Kırşehirli bir arkadaşımla Neşet Ertaş hakkında konuşurken çok fazla abartıldığını, türkülerde bahsettiği yerlerin hepsini bildiğini ve artık dinlemekten sıkıldığını söylemişti. Bunu, başka İç Anadolulu arkadaşlarımdan da duymuştum. Hayatımda hiç Ankara’nın ötesine gitmedim. Anadolu hakkında bildiklerim; oradan İzmir’e okumaya gelmiş tanıdıklarım, tanıştığım insanlar ve dinlediğim türkülerden ibaret. Aslında doğduğum toprakların Anadolu’dan çok uzak bir konumda olduğunu söyleyemem ancak bunu yıllar sonra anladım. Kendi köyümden on üç yaşında ayrıldığım için doğduğum toprakları ancak yıllar sonra gözlemleme fırsatı kazanabildim. Liseyi okumak için Balıkesir merkeze geldiğimde benden farklı bir kültürün içine düştüğümü hissetmiştim. Kendimden daha kaba Türkçe konuşan ve daha ketum insanların yanında -Yörük ve muhacir- “bir tavşan deliğine düşen Alice” gibi hissediyordum. O günlerden aklımda kalan birkaç anıdan biri şudur: Ertaş öldüğü gün yurtta kahvaltı yapıyorduk. Elinde Türkiye gazetesi tutan kısa boylu aşçımız ağır ağır esneyerek gazeteden kafasını kaldırıp “Gomünist Çetmi’nin tekiydi, geberdi gitti işte.” deyip o ekşi çeşme suyundan yapılan çayından bir yudum aldı. “Çetmi”nin ne olduğunu Tuncel Kurtiz’in ölümünden sonrası sınıfta Cemil Meriç’in “İslamiyet ölülerinizi hayırla yâd edin der, asil bir ihtar. Ölülerinizi yani sizden olanları, aynı mukaddeslere inanan, aynı kavgalara inanan, aynı emel ve hınçları bölüşen insanları” alıntısıyla beraber (bu cümleyi Nurullah Ataç’ın ölümünden sonra söylemiştir) yaptığım mezhepçi ve nefret söylemiyle dolu bir konuşmadan sonra öğretmen masasının önünde oturan esmer kızların rahatsız bakışlarının nedenini araştırmaya başlayınca öğrenmiştim…

“Bir Zamanlar Anadolu”da filmini ilk, lise 3’te izlediğimde doğrusunu söylemek gerekirse çok sıkıcı bulmuştum hatta yarısında kapatmıştım. Aradan yıllar geçti. Ben, Sinema ve Televizyon Bölümü’nü ikinci sınıfta bıraktım, köyüme geri döndüm. İlk defa aralıksız olarak köyümdeydim. İçine düştüğüm şey kendi doğduğum toprakların sıkıcılığıydı. O sıra “Bir Zamanlar Anadolu”da filmini bir kez daha izledim. Bu izleyişimde daha önce fark etmediğim bir şeyi fark etmiştim: Sessizliğin tesiri… “Ne demek bu?” dediğinizi duyar gibiyim. Dinamik bir hikâyeyi çekmek kolaydır ya da aşk, kahramanlık gibi genelin kabul ettiği kavramları işlemek daha çok ilgi çeker. Peki ya sessizliği, bıkmayı çekmek? Şöyle soralım, bir adamın bakkaldan ekmek alıp evine yürümesi izlenir mi? Tabii ki halkın geneli böyle bir sahneyi izlemez. Peki ya size bu sahnenin sessizliğinde dikkate alınacak detayların hayatınızı değiştirebilme ihtimali olduğunu söylesem? İşte sessizliğin tesiri budur. Bunu açıkladıktan sonra konumuza dönelim… Filmi bir kez daha izlediğimde karakterlerin “sadece Kırıkkaleli” olmadığını fark etmiştim. Nuri Bilge Ceylan sadece Orta Anadolu’nun hikâyesini anlatmıyordu, filmin metni bütün Anadolu’dan izler taşıyordu. Film hakkında düşünmeye devam ettikçe aslında filmin içinde yaşadığımı idrak etmiştim. Arap’ın, kavunları içinde ölü olan bagaja koymaya çalışması, uzak ya da yakın akrabalarımı andıran bir davranıştı. Taşrada sıkışıp kalmaktan olacak, Komiser Naci’nin gergin davranışları da bizzat akrabalarımdan gördüğüm şeylerdendi. Taşradan çıkan orta sınıf memurlar eğer büyük şehirde değillerse köklerinden kurtulamazlar ve devlete karşı ilginç bir sorumluluk hissederler. Bu aslında borçlu olma duygusudur. Çünkü memur olmanın zıttı köyde sıkışıp ataların yaptıklarını tekrar yapmaktır. Memur, devletin onu anonim bir köylü olmaktan kurtarmasından son derece memnundur. Memur hâlâ taşralı kimliğini içinde taşıdığı için halkla ilk o temas eder. Hele de Komiser Naci’nin mesleği buna çok müsaittir. Naci mesleğinin getirdiği kimliğe o kadar sarılmıştır ki kendi meslektaşını sırf lojmanın karşısındaki mandıranın manda yoğurdu yapıp yapmadığı gibi basit konuda bile azarlar. Maktulün cesedini bulma yolculuğunun geceye uzaması, çocuğunun hastalığı kafasında bir giyotindir. Kendisinin amiri olan (yani devletin gerçek temsilcisi) savcının onu sürekli baskılaması ise sinirlerini bozar. Bu bozuk sinirinin acısını zanlıdan çıkarır. Karakter iki yerde zanlıyı hırpalar: Birinde, savcının gözünde tüm ekibi gezdirdiği için, ileride göreceğimiz sahnede ise arkadaşını bağlayarak bagaja yerleştirip toprağa öyle gömdüğü için… Bu ayrı iki sahneyi şöyle açıklayabiliriz; birinde, zaten güç savaşı verdiği savcıya karşı küçük düştüğü için zanlı, Kenan’ın kendisini kandırdığını düşündüğü için saatlerdir yoldayken biriktirdiği öfkesini kusar, ikinci bahsettiğimiz sahnede ise zanlının bu kadar vahşileşeceğini tahmin edemediği için öfkelenir. Çünkü insan aciz gördüğünün “vahşileşmesinden” korkar. En dehşet verici katiller, normal hayatlarında sesini bile yükseltemeyenlerden çıkar.

Savcı karakteri üst bürokrasinin bir temsilidir. Ankara’ya gideceği günden önceki gece böyle bir yolculuğun uzaması onu rahatsız eder. O yüzden Naci’yi arada sıkıştırır. Yol boyunca onun insani olarak yaptığı tek eylem -prostatından kaynaklı- aracı durdurup işemesidir. Savcı ortama o kadar yabancıdır ki doktora kendi karısının hikâyesini bir başkasına aitmiş gibi anlatır. Ünlü “muhtar sahnesi”nde yemek yerken muhtarı dinlemeyip oğlunu sorması devletin üst kademesinin taşraya bakışını çok iyi gösteriyor. Doktor Cemil ise asıl hikâyenin (Filme konusu: Muhtar rolünde oynayan Ercan Kesal’ın doktorken başından geçen bir olayın hikâyeleştirilmesidir.) tasvir karakteri olduğu için aslında yönetmenin filmdeki bakışıdır. Arap’la yaptığı konuşmada şöyle der: 

-İğdebeli’ye yağmur yağıyor. Yağsın! Yüzyıllardır yağıyor. Ne fark eder? Fakat bundan sadece yüzyıl sonra bile Arap, ne sen ne ben ne savcı ne komser. Hani şairin dediği gibi: Yine yıllar geçecek ve geride benden bir iz kalmayacak. Yorgun ruhumu karanlık ve soğuk kuşatacak.

Arap ise devamında konuşur, doktora böyle düşünmemesi gerektiğini söyler ve cümlenin sonunda şunları der:

-Bir zamanlar Anadolu’da dersin, ücra bir yerde görev yaparken işte böyle böyle bir gece yaşamıştık dersin. Anlatırsın yani ne biliyim, masal gibi… 

Filmin ana fikrinin, deyim yerindeyse “derdinin” anlatıldığı yer burasıdır. Buradaki diyaloğu, eğer zorlarsak: Yaşamın temelde manasız olduğunu düşünüp bunun ızdırabına düşen modernite kişisiyle ailenin önemsendiği geleneksel yaşamdan gelen başka bir kişinin konuşması olarak görebiliriz. Moderniteyle yetişen akıl, elindeki tüm birikimin bir gün gideceği o ölüm gününden korkar. Ama bedeni ceset, asıl özü ruh olarak gören Anadolu Türkmenliği (Burada gerekli iki açıklama yapayım: Türkmen derken Manav, Yörük, Kızılbaş, Abdal, Avşar, Çetmi yani tüm etnik Türk soylu yerel grupların hepsini kastediyorum. İkinci açıklama ise bu fikrin aslında Türkmenlere özgü olmadığı Neo-Platonculardan beri düşünüldüğüdür. Ancak burada kullanmamın sebebi, olayın olduğu yerin bozkırın ortası olmasıdır.) ölümü değil kendisinden sonra gelecek olan nesilleri düşünür. Şehirler, çok hızlı ve ölüm gibi olguların unutulduğu yerlerdir. Mezarlıklar gözden uzak yerlerdedir. Ancak köy için bunu diyemeyiz, orada mezarlık köyün yanı başındadır. Köylü için ölüm, sünnet gibi, düğün gibi özel bir etkinliktir. Şehirli mezardan korkar, hakkında mitler yaratır; köylü ise mezarlığın üstüne zeytinlik eker, orayı işler. İşini bitirdikten sonra ölüye hayır duası eder, evine döner.

Filmin hikâyesini başlatan karakter Kenan’a gelelim; cinayeti bir kadın için işlemiştir, en yakın arkadaşının karısı olan bir kadın için… Film boyunca bir iki cümle dışında konuşmaz hatta karakterin konuştuğu tek sahne ağlayan arkadaşına iğrenerek baktığı sahnedir. Onun dışında Kenan’ı bakışlarından takip ederiz. Bakışlarıyla konuşur Kenan, gözleri önce donuk ve dondurucu sözleri söyler bize, sadece oğlu ona taş attığı zaman bakışları ısınır. Zaman geçtikçe gözleri bir karaktere sahip olur. Süreç boyunca duygusal bağ kurduğunu söyleyebileceğimiz tek kişi Komiser Naci’dir. Hakikaten Komiser Naci ile ilişkisi bir baba-oğul ilişkisine benzer. Naci, ona babacan davranıp arada bir ilişki kurar. Ancak istediğini yapmayınca aynı bir çocuk gibi ceza verir. Doktordan sigara istediği sahneyi hatırlayın, Komiser Naci araya girer ve doktoru engeller. Çünkü “manevi oğlu” Kenan onun istediklerini yapmamıştır. Kenan da Naci’yi babası gibi gördüğünden olacak ki oğlunu ona emanet eder.

“Ben adamı dövüyorum, adam bana oğlunu emanet ediyor.”

-Komiser Naci

Muhtar karakterine gelelim… Bence bu karakteri, filmin gerçek hikâyesini yaşayıp kaleme alan Ercan Kesal’ın oynaması çok anlamlı bir tercih olmuş. Muhtar hikâyenin dışında bir karakterdir. Aslında Muhtar sahnesi hikâyenin dinlenmesi için de düşünülmüş olabilir. Muhtar, köyüne kırk yılda bir gelmiş devlet görevlilerine köyün sorununu canla başla anlatır. Kimsenin umurunda olmayan mezarlık ihalesi meselesi onun itibarı için gayet mühimdir. Kuzu etinin ve balın övülmesi onu gururlandırır. Muhtarın kendine denk gördüğü tek kişi Arap’tır. Arap ile atışmasını dikkatli izlersek oradaki ses tonu ve alaycı tavrıyla aslında diğerlerine karşı da kendi meşru alanını göstermek istediğini görebiliriz. Arap’la atışmaya giren muhtar kendisini dinlemeyip oğlunu soran savcıya tek bir kelime dahi edemez.

Filmde kullanılan tek müzik “Allı Turnam”dır. Bunun da rastgele bir tercih olmadığını düşünüyorum. Çünkü filmin neredeyse genelinde doğal sesler veya sessizlik kullanılır. Ancak muhtardan sonraki yol sahnesinde “Allı Turnam” türküsü çalar. Bu türkü aslında hikâyeye hizmet edecek en ideal müzik eseri olabilir. Çünkü dikkatli dinlerseniz türküde anlatılan hikâyenin filmin hikâyesine ne kadar çok benzediğini anlamış olursunuz. Türküde allı turnaya yakaran kişi, aynı karakterlerimiz gibi “Bir Zamanlar Anadolu’da” yola çıkıp bu başı sonu belli olmayan bozkırda çaresiz kalmıştır. Türkü çalarken karakterlerin yüzlerine yakın çekim yapılması aslında karakterlerimizin de bu sarı bozkırda yol alırken ne kadar çaresiz olduğunu bize gösterir…

                           Ne olmadık kulumuşsun dünyada?

                            Ağşam oldu Allı Turnam dön geri…

Berat Şendil

Editör: Ekrem Müftüoğlu

Ciğerdelen’i ilk okuduğum dönem, hayatımın içinden çıkamayacağımı düşündüğüm bir kuyuya düşmüşlüğüne denk gelmişti. Bitkin, bıkmış ve vazgeçmiştim. Küçük Yusuf, daha peygamber olacağını bilmezken sevgisizliğin acısı o kuyuda yüzüne çarpmıştı hani. Epey yalnızdı ve düşünüyordu. Kuyudan çıkmayı değil de o kuyunun taşlarından biri olmayı. Öyleydim ve kitap ruhen beni çok yaralamış, bu yüzden birkaç gün epey hâlsiz gezmiştim. Sonra Safiye Erol’un bu kitabı yazarken defalarca hastalandığını, bayıldığını öğrendim. Hak verdim ve ciğerimi deliveren aşkı görün dedim ben de…

Aradan yıllar geçip zaman zaman bu kitabın sayfaları arasına başımı usulca bıraktığımda ilk okuduğumdan daha farklı düşüncelerle mücadele vermeye başladım. Çünkü ilkinde İbrahim’in iman şövalyesi olması gibi kendimi inandığım değerler üzerinden iman şövalyesi ilan etmiştim. Evet ben de oğlunun kurban olmayacağına emin olan İbrahim gibi olmak istiyor, Türk milliyetçiliği mefkûresine adanmış ömrümü vatanın her köşesinde bu imanı yayarak geçirmek istiyordum. Zaman geçti; içimizden Hürriyet Kasidesi okuyarak denize uzun uzun baktığımız günlerden, ‘’bu vatandır dağıtır aleme ilm-ü edebî, ne bela çektiysek bu vatandır sebebi’’ çizgisine geldik… Buna da şükür.

Ee Mişa Dirahşan, ciğer miğer aşk meşk dedin vatan edebiyatı parçalıyorsun diyecekler için hemen girizgâh yapayım. Ciğerdelen’i okuyan farklı görüşteki arkadaşlarımdan şöyle bir eleştiri aldım. Ciğerdelen’in bir millî mefkûre kitabı olmadığını ve oradan bir Türklük bilinci çıkmayacağını söylediler.

Bakalım neymiş ne değilmiş bu Ciğerdelen meselesi. Sürpriz kaçıran vardır bu yüzden okumayanlar son paragrafa inebilirler…

Kitap, Alman edebiyatında birçok postmodern eserde gördüğümüz akışa sahip. Canzi ve Turhan’ı okuyoruz en başta. Canzi, Haşmet gibi bizlerin “boş çar” olarak tanımadığı bir adamdan kurtulmak üzeredir ve Turhan Canzi’ye deli gibi âşık olmuştur. Gelin görün ki Turhan’ın takıntılı, kıskanç ve benmerkezci tarafları Canzi’nin, Turhan’la zamanında aynı yerde yaşadığını öğrendiği dedelerinden dolayı gösterdiği müsamahayı baltalar ve hikâye içinde hikâyelere geçiş yaparız.

Bir yiğitlik hikâyesi olan Sarı Sipahiler’i okurken büyük Osmanlı’nın küçük neferlerinin ateşten gömlek giyişlerini adeta izleriz. Arkaya “Baş Bir Yana Leş Bir Yana” koyarak okunabilir bu kısım, tavsiyemdir. Dededen kalma bir kılıcım var onu alıp hemen yatağın baş tarafına asmıştım. Kitapta da zaten “Dedelerimin kılıcı başucumda asılıdır” diyordu Canzi. Çünkü o bir yiğitlik destanı içinde büyümüş ve sonrasında Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşuna tanıklık etmişti. Yani onun kafasında dedesi Mustafa Durakça ile Mustafa Kemal Atatürk aynı hissiyatla çarpışan iki adaş, iki Türk yiğidiydi.

Ciğerdelen hikâyesinde ise… Evet Ciğerdelen kalesini koruyan Mustafa Durakça ve ailesi yıllarca büyük bir sabırla Türklük ve Müslümanlık üzerine sempatik bir taraf olmuş, sevip sayılmışlardır. Hikâyenin alengirli olması için Mustafa bir “gâvur” kızına âşık olur. Mustafa’yı neredeyse insan-ı kâmil yapacak bu kız eninde sonunda konağa gelir ve adına “Cangüzel” derler. Ölüm döşeğinde bile tek düşünülen kişidir Cangüzel. Buraya kadar klasik Müslüman-Hristiyan aşkı olan kısım, Cangüzel’in hamile kalmasıyla bir çıkmaza girer çünkü Cangüzel hamile kaldığını bilmeden evdeki kurallara isyan eder. Kadınlar rahatça dışarı çıkamamaktadır. Niye? Sürekli bir iş buyrulmaktadır. Neden? İstediği vakit kocasını bulamamaktadır. Saçma? Dolup taşıyordur Cangüzel ve hamile olduğunu öğrenince büyük bir sükûnetle çocuğunu bekler. Bence hikâyenin okuyan herkese “öylesine” geçtiği kısmı da burasıdır. Burada bir Oedipus sendromu görürüz. Anne ve oğul Sinan (çıyan Sinan diyelim) adeta birbirlerine âşık, birbirlerinden kopamaz hâldelerdir. Hele de kocası öldükten sonra Cangüzel oğlunu paylaşamaz hâle gelir. Sinan da annesini avucunda bildiği için onun bu hassasiyetini kullanır ve dedeye karşı bir tutum geliştirir. Bu, sanırım evin otoritesine alınan bir tutum, çünkü babası yerine geçen kişi odur. Cangüzel Sinan’ın büyüdükçe değiştiğini, kendisini görmezden gelip yok saydığını, kadınlarla olan gevşek ilişkilerini gördükçe kahrından hastalanır ve oğluna hasret ölür. Bir aşkın ölümü başka bir aşkı doğurmalıdır ve bu sahnede, Cangüzel’in ruhundan bir parça aldığına inandığım Zühre dahil olur. Zühre ve Sinan gayr-i meşru bir aşk yaşarlar. Zühre güzeldir, küçüktür fakat inanılmaz bir fikir dünyasına sahiptir. Ancak bu genç kız, gittikçe tasavvufa yönelirken bile kendini bu “aşk” diye nitelendirdiği belanın büyülü dünyasından alamaz. Sinan evlendikten sonra bile onu evine almaya devam eder. Hatta bir çocukları bile olur. Sinan’ın karısı ve çocuklarıyla da sık sık karşılaşan Zühre büyük bir sınavdan geçer. Burada bir metres hayatı var sanabiliriz ama bu hikâyede bilinen bir şeyin dillendirilmeden yürütülmesi söz konusu. Burada da şu eleştiriyi yapabiliriz. Toplum ahlaksızca nitelendirilen bir eylem söz konusu olduğunda eylemi gerçekleştiren kişilerin konumuna göre “Bu ahlaksızlıktır” bildirimini yapıyor. Yoksa titreşim gönderemezsiniz diyor.

Hikâye, Zühre’nin Ciğerdelen Kalesi’ni düşmandan korurken, Sinan’ın kaçışını görmemizle suret değiştirip bitiyor. Tekrar Turhan ve Canzi’ye dönüyoruz. Atatürk’ün Kocatepe’deki fotoğrafının önünde konuşan Turhan ve Canzi bu vatanın çocukları için, o kaleyi Zühre’yle beraber koruyanların torunları için çabalamaya ve varlarını yoklarını bu huzurda tüketmeye hazır görünüyorlar. Onların o hâlini tasvir ederken zihnimde minik bir tebessüm oluyor her seferinde. Evet, hikâyede Turhan oldukça sıkıntılı bir karakter fakat kendisi de ne kadar yanlış davrandığını fark edip düzeliyor. Safiye Erol her kitabında, ideal Türk’ün vazifesini en düzgün yapan kişi olduğunu söylüyor. Kendisini de yazdığı eserlere bakarak ideal Türk ilan etme görevi bize düşüyor.

Bu kitap, içinde psikoloji ve sosyoloji alanlarından çok fazla şey barındıran girdap gibi bir konuya sahip. Sanırım bu yüzden de okumak biraz uygun ruh hâli gerektiriyor. Ruh Adam’da Yek’i görünce hissettiğimizi Sinan Zühre’nin kapısına gelince hissediyoruz. Aşk var mı bu ilişkide derseniz sanmıyorum, tutku belki. Sinan öyle megaloman bir karakter ki sadece birine âşık olma fikrine âşık olabilir. Bu hikâyede bir tane âşık var o da “Ben seni ölüm döşeğinde bile taşırım Cangüzel’im” diyen Mustafa Durakça. Sevdiğim ise vicdanımın ta kendisidir, diyor Safiye Erol. Yine Alperen Alparslan Gözen diyor ki: “ekmeği unuttum, ölmeyi unuttum / bakışların hatrımın tümü Leyla” Sevmenin rezilce korkulu olduğu bir çağda yüreğini hissetmek isteyenlerin kitabı şöyle bir köşeye çekilerek bir Keşan güzeli sesinden okunuyormuşçasına Bozdoğan dinleyerek okumalarını tavsiye ediyorum. Bir de Pususu Allah Kadar Tek şiirini okusunlar. İkisi bir arada olunca tadına doyulmaz.

Bahsettiğim gibi zamanla değişen fikirlerim oldu Ciğerdelen’le alakalı ama hâlâ iman etmekten vazgeçmiyorum ki Türk milleti kendi ruhundan, etinden, kanından meydana getirdiği bağımsızlık mücadelesi ve onun transformatörü Mustafa Kemal Atatürk’ü daha yüzyıllarca anlatacak, belki ucunda kıyısında bir gün bizim ismimiz de bu mücadelenin devamı için çabalayanlar arasında parlayacak. Arkadaşlar:

Yıkılmayın Sakın.

Mişa Dirahşan’dan üstünde uzun kaşe mont, elleri, cebindeki muştayı tutarak gezdiği günlere bir hatıra olsun bu yazı. Korkunun nabızlarını sayan Kemal Tahir’e de selam olsun; ezilip kalmak, sefil bir sokak kedisi gibi ölüp gitmek, ufalanmak korkusu. Üstadım, bir şeref madalyası gibi seninle aynı korkuları taşıyorum ve arttırıyorum. Bir gün hesap soramama korkusu…

Mişa Dirahşan

Editör: Ekrem Müftüoğlu

“Bir öğretiyi, düşünceyi, inancı, siyasayı vb. başkalarına tanıtmak, benimsetmek, yaymak ereğiyle sözle, yazıyla ve benzeri türlü araçlarla, yollarla gerçekleştirilen her türlü çalışma.” Propagandayı böyle tanımlıyor sözlük. 7/24 haber ajanslarını, tartışma programlarını parsellemek yetmemiş olacak ki artık propaganda için dizilere de tarihe de el atıldı. “Yeni Türkiye” diyerek yarattıkları bu beşeri zeminde tarihi de yeniden yazmak ve tarihe, kendi ihtiraslarına göre şekil vermek gerekiyordu. Her şeyin yağmaya ve talana kurban gittiği “yeni” düzende tabii ki tarih de yeniden yazılacak ve bu durumdan payını almadan duramayacaktı. Her yere el atıp tarihe dokunmamak olacak iş miydi? İktidarın temel dayanağı propaganda olduğu için tarihi de araçsallaştırmak kaçınılmazdı. Bu işte en büyük pay sahibi de diziler olacaktı.

Siyasi iktidarın propaganda aracı hâline getirilen bu diziler ve tarafgir tarihçiler tarafından pazarlanan “yeni” ve “millî” tarih de tarihimizde yer almış müstesna şahsiyetlerin yakasına tutunacak, herhâlde bu iş sürüp giderse sakız gibi yapışacak, o kişilerin aziz hatıralarını incitmekte beis görmeyecekti.

Siyasette iktidar olmanın muktedir olmak demek olmadığını tabii ki siyasal iktidar da anlamış, muktedirliğin bir yolunun da kültürel iktidara sahip olmaktan geçtiğini görmüştü. Bu yüzden kendince bir millî tarih yaratmaya çalışan siyasal iktidar, bu tarihi televizyon yoluyla yaymayı ve kültürel iktidarına ön ayak etmeyi düşünmüştür. Kitlelere pompalanan bu millî tarih, dizilerle de kalmayacaktı çünkü siyasi iktidarın geldiği gelenekte bu çaba hep vardı. Bilhassa Fatih Sultan Mehmet ekseninde gelişen sözde “millî tarih” anlayışına dindar Abdülhamit ve Ertuğrul tiplemesi de televizyon dizisi aracılığıyla katıldı. Neo-Osmanlıcılık akımıyla da iyice ivme kazanan bu sözde millî tarih yaratma çabası, kültürel iktidar kurmanın yanında Neo-Osmanlıcılık akımının propagandasında bir bayrak taşıyıcısı olma görevini üstlenecektir.

Siyasi iktidar güncel kaygılarıyla tarihi eğip bükmekte, kendi ihtirasları için istediği şekle sokmakta asla sakınca görmüyor. Özellikle tarih dizileriyle pompalanan bu propaganda gittikçe iktidarın egemenlik kaygısının bir aracı hâline geliyor. Daha çok, “kutuplaştırma aracı” olarak kullanılan bu propagandada tarihi karakterler genelde toplumun benimsediği, sevdiği karakterlerden seçiliyor ama Abdülhamid ile ilgili olan dizi bunun biraz dışında. Çünkü Abdülhamid imajı siyasal iktidar tarafından yeni yeni çiziliyor ve toplumun gündemine oturuyor. Diğer bir örnek ise Diriliş Ertuğrul. Her iki dizide de güncel olaylar adeta o zamanlara uyarlanıp birebir dizide yansıtılıyor. Abdülhamid dizisinin odak noktası ise mağduriyet. Tabiri caizse her alanda kendine mağduriyet yaratmakta pek mahir olan siyasi iktidar, bu alandaki mücadelesini de mağduriyet üzerinden sürdürüyor. Ancak tüm bunlara rağmen tarih kalpazanları tarafında dizideki olayların gerçek olduğu iddiası devam ediyor. Bilhassa Abdülhamid dizisinden propaganda kokusu diğer dizilere nazaran daha çok geliyor. Aslında bu dizilerin çok büyük kitleler tarafından izlendiğini göz önünde tutarsak siyasi iktidarın da bu yöntemi çok benimsediğini ve beğendiğini söyleyebiliriz.

Öncelikle biraz Diriliş Ertuğrul adlı diziden bahis açacak olursak dizi, propaganda aleti değil adeta siyasi iktidarın bir kolu gibi çalışan siyaset aracı. Ülke gündemine sürekli gönderme yapan dizinin muhalif kesimi hedef aldığı çok bariz şekilde belli oluyor. Güncel siyasetle birebir ilerleyen dizi gündemi seçimlere dahi göndermelerde bulunuyor. Osmanlı’nın kuruluşunu konu edinen film, dizi veya kitap belki daha önce çekilmiştir ve yazılmıştır ama emin olun ilk defa Ertuğrul Gazi doğrudan iç siyasetimize müdahil oluyor(!), Kayılar Türkiye Cumhuriyeti’nin iç işlerine ilk defa müdahale(!) ediyor. Öyle ki Ertuğrul Gazi yeri geliyor faiz lobisiyle mücadeleye girişiyor yeri geliyor muhaliflere şamarı vuruyor. Sürekli bir hainle karşı karşıya kalan Ertuğrul Gazi, hasmını alt ederken ülkemizin gündemine de yorum getirmekten geri durmuyor. İç ve dış mihraklarla karşı karşıya kalan Ertuğrul Gazi, onlarla mücadelesini sürdürürken siyasi mesajı da doksana çakmayı ihmal etmiyor. Her ne olursa olsun bu dizinin, siyasi iktidarın tarih propagandasının en güçlü kollarından biri olmaya devam edeceği belli.

Yukarıda Abdülhamid imajının yeni yeni çizilmeye başladığını söyledik, evet çiziliyor ama tabii ki siyasi iktidarın ihtiraslarına göre. Zaten yazımızda bahsedeceğimiz şahsiyetlerden biri de Abdülhamid, aslında en çok onun yakasına yapıştılar desek yanlış olmaz. Çizilen Abdülhamid imajı genelde dindarlık ve muhafazakârlık üzerine çiziliyor ve Abdülhamid’in bu yönleri güncel konuların da malzemesi hâline getiriliyor. Dindar ve iyi Abdülhamid’in muarızları hep yabancı, Yahudi, Ermeni, dine uzak tipler olarak yansıtılıyor. Aslında burada mesele dindar iyi tiplemesi, dindar olmayan kötü tiplemesi rayına oturtuluyor. Hâlbuki Mehmet Akif de Abdülhamid’e muhalifti. Bugün Türkiye’de Mehmet Akif’in vatanperverliğini, dindarlığını sorgulayabilecek biri var mıdır? Gerçeklik iddiaları daha en başta burada çürüyüveriyor. Abdülhamid tiplemesinde yaratılan bu dindar imajın siyasi iktidarın kendi politik argümanını toplumsal alanda kabul ettirme ve ona zemin açma amacı taşıdığı bariz. Aslında dindar Abdülhamid, seküler ve laik Mustafa Kemal’in bir alternatifi olarak topluma sunuluyor. Kurt bir politikacı olan Abdülhamid’i uçurup kaçıran, evliya yapan tarih de aslında bu amacı taşıyor. Laik ve seküler Mustafa Kemal’in karşısına “abdestsiz yere basmayan” dindar Abdülhamid çıkarılıyor ve Mustafa Kemal’i tuş ediyor. Böylece siyasi iktidarın kendi kitlesi de gönlünü “eylemiş” oluyor. Abdülhamid’in çilesi burada da bitmiyor, tarihi gerçekliği göz önüne alırsak tam bir denge siyaseti güden Abdülhamit yeri geliyor elçi tokatlıyor yeri geliyor kralları tehdit ediyor yeri geliyor racon kesiyor. Böylece sert mizaç unsuru da dindar tiplemesine yerleşiyor. Burada da kitlelerin gazı güzelce alınıyor. Mustafa Kemal’in “Geldikleri gibi giderler” sözünün karşısına Abdülhamid’in “Allah’ın da bir hesabı var” sözü çıkıyor ve kalpazanların tarih mastürbasyonu son hızla devam ediyor. Tiyatroya, polisiye romanlara pek meraklı olan, opera ve operet dinlemeyi seven, gençliğinde bizzat yabancı hocalardan müzik dersleri alan Abdülhamid’in  -ki Abdülhamid doğu müziğini kasvetli bulur, batı müziğini tercih ederdi- dindar yönü o kadar baskın ve sık sunuluyor ki zaten bahsettiğimiz bu yönlerini görmeye de fırsat bulamayan kitle, bunlardan bîhaber yaşamaya devam ediyor. Dindar Abdülhamid tiplemesi adeta bu yönleri absorbe ediyor ve siyasi iktidar, dindar Abdülhamid tiplemesiyle son hızda gaz almaya devam ediyor.

Diğer bir çilekeşimiz ise Fatih. Osmanlı tarihinin en aydın padişahı olan Fatih, bu kitlenin elinde bayraklaşıyor ve gerçeklikten uzak bambaşka bir Fatih’e dönüşüyor. Tabiri caizse onun da çilesi başlıyor. Fatih’in emaneti İstanbul’u talana ve yağmaya peşkeş çeken siyasi iktidar, Fatih’in fethini ise en şaaşalı gösterilerle kutlamakta beis görmüyor, Fatih’i de bu propaganda rüzgârına kaptırıp götürüyor. Fetih kutlamaları iktidarın seçim mitinglerine dönüyor ve Fatih birdenbire iktidar partisinin bir neferi olarak zuhur ediyor. Bir yandan da Fatih, bir yerlere mesaj vermenin veyahut tehdit etmenin aracı hâline geliyor, muhalif kitleler ise Haçlı askeri olarak vücuda geliveriyor. Bizans’a dünyayı dar eden Fatih, mitinge dönen fetih kutlamalarında ise meydandaki Fatih “dış güçler”e parmak sallıyor, Türkiye’yi onlara dar ediyordu. Kutlamalardaki çilesi bu kadar süren Fatih’in bir başka çilesi ise ham sofuların dilinde başlıyor. Aslında Fatih’in buradaki çilesi çok çok daha eskiye gider. Genelde Siyasal İslamcılık‘ın çatısı altında toplanan ham sofular Fatih’i her türlü propagandaya alet etmekten imtina etmiyor. Kongre mi var Fatih orada, toplantı mı var Fatih oraya damlıyordu. Hatta Fatih’in İstanbul’u fethettiği sırada kalbinde ne varsa kongrede de o vardır. Müspet ilimlerle, batı-doğu dilleriyle, matematikle, şiir ve edebiyatla, felsefeyle meşgul olup devrin en yüksek âlimleriyle hemhâl olan Fatih bu sefer de şekilsiz sakalı, kan damlayan kılıcı ile bir adam azmanı olarak karşımıza çıkıyor. Fatih’i bu şekle sokan ham sofular bununla da kalmıyor Rönesans adamı, ilim âşığı Fatih’i mutaassıp bir mürteci kılığına sokuyor.

Göründüğü gibi Fatih’i de Abdülhamid’i de kılıktan kılığa sokan bu düşünce ve propaganda şekli uzun süre daha bu haddi kendinde bulacak gibi görünüyor. O haddi kendinde bulmuş ki Ertuğrul Gazi’yi de çile çekenler kervanına müdahil ediyor. Türkiye’de kendi geleneğini yaşatmak isteyen her iktidar, benliğini ve mücadelesini böyle yerlere dayamakta beis görmüyor, bundan sonra da görecek gibi durmuyor. Bu yüzden tarihteki büyüklerimizin çileleri pek de bitecek gibi gözükmüyor…

Aklın almayacağı hezeyanları tarih diye pompalamaktan çekinmeyen, tarihi “tahrif”e çeviren tarih kalpazanları her dönemde vardı, var olmaya da devam edecek. Evet dizilerle yazıp bozma furyası yeni başladı ama şartların elverdiği her imkânla onlar pek mahir oldukları bu tahrif işlemini geçmişte de yapmıştı. Hitap ettikleri, kulaktan dolma bilgilerle yaşayan, tarihle ilgisi olmayan, tarih bilgisi dizilerle sınırlı olan kitle ise belki yaşananların dizi ve kurgudan ibaret olduğunu anlamakta dahi güçlük çekecek insanlar. Tabii şu anda en etkin propaganda araçlarından biri olan medyanın tarafgir bir grubun elinde olması kalpazanların bir diğer avantajı. Bu yüzden tarih kalpazanlarının hayatımızın her alanına nüfuz etmesi işten bile değil.

Tarihi tahrife çeviren tarih kalpazanlarının içlerinde her ideolojiden, her gelenekten insan barındırması da cabası. Kendi dünya görüşlerine göre tarihi çekip çeviren bu kalpazanlar, kimi zaman düşmanlık ederek tahrif ettiler kimi zaman da dost gibi. Bu zamanda olduğu gibi eski dönemlerde de karşılarına tarihini muhasebe etmeyi bilen, sağlıklı ve vicdanıyla düşünebilen insanlar çıkıp günahlarını yüzlerine vurdular. Bugün bize düşen ise her sahada, her alanda, her ortamda bu kalpazanların en şiddetli muarızları olmak. O devirlerin tahrifçilerinin bugün nasıl esameleri dahi okunmuyorsa “âlim” değil ama “arif” olan milletimiz gelecekte de tahrifçileri değil gerçekleri haykıranları yâd edecek…

Osman Sefa Yalçın

Editör: Elif Berra Kılıç

28.04.2020 tarihinde Bahadırhan Dinçaslan’ın sitemizde eşcinsellik üzerine bir yazısı yayımlandı. Konuya dair yaklaşımı ve yazma tarzı, dikkatimizi konudan daha fazla çekiyor olmasından ötürü değerlendirmeye niyet ettik. Yazı, bu tarz konularda “nasıl yazılamayacağını göstermesi” açısından örnekler sınıfına dahil edilebilir.  Konu, öylesine hassas bir iple bağlanmış ki hangi tarafa çekersek başka bir taraftan yırtılıyor ve aykırı sesler zihnimize hücum ediyordu. Konuya dair kendi düşüncelerimizi ifade etmekten ziyade bu konuda “yazanın” ortaya koymuş olduğu yazının eksik yönlerini ve ne tür bir zihniyet ile kendini ifade etmeye çalıştığını felsefi bir zeminde (bilgi, varlık, etik, dil felsefesi ve mantık, retorik kurallarına göre) irdeleyerek muğlak kalmış ifadelerine açıklık getirmeye, yanlış olanları düzeltmeye, müphem olanları elemeye çalışacağız.

Evvela bu başlığı atarak yazıya başlayan kişiye ait sıfatımız yazar değil, yazandır. Bunu şu şekilde açıklayabiliriz: Ronald Barthes yazan ile yazarı birbirinden ayırmıştır. Yazan dili, bilgiyi iletmek için kullanır. Yazar ortak dilin koruyucusudur ama daha da ileri gider ve malzemesi, göstermeyen ya da bilgiyi çarpıtan olarak kullandığı dildir. O, anlamları araç, anlam göstermeyeni amaç olarak kullanarak, sözcüklerin özdeşlikleri üstünde oynayarak sözel bir nesne üreten bir zanaatçıdır.”[1] Bu anlamda yazan demek, daha doğru olacaktır.

“Doğal” ve “normal” kavramları sıkıntılıdır. Doğal olan nedir? Söz gelimi, fabrika doğal mıdır? Bence doğal: Fabrika, doğada bulunan elementlerden oluşur. Doğada bulunan elementlerle çalışır. Doğanın yarattığı insan zekasıyla inşa edilmiştir. Doğaüstü yahut doğaötesi bir bileşeni yoktur. Normallik de böyle; “normal” olan, zaman ve mekânla sınırlıdır. Dün, insanların kokması normaldi. Bugün buna burun kıvırırız.” Yazanın bu ifadeleri, doğal kavramının anlamına muğlaklık getirmektir. İzah edilen düşünce “benzeşim yanlışlığıdır”. “Doğal” ile “doğal olan” iç içe geçmiş durumdadır. Aynı noktada başka bir kusur ise fabrika kavramının yazana göre doğal olmasıdır. Mantığın işleyişine göre baktığımızda sorun daha net ortaya çıkmaktadır. Klasik mantıkta iki öncülden bir sonuç çıkar. Yani birbirleri ile bağlantılı iki cümleden zorunlu olarak bir sonuç çıkar. 1.önerme: Fabrika, doğada bulunan elementlerle çalışır. 2.önerme: Fabrika doğanın yarattığı insan zekasıyla inşa edilmiştir. Sonuç: O hâlde fabrika doğaldır. (İlk iki öncül içerisinde fabrikayı gizli özne olmasına rağmen açıkça yazarak gösterdik.) Klasik mantıkta en önemli sorun yeni bir şey söylenmemesidir. Yani sonuç, diğer cümleler içerisinde bulunmaktadır. Böyle bir mantık zemininde önceden belirleyeceğimiz iki öncül ile istediğimiz sonucu çıkarabilir, istediğimiz her şeyi de doğal hâle getirebiliriz.

Yazan, ortaya koyduğu dilde kelimelere anlam yüklemekte yetersiz kalarak kısır bir döngüde kendini tekrarlar. Başlangıç olarak seçmiş olduğu “doğal” ve “normal” kavramları üzerinde herhangi bir açıklama yapmadan, “sıkıntılıdır” yüklemini nâ-mebrur olarak kullanır. Nâ-mebrur diyoruz, çünkü herhangi bir anlam bildirmeyen rabıtasız, manasız, anlamsız, saçma sapan cümledir. “Normal olan zaman ve mekânla sınırlı ise” hayat denen serüvende normal olmayan bir şeyi bulabilir miyiz? Bulabiliriz: Sanatta ve insan düşüncelerinde. Düşünüyor olmak zaman ve mekânın ötesine geçebilmeyi mümkün kılar. Sanat eseri de böyledir. Onu sanat yapan, akla rağmen aklın kategorileri olan, zaman ve mekân üstü bir form kazanmasıdır. Yazanın ifadesinin doğruluğu ölçüsünde sanat ve düşünen insan normal değildir. Peki bu şartlarda normal olmak mı daha iyidir, yoksa normal olmamak mı? Dinçaslan metodolojisiyle düşünecek olursak insanlığı olduğu yerden alıp baş aşağı oturtmak gerekir.

Yukarıdaki ifade ile bağlantılı olan ikinci problem: Doğanın yarattığı insan ifadesidir. Bu ifade ile ne söylenmek istendiği ise meçhule giden bir gemi gibi zihin dünyamızda seyre durmaktadır. Yaratma, Spinoza gibi “var kılma” anlamında mı kullanıldı yoksa Darwinci antropologların ifade ettiği gibi bir “dönüşüm” anlamıyla mı ifade ediliyor? Doğanın her iki durumda da yaratmış olduğu insan var ise ve o, doğanın içerisinden meydana geliyorsa doğaldır. İnsan eliyle meydana gelmiş olan her şey hem insanın doğal olmasından hem de doğada bulunan elementlerden meydana gelmiş olmasından dolayı doğaldır. Fabrika doğal ise orada üretilen de doğaldır. Otomobil doğaldır, ilaç fabrikasından çıkan kimyasal ilaçlar da doğaldır. O hâlde doğal olmayan yoktur. Varlık felsefesi bakımından doğal olmayanın kendisi (ontolojik olarak) yoktur. Biz onun sadece bilgisine (epistemolojisine) sahip olabiliriz ve bu bilgiden ancak doğalın dışında kalan yerde bahsedilebilir. Doğal ile doğal olmayanı mantık düzleminde ele aldığımızda yazan ile aynı mantık yürütme bizi aynı çıkmaza götürmüştür. Basit bir dil hatası gibi görünen yukarıdaki cümlenin anlamsızlığı, ontolojik bir çıkmazla sonuçlanmaktadır.

Böyle bir başlık atıp anlamını bile bilmediğimiz doğal kavramı ile giriş yapmak, bu yazıya uygun düşmemektedir. Kavrama baktığımızda doğal olan; varlık kategorisinde mümkün ve mümteni olanı kapsayan, vacip olan için söz konusu olmayan, varlık ve var olmak bakımından dışarıdan herhangi bir etkene bağlı bulunmayan, doğanın işleyişine göre doğa tarafından yoktan yaratılan değil, var kılınan olarak açıklanmalıdır. Örnek vermek gerekirse bir palamudun yetişmesi için hiçbir dış müdahaleye gerek yoktur, doğa yasaları ve doğanın işleyişi gereği tohumunu saçar, yağmur ve rüzgâr ile kendine uygun bir zemin bulursa kök salar. Dinî metafor kullanarak açıklarsanız “Tanrı’nın yaratması ile vücuda gelmiştir” denilebilir fakat burada, doğal süreçlerde var kılma, doğal bir işleyişle gerçekleşir ve yoktan değil, var olan bir tohumdan meydana getirme söz konusudur. Konu başlığı gereği yazan, doğal kelimesine farklı bir anlam yükleme gayretindedir fakat bunu tamamlayabilecek dilden oldukça uzaktır. Yazan burada “Doğal olan nedir?” sorusundan ziyade “Doğal nedir?” diyerek başlamalı ve ortaya koymuş olduğu bilgisini gündelik bilgi olmaktan çıkarmalıydı.

Başka önemli bir nokta ise yazanın Antik Yunan dönemine ait anlattığı rivayetin yer aldığı 2, 3 ve 4. paragraflardır. Bu paragraflarda (Bu konudaki görüşlerimi paylaşmadan evvel, tarihteki ilginç bir motifi paylaşayım. Eski Yunan’ın Thebes şehrinde “Mübarek Tabur” (Hieros Lochos) adında bir askerî birlik vardı. Bu birliğin en önemli özelliği, 150 çift erkek eşcinselden müteşekkil olması. Rivayetlere göre böyle teşekkül etmesinin nedeni, sevgilileriyle birlikte savaşacak askerlerin hem onları korumak hem onların gözüne girmek için daha yiğitçe çarpışacağı fikri. Nitekim öyle de olmuş. Görev yaptığı sürece gözü pekliği ve askeri efektifliğiyle nam salan “Mübarek Tabur”, nihayet meşhur Büyük İskender’in babası II. Philip tarafından yenilgiye uğratıldıklarında, 2 kişiye kadar kırılmalarına rağmen meydanı terk etmemişler. (Bu arada Philippos ismi “at seven” anlamına gelir. Bu Yunanlar hakikaten tuhaf arkadaş, zaten lezbiyen adı da Lesbos Adası’ndan geliyor.) Thebesliler de yıllar boyu ayakta kalan bir anıt diktirmişler bunlar için. Yiğitliklerinin hakkını teslim ederek üzerine de yazmışlar “Bu adamların münasebetsiz olduklarını düşünen kim varsa helak olsun!”. (Bu anıt Yunanistan bağımsızlığını kazandıktan kısa bir süre sonra hazine arayan bir Yunan komutan tarafından yıkılmış.) Bu kesit bize ne anlatıyor? Birincisi, eşcinsellik insan olmaya yahut asker olmaya mâni değildir. İkincisi ve daha önemlisi, bize “Eski Yunan’da eşcinsellik çok yaygındı, Osmanlı’da kol gezerdi” diye anlatılsa da Thebeslilerin diktiği anıtın alt metninde başka bir şey var. Evet, eşcinsellik hiç değilse bugünün Orta Doğusu’na göre daha görünür ama hâlâ “normal” olmayan bir şey. Belki de dalga geçilen bir şey. O yüzden anıta “bu adamlar münasebetsiz değildi” yazma ihtiyacı hissetmişler. Bu yaygınlık meselesine geri döneceğiz, doğallık konusuna girelim şimdi.”) ne anlatılmak isteniyor? Doğallıktan başlayıp normalliğe dair bir hikâye anlatıp sonrasında doğallığa tekrar dönüyoruz. Açıkçası bu anlayış, müphem bir iştiyakı doğurabilir fakat yazı, aynı derece güçlü bir tatminden uzaktır. Deneme tarzı bir yazı yazarken bu tür efsanelere dayanmak yazının yönünü tayin etmek açısından kolay olabilir. Fakat konunun toplumdaki hassasiyeti ve suistimal edilişi göz önüne alındığında ciddi bir üslupla -en azından birkaç kaynak vererek- deneme tarzından uzaklaşabilseydi daha isabetli olabilirdi. Anlatılan rivayetin hem Antik Yunan olması hem de sadece erkekleri kapsıyor olması, sözüm ona eşcinselliğin sadece erkelere has bir tutum olduğunu yansıtıyor. Kaldı ki yazan, yazının başka hiçbir yerinde bu konuda kadınlara değinmeden geçiyor. Eğer tarihin penceresinden eşcinselliğe bakacak olursak rotamız Antik Yunan ise yapacağımız ilk iş “Kadın nedir?” diye sormak olurdu. Batı tarihinde kadın, hiçbir medeniyetin aşağılamadığı kadar hor görülmüş, insanlık sıfatı elinden alınmış vaziyettedir. Aristoteles’e göre kadın, konuşan hayvandır. Platon’un Lysis diyaloğunda “Aferin Hippothales! Gerçekten soylu, güzel bir sevgili bulmuşsun, dedim.”[2] diyor Sokrates. Hippotales’in sevgilisi de soylu Lysis’tir. Erkeğin erkek ile olan münasebeti, ona farklı bir saygınlık kazandırmaktaydı. Antik Yunan döneminde sadece soylular ve erkeklerin oy kullanması, kadınların vatandaş olarak görülmediklerinin bir diğer kanıtıdır. Başka bir nokta ise eşcinsellik asker olmaya engel olmayabilir -yazana göre-. Ancak Hunlar Avrupa kapılarına dayandığında karşılarında savaşacak erkek bulamadı. Çünkü eşcinsel yaşamları cesaret, iffet ve delalet gibi insani hislerine de ket vuruyordu. Demem o ki geçmişin kıstasları ile bugünün sorunlarına çözüm getirebilmek için tek taraflı bakmamak gerekiyor. Yazan, eşcinsellikle insanlık/askerlik bağlarının birlikte ve belki de daha güçlü olabileceğini ifade ediyor. Eğer insana ve eylemlerine dair konuşacak olursak felsefi bir tahlil, tarihî bir zemin ve sosyolojik verilerin desteklediği edebî bir terbiye inşa edilmiş olmalıdır.

Yazıyı okumaya devam ettiğimizde yazan, düşüncesinin temelini henüz bulamamış olmalı ki yazı bitmeye yakın (“İnsana dair her şeyde olduğu gibi iptida, evrimsel sebeplere bakmak gerekir.”) insana dair konuştuğunu fark ediyor ve insan söz konusu olduğunda evrimsel nedenlere bakmamızı tavsiye ediyor. Yazı burada başka bir kördüğüme giriyor. Eğer eşcinsellik konusunu evrimle destekleyeceksek nasıl bir evrim düşüncesine sahip olduğumuzun da açıkça belirtilmesi gereklidir. Yunan efsanesinde anlattığı eril düşüncenin izleri burada da kendini göstererek evrimsel(!) düşüncesinin erkeklere has bir tutum gibi sergilenmesine neden olmaktadır. (Evrimsel sebepler “her şey” değildir zira insanoğlu sosyal bir evrim de geçirmiştir, diyelim ki bir erkek binlerce kadınla birlikte olabilecek “biyolojik donanım”a haizdir ama böyle yapmaz. Yapmak zorunda değildir yahut bunu yapmıyor oluşu evrime karşı gelmek de değildir.) Bu ifadeyi iki yönden değerlendirelim: Birincisi, neden sadece erkeğin donanımı? Ayrıca neden sadece biyolojik etmenler üzerinden insan anlayışı hâkim oluyor da hisseden, seven, üzülen, düşünen, iradesini ortaya koyabilen bir insan profilinde insanlığımız değerlendirilmiyor? İkincisi ise “yazan, evrimi açıklamadan evvel insan eylemlerinin hangilerinin evrime karşı olduğunu veya olmadığını belirliyor?” “Bu belirleme hangi kıstaslara göre yapıldı?” Soruları cevapsız kalıyor.

Evrime dayandırdığı ve onu doğal bir yönelim olarak değerlendirdiği eşcinselliğin temelini açıklamaya çalışan yazanın özellikle “Bilim adamlarının tespitlerine göre birçok hayvan türünde eşcinsellik gözlemleniyor. Türlere göre oran değişiyor zira muhtemelen eşcinselliği türün çiftleşme sistematiği, çevresi, yaşam tarzı vs. belirliyor. Ancak her türde belli oranlarda eşcinsellik “kesin olarak” gözlemleniyorsa diyebiliriz ki eşcinsellik doğaldır.” ifadesinin, indirgemeci ve küçümseyici bir söylem olduğunu anlayabilmesi için literatürdeki evrim kitaplarının yanında felsefe kitaplarını da gözden geçirmesi gerekirdi. Bu konuda birkaç örnek vermek gerekirse Scheler, geist teorisi ile evrim düşüncesine karşı dururken, insanı da parçalara bölerek incelemiş ve insanla hayvan arasına aşılmaz bir duvar eklemiştir. Bunun yanında başka bir bilim insanı olan Gehlen, biyolojik teori ve morfoloji düşüncesiyle insanı bu dünyadaki “özel yeri”nde konumlandırarak anlamlandırmaya çalışır. Bu iki düşünürün dışında Uexküll[3] “çekirdek problemi” olan canlı varlıkların hayat koşullarından kalkarak darwinizmin canlıları basamaklandıran teorisini yadsımıştır. Aydınlanma filozofu Descartes ise “hakiki bir konuşmayı sesleri taklit etmekten ayırmada şu iki ölçütü esas alır: 1. Kullanılan işaretler, belirli bir duruma uygun (a propos) olmalıdır. 2. Sözler veya işaretler, teessürlerden/etkilenimlerden (passions) kaynaklanmamalıdır. Descartes bu ölçütlerden ilkinin hakiki bir konuşmayı, papağan vb. hayvanların ses taklidinden ayırdığını (her ne kadar akla riayet etmeseler de delilerin sözlerini konuşmanın kapsamına dahil ettiğini), ikinci ölçütün de yine hakiki bir konuşmayı, sevinç ve üzüntü çığlıkları gibi hayvanlarda da görülen teessür ifadelerinden ayırdığını öne sürer.”[4] İfade edildiği gibi insanla hayvan arasında aşılamayacak farklar bulunmaktadır. Hissetme konusunda hayvanlarla olan ortaklığımız bulunabilir, bu onların da bizim gibi can taşıyor olmalarından kaynaklanır. Böyle bir ortaklık, ahlakın konusu olmaya layıktır. Bir insanın herhangi bir hayvana davranışı etik ve hukuk başlığı altında değerlendirilmedir. Burada benzerliklerden hareketle evrime dayanan insan veya cinsel yönelim söz konusu olmamalıdır. Sonuç olarak bu örnekleri çoğaltarak varacağımız bir yer var: Hangi bilim adamı? Biyolog mu, psikolog mu, filozof mu yoksa yazanın kaynak gösterdiği veteriner mi? Bizim insanlığımızın doğal ve normal yönelimlerini belirleyenler hangileri olacak?

Bugün, bu bilgi sınıfları bile evrim düşüncesi üzerinde net olarak anlaşamıyorken bütün bir insanlığı bilim verilerine göre evrim temelinde değerlendirme cesaretini nereden buluyoruz? Müphem kalan başka bir nokta da bilimsel bilginin doğruluğunun kriteri nedir? Karl Popper’a göre bir bilginin doğruluğu, yanlışlanabilirliğine bağlıdır. İki cümle düşünelim: “Bugün hava sıcak.” “29 Ekim 2020 saat 15.00’te Ankara’da hava 17 derece olacak.” Yazmış olduğumuz ikinci cümle ilk cümleye göre daha fazla yanlışlanabilir olmasından ötürü doğruluk değeri daha fazladır.[5] Bugün evrim düşüncesine dair ortaya konulmuş olan bütün çalışmalar ister destekleyici ister reddedici olsun bilimsellik taşısa bile doğruluk değerinden uzaktır.[6] Bu bakımdan “bilim adamlarına göre” ibaresini yazmaktansa herhangi bir kaynakça göstererek yazmış olsaydı, en azından gündelik bilgi olmaktan öteye gidebilir ve yanlışlanabilirliğini arttırarak doğruluk değerine biraz daha yakınlaşabilirdi.

Bir diğer önemli sorun şu: Diyelim ki hayvanlardaki eşcinsellik doğal ve normallikten kaynaklanıyor ve insanla hayvanın evrimsel süreçte benzerliği mevcut. Hayvanlarda gözlemlediğimiz diğer normal ve doğal -yazana göre- olan cinsel yaklaşımlar insan için de doğal kabul edilecek mi? Bir köpeğin büyüyüp annesiyle çiftleşmesi normal ve doğal karşılanırken insan için de aynı durum söz konusu olacak mı? Yazanın, mantıksal hataları ve postmodernist (bana göre, bence gibi ifadeleri) yaklaşımlarının varacağı uçurumun son durağındayız. Bu konuda daha fazla devam etmeyeceğim ama tavsiyem odur ki yazan, evrimi değil ahlakı ve insani olan hisleri temel alsaydı sonuçlar bu kadar vahim olmazdı.

Yazanın “Biz daha fetüs evresindeyken, parmaklarımızı birbirine bağlayan hücreler intihar ederek parmaklarımızın ayrılmasını sağlarlar. ‘Canlılığın devamı’, ‘genin bencilliği’, ‘hayatta kalma içgüdüsü’ ve ‘çoğalma içgüdüsü’ büyük resimde anlamlı tespitler ama özele indiğinizde yetersiz kalabiliyor. Hücreler neden intihar etsinler? Hücre, canlılığını devam ettirmeye programlı değil mi? Diğer hücrelerin yaşamaya devam etmesini mümkün kılıyorsa ve genetik materyali buna uygun gelişmişse hücre intihar eder.” ifadesine dair herhangi bir şey söylemiyorum. Bilmediğini bilmenin erdemine sığınarak bu konuda herhangi bir şey yazmamayı tercih ediyorum. Eşcinselliği doğada görünen her şey kadar normal ifade etmesi üzerine yukarıda detaylı bir şekilde açıklama yaptık. Yazının devamında eşcinsellerin hukuki konudaki hakları ve evlenmeleri üzerine düşüncelerini de ifade ediyor. Hukuki konular farklı bir alanı içerisine aldığı için kendi adıma şunu söyleyebilirim: LGBTİ veya feminist grupların kolektif yapılar altında bölücü örgüt mensupları ile bir araya gelerek haklarını mağduriyet üzerinde iddia etmelerine karşıyım. Gelin görün ki ideolojik birliktelikleri gereği onları birbirlerinden ayırabilmek pek de mümkün değildir.

Sonuç olarak yazan, yazmak için yazmış ama ne bir başlangıç yapabilmiş ne de sonuç çıkarabilmiştir. Mantık ve dil hataları ile çıkmaz bir sokaktan ibaret olan yazı, okuyanı zehirlemese de kafasını bulandırmaya yetecektir. Bilgi felsefesi açısından değerlendirdiğimizde, yazıda geçen ifadelerin doğruluğunun kriteri iç tutarlılık kuramına yakındır. “İç tutarlılık kuramında karşılaşılan gücüklerden biri, zaman zaman “doğruluk”ları tanımlanamayan ya da kanıtlanamayan başlangıç koyutlarına (postulate) ya da varsayımlarına dayanmasıdır.”[7] Yazanın, doğal ve normal kavramları ile başlangıç yapmış olması ana düşünceyi (eşcinsellik doğal ve normal) destekliyor olabilir. Fakat nesnel gerçekliğe uygun düşmemesi sonucu kavramların yanlış kullanılması, bedbahtlığa neden olmuştur. Yine de tüm ifadelerin art niyetle yazıldığı kanaatinde değilim.

Bir felsefe talebesi olarak bu yazıda maksadımız, Türk düşüncesinde ve kültüründe eleştirel zemin oluşturmaktır. Türk düşüncesine ve Türk felsefesine hizmet edebilmek dileğiyle…

Vedat Metin

KAYNAKÇA

Altınörs A. Dil Felsefesi Tartışmaları Platon’dan Chomsky’ye, Bilge Kültür Sanat Yayınları, Eylül / 2018

Honer M. Stanley, Felsefe’ye Çağrı, İmge Kitabevi Yayınları, Kasım / 2003

Platon, Diyaloglar, Remzi Kitapevi, Kasım / 2010

Sartre, J.P, Aydınlar Üzerine, Can Yayınları, Şubat / 2019

Takiyettin, M., İnsan Felsefesi, Doğubatı Yayınları, Ekim / 2017


[1] Sartre J. Paul, Aydınlar Üzerine, s.76

[2] Platon, Diyaloglar, s.364

[3] Detaylı bilgi için ayrıca bakınız: Takiyettin, M., İnsan Felsefesi, Doğubatı Yayınları, Ekim 2017

[4] Altınörs, A. Dil Felsefesi Tartışmaları Platon’dan Chomsky’ye, s.40

[5] Detaylı Bilgi için Karl Popper’ın bilim görüşüne bakınız. Kocabaş, Ş., Fizik ve Gerçeklik, Küre Yayınları, 5. Basım / 2017

[6] Detaylı bilgi için bakınız: Leonhard, R., Bilginin Sınırları, Kale Yayınları, 1.basım / 2006

[7] Honer M. Stanley, Felsefe’ye Çağrı, s.124