Elif Berra Kılıç

I.

 imsak vakti, daha açılmamış hava
 gözlerim açılıyor yavaşça ve zor bela
 bilemezdim bugüne ölüm yazılı, yazık
 içim biraz sıkkın, düşüncelerim bulanık
 boynu bükük bakıyor soluverecek çiçeğim
 zaten dost bildiğim bir çiçeğim var
 kalanları da geçmez beş parmağını elin
II.

 sabah jurnalcileri gördüm
 dar sokağın köşe başında
 kara kasketleri başında
 bakışları azap getiriyor
 ruhumun ucuna bucağına
 emirleri bellidir, ferman onların
 olsa ne yazar dağlardır benim
III.

 kuşluk vakti oldu bile
 ara sıra kimselere çaktırmadan
 pencere pervazına yaslanaraktan
 bakıyorum onlara, elimde
 bir cıgara, bir kibrit ve bir de
 atadan yadigâr altıpatlar
 barutu tütün gibi yanar
IV.

 öğlene doğru akıyor zaman
 gider gibi belli belirsiz gölgeler
 baştan ayağa titreyen bedenimle
 şüphe içinde erimekteyim
 aman vermiyor içimi kemirenler
 kaderimin etrafında beliren haleler
 faili meçhul derdimin sebebidir
V.

 ikindiyi vurdu saat
 bilinçsizce günümü geçirmekteyim
 bu adamlar nereye kayboldu hakikat
 bilinçlice endişelenmekteyim
 bilmem dışarı çıkmalı mı
 belki de polisi aramalı, peki
 fakat ya onlar da düşmanımsa benim
VI.

 akşam oldu hava kapanıyor gittikçe
 bulutlar öfke dolu boşandı boşanacak
 karaltılar belirdi tekrardan
 hareketlerim artık daha serkeşçe
 beylik tabancası peyda olsun oldu olacak
 yeğlediğimdir korkuya hapis olmaktan
 sonum yaklaşıyor anlamaktayım
VII.

 yatsının zamanı şimdi
 ölüm ve kalım bilirim mukadderdi
 kuru soğuktu hava ve kuru sıkıydı bulutlar
 bilmezdim yağmur yağmasa da mermi yağar
 geldi jurnalciler, açılan ağzımdır yumulan gözüm
 birilerinin eli kan ile yıkanacak bugün
 artık cesurum çünkü bu son kezdir öldüğüm
Oğuz Can Acar

Editör: Elif Berra Kılıç

Ciğerdelen’i ilk okuduğum dönem, hayatımın içinden çıkamayacağımı düşündüğüm bir kuyuya düşmüşlüğüne denk gelmişti. Bitkin, bıkmış ve vazgeçmiştim. Küçük Yusuf, daha peygamber olacağını bilmezken sevgisizliğin acısı o kuyuda yüzüne çarpmıştı hani. Epey yalnızdı ve düşünüyordu. Kuyudan çıkmayı değil de o kuyunun taşlarından biri olmayı. Öyleydim ve kitap ruhen beni çok yaralamış, bu yüzden birkaç gün epey hâlsiz gezmiştim. Sonra Safiye Erol’un bu kitabı yazarken defalarca hastalandığını, bayıldığını öğrendim. Hak verdim ve ciğerimi deliveren aşkı görün dedim ben de…

Aradan yıllar geçip zaman zaman bu kitabın sayfaları arasına başımı usulca bıraktığımda ilk okuduğumdan daha farklı düşüncelerle mücadele vermeye başladım. Çünkü ilkinde İbrahim’in iman şövalyesi olması gibi kendimi inandığım değerler üzerinden iman şövalyesi ilan etmiştim. Evet ben de oğlunun kurban olmayacağına emin olan İbrahim gibi olmak istiyor, Türk milliyetçiliği mefkûresine adanmış ömrümü vatanın her köşesinde bu imanı yayarak geçirmek istiyordum. Zaman geçti; içimizden Hürriyet Kasidesi okuyarak denize uzun uzun baktığımız günlerden, ‘’bu vatandır dağıtır aleme ilm-ü edebî, ne bela çektiysek bu vatandır sebebi’’ çizgisine geldik… Buna da şükür.

Ee Mişa Dirahşan, ciğer miğer aşk meşk dedin vatan edebiyatı parçalıyorsun diyecekler için hemen girizgâh yapayım. Ciğerdelen’i okuyan farklı görüşteki arkadaşlarımdan şöyle bir eleştiri aldım. Ciğerdelen’in bir millî mefkûre kitabı olmadığını ve oradan bir Türklük bilinci çıkmayacağını söylediler.

Bakalım neymiş ne değilmiş bu Ciğerdelen meselesi. Sürpriz kaçıran vardır bu yüzden okumayanlar son paragrafa inebilirler…

Kitap, Alman edebiyatında birçok postmodern eserde gördüğümüz akışa sahip. Canzi ve Turhan’ı okuyoruz en başta. Canzi, Haşmet gibi bizlerin “boş çar” olarak tanımadığı bir adamdan kurtulmak üzeredir ve Turhan Canzi’ye deli gibi âşık olmuştur. Gelin görün ki Turhan’ın takıntılı, kıskanç ve benmerkezci tarafları Canzi’nin, Turhan’la zamanında aynı yerde yaşadığını öğrendiği dedelerinden dolayı gösterdiği müsamahayı baltalar ve hikâye içinde hikâyelere geçiş yaparız.

Bir yiğitlik hikâyesi olan Sarı Sipahiler’i okurken büyük Osmanlı’nın küçük neferlerinin ateşten gömlek giyişlerini adeta izleriz. Arkaya “Baş Bir Yana Leş Bir Yana” koyarak okunabilir bu kısım, tavsiyemdir. Dededen kalma bir kılıcım var onu alıp hemen yatağın baş tarafına asmıştım. Kitapta da zaten “Dedelerimin kılıcı başucumda asılıdır” diyordu Canzi. Çünkü o bir yiğitlik destanı içinde büyümüş ve sonrasında Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşuna tanıklık etmişti. Yani onun kafasında dedesi Mustafa Durakça ile Mustafa Kemal Atatürk aynı hissiyatla çarpışan iki adaş, iki Türk yiğidiydi.

Ciğerdelen hikâyesinde ise… Evet Ciğerdelen kalesini koruyan Mustafa Durakça ve ailesi yıllarca büyük bir sabırla Türklük ve Müslümanlık üzerine sempatik bir taraf olmuş, sevip sayılmışlardır. Hikâyenin alengirli olması için Mustafa bir “gâvur” kızına âşık olur. Mustafa’yı neredeyse insan-ı kâmil yapacak bu kız eninde sonunda konağa gelir ve adına “Cangüzel” derler. Ölüm döşeğinde bile tek düşünülen kişidir Cangüzel. Buraya kadar klasik Müslüman-Hristiyan aşkı olan kısım, Cangüzel’in hamile kalmasıyla bir çıkmaza girer çünkü Cangüzel hamile kaldığını bilmeden evdeki kurallara isyan eder. Kadınlar rahatça dışarı çıkamamaktadır. Niye? Sürekli bir iş buyrulmaktadır. Neden? İstediği vakit kocasını bulamamaktadır. Saçma? Dolup taşıyordur Cangüzel ve hamile olduğunu öğrenince büyük bir sükûnetle çocuğunu bekler. Bence hikâyenin okuyan herkese “öylesine” geçtiği kısmı da burasıdır. Burada bir Oedipus sendromu görürüz. Anne ve oğul Sinan (çıyan Sinan diyelim) adeta birbirlerine âşık, birbirlerinden kopamaz hâldelerdir. Hele de kocası öldükten sonra Cangüzel oğlunu paylaşamaz hâle gelir. Sinan da annesini avucunda bildiği için onun bu hassasiyetini kullanır ve dedeye karşı bir tutum geliştirir. Bu, sanırım evin otoritesine alınan bir tutum, çünkü babası yerine geçen kişi odur. Cangüzel Sinan’ın büyüdükçe değiştiğini, kendisini görmezden gelip yok saydığını, kadınlarla olan gevşek ilişkilerini gördükçe kahrından hastalanır ve oğluna hasret ölür. Bir aşkın ölümü başka bir aşkı doğurmalıdır ve bu sahnede, Cangüzel’in ruhundan bir parça aldığına inandığım Zühre dahil olur. Zühre ve Sinan gayr-i meşru bir aşk yaşarlar. Zühre güzeldir, küçüktür fakat inanılmaz bir fikir dünyasına sahiptir. Ancak bu genç kız, gittikçe tasavvufa yönelirken bile kendini bu “aşk” diye nitelendirdiği belanın büyülü dünyasından alamaz. Sinan evlendikten sonra bile onu evine almaya devam eder. Hatta bir çocukları bile olur. Sinan’ın karısı ve çocuklarıyla da sık sık karşılaşan Zühre büyük bir sınavdan geçer. Burada bir metres hayatı var sanabiliriz ama bu hikâyede bilinen bir şeyin dillendirilmeden yürütülmesi söz konusu. Burada da şu eleştiriyi yapabiliriz. Toplum ahlaksızca nitelendirilen bir eylem söz konusu olduğunda eylemi gerçekleştiren kişilerin konumuna göre “Bu ahlaksızlıktır” bildirimini yapıyor. Yoksa titreşim gönderemezsiniz diyor.

Hikâye, Zühre’nin Ciğerdelen Kalesi’ni düşmandan korurken, Sinan’ın kaçışını görmemizle suret değiştirip bitiyor. Tekrar Turhan ve Canzi’ye dönüyoruz. Atatürk’ün Kocatepe’deki fotoğrafının önünde konuşan Turhan ve Canzi bu vatanın çocukları için, o kaleyi Zühre’yle beraber koruyanların torunları için çabalamaya ve varlarını yoklarını bu huzurda tüketmeye hazır görünüyorlar. Onların o hâlini tasvir ederken zihnimde minik bir tebessüm oluyor her seferinde. Evet, hikâyede Turhan oldukça sıkıntılı bir karakter fakat kendisi de ne kadar yanlış davrandığını fark edip düzeliyor. Safiye Erol her kitabında, ideal Türk’ün vazifesini en düzgün yapan kişi olduğunu söylüyor. Kendisini de yazdığı eserlere bakarak ideal Türk ilan etme görevi bize düşüyor.

Bu kitap, içinde psikoloji ve sosyoloji alanlarından çok fazla şey barındıran girdap gibi bir konuya sahip. Sanırım bu yüzden de okumak biraz uygun ruh hâli gerektiriyor. Ruh Adam’da Yek’i görünce hissettiğimizi Sinan Zühre’nin kapısına gelince hissediyoruz. Aşk var mı bu ilişkide derseniz sanmıyorum, tutku belki. Sinan öyle megaloman bir karakter ki sadece birine âşık olma fikrine âşık olabilir. Bu hikâyede bir tane âşık var o da “Ben seni ölüm döşeğinde bile taşırım Cangüzel’im” diyen Mustafa Durakça. Sevdiğim ise vicdanımın ta kendisidir, diyor Safiye Erol. Yine Alperen Alparslan Gözen diyor ki: “ekmeği unuttum, ölmeyi unuttum / bakışların hatrımın tümü Leyla” Sevmenin rezilce korkulu olduğu bir çağda yüreğini hissetmek isteyenlerin kitabı şöyle bir köşeye çekilerek bir Keşan güzeli sesinden okunuyormuşçasına Bozdoğan dinleyerek okumalarını tavsiye ediyorum. Bir de Pususu Allah Kadar Tek şiirini okusunlar. İkisi bir arada olunca tadına doyulmaz.

Bahsettiğim gibi zamanla değişen fikirlerim oldu Ciğerdelen’le alakalı ama hâlâ iman etmekten vazgeçmiyorum ki Türk milleti kendi ruhundan, etinden, kanından meydana getirdiği bağımsızlık mücadelesi ve onun transformatörü Mustafa Kemal Atatürk’ü daha yüzyıllarca anlatacak, belki ucunda kıyısında bir gün bizim ismimiz de bu mücadelenin devamı için çabalayanlar arasında parlayacak. Arkadaşlar:

Yıkılmayın Sakın.

Mişa Dirahşan’dan üstünde uzun kaşe mont, elleri, cebindeki muştayı tutarak gezdiği günlere bir hatıra olsun bu yazı. Korkunun nabızlarını sayan Kemal Tahir’e de selam olsun; ezilip kalmak, sefil bir sokak kedisi gibi ölüp gitmek, ufalanmak korkusu. Üstadım, bir şeref madalyası gibi seninle aynı korkuları taşıyorum ve arttırıyorum. Bir gün hesap soramama korkusu…

Mişa Dirahşan

Editör: Ekrem Müftüoğlu

Ben silahlarımı gömdüm. Gömeli de çok olmadı ama ne zaman gömdüğüme dair tam bir tarih veremiyorum çünkü anımsamıyorum. Silahlarımı nereye gömdüğümü de hatırlayamıyorum, oysaki üstünden çok vakit geçmedi ve kanımda da herhangi bir yabancı madde yoktu. Bir çiçek bahçesine mi gömdüm yoksa köpeklerin pislediği bir ağaç dibine mi? Denizin akıntısına mı bıraktım diyeceğim ama hayır, emin değilim. Eve geldiğimde salonda yorgunluktan uyuyakalmışım. Sabah uyandığımda tırnaklarımın arasında kahverengi toprak kalıntıları görür gibi oldum. 

Gömdüklerim ruhsatsız olsa bile bana kendimi güvende hissettiriyordu. Tabii ki onların başıma açabileceği problemler daha yüksek orandaydı ama kendimi güvende hissettiğim o kadar az an vardı ki, bu tehditler benim için önemsizdi. Belki de artık o kadar fazla alışmıştım ki tehdit altında yaşamaya, bu bana zevk vermeye başlamıştı, bundan beslenir olmuştum çünkü tek besinim buydu. Ya doymaya bakacaktım ya da… İkinci bir şansım yoktu.

O dönemde büyük ithamlarda bulunuyorlardı bana karşı. Taşı çok da uzaktan beklememek gerek, samimi olduğunu düşündüğüm insanlardı birçoğu. Gramer yapısı soru cümlesi şeklinde olan ama kendi içinde kesin bir sonuca vardırılmış cümlelerle geliyorlardı bana. İyi niyetle söylüyorlardı ilk başta, bence. 

Hata yapmamam için bana yardımcı oluyorlardı ama benim adıma karar vererek, ne yapmam gerektiğini söyleyerek olmamalıydı bu. Bırakın ne yapmam gerektiğini, ne hissetmem gerektiğini bile söyleme hakkını kendilerinde bulmuşlardı ve bu işler böyle ilerlemiyordu, ilerlememeliydi. Eğer yanınızdaki her kim ise ve ona yardımda bulunmak istiyorsanız ona bir şeyler söylemeyin. Ona kendini sorguda hissettirmeden sorular sorun. Cesareti olmayabilir yüzleşmeye, kendine soru sormak istemez bu yüzden. Hâliyle cevap da bulamaz, sağdan soldan kopya çekerek, belki biraz da kaydırma yaparak kendi kaderine işaretlemeler yapar. Ona, doğru soruları sorup, verdiği cevapları yargılamadan kendi cevaplarını kendi içinde bulmasını sağlayın. Sadece bu şekilde pişman olmayacağı kararlar verip uygulayacaktır.

Ben, bahsettiğim o geçmiş dönemde yaptığım herhangi bir olayla şereflenmeyi, gurur duymayı tercih ederken onlar rezil olduğumu iddia ediyorlardı. Tabii ki tercih meselesi ama ben başkaları sayesinde zirvede olmak yerine kendi ellerimle çukura inmeyi tercih ediyordum hep. Çünkü sonrasında pişman olmak beni daha çok yoruyor. Keşke kendi bildiğimi yapsaydım demek beni acıtıyor. Yahut, “İnsanlık hâlidir, bazen çıkar ağızdan öyle, senin yüzünden oldu.” demek istemem kimseye. He böyle anlatıyorum diye de ketum sanmayın beni. Arkadaşlarım beni çok iyi tanır, her durumumu bilirler. Asla saklamam olanları, duygularımı. Belki de hatayı burada yapmıştım. Her şeyimi bilmelerine gerek var mıydı? 

Silahlarımı gömmeyi öğrendim de kinimi ve sevgimi gömmeyi öğrenemedim. Gidiyorum bir ormana. Derince kazdığım bir deliğe tüm hislerimi kusayım, sonra toprak, kireç her ne varsa örteyim üstünü. Yağmur, sel gibi herhangi bir doğa olayında gün yüzüne çıkmasınlar ya da bir deniz kenarına gideyim. Gerçi ben denizden oldukça uzakta yaşıyorum. Ben de göl kenarına giderim o zaman. Çok büyük olmasa bile dertlerimi dinleyemeyecek kadar da küçük olmayan göletler biliyorum burada. Bana atılan iftiraların hepsini bir bataklığa mı bıraksam acaba? Gerçekten dizilerde gösterildiği gibi üzerine atılan her şeyi içine çekiyor ve içinden çıkartılamıyor mu? Eğer böyleyse işimize yarar. Ben gideyim bir bataklık bulayım. Bir daha buralarda görünmezsem bilin ki tüm kinimi kusmuşumdur bir ormana, toprağa, denize, göle, yok yok… Bataklığa. Eğer geri dönersem bilin ki yazarak kusmaya devam edeceğim bitmek bilmeyen kinimi, hüznümü.

Neslihan Demirel

Editör: Elif Berra Kılıç

Yıla henüz başlamışken Elazığ ve Malatya’dan gelen deprem haberiyle sarsıldık, onlarca canımızı maalesef ki enkaz altında kaybettik. Bir nebze dahi olsa acımız dindi/ diniyor derken bu sefer de Ege’nin incisi İzmir’den gelen haberle yüreğimiz dağlandı. Deprem ne yazık ki peşimizi bırakmıyor. Hele hele de korona salgınıyla savaştığımız bu günlerde depremin de bir cephe açması bizi derinden üzmüş ve yüreğimizi ağzımıza getirmişti deyim yerindeyse…

Peki, afetlere ne kadar hazır Türkiye?

İçişleri Bakanlığı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı ya da bilinen adıyla AFAD kurumu “Afetlere Hazır Türkiye” mottosuyla bir çalışma başlatarak vatandaşları bilinçlendirecek projeler planlamış ve bu bağlamda bir yandan arama kurtarma alanında faaliyet gösterecek sivil toplum kuruluşlarını eğitmeye başlamış, diğer yandan ise “afad gönüllü ( https://gonullu.afad.gov.tr/)” projesiyle kendi bünyesinde gönüllü çalışacak vatandaşlarımızı yetiştirmeye başlamıştı.

Afetle mücadele sadece kurumların görevi değil, hemen her vatandaşın insanlık görevi olarak karşımıza çıkıyor. Mücadele; afet öncesi, afet sırası ve afet sonrası olmak üzere üç kısma ayrılıyor. Bu kısımları da elimizden geldiğince çevremize anlatalım ve uygulamaya çalışalım. Unutmayalım ki afet değil bilinçsizlik öldürür…

DEPREM ÖNCESİ ALINACAK ÖNLEMLER

  • Yerleşim bölgeleri titizlikle belirlenmelidir. Kaygan ve ovalık bölgeler iskâna açılmamalıdır. Konutlar gevşek toprağa sahip meyilli arazilere yapılmamalıdır.
  • Yapılar deprem etkilerine karşı dayanıklı inşa edilmelidir (Yapı tekniğine ve inşaat yönetmeliğine uygun olarak).
  • İmar planında konuta ayrılmış yerler dışındaki yerlere ev ve bina yapılmamalıdır.
  • Dik yarların yakınına, dik boğaz ve vadilerin içine bina yapılmamalıdır.
  • Çok kar yağan ve çığ gelen yamaçlara bina yapılmamalıdır.
  • Mevcut binaların dayanıklılıkları arttırılmalıdır.
  • Konutlara deprem sigortası yaptırılmalıdır.

Bu önlemlerin yanı sıra, yapısal olamayan yani binadan değil de eşyalardan kaynaklanacak hasarlardan korunmak için günlük kullandığımız eşyaları ev içine yerleştirmede aşağıda sayılan önlemleri almalıyız:

  • Dolap üzerine konulan eşya ve büro malzemeleri, kayarak düşmelerini önlemek için plastik tutucu malzeme veya yapıştırıcılarla sabitlenmelidir.
  • Soba ve diğer ısıtıcılar sağlam malzemelerle duvara veya yere sabitlenmelidir.
  • Dolaplar ve devrilebilecek benzeri eşyalar birbirine ve duvara sabitlenmelidir. Eğer sabitlenen eşya ve duvar arasında boşluk kalıyorsa çarpma etkisini düşürmek için araya bir dolgu malzemesi konulmalıdır.
  • Tavan ve duvara asılan avize, klima vb. cihazlar bulundukları yere ağırlıklarını taşıyacak şekilde, duvar ve pencerelerden yeterince uzağa kanca ile asılmalıdır.
  • İçinde ağır eşyalar bulunan dolap kapaklarına mekanik kilitler takılarak bu kapakların sıkıca kapalı kalmaları sağlanmalı.
  • Tezgâh üzerindeki kayabilecek beyaz eşyaların altına metal profil koyarak bunların kayması önlenmelidir.
  • Zehirli, patlayıcı, yanıcı maddeler düşmeyecek bir konumda sabitlenmeli ve kırılmayacak bir şekilde depolanmalıdır. Bu maddelerin üzerine fosforlu, belirleyici etiketler konulmalıdır.
  • Rafların önüne elastik bant ya da tel eklenebilir. Küçük nesneler ve şişeler birbirine çarpmayacak ve devrilmeyecek şekilde kutuların içine yerleştirilmelidir.
  • Gaz kaçağı ve yangına karşı, gaz vanası ve elektrik sigortaları otomatik hâle getirilmelidir.
  • Binadan acilen çıkmak için kullanılacak yollardaki tehlikeler ortadan kaldırılmalı, bu yollar işaretlenmeli, çıkışı engelleyebilecek eşyalar çıkış yolu üzerinden kaldırılmalıdır.
  • Geniş çıkış yolları oluşturulmalıdır. Dışa doğru açılan kapılar kullanılmalı, acil çıkış kapıları kilitli olmamalıdır. Acil çıkışlar aydınlatılmalıdır.
  • Karyolalar pencerenin ve üzerine devrilebilecek ağır dolapların yanına konulmamalı, karyolanın üzerinde ağır eşya olan raf bulundurulmamalıdır.
  • Tüm bireylerin katılımı ile (evde, iş yerinde, apartmanda, okulda) “afete hazırlık planları” yapılmalı, her altı ayda bir bu plan gözden geçirilmelidir. Zaman zaman bu plana göre nasıl davranılması gerektiğinin tatbikatları yapılmalıdır.
  • Bir afet ve acil durumda eve ulaşılamayacak durumlar için aile bireyleri ile iletişimin nasıl sağlanacağı, alternatif buluşma yerleri ve bireylerin ulaşabileceği bölge dışı bağlantı kişisi (ev, iş yeri, okul içinde, dışında veya mahalle dışında) belirlenmelidir.
  • Önemli evraklar (kimlik kartları, tapu, sigorta belgeleri, sağlık karnesi, diplomalar, pasaport, banka cüzdanı vb.) kopyaları hazırlanarak su geçirmeyecek bir şekilde saklanmalı, ayrıca bu evrakların bir örneği de bölge dışı bağlantı kişisinde bulunmalıdır.
  • Bina yönetimince önceden belirlenen mesken veya iş yerinin özelliği ve büyüklüğüne göre uygun yangın söndürme cihazı mutlaka bulundurulmalı ve periyodik bakımı da yaptırılmalıdır. Bu cihazlar:
  • Kolayca ulaşılabilecek bir yerde tutulmalıdır.
  • Yeri herkes tarafından bilinmelidir.
  • Duvara sıkıca sabitlenmelidir.
  • Her yıl ilgili firma tarafından bakımı yapılmalıdır.
  • Bir kez kullanıldıktan sonra mutlaka tekrar doldurulmalıdır.
  • Binalarda asansörlerin kapı yanlarına “Deprem Sırasında Kullanılmaz!” levhası asılmalıdır.

DEPREM ANINDA YAPILMASI GEREKENLER

DEPREM ANINDA BİNA İÇERİSİNDE BULUNULUYORSA:

Kesinlikle panik yapılmamalıdır.

  • Sabitlenmemiş dolap, raf, pencere vb. eşyalardan uzak durulmalıdır.
  • Varsa sağlam sandalyelerle desteklenmiş masa altına veya dolgun, hacimli koltuk, kanepe, içi dolu sandık gibi koruma sağlayabilecek eşya yanına çömelerek hayat üçgeni oluşturulmalıdır.
  • Baş, iki el arasına alınarak veya bir koruyucu (yastık, kitap vb.) malzeme ile korunmalıdır. Sarsıntı geçene kadar bu pozisyonda beklenmelidir.
  • Güvenli bir yer bulup diz üstü ÇÖK, başını ve enseni koruyacak şekilde KAPAN, düşmemek için sabit bir yere TUTUN.
  • Merdivenlere ya da çıkışlara doğru koşulmamalıdır.
  • Balkona çıkılmamalıdır.
  • Balkonlardan ya da pencerelerden aşağıya atlanmamalıdır.
  • Kesinlikle asansör kullanılmamalıdır.
  • Telefonlar acil durum ve yangınları bildirmek dışında kullanılmamalıdır.
  • Kibrit, çakmak yakılmamalı, elektrik düğmelerine dokunulmamalıdır.
  • Tekerlekli sandalyede isek tekerlekler kilitlenerek baş ve boyun korumaya alınmalıdır.
  • Mutfak, imalathane, laboratuvar gibi iş aletlerinin bulunduğu yerlerde; ocak, fırın ve bu gibi cihazlar kapatılmalı, dökülebilecek malzeme ve maddelerden uzaklaşılmalıdır.
  • Sarsıntı geçtikten sonra elektrik, gaz ve su vanalarını kapatılmalı, soba ve ısıtıcılar söndürülmelidir.
  • Diğer güvenlik önlemleri alınmalı, gerekli olan eşya ve malzemeler alınarak bina daha önce tespit edilen yoldan derhal terk edilip toplanma bölgesine gidilmelidir.
  • Okulda, sınıfta ya da büroda sağlam sıra ve masa altında veya yanında; koridorda ise duvarın yanında hayat üçgeni oluşturacak şekilde ÇÖK-KAPAN-TUTUN hareketi ile baş ve boyun korunmalıdır.
  • Pencerelerden ve camdan yapılmış eşyalardan uzak durulmalıdır.
DEPREM ANINDA AÇIK ALANDAYSANIZ:
  • Enerji hatları ve direklerinden, ağaçlardan, diğer binalardan ve duvar diplerinden uzaklaşılmalıdır. Açık arazide çömelerek etraftan gelen tehlikelere karşı hazırlıklı olunmalıdır.
  • Toprak kayması olabilecek, taş veya kaya düşebilecek yamaç altlarında bulunulmamalıdır. Böyle bir ortamda bulunuluyorsa seri şekilde güvenli bir ortama geçilmelidir.
  • Binalardan düşebilecek baca, cam kırıkları ve sıvalara karşı tedbirli olunmalıdır.
  • Toprak altındaki kanalizasyon, elektrik ve gaz hatlarından gelecek tehlikelere karşı dikkatli olunmalıdır.
  • Deniz kıyısından uzaklaşılmalıdır.
DEPREM ANINDA ARAÇ KULLANIYORSANIZ:
  • Sarsıntı sırasında karayolunda seyir hâlindeyseniz:
    – Bulunulan yer güvenli ise yolu kapatmadan sağa yanaşıp durulmalıdır. Kontak anahtarı yerinde bırakılıp pencereler kapalı olarak araç içerisinde beklenmelidir. Sarsıntı durduktan sonra açık alanlara gidilmelidir.
    – Araç meskûn mahallerde ya da güvenli bir yerde değilse (ağaç, enerji hatları veya direklerinin yanında, köprü üstünde vb.) durdurulmalı, kontak anahtarı üzerinde bırakılarak terk edilmeli ve trafikten uzak, açık alanlara gidilmelidir.
  • Sarsıntı sırasında bir tünelin içindeyseniz ve çıkışa yakın değilseniz araç durdurulup aşağıya inilmeli ve aracın yanına yan yatarak ayaklar karna çekilip, ellerle baş ve boyun korunmalıdır. (ÇÖK-KAPAN-TUTUN)
  • Kapalı bir otoparkta iseniz; araç dışına çıkılıp, aracın yanına yan yatarak ellerle baş ve boyun korunmalıdır. Yukarıdan düşebilecek tavan, tünel gibi büyük kitleler aracı belki ezecek ama yok etmeyecektir. Araç içinde olduğunuz takdirde, aracın üzerine düşen bir parça ile aracın içinde ezilebilirsiniz.
METRODA VEYA DİĞER TOPLU TAŞIMA ARAÇLARINDAYSANIZ:
  • Gerekmedikçe kesinlikle metro ve trenden inilmemelidir, elektriğe kapılabilirsiniz veya diğer hattan gelen başka bir metro ya da tren size çarpabilir.
  • Sarsıntı bitinceye kadar metro ya da trenin içinde, sıkıca tutturulmuş askı, korkuluk veya herhangi bir yere tutunmalı, metro veya tren personeli tarafından verilen talimatlara uymalısınız.

DEPREM SONRASINDA YAPILMASI GEREKENLER

KAPALI ALANDAYSANIZ:
  • Önce kendi emniyetinizden emin olun.
  • Sonra çevrenizde yardım edebileceğiniz kimse olup olmadığını kontrol edin.
  • Depremlerden sonra çıkan yangınlar oldukça sık görülen ikincil afetlerdir. Bu nedenle eğer gaz kokusu alırsanız, gaz vanasını kapatın. Camları ve kapıları açın. Hemen binayı terk edin.
  • Dökülen tehlikeli maddeleri temizleyin.
  • Yerinden oynayan telefon ahizelerini telefonun üstüne koyun.
  • Acil durum çantanızı yanınıza alın, mahalle buluşma noktanıza doğru harekete geçin.
  • Radyo ve televizyon gibi kitle iletişim araçlarıyla size yapılacak uyarıları dinleyin.
  • Cadde ve sokakları  acil yardım araçları için boş bırakın.
  • Her büyük depremden sonra mutlaka artçı depremler olur. Artçı depremler zaman içerisinde seyrekleşir ve büyüklüğü azalır. Artçı depremler hasarlı binalarda zarara yol açabilir. Bu nedenle sarsıntılar tamamen bitene kadar hasarlı binalara girilmemelidir. Artçı depremler sırasında da ana depremde yapılması gerekenler yapılmalıdır.
AÇIK ALANDAYSANIZ:
  • Çevrenizdeki hasara dikkat ederek bunları not edin.
  • Hasarlı binalardan ve enerji nakil hatlarından uzak durun.
  • Önce yakın çevrenizde acil yardıma gerek duyanlara yardım edin.
  • Sonra mahalle toplanma noktanıza gidin.
  • Yardım çalışmalarına katılın. Özel ilgiye ihtiyacı olan afetzedelere -yaşlılar, bebekler, hamileler, engelliler- yardımcı olun.
YIKINTI ALTINDA MAHSUR KALDIYSANIZ:
  • Paniklemeden durumunuzu kontrol edin.
  • Hareket kabiliyetiniz kısıtlanmışsa çıkış için hayatınızı riske atacak hareketlere kalkışmayın. Biliniz ki kurtarma ekipleri en kısa zamanda size ulaşmak için çaba gösterecektir.
  • Enerjinizi en tasarruflu şekilde kullanmak için hareketlerinizi kontrol altında tutun.
  • El ve ayaklarınızı kullanabiliyorsanız su, kalorifer, gaz tesisatlarına, zemine vurmak suretiyle varlığınızı duyurmaya çalışın.
  • Sesinizi kullanabiliyorsanız kurtarma ekiplerinin seslerini duymaya ve onlara seslenmeye çalışınız. Ancak enerjinizi kontrollü kullanın.***

İlyas Bazna

Editör: Elif Berra Kılıç

(Teknik bilgiler için AFAD internet sitesinden yararlanılmıştır.)

Bu yazının amacı birilerini suçlamak ya da övmek değil. Yazının ilerleyen yerlerinde suçlananlar ve övülenler yer alabilir ama bunlar abartılı ya da yanlı sözler olmayacaktır, sizi temin ederim. 

25 Ocak 2020 saat 20.55’te (en azından öyle geçmiş kayıtlara) Elazığ’ın batısında Malatya sınırına çok yakın bir yerde 6.8 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. İlk haberler 7.2 dese de resmî rakam sonra 6.8’e geriledi. Yaşamayınca bilemiyor tabii insan büyüklüğünü, öyle bir şiddet ki Kayseri’deki halkı bile korkudan sokağa döktü. Elazığ ve Malatya’daki halkın korkusunu siz düşünün. Depremden 3 ilçe ve 2 şehir merkezi çok etkilendi. Size anlatacaklarım sadece bir ilçede olanlar… Diğerlerini yakından gözlemleme şansım olmadı. Biraz öncesinden alalım olayları. 2018 yılı civarlarından başlatalım, belki biraz daha öncesinden.

İlçede altyapı ve görüntü düzenlemesine gidildi. O zamanki belediye başkanı ilçenin eskimiş içme suyu borularını, yolları ve eski evlerin caddeye bakan dış cephelerini düzeltmek istedi. Fikir güzeldi de uygulayacak nitelikli insan sıkıntısı çekti sanırım (başta kendisi olmak üzere). Örneğin ilçedeki eski (denilene göre tarihi değeri de var) kerpiç/toprak evleri restore(!) etti. Son derece kaliteli malzeme kullanıldığına dair sizi temin ederim. Ama ne yazık ki o güzelim tahtaları, çürümüş, eski tahtaların üstüne çaktılar. Eski, küçük işlemeli, hafif yumru çıkıntılı desenleri, güzel demir tokmakları olan ahşap kapıların yerini düz tahta kapılar aldı. Beyaz ve kahverengi renklerine boyandı tüm dış cephe (İlçedeki tüm eski evlerde bu şekilde bir tane bile ev yoktu!). En ufak bir güçlendirme yapmadan milyonlarca lira gömüldü 3 mahalledeki evlerin dış cephelerine. İlçenin ilk evleri toprak damlı evlerdi. Her sene onarım gerektirdiğinden hemen hemen tüm ev sahipleri yıllar içinde toprak damlarını metalik saçlı çatılara dönüştürdüler. O metalik saçların ana yola bakan tarafları kırmızıya boyandı. Toplam masraf kalemleri:

-Tahta kapı

-Tahta pencereler

-Tahta kaplama

-Boya (Yeni evleri de boyadılar uyumlu olsun diye. Pimapen pencereler, balkon korkulukları… Çatılar bile boyandı.)

-İşletmelere tahta tabela…

Peki sonuç? Yılların yorgunluğuyla yıpranmış, birçoğu şişmiş duvarlar tamir edilmeden sadece makyajlanarak milyonlar harcanıp öylece bırakıldı. O zamanlar bazı sorular sorduk:

1) Restorasyon bilmeyen aklımızla binaların bu renk ve bu şekilde restore(!) edilmesini hangi bilgili kişiler karar verdi. İlçenin mimari yapısı bu muymuş?

2) İnsanlıktan anlamayan aklımızla: Aynı işi bir yerden sonra devralan 3 müteahhit neden ilçenin spor kulübüne ciddi bağışlar yaptılar? İlçeye olan bu sevgileri bir ayda nasıl oluştu?          

3) Mimarlıktan anlamayan aklımızla: Bu makyajlı binalar bakım görmedi, depremde falan… (Allah muhafaza) bir şey olmasın. Güzel bir görüntü verdiniz, bari sağlam olsun, yapılan masraf boş yere olmasın. Tabii önemli adamlar değildik, önemli adamlar düşünüp bir şeyler yapmışlar. Vardır bildikleri (!) bir şeyler. Gerçi depremden önce altyapıyla ilgili birkaç ufak sorun yaşanmıştı ilçede, oradan aldık bazı ilk sinyaller. Misal, güzel, modern bir içme suyu şebekesine kavuşmuştu ilçe, üstüne de mükemmel bir asfalt döşenmişti. Ama gelin görün ki bazı evlere ana borulardan bağlantı yapılmamış. Sonuç: İhaleyi alan firma işini yapıp gittiği için belediyenin ekipleri asfaltın bazı bölümlerini kazıp su bağladılar sonra üstünü toprak ile de örttüler ama o kadar. Sonraki 6 ayda pek el değmese de yavaş yavaş kapattılar yollardaki küçük çukurları, yamalı bohça misali. Tabii bunlar ufak dertlermiş… 25 Ocak sabahı anladık. 

Depremin büyüklüğünden, yıkımlardan, verdiği psikolojik ve fiziksel zararlardan bahsetmeyeceğim. Onu, birkaç ay boyunca televizyonlardan ve çeşitli sosyal mecralardan izlemişsinizdir zaten. Unuttunuz biliyorum ama kayıtları var, açın bakın.

Depremden sonra ne oldu?

O dünya kadar masraf yapılan evlerin hepsi ağır hasar aldı. 18 Ekim itibarıyla hâlâ yıkılmayı bekliyor. (Evet bazı binalar yıkıldı ama tehdit oluşturan birçok bina hâlâ yıkılmadı.) 

İlçe merkezine çadırlar, battaniyeler, ısıtıcılar vb. geldi, neredeyse ışık hızıyla ulaştı. Bazı vatandaşlar üçer beşer aldı, bazılarının eline hiç bir şey ulaşmadı haftalarca.

Evlerini ağır hasarlı gösterenler kira aldılar ama evde kalmaya devam edenler de oldu içlerinde.(Daha sonra da evlerinin hasarlı olmadığını söylediler. Devlet “hasarlı olan binaları yıkacağız” deyince de mahkemelik oldular.)

Deprem zedeler içinden biraz zamlı fiyatlarla da olsa ev bulanlar oldu. 

Geriye kalanlara konteynerlar getirildi neredeyse kimse beğenmedi bunları, çadırda kalıp bu konteynerlara geçmeyenler bile oldu. Kimi içini kötü, eski, kullanılmış gördü. Kimi de ilçenin sonuna kurulmuş bu konteynerı uzak buldu. 

Diğer illerden yardımlarda geldi. Ama bir ilden gelen tır var ki ona apayrı bir yer açmak lazım. Bir tır dolusu çöp göndermişler sağ olsunlar, yakacak olarak kullanıldı. Misal yarım yumruk büyüklüğünde deliği olan ayakkabılar, yırtık eski kazaklar vb. Hatta bu gelen yardım malzemelerini depolayıp işe yarayanları çöplerden ayıranlar hala eşyalardan çıkan kokudan yakınıyor. Bir çok yardım malzemesi geldi bunların hepsi kötü değildi. Ama bir ilden yola çıkan koca bir tır yaklaşık 1.000 km mesafe kat edip çöp getirince insan onun üstünde ayrıca durma gereği hissediyor. Geriye kalan yardımlara ne oldu peki? İhtiyaç sahiplerine vermeye çalışanlar ile eşe dosta dağıtanlar arasındaki rekabetten kim ne kadarını aldı onu kestirmek güç ama iki tarafta az çok aldı bir şeyler. 

50 bin nüfusu bile olmayan bir ilçeden bahsediyoruz ama ne çok haksız para dönmüş. Oysa daha yeni yapılan TOKİ’lerden, hasarlı binaların yıkılamamasından, verimli tarım arazilerinin kentsel dönüşüme kurban gideceğinden, o arsaların üstüne dikilecek evlerden sağlam evlerin çürük gösterilmesinden, ilçenin tarihinden ve gerçek yapısından çok uzakta güneydoğunun bazı evlerinin görünümü verilmeye çalışılarak yapılacak yeni TOKİ’lerden, sağlam belediye binasının yıkılıp yeni bir bina yapılması için uğraşılmasından, depremin üzerinden 9 ay geçmesine rağmen yeni evlerin yapılamamasından, bazılarının hemen 10 bin TL deprem yardımı almasına rağmen bazılarının 3 ay sonra 3 bin TL civarı almasından bahsetmedik bile… Tüm dünya küresel salgından eve hapsolduğu zaman bile büyük-küçük depremler yüzünden insanların korkuyla dışarı fırlamalarından, ömürlerinde ilçeye adım atmamış İstanbul’da yaşamış adamların babadan kalan depremden on yıl önce virane olmuş evleri için yardım parası istemelerinden bahsetmedim bile… Hele dışarıdan yağma için gelenlerden korumak için ilçeye gelen özel harekat polislerinden hiç bahsetmiyorum. Ya da köylerde kendileri ve hayvanlarına bir yer bulamadıkları için kış vakti dağbaşında günlerce dışarıda yatan insanlardan da bahsetmedim… Ha bir de şey vardı, tapulu bazı binaları depremde hasar almış evler listesinden silmişlerdi. Yıkılma listesinde yok hak sahibine hakkı verilmiyor ama yıkım ekibi o evden başlamak istiyor yıkıma…

Deprem dediğimiz şeyden kaçış yok ama çürük binalar yapanlardan, para hırsıyla gözleri dönmüş imza sahibi haramilerden, “Ben fazla aldığımda başkası az alır” diye düşünemeyenlerden, çöpe atması gerekeni yardım kutusuna atandan, bilinçsiz plansız bilgisiz iş yapıp devleti zarara uğratanlardan ve daha sayamadığım nicesinden kaçış var mı? Depremden korunma yolları belli, ya bunlardan? Mağdur edebiyatı değil bu yazdıklarım ülkenin küçücük bir yerinde olanlar, sizce Türkiye’nin diğer yerleri çok mu farklı? Milyonluk şehirlerde deprem olsa neler olacak siz düşünün… Gerçi doksanlı yıllarda oldu. Yaralı kadının kolunu kesip bileziğini almışlardı! Ahlaki eksiklik böyle zamanlarda daha çok ayyuka çıkıyor anlaşılan. 

Bir dost…

Ali Ak

Editör: Ekrem Müftüoğlu

Merhaba!

Uzun bir aradan sonra Sevde Doğan’ın birbirinden güzel resimlerini sizler için derledik. Siz de bu güzel resimleri vaktinde görebilmek için Sevde Doğan’ı sosyal medya hesapları üzerinden takip edebilirsiniz.

Instagram: @sanatlarca

Twitter: @_lunaticc_

Flu TV Cem Toker’i misafir etmiş, keyifle dinledim. Tuzu kuru bazı saçmalıklar dışında fena değildi.

İlker Canikligil, Amerika ve Avrupa’nın gelişiminin Afrika’nın sömürülmesiyle elde edildiğini söylerken Cem Bey: Onlar da kendilerini sömürtmeselerdi, diyor.

Şimdi, bu düşüncenin aptalca olduğunu düşünebilirsiniz, tarihsel gerçekliğe oturtmak isteseniz oturtamazsınız. Afrikalılardan bahsediyoruz, kabile devrini geçememiş bir “kıta adam” bunlar. Mısır ve Kartaca’yı ayrı tutuyorum diyeceğim ama konumuz temelinde “güç” ile ilgili.

Bu iki devlet zayıf düştüklerinde medeni dünyanın kurucuları olan Romalılar tarafından sömürüldüler.

-Kartaca direkt yok edildi!-

Sahi gerçekten Afrikalılar neden Avrupa’yı sömürmedi? Canları mı istemedi, balta girmemiş ormanlarında av peşinde koşarken hiç gidip bir yeri işgal etmek akıllarına gelmedi mi? Belki evet!

Peki ya Roma, Osmanlı ve diğer “fatih imparatorluklar” bunu nasıl yaptı? İngiltere’ye kadar bütün Avrupa, medeniyeti Romalılardan öğrendi. Neydi medeniyet? Hamamdı, yoldu, meclisti, ordu sistemiydi, mühendislikti, sanattı…

Romalılar da bunları çoğunlukla Anadolu’dan aldı. Bir medeniyetin olgunlaşması, yönetim ve fetih arzuları duyması için etkileşime, ticarete ve yüce hayallere ihtiyacı var. Roma gibi Akdeniz medeniyetleri buna sahipti. Eğer Çin’in ve Hindistan’ın yollarındaysanız siz de sahiptiniz.

Yeni insanlarla tanışıyor, onlarla ticaret yapıyor, masallarını dinliyor ve hiç gitmediğiniz toprakların hayallerini kuruyorsunuz. Ama başarılı bir sefer için düzgün yollara, orduyu ve meclisi komuta etmenize, komuta etmek için de sisteme ihtiyacınız var.

Eğer büyük bir medeniyet kurmamış ve bilmediğiniz toprakların rüyasını görmemişseniz, bunların hiçbirini bilmiyorsanız şanslısınız, bilen birileri tarafından işgal edilecek ve nesiller içinde onlardan pek çok şey öğreneceksiniz!

Zayıf düştüğünüzde de başınıza bu gelecek. -Neyse ki herkesin başına geliyor.-

Eğer Amerika’yı 1492 yılında Christof Colombe yanlışlıkla keşfetmese, sonraki yıllarda İspanyolların, Portekizlilerin ve diğerlerinin işgal ve sömürüsüne maruz kalmasaydı, yüzlerce yıl boyunca hiç dokunmadan bıraksaydık o kıtayı, muhtemelen günümüzde hâlâ Orta Çağ’ın ruhuyla yaşıyor olacaktı. Her medeniyet bana göre ihtiyaçları ölçüsünde gelişir ve genel olarak hep aynı yolu izler. İlginçtir ki biz Türkler, Türkistan’da büyük pek çok medeniyetin erişemediği -ya da düzelteyim- çok geç eriştiği noktaları yakalamış, bu keşifler sayesinde hayatta kalmış, sayıca ve gelişmişlik açısından bize üstün medeniyetleri yıkmış ve yeniden inşa etmiştik. Tüm bunların bir abartı olduğunu da söyleyemem. Neyi keşfettik peki?

Bizi diğerlerinden farklı kılan, hayatta kalmamızı ve genişlememizi sağlayan şeyler nelerdi? Dünyanın Fransız İhtilali’yle öğrendiği kavramı, “milliyetçiliği” 1400 yıl önce biz kavramlaştırmıştık. Devlet/ordu/bürokrasi üzerinde sistemli bir anlayışa sahiptik. Kabilecilik anlayışı yerelde söz sahibi olsa da genel yönetim algılayışında devlet, lider ve konfederasyon fikri hep vardı. Sefer zamanı Türk/gayritürk göçebe topluluklar bir anda seferber olabiliyor ve hareket edebiliyorlardı. Peki bu adamların ne zoru vardı da bunları yaptılar?

Çünkü ticaret yolları üzerinde duruyor, Batı ve Doğu ile sürekli etkileşim hâlinde kalıyorlardı. Dünyanın ilk süvari sınıfını oluşturup silah/maden teknolojilerinde gelişmiş, hızlı hareket eden topluluklar oldular ve hayatta kaldılar!

Bahsi neden Afrikalılardan açıp Türklere geldin, diye soracaksanız söyleyeyim: Coğrafya bir toplumu şekillendiren ilk ve en önemli etmen. Türk toplulukları bu coğrafyalarda ya var olacak ya da yok olacaklardı. Ne Çinlisi ne Hint’i ne Bizanslısı ne Arap’ı ne Pers’i sağ bırakmazdı bizi. “Nomad” toplumların kendileriyle olan kavgaları da cabası.

Afrikalılar peki çok mu rahattı da gelişmek için çabalamadı? Hayır, hayatta kalacak, kabileyi bir arada tutacak kadar geliştiler. Belki yapabilecekleri bundan daha fazlası da değildi. Ama diğerleri gibi hukuk, mimari, siyaset, ordu kurgularına büyük ihtiyaç duymadılar. Belki tamamen kendi hâllerine bıraksak bugün üstün bir toplumun gelişmişlik seviyesine uzun, zor bir süreçten sonra gelebilirlerdi ama olmadı. İşgal edildiler, köle oldular ve dünyanın farklı köşelerine göç ettirildiler.

Şimdi atalarının iki yüz yıl önce rüyasını bile göremeyecekleri bir dünyanın parçasılar. Amerika’da, işçilerinin ücretini ödemeyen yahut kömür madenlerini, halkı kanser yapmasına rağmen şirketlere peşkeş çeken siyahi bir yönetici görmek işten bile değildir.

Bir anda aklıma esti, acaba Afrikalıların dinî inançlarında da fetih fikri var mıydı? Cevabını bilemeyeceğim bir soru üzerinde durmadan şu Avrupalıları irdelemeye devam edelim.

Roma’nın savaştığı ve en uca kadar medeniyet götürdüğü bu topluluklar (ulus demek onlar için zor) efendilerini yani “babalarını” yıktıktan sonra hemen kendilerininkini kurmak istediler. Roma’nın faziletlerinden pek azını alabilmiş bu topluluklar, onun ufukları fethetme arzusunu taşımıyorlardı. Büyük imparatorluklar yerine küçük devletler kurdular ama öyle mi durdular, hayır! Bilinçaltına ittiğimiz en büyük arzular gibi bu devletlerin de Roma rüyaları bastırılıyordu. Kolonizasyon, sömürge ve ticaret ağları belki böylece kuruldu. Genişleme isteğinin bir dışa vurumu olarak küreselleşme, insanlığın kolektif bilincinin bir ürünüydü.

Devam edelim, Avrupa nasıl Afrika’yı, Hindistan’ı, Çin’i ve hatta Amerika’yı sömürecek duruma geldi? Artı değer, yeni icatlar, kredi sistemi, fikrî mülkiyet, mülkiyet hakkı ve bunların teminatı bir hukuk sistemi. Burada her şey birbirine bağlı; önce mülkiyet hakkının felsefesi kurulmalıydı, sonra bu felsefenin ortaya çıkardığı yasalar ve o yasaların yarattığı atmosferin var ettiği teknolojiler, buhar makinesi, telgraf vb. icatların geliştirdiği ekonomiler ve ordular.

Tüm bunların Afrika’da gelişememesi bizi şaşırtıyor mu?

Gelelim tekrar İngiltere’ye, tüm bunlar gelişirken İngiliz vatandaşları ülkelerine güveniyorlardı. Bireysel kredi alan ve dünyanın geri kalanıyla ticaret yapmak isteyenlerin öz güveni ve devletin desteği küreselleşmenin kapılarını açtı. Fransa’yla savaşan İngiltere, savaşı Fransa’dan daha çok devam ettirebilecek güce sahipti ve kazandı.

Savaş ekonomisine bağlı tarım toplumları ise zamanla sınırlarının sonuna geldi ve art arda giriştiği savaşları kaybetmeye başladı. Osmanlı İmparatorluğu bunlardan biriydi. Osmanlı kendi dönemini geç kavramış ve yetişememişti. İsteksiz ve bitkindi, savaşa daha girmeden kaybetmiş ve yıkılışının sesleri Arap kabilelerinin bile ağzını sulandırmıştı.

Peki bizi ne bekliyor?

Dünya, uzun vadede yaptığı yatırımların meyvelerini toplarken Türkiye siyasi tartışmaların kısır döngüsüne hapsoldu. Gündemi biz değil onlar belirliyor. Genç nesil otuzlu yaşlarına yürürken ihtiyaç ve eğitim borçlarına boğulmuş durumda, kendi ekonomilerine sahip değiller. İş bulamıyor, hâlâ sınavlara giriyor ve gün geçtikçe tükeniyorlar. Genç nesil devlete ve adalet kurumlarına inancını çoktan yitirdi. Ortalama bir Avrupalı gencin yaşamı, ortalama bir Türk gencinin yaşamından çok daha kaliteli. Beş yılda bir bütün egemenlik haklarımızı verdiğimiz kimseler bizim çıkarlarımızı korumak istemiyor. Ülkenin bizatihi geleceği olan gençler, ülkesinden beklentilerini kesmiş ve güvenini kaybetmişken ekonomik büyümenin öncülü olan sermaye yatırımını çekebilir miyiz? Hayır! Dengesiz, rasyonelliğini kaybetmiş bir yönetim olarak Türkiye’nin günü kurtarma politikaları bitti. Uzun ve orta vadeli yatırımları yapmaksa istemiyor. Çünkü bu yatırımların meyvelerini kendilerinin değil, kendilerinden sonra gelecek partilerin yiyeceğini biliyor ve kesinlikle bu milletle aynı gemide olmayan iktidar bunu talep etmiyor. 2053 ve 2071 vizyonları ise günü kurtarmanın farklı bir yansımasından başkası bir şey değil.

Küreselleşen dünyada sizinle ekonomik, siyasi ilişkiler kurmak başkalarının çıkarına değilse, yatırımları güvende değilse, sosyal-siyasi dengesizlik yüksekse, yatırımlar için öngörülebilirlik yoksa, sermaye sizinle bir ilişki kurmuyorsa global dünyanın masasına oturamazsınız. Yaşlı iktidar erki bu yeni dünyayı anlamaktan çok uzak -ki biraz önce söylediklerim iktisat tarihinin konuları.- 21.yy’da maliyet, mülkiyet, sınırlılık ve hatta para form değiştiriyor. Kavramlar ve sınırlar bizim bile öngörebileceğimizden daha hızlı değişirken siyasetin iplerini eline almayan yeni nesillerin oyun dışında kalması, kendi kaderini tayin edememesi riskleri ile karşı karşıya geliyoruz.

Her döneminde farklı bir yedi düvelle savaşan Türkler, hayatta kalmak için yeni bir savaşa giriyor; iklim krizi, ekonomi-teknoloji savaşları, siber bir distopya, kuraklık ve muhtemel büyük göç dalgaları… Artık yeni paradigma da: Birbirimizi yok etmek zorunda değiliz, birbirimizi destekleyerek hayatta kalabiliriz. Birinin yükselmesi için diğerinin ezilmesine gerek yok. Ama olur ya dünya bizim öngördüğümüzden farklı döner, o zaman bu toplumun hayatta kalması bugüne bağlı. Babalarımız bizi kurtaramaz, onlar kendilerini de kurtaramaz, kendimiz için savaşmazsak kimse yanımızda da durmayacak!

Bir gün birinin sizin için “Onlar da kendilerini sömürtmeselerdi!” demesini istemiyorsanız silkinin ve kendinize gelin.

Cengizhan Selçuk

Editör: Elif Berra Kılıç

Türk milleti İslamiyet öncesi dönemden itibaren özellikle “kut anlayışı” gereğince devleti idare eden kişi ve hanedanı kutsal insanlar olarak kabul etmiş, “asker millet” olması hasebiyle de emir altında bulunma durumundan gocunmamıştır. İslamiyet’in kabulü ve özellikle de hilafet makamının Osmanlıların eline geçmesinden sonra da bu durum devam etmiştir. Ancak genel kabul olarak ortaya konulan bu görüş dışında Türkler, başlarında dirayetli ve düşmana (hilafetin ilk dönemleri itibariyle de gayr-ı müslime) karşı cenk eden bir hakan istemişlerdir. Bununla birlikte ekonomik anlamda da refah düzeyine asgari şartlarda da olsa önem vermeyi ihmal etmemişlerdir. Dirayetli davranmayan, “gavurla cenk etmeyen”, halkı vergilerle boğanlara karşı ise her zaman isyan hâlinde olmuşlardır. Osmanlı’nın modern dönemlerinde ise bu isyanlar, şahsi meseleler veya hürriyet gibi yeni kavramlar üzerinden vuku bulmuştur. Bu isyan hareketlerinin karşısında duranlar ise her zaman “sistemi muhafaza eden” yenilik karşıtı, genel itibarla İslami hassasiyeti yüksek kesim olarak karşımıza çıkmaktadır. Cumhuriyet devriyle beraber açık ve seçik bir biçimde görülen meselelere iki kutuplu bakış, genel anlamda “yenilikçi-Batıcılar” ile “gelenekçi-İslamcılar” arasında bir kavgaya dönüşmüştür. Tabii ki bu kavga, İbrahim Kalın’ın da söylediği üzre 150-200 yıllık bir kavgadır. İki kesimin aydın-entelektüel kategorisine dahil ederek değerlendirebileceğimiz tesmsilcileri dışında kalan geniş halk kitleleri, kavramları, olayları veya meseleleri daha çok temsil edildiğini hissettiren kişiler üzerinden kurmayı denerler. Özellikle muhafazakâr kesimin çoğunluğu, olaylara ve şahıslara bakışını kişi üzerinden kurar. Bu, politik meselelerde de günlük meselelerde de böyledir. “Kişi sultasını kabullenme” ve “emir alma refleksi”; lider, mehdi, gavs, şeyh gibi unvanlar üzerine mevcudiyetini oluşturmuş, kişilerin eteğine yapışma şeklinde vuku bulmuştur. Bu durum, tarihî kişilikleri değerlendirmede de onlara sirayet etmiştir. İslami yönden “iyi olduğunu duydukları” tarihî şahsiyetlere, isteyerek “evliyaullah” muamelesi yapmışlar, siyasi rakiplerinin dinî veçhesine bakmaksızın onları “günahkâr” olarak nitelendirmişlerdir. Bunun en bariz örneği Sultan Abdülhamid olmuştur. Ona karşı gelen tüm kesimleri bilâistisna münafık, müflis, günahkâr ilan etmişlerdir. Bu konu ile ilgili olarak iki edebî şahsiyete ve İslamcı kesimin bir grubunun bu şahsiyetlere bakış açısına değinmek isterim. Bu iki şahsiyet, Rıza Tevfik Bölükbaşı ve Mehmet Âkif Ersoy’dur.

Mehmet Âkif, Sultan II.Abdülhamid’e hücum eden ve ağır ifadelerle onu itham eden bir şairdir. İslamcı bir şair olarak İslam halifesine bu kadar ağır ifadelerde bulunmasının en büyük sebebi, dini yorumlayışının Abdülhamid’den farklı olmasıdır. Zira Âkif, Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh referanslı Mısır reformistlerinin etkisiyle modernist bir İslam anlayışını benimsemekteydi. Şiirleri incelendiğinde özellikle ayetler üzerinden ortaya koyduğu eserlerinde klasik ehl-i sünnet geleneği dışında değerlendirmelere rast gelmek mümkündür. İslam dünyasının içinde bulunduğu buhrandan ve bunun paralelinde Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumdan sorumlu gördüğü anlayış, geleneksel İslami düşünce ve onun temsilcisi Halife Abdülhamid’tir.  Bu sebepten de “meşveret” ve “meşrutiyet” gibi kavramları İslam’ın özü kabul ederek hürriyetin kısıtlanması gibi uygulamalara karşı isyan etmiştir. İttihat ve Terakki içerisinde ve Teşkilât-ı Mahsusa’da görev yapmış, Millî Mücadele’ye katılmış, TBMM’de mebus olmuş ve netice itibariyle İstiklâl Marşı’nın müellifliği ona nasip olmuştur. Âkif merhum, ömrünün son dönemlerini Mısır’da geçirmiş fakat İstanbul’da vefât etmiştir, zaten hep vatanında ölmeyi arzulamıştır. Vefat ettiğinde arkasında İstiklâl Marşı’nı ve Safahat adlı güzide eserini bırakmıştır. Safahat, üzerinden yıllar geçmesine rağmen hiçbir baskısında Abdülhamid hakkındaki ağır şiirlerden arındırılmamış, Âkif de Abdülhamid’e duyduğu nefretten hiçbir zaman bir şiirle nedamet getirerek pişman olmamıştır. İslam’a bakış açısı ve pişman olmama durumundan mütevellit özellikle geleneksel İslami yorumlar üzerine inşa edilen tarikat ve tekke ekolü, Âkif merhumu ağır şekilde eleştirmiş, 80-90’lı yıllarda İstiklâl Marşı’nı “ırkçı” bularak oturma eylemleri ile protesto etmiş ve 2000’li yıllarda da eleştirilerine devam etmiştir. Bunun en tipik örnekleri, Cübbeli Ahmet ve Kadir Mısıroğlu’dur. Yeni yetme tarihçilerden Ahmet Şimşirgil’in de mensubu olduğu Enver Ören’in “Işıkçıları” da bunlara dahildir. Kitleler üzerindeki etkileri düşünüldüğünde Âkif hakkındaki kötü intibaın muhafazakâr kesime Abdülhamid üzerinden nasıl yayıldığının cevabı bulunabilir. Bu kitlelerin genç çocuklarının, sırf yukarıda söylediğim meseleler sebebiyle Âkif gibi bir değere nasıl küfürler ve hakaretler ettiklerini görseniz gözlerinize inanamazsınız.

Gelelim Rıza Tevfik’e…

Rıza Tevfik Bölükbaşı, istibdat devrinde herkes gibi Abdülhamid Han düşmanı idi. 1907 ila 1910 yılları arasında ısrar ile girmiş olduğu İttihat ve Terakki içerisinde yer aldı. 1910 yılından sonra İttihat ve Terakki’nin meclisi dağıtmasını bahane ederek Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nda yer aldı. 1918 yılında, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın üstad-ı âzamı oldu. Aynı yıl Maârif Nazırı yapıldı. 1919-1920 yılları arasında Şûrâ-yı Devlet (Danıştay) Reisi görevini üstlendi. İtilaf Devletlerinin işgaline hiçbir zaman ses çıkarmadı. Hatta Sevr’in altında imzası bulunan dört kişiden biri oldu (Rıza Tevfik Bölükbaşı, Damat Ferid Paşa, Reşat Halis Bey, Mehmed Hâdî Paşa). Bu hareketi sebebiyle ders verdiği üniversitede protestolara maruz kaldı ve istifaya zorlandı. Ali Kemal’in linç edilmesi üzerine 8 Kasım 1922’de ülkeyi terk etti. Bundan bir buçuk yıl sonra Yüzellilikler Listesi’nde yer aldı ve böylece vatandaşlıktan atıldı. Ancak yurt dışında iken kaleme aldığı Uçun Kuşlar şiiri ile -güya- vatan hasretini dile getirdi. Bu şiiri besteleyen kişi ise “barış güvercini” Ahmet Kaya olmuştur. İslamcı arkadaşlarımız onu da pek sevmişlerdir, zamanında… 

Neyse, yukarıda söylediğimiz gençlerin ve isimlerin Rıza Tevfik hakkında çok fazla konuşmaması onun, Âkif kadar popüler olmamasından da kaynaklıdır. Ancak bu popüler olmayan şahsın, saydığım rezilliklerinin hiçbiri konuşulmazken özellikle Abdülhamid düşmanlığından pişmanlığını dile getirdiği Sultan Abdülhamid Han’ın Rûhâniyetinden İstimdâd adlı şiiri yine yukarıda zikrettiğim güruh eliyle okuna gelmiştir. Bu şiirde, Abdülhamid’e yaptıklarından dolayı pişmanlığını dile getiren adam, İttihat ve Terakki ile Mustafa Kemal Paşa hakkında tonlarca hakarette bulunmaktan geri durmamıştır. Bir kişiden dilediği özrü, vatanını İngiliz’e peşkeş çektiği Türk milletinden dilememiştir. Yine de sırf bu sebeple ön planda tutulması neticesinde hiçbir meziyeti ve kıymet-i harbiyesi olmayan Rıza Tevfik, pişman olduğu için makbul görülmeye başlanırken İslam mücahidi, İstiklâl Şairi, Şair-i Âzam, büyük Türk Mehmet Âkif Ersoy; birtakım edepsiz, tarih bilmez, bağnaz İslamcılar tarafından “p…k” hitabına bile maruz kalmıştır.

İşte bu kesimin tüm düşünce sistemini tek kişi üzerine kurması neticesinde ortaya “gübreli” bir kafa çıkması normaldir. Bunun örnekleri hâlâ; siyaset, edebiyat, din ve bilumum alanlarda karşımıza çıkmaktadır. Haa, İslamcıların bu sultacı bakışı ve tek kişiye tapınmasının kralını Kemalistler yıllarca yaptı ve yapacaktır. O da başka bir bahis…

Yasin İzgi

Editör: Elif Berra Kılıç

Bu ülkede yaşayan her insan defalarca tecrübe etmiştir ki; eğer Türk iseniz hiçbir şey yapmasanız bile oturduğunuz yerden bir barbarlık mirasının vasisi, doğuştan zalim kanı taşıyan bir otokrat sıfatları üzerinize çoktan yapışmıştır. 8-5 çalışan orta hâlli bir beyaz yakalı veya asgari ücrete talim olan bir işçi bile olsanız burjuvazinin ve muhafazakârlığın temsilcisisinizdir. Bu unvanları taşıyan sizlerin, millî çıkarlarınıza fayda verecek her şey doğrudan yanlış olmakla birlikte güttüğünüz her dava da haksızdır. Nitekim siz ulus olarak geçmişte çok büyük günahlar işlediniz ve bunun bedelini de her şeye “eyvallah” çekerek ödemek zorundasınız. Canınıza kasteden bir “gayritürk”e meşru müdafaa ile muamele etmeniz düpedüz ırkçılıktır. Bunun aksini iddia etmek ise Nazizm’den daha adi bir fikirdir.

Kıbrıslı Türklerin geceleri evlerine baskın yapılıp boğazları mı kesiliyor? Lütfen abartmayın! Böyle durumları anlayışla karşılamak lazım. Çünkü Rumlar beş yüz yıl önce yaşanan savaşlarda topraklarını kaybettiler ve bunun travmasını Anadolu’da yaptıkları katliamlarla bile atlatamadılar. Yürekleri hâlâ soğumadığı için otoritenin sırtlarını sıvazladığı bir pozisyonda kendilerine karşı koyamayacak sivilleri öldürmeleri gayet anlaşılabilir bir şeydir. Ne yani, Ermenilerin Karabağ’da hamile bir Türk kadınının karnını deşerek bebeğiyle beraber katletmesi çok mu vahşice? Bence, yüzlerce yıl kurucu unsurundan kat kat daha müreffeh yaşadıkları bir ülkenin insanlarını savaş zamanı sırtından vurup katletmelerinin sonucunda çıkartılan Tehcir Kanunu çok daha büyük bir zulüm. Ama siz anlamazsınız. Çünkü faşist doğdunuz ve öyle öleceksiniz Türkolar. Anakronik tüm tarih yorumlamaları sizin üzerinizde denendiği için haklı olmanızın imkânı yok. Hem de niçin biliyor musunuz? “Adamınız gol diyor!” İşte o sebepten.

Bölücü etnik unsurlar, ekmeğini başka ülkelerden yiyen parti sözcüleri, diplomatik kriz hâlinde olan yabancı devletler, teröristler ve cümle Türk düşmanları… Bu saydıklarımın hiçbirinden milletimizin çıkarına bir söylem beklemediğimiz aşikâr. Olası bir durumda, savaşta, krizde gösterecekleri tutum tam da beklediğimiz gibi. Peki ama bu “Utangaç Türklere” ne oluyor? Niçin sürekli özür dilemeliyiz? Niçin tarihi hiçbir vesikada yer almayan olayların kabahatini üstlenmeli ya da dahlinde bulunmadığımız, bazen de var olmayan olayların müsebbibi olmalıyız? Hem de milletçe.

Malum olduğu üzere bir süredir Dağlık Karabağ bölgesinde savaş var. Azerbaycan işgal hâlinde olan topraklarının bir kısmını geri aldı, inşallah kalanını da alacak. -Bu arada karar merciine sormayı unuttum. Cümlelerimde bir hata var mı? Benim ırkçılığımdan dolayı subjektif ya da asparagas bir şey söylemedim umarım? Yani bu toprakların Azerbaycan’ın olduğu ve Ermenistan tarafından işgal edildiği bilinen bir gerçek, değil mi?-

Bilal’e anlatır gibi anlatmaya devam edeceğim. Yanlış bilmiyorsam savaş, işgal edilen topraklarını geri almaya çalışan bir ülke ile işgal ettiği toprakları vermek istemeyen, soykırım suçu işlemiş bir ülke arasında. Bu durumda bu savaşın müsebbibi hangi taraftır? Defalarca kere tövbe-i istiğfar ederim ki sanırım işgalci olan taraftır.

Peki 21. asırda ülke toprakları uluslara aittir değil mi? Ya da öyle olması gerekmektedir, yanlış mıyım? Eğer öyleysem Türk kazanan tarafta olduğunda “Savaş kötüdür!” nutukları atan bozguncular beni düzeltsin. Pekâlâ uluslar kendilerine ait olan toprakları savunduğu için veyahut işgalden kurtarmak istediği için suçlu olmazlar. Bu konuda savaşmak da topraklarını alana kadar kan dökmek de haklarıdır. Aynı, hanenize tecavüz eden bir kimseyi öldürmenizin suç olmadığı gibi. Neyse ki ben, sizler Ermeni askerleri Aliyev’in yatak odasına girene kadar haneye tecavüz suçu sayılmaz dersiniz diye en başında ülke toprakları milletlere aittir demiştim.

Hadi birazcık dürüst olalım; sizin savaş veya barışla ilgili bir derdiniz yok. Siz “Ermenistan haklıdır.” diyebilecek hiçbir argümana sahip olmadığınız için “Savaş kötüdür.” diyorsunuz. Siz açıkça “Türk düşmanıyım.” demeye cesaretiniz olmadığı için ortalamanın sizi anlayışla karşılayabileceği şeyler söylüyorsunuz. Aslında sizi de anlamakta çok zorluk çekmiyoruz, birkaç paragraf yukarıda saydığım unsurlardan pek bir farkınız yok. Sadece düşündüklerini ve hissettiklerini söyleyecek yüreği olmayan zavallılar olduğunuz için biraz kafa karıştırıyorsunuz.

Benim asıl anlam veremediğim “Ben de sizdenim!” narası atmak için fırsat bekleyen marjinal milliyetçiler(!) ve Kemalist olduğunu iddia eden kimselerin sizinle ağız birliği yapmış olması. Nasıl yani? Atatürk Anadolu’yu işgalden kurtarmaya çalıştığında da mı savaş kötüdür diyecektiniz? Azerbaycan’ı haklı davasında desteklemeyecekseniz siz nerenin milliyetçisisiniz? Hayır, aslında siz ne öylesiniz ne de böyle. Siz özgüvensiz ve çapsız insanlar olduğunuz için kendinizi kabul ettireceğiniz fikirlere mensup gibi davranan meczuplarsınız sadece. Aslında milliyetçilikle uzaktan yakından alakanız yok fakat kendinizi gün geçtikçe daha fazla takipçi toplayan bu refleksin içine atıp güvende hissettirmek istiyorsunuz. Bu sayede cehlinizin ve art niyetinizin ürünü olan söylemlerinizi daha rahat ifade edebileceksiniz. Çünkü hem oradansınız hem de öbür tarafın değneğini tutuyorsunuz. Sonuçta kimse sizi tekfir de edemiyor, değil mi? Aslında Atatürk’ü sevdiğiniz ya da anladığınız da yok. Fakat ciddiye alınmak, dışlanmamak için seviyor ve saygı duyuyor gibi davranıyorsunuz. Velhasıl sizler bozguncusunuz. Türk milleti için tüm düşmanlarından daha tehlikelisiniz. Çünkü ne mertlikten bir yudum içmişsiniz ne de içinizde zerre etik kaygısı var. Karakterinizde köpek olmak var. Omurganız eğrilmiş, yüzsüz ve iki yüzlü çıyanlardan farkınız yok. Yaşama hakkı dahil hiçbir mukaddesat umurunuzda değil. Fakat eminim ki; hamasi söylemleri bir kenara bırakmış, akılcı ve şerefli milliyetçi gençlerin yumruğu altında ezileceksiniz. Hiçbirinizin herhangi bir yerde iz bırakabilecek kadar önemli biri olabileceğini sanmıyorum ama eğer olursa da tarih sizi “onur ve şereften yoksun sürüngenler” olarak zikredecek.

Vera Çakmak

Editör: Zeynep Gökçe Azman – Elif Berra Kılıç