklarını ele geçirip manevi olarak onlara modernite değerlerini verdiler. Modernite, ilk krizini İkinci Dünya Savaşı sonrası geçirene dek, klasik din yorumlarında olduğu gibi merkeze insanı koymuş, amacını ise Tanrı yerine saf akıl olarak belirlemişti. Tek gerçek, akıl ve modern değerlerdi. Ancak İkinci Cihan Savaşı modernitenin hiç de “masum” olmadığını gözler önüne serdi. Savaş sonrası dönem modernite gerçeğinin kırılmasına neden oldu. Yaşlı Avrupa kendi içinde “öteki” insanlara hem yaşama hem temsil hakkı verdi. Azınlık ve etnik kavramları önem kazandı. Eski İngiliz kolonilerinden meydana gelen ABD, artık Batı’nın patronu olmuştu. Bu, modernitenin kırılıp postmodernin doğuşu demektir.


Bu kadar sıkıcı tarih bilgisi yeter! Bugüne dönelim. Bugün artık gerçek tamamen değersizdir. İşin doğrusu gerçek parçalanmakla kalmamış, değerini de kaybetmiştir. Gerçekliğin kaybolması ile modernitenin başında tesis edilen ülke ve ulus kavramları da değişti. Küreselleşme ulusal sınırları kaldırırken bir yandan da etnik kimlikleri kişinin kendisine indirgedi. Kurduğum cümlenin ne kadar uzun ve tafsilatlı bir konu olduğu biliyorum. O yüzden kısaca açıklamaya çalışacağım: Eskiden uluslar ait oldukları ülke sınırlarında belirli hukuk ölçütlerine bağlıydı ancak gittikçe sınırlar etkisini yitirdi. Bir Afyon/Emirdağ ya da Yozgat/Sorgun doğumlu Avusturya vatandaşı, Şırnak ya da Erbil doğumlu bir PKK sempatizanı ile Viyana’nın göbeğinde kanlı bıçaklı kavga edebiliyor ya da Fransa’da Mağripliler ile Çeçenler savaşabiliyorlar. Bütün bunlardan çıkarmamız gereken, dünyanın yeni bir Kavimler Göçü çağı ya da başka bir adlandırma ile yeni Orta Çağ yaşadığıdır.


Güncel siyaset olarak ise ABD de yorulmuş ve kendi tarihsel iç hesaplaşmasına girmiştir. Bunun yanı sıra eski çağların tanım ve unvanları tekrardan sahiplenildi. Türkiye’nin Osmanlı mirasını sahiplenmesi, Rusya’nın Bizans mirasçısı olduğunu ima etmesi, devrim öncesi İran’ın Persepolis’in kuruluşunu anması, son olarak Çin’in İpek yolunu canlandırma çabası aslında “modernitenin lineer tarih akışı fikrinin çözüldüğünün” bir göstergesidir.


Yazının sonuna gelmeden önce doğa kavramının yeni anlamlandırılmasını konuşmamız lazım: Bugüne dek tüm dinler ve anarşizm harici ideolojiler doğayı insanın elinde bir enstrüman olarak görüyordu ancak gittikçe doğanın kendi bilinci olduğunu kavramaya başlıyoruz. Merkeze insanın alınmasının ne kadar yanıltıcı olduğu artık aşikârdır ve fark edilmelidir ki insan, doğanın içinde diğer canlılarla aynı süreci yaşayan bir canlıdır.

Berat Şendil

İnsan varoluşundan beri evreni sorgulamış ve bir yere ait olma hissiyatına kapılmıştır. Zamanla dinler olgusu çıkmıştır. Dünya tarihinde din olgusu çokça savaşa, krize sebep olmuştur. Dinler arası mücadeleyi göz ardı etmek mümkün olamaz. Orta Doğu’da ortaya çıkan Hristiyanlık, pusulasını zamanla Batı’ya çevirmiştir. 300 yıl kadar Roma İmparatorluğu tarafından zulümlere maruz kalan Hristiyanlar, Milan Fermanı ile serbest kaldı. 380 yılında ise İmparator I. Theodosios tarafından Hristiyanlık, devletin resmî dini hâline geldi.

Hristiyanlığın resmî din hâline gelmesiyle din içi çatışmalar, farklı gruplar ortaya çıktı. “Nasturilik”, “Monofizitler” ve “Diyofizitler” gibi ayrışmalar oluştu. 1054 yılında Katoliklik ve Ortodoksluk mezhepleri meydana geldi. 1517 yılında ise Katolik Kilisesi’ne karşı bir başkaldırı yaşandı. Martin Luther’in bildirisinin Wittenberg Kilisesi’ne asılmasıyla Protestan mezhebi vuku buldu.

Katolikler ana kaynak olarak İncil’e, Protestanlar ise Tevrat’ın 5 kitabına inanırlar. Martin Luther’e göre Yahudiler Hz. İsa’nın katili değildi. Bunun yanı sıra Katolikler, reforma ve Papa’ya karşı dini anlamak gerektiğini ve kurtuluşun yalnızca imanla olabileceğini savunmaya başladılar. Protestan grubun mihenk taşı ise kutsal kitaba bağlanma inancı olmuştur. Bu yüzden de dine (Hristiyanlık) çağrı başlamış ve Evanjelizm vuku bulmuştur.

Evanjelizm “İncil’i yayma” anlamına gelmektedir. Dört İncil’in yazarları olan Matta, Markos, Luka, Yuhanna da 4 büyük evanjelist olarak adlandırılır. Evanjelist kişiler dine çağırım yapan kişilerdir. Sloganları “Hayatını Mesih’in yaşadığı gibi yaşa.”dır. Evanjelizm aynı zamanda “kökten dincilik”tir. Hem dinden uzaklaşmış hem de Hristiyan olmayan insanlara, misyonerlik faaliyetini ulaştırırlar. Misyonerlik; Hristiyan olmayan ülkelerde vuku bulan Hristiyan propagandalarının tümüne denir. Bununla vazifeli kimselere de “misyoner” denir.

Evanjelizmin doğuşunda Luthercilik, Kalvincilik, Anglikan geleneği, Baptistlik etkili oldu. 1632’de Hollanda ve İngiltere’deki Katoliklere “Püriten” denirdi. Protestanlık önce Püritenlik, sonra Evanjelizm olarak anıldı, günümüzde ise Siyonist Hristiyanlık olarak anılıyor. 18.yy.da Amerika’da yükselişe geçen Evanjelistler, her Evanjelik değişimi ve yeniden doğuşu kabul eder ve bu yüzden kendilerini diğer Hristiyanlardan üstün görürler. Etkin müjdecidirler. Evanjelistler Tanrı’yı kıyamete zorlamaya çalışırlar. Hristiyan olmayanlardan çok, Hristiyan olanların kendi iç dünyalarına ve dine yaklaşmalarını ilk gaye edinmişlerdir. Her Evanjelik bir Protestan’dır ama her Protestan, bir Evanjelik değildir.

Evanjelistlerin serüvenleri boyunca inandıkları 7 aşama vardır:

  1. Yahudilerin Filistin’i ele geçirmeleri.
  2. Büyük İsrail devletinin kurulması.
  3. İncil’in tüm dünyada müjde olarak vaaz edilmesi.
  4. Yecüc ve Mecüc ordularının İsrail’i işgal etmesi ve 7 yıl süren felaket dönemi.
  5. İsa’nın dünyaya 2.kez gelmesi.
  6. Armageddon Savaşı’nın gerçekleşmesi.
  7. Kıyametin kopması, İncil’e ve Hz.İsa’ya inananların semaya yükselmesi.

Evanjelizmin yayılmasında en güçlü faktör vaazlardır. Evanjelistler, her pazar vaazlarına ve ayinlerine büyük önem gösterirler. Evanjelizmde ahlak çok önemlidir. Hatta bu mezhebin “Ahlaki Çoğunluk” adında bir kolu da mevcuttur. Bu harekette eş cinsellik, evlilik dışı ilişkiye girme, kâğıt oyunları, kürtaj toplumun edep ve ahlakına aykırı bulunduğundan reddedilmiştir. Evanjelik gençler her toplantısından sonra evlenene kadar temiz kalacaklarına yemin ederler.

Üniversitelerde de yapılanmaya gitmişlerdir. Kendi kurmuş oldukları Bob Jones, Liberty, Oral Roberts üniversitelerinde gerici ve çok katı kuralları bulunmaktadır.

Evanjelist hareketler ve misyonerlik faaliyetleri sadece bir din savaşı değil, aynı zamanda siyasi bir araç olarak kullanılmıştır. Ülkeleri sömürüp himayeleri altına almak ve “Batı’ya bağlı bir tanrı imparatorluğu” kurmak isterler.

Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik konumu, yeraltı ve yer üstü kaynaklarının zenginliği, çok kültürlü yapıya sahip olması nedeniyle aç kurtların düşlerini her zaman süslemiştir. Evanjelistler, Türkiye planlarına ilk olarak misyonerlik faaliyetleriyle başladılar.

Misyonerler gittikleri ya da bulundukları toplumda asimile çalışmaları ile o bölgeleri kültürsüzleştirmek ve oradakilerin dinlerini değiştirmek için çaba sarf ederler. Bir toplumu kökten değiştirmek, dinini, dilini yok etmek için ok atılacak en güzel yer eğitim kurumlarıdır. Eğitim kurumlarına yerleşmiş hatta kendi kurumlarını Türkiye’de de açmışlardır. 

1820’de Evanjelistler Osmanlı İmparatorluğuna geldiler. Beyrut, Matta, Gaziantep ve İstanbul’da matbaa kurdular. İstanbul’da Bible House (İncil Evi),  Merzifon’da Amerikan Koleji, Maraş’ta Merkezî Türkiye Maraş Koleji‘ni kurdular. Bunun yanında 1900 civarında misyonerlik okullarını kurup eğitime açtılar. Öğrenciler, okul saatleri dışında cüzi bir ücretle kadınlara okuma yazma öğretip para kazanıyorlardı. Bu da onları bu okullarda okumaya teşvik edici sebeplerden biriydi. Bu okuldan mezun olan, İstanbul Kız Koleji’nde eğitimini tamamlıyordu. Türk-İstiklal Harbi sonrası cennet mekân Mustafa Kemal Atatürk, kurulan 1900 misyonerlik okulundan 1600’ünü kapadı. En sona kalan Bursa Amerikan Koleji de kapanınca bunların uzantısı Robert Koleji oldu. 

Misyonerlik faaliyetleri bölgesel olarak yürütülür. Misyonerler, gittikleri bölgenin coğrafi, siyasi, ekonomik durumuna göre kendilerine bir politika hazırlarlar. Şark Meselesi de bu misyonerlik faaliyetlerinin bir örneği niteliğindedir. Müslüman ve Türkler asıl hedeftir.

Cephede savaş vermek istemiyorlardı; gıda, sosyal medya, para oyunları vb. politikalar yürüttüler. Televanjelistler televizyon programlarını ele geçirdi. Misyonerliği anlatan TV programları, çizgi filmlerde İncil okuyan çocuklar ön plana çıkarıldı. Sosyal medya üzerinde “sanal misyonerlik” başladı. İzmir Protestan Kilisesi’ne hizmet eden bir site, her ay sanal üye toplayıp en geç 2 ay içerisinde “Para ve AB pasaportu vereceğiz.” yalanıyla gençleri tuzağa çekip Hristiyan yaptı. Bunu yaparken maddi durumu kötü gençleri seçip belli bir süre düzenli para yatırıp güzel kızları, yakışıklı erkekleri danışmanları yaptılar. Hristiyan olmaya karar veren gençleri her ay toplayarak bir otelde ayin yapıp onların dinlerini değiştirttiler. Aslında bunların ana amaçları dünyayı Hristiyanlaştırmak değil, sömürmekti. Öyle olsa çok önem verdikleri ahlak(!) konusuna eğilirler, Hristiyan ülkelerdeki ahlaksızlıklara ve sapkınlıklara yönelirlerdi. 

1797 yılında İzmir’e Amerikan ticaret gemisi geldi. 1810’da Board teşkilatı kuruldu, 1811’de de Amerika, İzmir’de “Amerikan Ticaret Evi” kurdu ve burayı konsolosluk olarak gösterdi. 1831 yılında Türkiye’nin her tarafında yoğun bir şekilde Amerikan konsoloslukları açılmaya başlandı. Artık çok net bir şekilde misyonerlik çalışmaları başlamıştı. Tek amaçları ticaret(!) yapmaktı. Amerikan Board, Türkiye’deki misyonerlik adına çalışan Fisk ve Parson’a şu mektubu yazdı “Bu mukaddes ve vaat edilmiş topraklar, silahsız bir Haçlı Seferi ile geri alınacaktır.” Bu toprakları kutsal toprak olarak görüp cephe savaşıyla değil akıl oyunlarıyla geri almak istiyorlar ve Türkleri buraya ait görmüyorlardı. Ayrıca Osmanlıyı bir “günah imparatorluğu” olarak gören Levi Parsons, şu cümleyi sık sık dile getirirdi “Bu günah imparatorluğunu çökertmek yeminim olsun.”

Misyonerliği ile ün salmış Tillman C. Trowbridge, Anadolu’da yaptığı geziden sonra şu cümleleri dile getirir “Türklerin gerek insan olarak kendileri, gerekse tüm toplumsal kurumları ilkeldir. Bunun bir nedeni ırksal, bir nedeni dinseldir. Türkler Hristiyanlaştırılmadıkça ve tüm kurumları Batılılaştırılmadıkça kurtuluş yoktur.” Bu cümlesiyle bariz bir şekilde Türk ve İslam düşmanlığını dile getirirken aynı zamanda algı operasyonu yapıyordu.

Misyonerler Müslümanlığı bir din olarak kabul etmezken aynı zamanda Hristiyanlığın baş rakibi olarak görüyorlar ve bunun için hâlâ tüm İslam ülkelerinde bu çalışmaları sürdürüyorlar. Onlar için en güçlü İslam ülkesi, Asya’nın anahtarı olduğu ve bu topraklara kutsiyet arz ettikleri için Türkiye’dir. Türkiye aynı zamanda ilk hedeftir. 

Türkiye’ye yönelik ilk misyonerlik çalışması da Ermeniler arasında başlatıldı. Yunan, Ermeni, Bulgar isyanlarında bu misyonerlik çalışmaları başrol oldu. Bu süre zarfında misyonerliğe inanmış ve misyoner olan Ermeniler için “Evanjelist Ermeni Kilisesi” inşa edildi. 

Misyonerler, Kitab-ı Mukaddes’e ve Yahudi kitaplarına büyük bir inanç duyarlar. Yahudilere göre Armageddon Savaşı, Magedon tepesi etrafında ve Müslüman ordusunun İsrailoğullarına saldırmasıyla gerçekleşecektir. Siyonist Hristiyanlar bu inancın yanında, Süleyman Tapınağı’nın tekrar inşa edileceğine ve Hz. İsa’nın beyaz atıyla tapınaktan içeri gireceğine inanırlar. Süleyman Tapınağı’nın da inşa edilebilmesi için Müslümanların yenilmesi ve Mescid-i Aksa’nın yıkılması gerekmektedir.

Hristiyanlara göre Armageddon Savaşı’ndan az önce İsa Mesih gelecektir. Bu yüzden de Evanjelistler Tanrı’yı Kıyamet (Armageddon) Savaşı’na zorlamaktadır. Hristiyanlığın yayılmasında Türkler, onlara göre bir tehlike arz eder. Mesih’in gelişinin gecikmesi de Türkler yüzündendir. Mesih’in bir an önce gelmesi için Türkler ortadan kaldırılmalı, Tanrı kıyamete zorlanmalıdır.

Türkler yaşamları boyunca ne mağlubiyeti ne de esareti benimsemişlerdir. Türk denildiğinde İslam, İslam denildiğinde ise Türk akla gelmeye devam edecektir. Kurulan politikaları, oyunları bir bir bozacağız. Türklük ve İslamiyet bölünmez bir bütündür.

Günümüzde ülkemizin sınırları içerisinde hâlâ bu politikaları güden misyonerler vardır. Suriye sınırımızda dönen haince planlar, Güneydoğu sorunumuz hep bu fikriyatın eseridir. 

Elif Gökçe Demez

Anadolu’nun içinde bulunan birçok tarihî eserden sadece bir tanesi “Hamamkarahisar Camii” bugün harabe şeklinde ayakta durmaya ve gelecek nesillere ulaşmaya çabalıyor. Peki biz bunun için bir adım atıyor muyuz ? Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara’ya sadece 109 kilometre uzaklıkta olan ve neredeyse 800 yıldır sağlam bir şekilde hizmet veren bu tarihî eser ve cami maalesef görenleri üzecek durumda. 

Ankara-Eskişehir Karayolu istikametinde Günyüzü yol ayrımından girince Sivrihisar ile Günyüzü ilçeleri arasında kalan Hamamkarahisar Köyü’nde bulunan bu eserin, ciddi bir restorasyon ve bakıma ihtiyacı var. 

Hamamkarahisar Camii’nin Dıştan Görünümü

Emir Seyfeddin Kızıl, Türkiye Selçuklu Sultanı “İzzeddin Keykâvus”un üç büyük emîrinden birisi. Türkmen Bayındır Boyu’nun Beyi ve aynı zamanda Ankara Valiliği görevinde bulunan bir emir.

Seyfeddin Kızıl Bey’in İzzeddin Keykâvus ile Alâeddin Keykubad arasındaki anlaşmazlıklarda ara buluculuk yaparak iki kardeşi barıştırdığı bilinir. Alâeddin Keykubad zamanında Ankara Uç Beylerbeyi (Melik’ül-ümera) olur. Ankara’da Kızılbey Mahallesi’ne bir külliye ve cami yaptırır. Ancak bu arazi daha sonra Ziraat Bankası’na satılır ve arazide bugün de mevcut olan Merkez Bankası ve Ziraat Bankası binaları inşa edilir. 

Kızılbey Külliyesi kalıntıları, 1924-26
(Fotoğraf: Abdülkerim Erdoğan-Unutulmayan Eski Ankara Resimleri Meraklıları Platformu’ndan)

Bugün hâlâ ayakta durmaya çalışan Hamamkarahisar Camii’nin hemen yanında aktif olarak kullanılabilen ve daha önce restorasyonlara tabi tutulan tarihî bir Selçuklu hamamı da bulunuyor. Ancak ne yazık ki caminin durumu hiç içler açıcı değil.

Çevre halkıyla kısa bir sohbet fırsatım oldu. Daha önce restorasyon
çalışmaları için bakanlıktan gelenlerin olduğu ancak kayda değer bir çalışmanın yapılmadığını söylediler. Bu durumdan çok üzgün olduklarını ve mümkün olduğu kadar bu tarihî eserin korunmasını arzu ettiklerini bildirdiler.

1259 yılına kadar tarihlenen bu camide, Selçuklu-Osmanlı geçiş mimarisi
esintilerini görmek mümkün. Cami, göz motifli kubbesiyle bu statüdeki nadir Selçuklu eserlerinden sadece bir tanesi.

2 Temmuz 2020 günü yaptığım geziye bu camiyi dahil etmem yazıyı
yazmama vesile oldu. İnsanların sık kullandığı Ankara-Eskişehir yoluna çok yakın olan bu tarihî eseri ziyaret edip sahip çıkmak hepimizin görevi.
Tarihî eserler yaşadıkça tarih de yaşamaya devam edecek. Hem bölge halkı hemde gelecek nesillerin bu yapıyı görebilmesine adına acil bir onarım şart.

Cami içini ve çevresini fotoğraflama fırsatım oldu. Fotoğrafları buraya ekleyip yorumu sizlere bırakıyorum.

Cami’nin ön kısmındaki kırmızı alanda muhtemelen bir zamanlar çini işlemeleri
vardı.
Kubbenin hem iç hem de dış kısımlarında yosun ve ağaçlar yeşillenmeye
başlamış. Güvercinler yuva yapmış.
Caminin zemini pislik içinde ve maalesef tahtaların birçoğu çürümüş. Minber ise sonradan eklenmiş olmalı, camiye göre oldukça yeni duruyor.
İçeriden sekizgen şeklinde görünen caminin mihrap kısmı ise bu şekilde. Camlar ise güvercinlere ev sahipliği yapmaya başlamış…

Batuğhan Tatar