Editöryonetim

Editöryonetim

Editöryonetim

Vera Çakmak

Ernest Gelnner 1925 tarihinde Fransa’nın Paris şehrinde doğdu. 1962’den 1984’e kadar Londra  İktisat Okulu’nda felsefe profesörü olarak görev almış daha sonra 1983 – 1993 tarihleri arasında  sosyal antropoloji profesörü olarak Cambridge Üniversitesi’nde bulunmuştur. Daha sonra Cambridge ve Prag Üniversitelerinin ortak projesi olan “Orta Avrupa Üniversitesi” çerçevesinde Milliyetçilik Araştırmaları Merkezi’ni yönetti. Bu yazıda onun 1994 tarihli Milliyetçiliğe Bakmak kitabındaki “Kemalizm” bölümünden pasajları ve bu pasajların düşündürdüklerini yazacağız. 

Birinci Bölüm: Türk Devrimi’nin Modernite Anlayışı ve Ordunun Kemalist Cumhuriyet Üzerinde Konumu

“… Mark Twain’e ait olduğunu sandığım eski bir espri vardır: Twain sigarayı bırakmanın çok kolay bir şey olduğunu söyler, o kadar kolaydır ki kendisi defalarca bırakmıştır. Türk subayları da demokrasiye bağlılıklarını onu sık sık yeniden kurarak göstermişlerdir.”

“… Kısaca, moderniteye derinden bir bağlılık olsa da bu sadakat, gelişmiş ve kısıtlayıcı bir doktrine sıkı sıkıya bağlı değildir. Şüphesiz ortada bir Kemalist “hadisler” ve literatür toplamı vardır ancak bu, Türkiye’nin yaşadığı modernleşme deneyimindeki olası gelişme çizgilerini önceden belirleyecek özgüllükte değildir.” Kitabın 114-115. sayfalarında Kemalist düzende askerin Türk demokrasisi üzerindeki konumu ve moderniteye bakışı hakkında bunlar söylenmektedir. Yazar, Kemalizm’in “modernite”ye ve ordunun “demokrasi”ye bakışını kendince yorumlamıştır. Buradan hareketle şunu diyebiliriz ki: Kemalist devrimin motivasyonuyla II. Mahmut’un ve onu takip eden Tanzimat bürokratlarının motivasyonu aynıdır. Kemalist asker – sivil bürokratlar yeni bir cumhuriyet inşa ederken şark gururunu kıramamış ve moderniteyi bir temel amaç olarak görmemişlerdir. Bunun sebebi bu kişilerin temeldeki dileğinin kendisinden önce gelen devlet adamları gibi “bozulan  düzeni tesis etmek” olmasıdır. Modernite bu insanların fikir dünyaları için birer enstrüman işlevi  görüyordu. O hâlde Mustafa Kemal Atatürk ile III. Selim arasında zihnen hiçbir fark yoktur. İkisi de modernleşmeyi zorunluluk olarak görmüştür. Ancak aralarında çok temel bir fark vardır: III. Selim, askerî ve idari alanda ıslahatlar yapmaya başladığında karşısında yeniçerilerin ve onları alttan destekleyen ulema sınıfın direnciyle karşı karşıyaydı. “Kapı kulu” yani hanedanın hususi birlikleri olarak düşünülen yeniçeriler, zaman içinde büyük şehirlerde mafyalaşmış, devletin çoğu kritik kararında etken olmaya başlamışlardı. “Fetih” ve “vergi ekonomisi” diyebileceğimiz bir ekonomik sisteme hükmeden hanedan için en güçlü birliklerinin hantal ve işlevsiz hâle gelmesi çok büyük bir sorundu. III. Selim yeniçerinin üstüne gitmeye çalışsa da bunun bedelini kanla ödemiştir. Mustafa Kemal Atatürk ise Sultan Selim’den daha şanslıdır. Bir kere kendisi “Muzaffer Gazi”dir. Bu, “Türk lider” geleneğinde yaygındır. Türk bilincinin mitolojik babası sayılan Mete Han, babasını öldürdükten sonra idari düzenlemeye girmiş, bozkırdaki tüm toprakları sancağı altında toplamıştır. II. Mehmet ise kendisine muhalif Türk aileleri İstanbul’u fethederek susturmuş ve kendine özgün değişimlere imza atmıştır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk Millî Mücadele’yi kazanarak kırılmaz bir karizma oluşturmuştur. Üstelik Gazi Paşa’nın karşısında ona direnebilecek bir yekûn ulema ya da askerî sınıf yoktur. Zaten onun da içinde bulunduğu “Jeunne Turc” geleneği tüm idari ve ekonomik sınıflardan oluşan büyük bir gruptu. Tek emelleri varlıklarını devam ettirmekti. 1914-18 arası Birinci Cihan Harbi’nde büyük bir yenilgi almışlardı. Mağlubiyetin acısıyla dağılan bu nesil çoğunlukla Atatürk etrafında kenetlendiler. Devrimin ilk safhasında bu nesil içinden “muhafazakâr” muhalifler tasfiye olmuşlardır. 

Gelelim ordunun Türk Demokratik Düzeni üstündeki rolüne: Burada üzerine yorum yaptığımız anekdotlar 2002 öncesidir. Okuma yapılırken buna dikkat etmek gereklidir. Zira 2002 sonrası Türkiye’de “Siyasal İslam” mevzi kazanmış ve kendine has bir düzen kurmuştur.

Ordunun Türkiye üzerinde olan etkisini tartışmadan önce çoğu kişinin sormadığı bir soruyu soralım: Türkiye toprakları demokrasiye elverişli midir? Anarko – Türk’ün son sayısında yazdığım “Anadolu Coğrafyasının Otokratik Kökenleri” isimli yazıda Anadolu coğrafyasının Perslerden beri tek elden ve hanedan dışında güce izin vermez bir yapıyla yönetildiğini yazmıştım.[1] Bu iki unsurun ana yatağında yaşayan Anadolu coğrafyasının halkları tek bir aile/yönetici sınıf tarafından yönetilmeye alışmış ve ekonomik olarak ise özerk bir yapıdan hep uzak kalmışlardır. Doğu Anadolu’da coğrafyadan dolayı izole edilen Kürt beyleri hariç Osmanlı’da hiçbir mülk Hânedan-ı Âli Osman’dan ayrı düşünülemez. Zaten onlar da Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren verilen beratlarla “otonom” bırakılmıştır. [2] Anadolu’nun her yerinde padişahın karizması o kadar kalıcıdır ki “Celâlîler” bile gücünü direkt padişaha gösterememişlerdir. Hatta hanedana karşı gelen Karaman eyaletinde Turgutlu boyunun “Davutlar” aşiretinden birinin isyanında öbür isyancılardan farklı olarak Âl-i Selçuk’tan olduğunu ilan edip siyasi hedef gütmüş ancak diğer Celâlîler onu yalnız bırakmışlardır.[3]

Kuzey İtalya kentlerinde ise papalık ile imparatorluk arasında güç savaşı yaşanıyor, şehirler git gide kendine özgü kimliklere kavuşuyordu. Kıta Britanyası’nda ise lordlar, kralın yetkisini sınırlandırıyordu. 17. asrın sonunda ise gelişen burjuva ile feodaller arasında iç savaş meydana geldi. Kanlı savaşın sonunda cumhuriyet ilan edildi. Bu iki örneği rastgele vermedim, ilk örnekte Kuzey İtalyan Kentleri, Papalık ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu arasında kalarak kendi idari sistemlerinde dinin (burada bahsedilen inanç değil -karıştırılmamalı- dinin idari kurumu olarak anlaşılmalıdır) alternatifi olan seküler devlet kurumlarını sağlamlaştırmıştır. İngiliz iç savaşı ise kralın meşruiyeti, onun aleyhinde gelişen burjuva ve klasik soylular elinde sınırlandırılmıştır. Ülkemizin geleneğinden ve dünyadan bahsettikten sonra sorduğumuz sorunun cevabını verelim: Türkiye toprakları demokrasiye elverişli değildir. Çünkü Türkiye coğrafyasının tarihinde demokrasiyi önceleyecek bir gelenek yoktur. Gökalp, Türklerin kurultay ritüelinin demokrasiyi öncelediğini iddia etse de bu, anakronik bir örnektir (buna anakronik dememin sebebi çok uzun, açıklamayı başka zamana bırakıyorum). Âl-i Osman, Oğuz boy geleneğinden gelse de bizzat “oradan çıkıp orayla” kavga etmiştir. Selçuklularda da aynı şey geçerlidir. Bu bir nevi “Türk’ün emperyal olma döngüsü” diyeceğimiz bir süreçtir; Türk beylerinden biri sancak kaldırır, irili ufaklı boylar etrafında birleşir, devlet kurulur, Türkmenler geri plana atılır, devlet “emperyal” hâle gelir. Konuyu çok dağıttığım için ordunun konumunu kısaca anlatmaya başlamalıyım. Cumhuriyet kurulduktan sonra adım adım gerçekleştirilen devrimlerin sonucu olarak halk içinde çok büyük bir muhalefet oluştu.1950 seçimlerinden itibaren sağ partilerin seçimleri kazanması devrimin bir avuç bürokrat elinde olduğunun en büyük delilidir. Rejimi kuranlar halka verdikleri demokrasinin rejim aleyhinde kullanıldığını görmüşlerdi (kaldı ki demokrasi de Türk devrimcisi için “hedef” değil “araç”tı). Bu endişe otomatikman ordunun demokrasinin “bekçisi” ilan edilmesini sağladı. Çünkü ordu cumhuriyetin dönüştürücü aygıtıydı. Cumhuriyet süngüler üzerinde kurulmuş ve Atatürk’ün kişiliğinden de hareket olarak militarist bir kimliğe bürünmüştür. Ordunun devrimci bir aygıt olarak kullanılması hususunda aslında Türkiye biricik değildir. Kuramsal demokrasinin oturmadığı Orta Doğu ve Latin Amerika ülkelerinde ordu aynı görevi görmüştür. Baas Rejimi ve Arapların efsanevi lideri Abdülnasır’ın “Hür Subaylar Hareketi” buna birkaç örnektir. 27 Mayıs’a giden süreçte ve sonrasında ordu, bekçilik görevini yapmış, rejimi tehdit edenleri temizlemiş ve kışlasına dönmüştür. Ancak bulaştığı cunta belası, 1962 Şubatı ve 1963 Mayısı’nda meydana gelen “Aydemir vakası”na, ilerde de 9 Mart Muhtırasına neden olmuştur.  

1980 darbesinde ise oluşan iç savaş ortamını sona erdirmek için sahneye çıkmış, “asli” görevini yapmış ve memleketi yine bir sağ partiye bırakarak kışlasına geri dönmüştür. Askerin son olarak sahneye çıktığı süreç Refah Partisi’nin iktidar olup 28 Şubat MGK kararlarının alındığı süreçtir. Asker, cumhuriyetin ilk döneminde en çok mücadele verdiği İslamcıların iktidara gelmesinden oldukça rahatsız olmuştu. Bu sefer doğrudan müdahale etmek yerine toplumu dizayn etmiş ve açıkça rejim karşıtı olduğu belli olan iktidar ortağı RP’sini cendereye almıştır. Ordunun  bahsettiğimiz müdahalelerde en büyük hatası, doğan kriz ortamlarını sadece sonlandırmak ve üstüne bir şey koymamaktır. Yani ordu, temsilî demokrasiye hem saygı duymamış hem de saygı duymuştur. Ordu içinde solcu (Madanoğlu ve Muhsin Batur gibi subaylar ki ismi zikredilenler daha sonra 9 Mart Hareketi olarak bilinen Sol – Kemalist kalkışmalara katılmıştır.) ya da milliyetçi birkaç subayın fikirleri (Türkeş’in başını çektiği on dört subay, bu kişiler de ilerde MHP’yi yani Türk milliyetçiliğinin ilk etkin partisini kurmuşlardır.) dışında genel kanı kargaşayı engellemek ve olduğu yere dönmektir.

Bugünden on küsur yıl öncesinde “de-militarizasyon” süreci başlamıştır. Bu sürecin sonunda ordu, “rejim bekçiliği” görevinden vazgeçmiş ve kurulan sivil iktidarlara sadık, kendi görev sınırlarına çekilmiş bir biçim hâlini almıştır.

(Sevgili okuyucu kitaptan alınan iki diğer alıntı da çok uzun açıklamalara sahip metinlerdir. Onlardan ikinci yazımda bahsedeceğim. )

Nazmi Berat Şendil

Editör: Elif Berra Kılıç


KAYNAKÇA

[1] Anarko Türk Dergisi, 13. Sayı (Buradan ulaşabilirsiniz)

[2] Şah İsmail, Safevi Kızılbaş Devleti,Yıldırım Cengiz, Sayfa 271.

[3]  Türk Halkının Dirlik Düzen Kavgası, Akdağ Mustafa, YKY.

EROL GÜNGÖR’ÜN HOCASI MÜMTAZ TURHAN

Son bir aydır yapılan Erol Güngör tartışmaları neticesinde çoğu insan onun şahsında Türk milliyetçiliği fikrini savunma yolunda dava adamlığı gösterir derecede reaksiyon göstermiştir. Öncelikle Erol Güngör’ün ortaya koyduğu fikirler ve kendinden önceki şahıslara yönelik değerlendirmelerin hiçbirisi layüsel değildir. Zaten kendisinin de camia içerisinde mümtaz ve tartışılmaz noktaya ulaşmasındaki etkenlerden birisi de kendisinden önce milliyetçi fikriyata dair konuşmuş kişileri eleştirmesi ve ortaya dönem şartları mucibince yeni bir fikir koyması olmuştur. Erol Güngör bu noktadan bakıldığı zaman aslında kendi döneminde yapılması gerekeni yapmış, özeleştiri ile daha oturaklı ve halka yönelebilen, ayakları yere basan bir milliyetçi tezahür ortaya koymuştur. Ancak söylemlerinin tamamını nass kabul etmek, üzerine bir şey koymadan iman etmek ve eleştiriden muaf tutmak da millî fikirlerin Soğuk Savaş retoriğinden kurtulamamasına sebebiyet vermektedir. 21. yüzyılın çocuklarına milliyetçi fikirleri öğretmek isteyenlerin ve nesilleri bu fikriyat çerçevesinde yetiştirme yolunu seçenlerin hâlen daha başvurduğu yakın kaynaklar bundan 40 yıl öncesine çözüm arayan ve kendince bulan Erol Güngör eserlerinden ibarettir. Türk milliyetçiliği bu manada Erol Güngör’den sonra onun mertebesinde bir akademisyen ve fikir adamı yetiştirememiştir kanaatindeyim.

Erol Güngör’ü anlamak için onu değerlendirirken hocası Mümtaz Turhan’dan bahsetmez isek olmazdı. Bu yazımda bu iki ismi birlikte değerlendirip zamanın şartlarına göre ne gibi yeni fikirler sunmuşlar, neyi amaçlamışlar; bunu yaparken eskiye nasıl eleştiri getirmiş ve ortaya sundukları fikirler kimlerin elinde günümüze nasıl taşınmıştır bunu irdeleyeceğim.

Mümtaz Turhan 1909 Erzurum doğumlu, Millî Mücadele döneminde gençlik evresini geçirmiş bir aydındır. Onun fikir dünyamızda yer etmesini sağlayan sürecin başlangıcı Maarif Vekâleti eli ile Avrupa’ya öğrenci olarak gönderilmesidir. Eski münevverlerin aksine Fransa’da değil Almanya’da eğitim görmüş ve eskilerden farklı olarak düşünce sistemi kendine özgü bir hâl almıştır. Frankfurt ve Berlin’de kaldığı yedi sene boyunca Max Wertheimer’den psikoloji dersleri aldı. Bu isim onun olgulara bakışındaki teorik altyapının oluşmasında en büyük etkiyi sağlayan isimdir. Zira Wertheimer, “Gestalt Psikolojisi” denilen kuramın öncüsü idi. Mümtaz Turhan da bundan dolayı Türkiye’ye döndüğü 1935 yılından itibaren deneysel psikoloji alanında yürüttüğü çalışmalarında Gestaltçı teori üzerinden görüş geliştirdi. İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde British Council bursu ile yaptığı çalışmalar ise 1944-1948 yılları arasına denk gelmektedir ki bu yıllar milliyetçi camiada o yıllarda Zeki Velidi Togan ekolünden gelme Nihal Atsız ve arkadaşlarının en zorlu yıllarıdır. Bu pencereden bakıldığında Türkçüler arasında devlet nezdinde itibar görenler arasında olduğu bir gerçektir.

Onu milliyetçi ve muhafazakâr aydınlar arasında popüler yapan çalışmalar ise 18. yüzyıldan itibaren toplumsal yapı, kültür ve devlet yönetimi konusunda Batı’ya yönelen Türkiye üzerinde gördüğü kültür değişmeleri problemlerine yönelik eserleridir. Bu eserler konuyu sosyal psikoloji açısından değerlendiren ve inceleyen ilk eserler olması sebebiyle değerlidir. Mümtaz Turhan’ı değerlendirme yaparken en çok etkileyen unsurlar Gestaltçı yaklaşım, İngiltere’de kaldığı sürede gördüğü İngiliz pozitivizmi ve Ziya Gökalp’in sosyoloji tezleri olmuştur. Turhan bu kriterler üzerinden Türk kültürünün ve Batı kültürünün değerlendirmesini yapmış, Batılılaşma serüvenimizdeki yanlışları ve yapılması gerekenleri ortaya koymuş ve 60’lı yıllarda da yükselen sol değerlere karşı muhafazakâr ve milliyetçi bloğun oluşumundaki entelektüel duruşun mimarı hâline gelmiştir. Tüm meselesi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonraki süreçte yaşadığı Batılılaşma idealinin içerisindeki modernleşme kavramının ne olduğu ve iktisadi kalkınma planlarının nasıl olacağıdır.

Aslında Mümtaz Turhan görüşleri itibarıyla günümüz İslamcı ve muhafazakâr kesimlerine hitap eden bir sosyal bilimci hiç olmamıştır. Onun Kemalist inkılaplara ya da aydınlara yönelttiği eleştiriler; bu kişi ve olgulara cepheden düşmanlık edecek olanların savunma kalkanı olarak asla kullanılmamalıdır. Türk milliyetçilerinin en nihayetinde bu kullanıma da izin vermemesi elzemdir. Turhan kendinden önceki milliyetçi aydınlardan ziyade gidip gördüğü Avrupa’da bilimin toplum yaşantısının içerisine ne derece ve nasıl sirayet ettiğini yerinde tetkik etmiş birisidir. Tanzimat aydınları gibi Batı’ya hayranlıkla baktığı hâlde üzerlerindeki bin yıllık yükü bir anda atamamanın verdiği de-modernize görüşleri alarak Batılılaşmayı sadece giyim, kuşam, konuşma ve siyasi alanda gerçekleşecek bir mefkûre olarak değerlendirmemiştir. Turhan’a göre Türk devleti ve milleti, Batı’ya yönelirken bilimi tam manasıyla kavramadan ve bilime Avrupa’da olduğu gibi toplumsal işlevini kazandırmadan ne kadar kendisine Batıcı ve modern derse desin ileriye gidemeyecektir. Bununla birlikte Turhan’ı ilk dönem aydınlardan ayıran başka bir özelliği ise modernleşme sürecini demokratikleşme ve hukuk kavramlarından bağımsız düşünmemiş olmasıdır. Tüm bunların oturtulması için ise en gerekli olarak eğitim reformunun yapılması gerektiğini her defasında dile getirmiştir.

Turhan bu bakımdan Türk milliyetçiliği açısından değerlendirildiğinde Ziya Gökalp’ten sonra bu fikri görece “bilimsel” bir çerçeveye oturtan en önemli isimdir. Zaten milliyetçi çevrede Ziya Gökalp ekolünün devamı olarak nitelendirilir. Türk Ocaklılar geleneğinin Hamdullah Suphi sonrası akademyada etkili olabilen Fahri Fındıkoğlu ve Osman Turan ile birlikte önemli bir ismidir. Cumhuriyet döneminde muhafazakâr milliyetçi aydınların gündemlerini, kültürel muhafaza meselelerinden millet modernleşmesine çekmesi açısından da önemlidir. Bu modernleşmeyi yukarıda bahsettiğim kavramlar çerçevesinde gerçekleştirmek arzusunda olan Mümtaz Turhan Türk milliyetçiliğinde kalkınmacı, modernleşmeci ve projeci söylemlerin de banisi konumundadır. Türk sağında DP-AP çizgisinin 60’lı yıllarda daha da hızlanan projeci yönüne Mümtaz Turhan yoluyla Türk milliyetçileri de katılırlar.

Modernleşme ve ilerleme ona göre CHP’nin inkılaplarda yaptığı gibi kurumların, kanunların ya da bazı kültürel unsurların devralınması yoluyla gerçekleşmeyecektir. Bunu milliyetçi camia içerisinde, Nihal Atsız’ın daha konsolide olmuş hareketi dışında, dillendiren ve geniş kesimlerin düşüncesine gark ettiren ilk isimdir. Bu sebepten muhafazakâr milliyetçi kesimler “hakiki batılılaşma” ve “gerçek modernleşme” kavramlarının kendileri eliyle gerçekleşeceği fikrini Turhan’dan ve daha sonra da bu fikri besleyen Erol Güngör’den alacaklardır.

Mümtaz Turhan, Yılmaz Özakpınar’ın deyişiyle ülkenin gidişatından duyduğu kaygılar nedeniyle aslında hiç de girişmeyeceği bir işe atılacaktır. Bilimsel yaklaşımı da önceleyen bir gündelik siyasete ışık tutma ihtiyacı… 1960’lı yıllarda sol sosyalist hareketlerin yükselişe geçmiş olması tüm aydınlar arasında merakla izlenen bir politik görüntü hâline gelmiştir. Geçmişte muhafazakâr milliyetçilerin de tasvip etmediği şekilde “Türkçü” hatta ırkçı nitelikte fiiller gerçekleştiren CHP örgütleri ve aydınları değişen konjonktür gereği ve Sovyetler Birliği’nin gücünün de etkisi ile sol Kemalizm furyasına başlamışlardı. Niyetleri kimilerine göre yükselen solu sokak hareketleri ve marjinal unsurların elinden kurtararak kurucu parti CHP üzerinde birleştirerek iktidar olmak; kimilerine göre ise 1950 yılından beri engel olunamayan “gerici-sağcı” ve “karşı devrimci” grupların önünü kesmek adına asker-öğrenci birlikteliği neticesinde sol bir darbe ile iktidar olup Kemalist inkılapların devamını gerçekleştirmek… Bu görüşlerin aydınlar çevresindeki en önemli organları Kadro ve Yön dergileri olmuştur. Bu durum Mümtaz Turhan ve Tarık Buğra’nın bunlara alternatif olarak modern, milliyetçi ve mukaddesatçı bir dergi çıkarmalarına neden olmuştur. Bu derginin adı “Yol Dergisi”dir. Turhan, zamanın da vermiş olduğu hava ile gündelik siyaset yazılarını “Yol’un Görüşü” adlı başmakaleleri ile bu dergide neşretmiştir.

Bu yazılarından hareketle Mümtaz Turhan kendisinden önceki birikimin de üzerine koyarak Türk milliyetçiliğinin “tepkici milliyetçilik”ten “yapıcı milliyetçiliğe” evrilmesinin en önemli isimlerinden birisidir. Bu daha sonraki isimler ve Türk milliyetçiliğinin gündelik siyasete yönelik uygulamaları ile ne kadar gerçekleşmiş ya da gerçekleşmemiştir, orasını ayrı bir yazıda dile getirmeyi düşünüyorum. En nihayetinde Turhan’ın formüle etmeye çalıştığı Türk milliyetçiliği daha sonra Erol Güngör ve Dündar Taşer eliyle geliştirilecek ve MHP’nin siyasal programının büyük kısmını oluşturacaktır. Özellikle Alparslan Türkeş’in “9 Işık Doktrini” ile birçok görüşlerinin paralel olması bununla açıklanabilir. Turhancı Türk milliyetçiliği sol Kemalist ve sosyalist aydınları yarı-aydın modelin başat isimleri sayarken ortaya koyduğu “doğru modernleşme” teorileri ile bu yarı-aydın tipolojisini de bitirmiş olacaktı. Turhan Projeleri diye adlandırılan siyasi, sosyal ve iktisadi alanda hayata geçirilmek istenen projeler medeniyet unsurlarını hukukta, özgürlük anlayışında, bilimsel ve teknolojik anlayışta görür. Turhan tüm bu unsurların kendi döneminde henüz oluşmadığını düşündüğü “millî kültür” unsurları olarak adlandırır. Bu projeler milliyetçiliğin bir burjuva modernleşme projesi olarak görüldüğü önerilerdir. Bu unsurlara sahip nesillerin yetiştirilmesi ve topluma kazandırılması gerekliliğinden bahseden Turhan’ın ortaya koyduğu anlayışa göre tüm Türk milleti teknikle hemhâl edilip birinci sınıf aydın veya teknik açıdan üst düzey uzman statüsünde yetiştirildiğinde yarı aydın tiplere gerek duyulmayacaktır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Turhan’a göre sosyalist ve sol Kemalist aydınlar Türkiye’deki aydın kıtlığı sebebiyle değer verilen aslında kültürel ve psikolojik olarak hastalık olarak nitelendirdiği sola ruhunu satmış yarı-aydın tiplerdir.

Tüm bunlarla birlikte işin aslına geri dönecek olursak Mümtaz Turhan Kültür Değişmeleri adlı eserinde özetle modernleşme serüvenimizi yazmıştır. Kabaca üç faktörden bahsetmiş ve bunların şekil, yarar ve anlam olduğunu dile getirmiştir. Ona göre şekil ve yarar işin en basit ve hatta hayata geçirilen tarafıydı. Batı’dan şeklî benzerlikler ve şeklen kurumlar almak kolay ancak Batı’yı asıl geliştiren “ilim zihniyeti”ni almak ve Batı’nın olaylar ve olgular karşısında nasıl düşündüğü “anlamak” ve tatbik etmek en zoruydu. Bu sebepten 1956 yılında Remzi Oğuz Arık’ı anma toplantısında hem CHP hem de DP dönemlerine ağır eleştiriler getirerek “Milliyetçiyiz dediler fakat milliyetin bütün unsurlarını reddettiler, milliyetçileri hapishanelere attılar. Halkçıyız dediler, halkla zerre kadar alakadar olmadılar. ‘Köylü efendimizdir’ dediler fakat köylüyü devlet şehrinden geçirmediler.” gibi sözler sarf ederek hem kendi zamanına kadar gelmiş olan batılılaşma politikalarını tümden reddederken yeni bir milliyetçilik, yeni bir halkçılık, yeni bir köycülük fikri gerektiğinin mesajını vermiş oluyordu. O dönemde daha muhafazakâr düşünen Türk milliyetçilerinin siyasi arenada CHP ve DP kadar etkili bir alanı olmadığını varsayar isek CKMP ve MHP ile bu alandaki boşluğu dolduracak olan Türk milliyetçilerine de basit bir yol haritası çizmiş oluyordu.

Tartışmaların merkezinde bulunan Erol Güngör’ü anlayabilmek, iyi değerlendirmek ve tenkit edebilmek için öncelikle hocası Mümtaz Turhan’ın görüşlerini, ilmî ve siyasi alandaki etkilerini doğru okumak zorundayız. Bu sebeple Erol Güngör’e ve daha sonrasında onun çevresinde gelişecek olan muhafazakâr milliyetçi çizgiye değinmeden önce Mümtaz Turhan hakkında kısa da olsa görüşlerimi ve değerlendirmelerimi sunmak istedim. Bir sonraki yazıda Erol Güngör’ü merkeze koyarak bir değerlendirme yapmak niyetindeyim. Daha sonra ise Aydınlar Ocağı, Türk-İslam Sentezi, Yeşil Kuşak Projesi ve 90’lardan günümüze gelen milliyetçi aydınların değişimleri ve İslamcı-Muhafazakâr kesimlerle olan ilişkilerini kendimce anlatmaya çalışacağım.

Yasin İzgi

Editör: Ekrem Müftüoğlu

Türk milleti İslamiyet öncesi dönemden itibaren özellikle “kut anlayışı” gereğince devleti idare eden kişi ve hanedanı kutsal insanlar olarak kabul etmiş, “asker millet” olması hasebiyle de emir altında bulunma durumundan gocunmamıştır. İslamiyet’in kabulü ve özellikle de hilafet makamının Osmanlıların eline geçmesinden sonra da bu durum devam etmiştir. Ancak genel kabul olarak ortaya konulan bu görüş dışında Türkler, başlarında dirayetli ve düşmana (hilafetin ilk dönemleri itibariyle de gayr-ı müslime) karşı cenk eden bir hakan istemişlerdir. Bununla birlikte ekonomik anlamda da refah düzeyine asgari şartlarda da olsa önem vermeyi ihmal etmemişlerdir. Dirayetli davranmayan, “gavurla cenk etmeyen”, halkı vergilerle boğanlara karşı ise her zaman isyan hâlinde olmuşlardır. Osmanlı’nın modern dönemlerinde ise bu isyanlar, şahsi meseleler veya hürriyet gibi yeni kavramlar üzerinden vuku bulmuştur. Bu isyan hareketlerinin karşısında duranlar ise her zaman “sistemi muhafaza eden” yenilik karşıtı, genel itibarla İslami hassasiyeti yüksek kesim olarak karşımıza çıkmaktadır. Cumhuriyet devriyle beraber açık ve seçik bir biçimde görülen meselelere iki kutuplu bakış, genel anlamda “yenilikçi-Batıcılar” ile “gelenekçi-İslamcılar” arasında bir kavgaya dönüşmüştür. Tabii ki bu kavga, İbrahim Kalın’ın da söylediği üzre 150-200 yıllık bir kavgadır. İki kesimin aydın-entelektüel kategorisine dahil ederek değerlendirebileceğimiz tesmsilcileri dışında kalan geniş halk kitleleri, kavramları, olayları veya meseleleri daha çok temsil edildiğini hissettiren kişiler üzerinden kurmayı denerler. Özellikle muhafazakâr kesimin çoğunluğu, olaylara ve şahıslara bakışını kişi üzerinden kurar. Bu, politik meselelerde de günlük meselelerde de böyledir. “Kişi sultasını kabullenme” ve “emir alma refleksi”; lider, mehdi, gavs, şeyh gibi unvanlar üzerine mevcudiyetini oluşturmuş, kişilerin eteğine yapışma şeklinde vuku bulmuştur. Bu durum, tarihî kişilikleri değerlendirmede de onlara sirayet etmiştir. İslami yönden “iyi olduğunu duydukları” tarihî şahsiyetlere, isteyerek “evliyaullah” muamelesi yapmışlar, siyasi rakiplerinin dinî veçhesine bakmaksızın onları “günahkâr” olarak nitelendirmişlerdir. Bunun en bariz örneği Sultan Abdülhamid olmuştur. Ona karşı gelen tüm kesimleri bilâistisna münafık, müflis, günahkâr ilan etmişlerdir. Bu konu ile ilgili olarak iki edebî şahsiyete ve İslamcı kesimin bir grubunun bu şahsiyetlere bakış açısına değinmek isterim. Bu iki şahsiyet, Rıza Tevfik Bölükbaşı ve Mehmet Âkif Ersoy’dur.

Mehmet Âkif, Sultan II.Abdülhamid’e hücum eden ve ağır ifadelerle onu itham eden bir şairdir. İslamcı bir şair olarak İslam halifesine bu kadar ağır ifadelerde bulunmasının en büyük sebebi, dini yorumlayışının Abdülhamid’den farklı olmasıdır. Zira Âkif, Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh referanslı Mısır reformistlerinin etkisiyle modernist bir İslam anlayışını benimsemekteydi. Şiirleri incelendiğinde özellikle ayetler üzerinden ortaya koyduğu eserlerinde klasik ehl-i sünnet geleneği dışında değerlendirmelere rast gelmek mümkündür. İslam dünyasının içinde bulunduğu buhrandan ve bunun paralelinde Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumdan sorumlu gördüğü anlayış, geleneksel İslami düşünce ve onun temsilcisi Halife Abdülhamid’tir.  Bu sebepten de “meşveret” ve “meşrutiyet” gibi kavramları İslam’ın özü kabul ederek hürriyetin kısıtlanması gibi uygulamalara karşı isyan etmiştir. İttihat ve Terakki içerisinde ve Teşkilât-ı Mahsusa’da görev yapmış, Millî Mücadele’ye katılmış, TBMM’de mebus olmuş ve netice itibariyle İstiklâl Marşı’nın müellifliği ona nasip olmuştur. Âkif merhum, ömrünün son dönemlerini Mısır’da geçirmiş fakat İstanbul’da vefât etmiştir, zaten hep vatanında ölmeyi arzulamıştır. Vefat ettiğinde arkasında İstiklâl Marşı’nı ve Safahat adlı güzide eserini bırakmıştır. Safahat, üzerinden yıllar geçmesine rağmen hiçbir baskısında Abdülhamid hakkındaki ağır şiirlerden arındırılmamış, Âkif de Abdülhamid’e duyduğu nefretten hiçbir zaman bir şiirle nedamet getirerek pişman olmamıştır. İslam’a bakış açısı ve pişman olmama durumundan mütevellit özellikle geleneksel İslami yorumlar üzerine inşa edilen tarikat ve tekke ekolü, Âkif merhumu ağır şekilde eleştirmiş, 80-90’lı yıllarda İstiklâl Marşı’nı “ırkçı” bularak oturma eylemleri ile protesto etmiş ve 2000’li yıllarda da eleştirilerine devam etmiştir. Bunun en tipik örnekleri, Cübbeli Ahmet ve Kadir Mısıroğlu’dur. Yeni yetme tarihçilerden Ahmet Şimşirgil’in de mensubu olduğu Enver Ören’in “Işıkçıları” da bunlara dahildir. Kitleler üzerindeki etkileri düşünüldüğünde Âkif hakkındaki kötü intibaın muhafazakâr kesime Abdülhamid üzerinden nasıl yayıldığının cevabı bulunabilir. Bu kitlelerin genç çocuklarının, sırf yukarıda söylediğim meseleler sebebiyle Âkif gibi bir değere nasıl küfürler ve hakaretler ettiklerini görseniz gözlerinize inanamazsınız.

Gelelim Rıza Tevfik’e…

Rıza Tevfik Bölükbaşı, istibdat devrinde herkes gibi Abdülhamid Han düşmanı idi. 1907 ila 1910 yılları arasında ısrar ile girmiş olduğu İttihat ve Terakki içerisinde yer aldı. 1910 yılından sonra İttihat ve Terakki’nin meclisi dağıtmasını bahane ederek Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nda yer aldı. 1918 yılında, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın üstad-ı âzamı oldu. Aynı yıl Maârif Nazırı yapıldı. 1919-1920 yılları arasında Şûrâ-yı Devlet (Danıştay) Reisi görevini üstlendi. İtilaf Devletlerinin işgaline hiçbir zaman ses çıkarmadı. Hatta Sevr’in altında imzası bulunan dört kişiden biri oldu (Rıza Tevfik Bölükbaşı, Damat Ferid Paşa, Reşat Halis Bey, Mehmed Hâdî Paşa). Bu hareketi sebebiyle ders verdiği üniversitede protestolara maruz kaldı ve istifaya zorlandı. Ali Kemal’in linç edilmesi üzerine 8 Kasım 1922’de ülkeyi terk etti. Bundan bir buçuk yıl sonra Yüzellilikler Listesi’nde yer aldı ve böylece vatandaşlıktan atıldı. Ancak yurt dışında iken kaleme aldığı Uçun Kuşlar şiiri ile -güya- vatan hasretini dile getirdi. Bu şiiri besteleyen kişi ise “barış güvercini” Ahmet Kaya olmuştur. İslamcı arkadaşlarımız onu da pek sevmişlerdir, zamanında… 

Neyse, yukarıda söylediğimiz gençlerin ve isimlerin Rıza Tevfik hakkında çok fazla konuşmaması onun, Âkif kadar popüler olmamasından da kaynaklıdır. Ancak bu popüler olmayan şahsın, saydığım rezilliklerinin hiçbiri konuşulmazken özellikle Abdülhamid düşmanlığından pişmanlığını dile getirdiği Sultan Abdülhamid Han’ın Rûhâniyetinden İstimdâd adlı şiiri yine yukarıda zikrettiğim güruh eliyle okuna gelmiştir. Bu şiirde, Abdülhamid’e yaptıklarından dolayı pişmanlığını dile getiren adam, İttihat ve Terakki ile Mustafa Kemal Paşa hakkında tonlarca hakarette bulunmaktan geri durmamıştır. Bir kişiden dilediği özrü, vatanını İngiliz’e peşkeş çektiği Türk milletinden dilememiştir. Yine de sırf bu sebeple ön planda tutulması neticesinde hiçbir meziyeti ve kıymet-i harbiyesi olmayan Rıza Tevfik, pişman olduğu için makbul görülmeye başlanırken İslam mücahidi, İstiklâl Şairi, Şair-i Âzam, büyük Türk Mehmet Âkif Ersoy; birtakım edepsiz, tarih bilmez, bağnaz İslamcılar tarafından “p…k” hitabına bile maruz kalmıştır.

İşte bu kesimin tüm düşünce sistemini tek kişi üzerine kurması neticesinde ortaya “gübreli” bir kafa çıkması normaldir. Bunun örnekleri hâlâ; siyaset, edebiyat, din ve bilumum alanlarda karşımıza çıkmaktadır. Haa, İslamcıların bu sultacı bakışı ve tek kişiye tapınmasının kralını Kemalistler yıllarca yaptı ve yapacaktır. O da başka bir bahis…

Yasin İzgi

Editör: Elif Berra Kılıç