Bu ülkede yaşayan her insan defalarca tecrübe etmiştir ki; eğer Türk iseniz hiçbir şey yapmasanız bile oturduğunuz yerden bir barbarlık mirasının vasisi, doğuştan zalim kanı taşıyan bir otokrat sıfatları üzerinize çoktan yapışmıştır. 8-5 çalışan orta hâlli bir beyaz yakalı veya asgari ücrete talim olan bir işçi bile olsanız burjuvazinin ve muhafazakârlığın temsilcisisinizdir. Bu unvanları taşıyan sizlerin, millî çıkarlarınıza fayda verecek her şey doğrudan yanlış olmakla birlikte güttüğünüz her dava da haksızdır. Nitekim siz ulus olarak geçmişte çok büyük günahlar işlediniz ve bunun bedelini de her şeye “eyvallah” çekerek ödemek zorundasınız. Canınıza kasteden bir “gayritürk”e meşru müdafaa ile muamele etmeniz düpedüz ırkçılıktır. Bunun aksini iddia etmek ise Nazizm’den daha adi bir fikirdir.

Kıbrıslı Türklerin geceleri evlerine baskın yapılıp boğazları mı kesiliyor? Lütfen abartmayın! Böyle durumları anlayışla karşılamak lazım. Çünkü Rumlar beş yüz yıl önce yaşanan savaşlarda topraklarını kaybettiler ve bunun travmasını Anadolu’da yaptıkları katliamlarla bile atlatamadılar. Yürekleri hâlâ soğumadığı için otoritenin sırtlarını sıvazladığı bir pozisyonda kendilerine karşı koyamayacak sivilleri öldürmeleri gayet anlaşılabilir bir şeydir. Ne yani, Ermenilerin Karabağ’da hamile bir Türk kadınının karnını deşerek bebeğiyle beraber katletmesi çok mu vahşice? Bence, yüzlerce yıl kurucu unsurundan kat kat daha müreffeh yaşadıkları bir ülkenin insanlarını savaş zamanı sırtından vurup katletmelerinin sonucunda çıkartılan Tehcir Kanunu çok daha büyük bir zulüm. Ama siz anlamazsınız. Çünkü faşist doğdunuz ve öyle öleceksiniz Türkolar. Anakronik tüm tarih yorumlamaları sizin üzerinizde denendiği için haklı olmanızın imkânı yok. Hem de niçin biliyor musunuz? “Adamınız gol diyor!” İşte o sebepten.

Bölücü etnik unsurlar, ekmeğini başka ülkelerden yiyen parti sözcüleri, diplomatik kriz hâlinde olan yabancı devletler, teröristler ve cümle Türk düşmanları… Bu saydıklarımın hiçbirinden milletimizin çıkarına bir söylem beklemediğimiz aşikâr. Olası bir durumda, savaşta, krizde gösterecekleri tutum tam da beklediğimiz gibi. Peki ama bu “Utangaç Türklere” ne oluyor? Niçin sürekli özür dilemeliyiz? Niçin tarihi hiçbir vesikada yer almayan olayların kabahatini üstlenmeli ya da dahlinde bulunmadığımız, bazen de var olmayan olayların müsebbibi olmalıyız? Hem de milletçe.

Malum olduğu üzere bir süredir Dağlık Karabağ bölgesinde savaş var. Azerbaycan işgal hâlinde olan topraklarının bir kısmını geri aldı, inşallah kalanını da alacak. -Bu arada karar merciine sormayı unuttum. Cümlelerimde bir hata var mı? Benim ırkçılığımdan dolayı subjektif ya da asparagas bir şey söylemedim umarım? Yani bu toprakların Azerbaycan’ın olduğu ve Ermenistan tarafından işgal edildiği bilinen bir gerçek, değil mi?-

Bilal’e anlatır gibi anlatmaya devam edeceğim. Yanlış bilmiyorsam savaş, işgal edilen topraklarını geri almaya çalışan bir ülke ile işgal ettiği toprakları vermek istemeyen, soykırım suçu işlemiş bir ülke arasında. Bu durumda bu savaşın müsebbibi hangi taraftır? Defalarca kere tövbe-i istiğfar ederim ki sanırım işgalci olan taraftır.

Peki 21. asırda ülke toprakları uluslara aittir değil mi? Ya da öyle olması gerekmektedir, yanlış mıyım? Eğer öyleysem Türk kazanan tarafta olduğunda “Savaş kötüdür!” nutukları atan bozguncular beni düzeltsin. Pekâlâ uluslar kendilerine ait olan toprakları savunduğu için veyahut işgalden kurtarmak istediği için suçlu olmazlar. Bu konuda savaşmak da topraklarını alana kadar kan dökmek de haklarıdır. Aynı, hanenize tecavüz eden bir kimseyi öldürmenizin suç olmadığı gibi. Neyse ki ben, sizler Ermeni askerleri Aliyev’in yatak odasına girene kadar haneye tecavüz suçu sayılmaz dersiniz diye en başında ülke toprakları milletlere aittir demiştim.

Hadi birazcık dürüst olalım; sizin savaş veya barışla ilgili bir derdiniz yok. Siz “Ermenistan haklıdır.” diyebilecek hiçbir argümana sahip olmadığınız için “Savaş kötüdür.” diyorsunuz. Siz açıkça “Türk düşmanıyım.” demeye cesaretiniz olmadığı için ortalamanın sizi anlayışla karşılayabileceği şeyler söylüyorsunuz. Aslında sizi de anlamakta çok zorluk çekmiyoruz, birkaç paragraf yukarıda saydığım unsurlardan pek bir farkınız yok. Sadece düşündüklerini ve hissettiklerini söyleyecek yüreği olmayan zavallılar olduğunuz için biraz kafa karıştırıyorsunuz.

Benim asıl anlam veremediğim “Ben de sizdenim!” narası atmak için fırsat bekleyen marjinal milliyetçiler(!) ve Kemalist olduğunu iddia eden kimselerin sizinle ağız birliği yapmış olması. Nasıl yani? Atatürk Anadolu’yu işgalden kurtarmaya çalıştığında da mı savaş kötüdür diyecektiniz? Azerbaycan’ı haklı davasında desteklemeyecekseniz siz nerenin milliyetçisisiniz? Hayır, aslında siz ne öylesiniz ne de böyle. Siz özgüvensiz ve çapsız insanlar olduğunuz için kendinizi kabul ettireceğiniz fikirlere mensup gibi davranan meczuplarsınız sadece. Aslında milliyetçilikle uzaktan yakından alakanız yok fakat kendinizi gün geçtikçe daha fazla takipçi toplayan bu refleksin içine atıp güvende hissettirmek istiyorsunuz. Bu sayede cehlinizin ve art niyetinizin ürünü olan söylemlerinizi daha rahat ifade edebileceksiniz. Çünkü hem oradansınız hem de öbür tarafın değneğini tutuyorsunuz. Sonuçta kimse sizi tekfir de edemiyor, değil mi? Aslında Atatürk’ü sevdiğiniz ya da anladığınız da yok. Fakat ciddiye alınmak, dışlanmamak için seviyor ve saygı duyuyor gibi davranıyorsunuz. Velhasıl sizler bozguncusunuz. Türk milleti için tüm düşmanlarından daha tehlikelisiniz. Çünkü ne mertlikten bir yudum içmişsiniz ne de içinizde zerre etik kaygısı var. Karakterinizde köpek olmak var. Omurganız eğrilmiş, yüzsüz ve iki yüzlü çıyanlardan farkınız yok. Yaşama hakkı dahil hiçbir mukaddesat umurunuzda değil. Fakat eminim ki; hamasi söylemleri bir kenara bırakmış, akılcı ve şerefli milliyetçi gençlerin yumruğu altında ezileceksiniz. Hiçbirinizin herhangi bir yerde iz bırakabilecek kadar önemli biri olabileceğini sanmıyorum ama eğer olursa da tarih sizi “onur ve şereften yoksun sürüngenler” olarak zikredecek.

Vera Çakmak

Editör: Zeynep Gökçe Azman – Elif Berra Kılıç

Öncelikle belirtilmesi gereken ilk husus, dezavantajlı yahut hak kaybına uğramış kişi veya grupların durumlarını en iyi ifade edebilecek olanlar yine kendileri olacağı için üçüncü taraflarca söz haklarının gasbedilmemesi gerektiğidir. Diğer bir deyişle, hak talebinde bulunacak olanlar, eksik bırakılmış yahut gasbedilmiş olan hakların detaylarına herkesten daha fazla vâkıf olduğu için bu hakların teminini kendileri sağlamalıdır. Bu yüzdendir ki bu mağduriyete dahil olmayanların bu durumlar hakkındaki yorum ve yargıları iyi niyetle yapılmış edim ve söylemler olmaktan daha cüretkâr tavırlar sergilememelidir. 

Konu kadın hakları, peki neden bir erkek konuşuyor? Özellikle de girişte yapılan söylemle çelişircesine. Buna verilebilecek en makul cevap şudur ki ilkin, bu haklı davada taraf belli etmek kaygısı taşımak, ikincil olarak ise bu mücadelenin zafere ulaşmasında ufak da olsa bir katkı sağlayabilmek gayesine sahip olmaktır. 

Asıl meseleye gelmeden önce, hâlen daha bu yazının bir kadın tarafından kaleme alınmamış olmasından rahatsızlık duyan okur için şunu belirtmek isterim ki bu yazıyı kaleme alma cüretini kendimde bulmama kaynaklık eden isim, Jhon Stuart Mill’dir. Siyaset felsefesi tarihinde yüce insan Platon’dan sonra doğrudan “kadın sorunu”na dair kaygıyla yaklaşan ilk erkek filozoftur, demek yanlış olmaz sanırım. 3 yaşında Grekçe öğrenen, 8 yaşında Platon okuyan Mill, kadın ve erkek eşitliğinin tesis edilmesi için liberal ve faydacı paradigmaları uzlaştırıp kadının bağımsızlığı için fikrî çalışmalar yapmıştır. Mill eğer konuşmamış olsaydı feminist hareket ilerlemesinden ve haklılığından bir şey kaybetmezdi fakat şüphesiz bazı eksiklikleri yahut gecikmeleri olurdu. 

Mill gibi büyük bir atılım gerçekleştirmek yahut kuvvetli bir teori üretmek gibi bir gayem yok. Yalnızca ehemmiyet verilmesi gerektiğini düşündüğüm bir konuyu kendimce tekrar gündeme getiriyorum. Peki nedir o konu? Antagonizma. Yani siyasalın özü.

Hâlen daha tartışmalı olarak kabul edilse dahi Carl Schmitt, siyasalın özünü en iyi kavramış ve ifade edebilmiş siyaset bilimcilerden biridir. Kısa bir şekilde Schmitt’in görüşlerini özetlemek gerekirse: Nasıl ki sanatın özü güzel ve çirkin, ahlakın özü iyi ve kötü, iktisatın özü kâr ve zararsa; tıpkı bunlar gibi siyasalında bir özü vardır ve bu dost/düşman ayrımıdır. Peki dost/düşman ayrımı derken neyi kastediyoruz? Elbette ki kişisel görüşler çerçevesinde nitelenen bir ayrım değil bu. Bir örnekle açıklamak gerekirse: Yüksek sesle müzik dinlediği için düşman kesildiğin komşun değildir, buradaki kasıt, eğer komşun farklı bir etnik kimliğe yahut dinî görüşe sahip olduğu için aranızda bir husumet oluyorsa işte bu siyasaldır, dost/düşman ayrımındadır. 

Çağdaş siyasal teoride ise bu kuram hem karşılık bulmuş hem de eleştirilmiştir. Chantal Mouffe gibi siyasalın özünü kavramaya yönelik çalışmalar sürdüren siyaset bilimciler, Schmitt’in kuramı üzerine gitmeyi tercih etmişlerdir. Nihayetinde Mouffe, siyasalın özündeki antagonizmayı agonistik bir siyasal düzleme çekmeyi önermiş, bugünün dünyasında mevcut pek çok sorunun çözümü için bu anlayışı öne sürmüştür. Peki agonistik ne anlama geliyor? Kabaca Schmitt’in dost/düşman ayrımını (antagonizma), tabiri caizse yumuşatarak bir biz/onlar (agonizma) ayrımına evriltmektir, diyebiliriz. 

Yeterince laf kalabalığı yaptıysak asıl konuya giriş yapıp yazıyı fazla uzatmadan sonlandıralım. Öncelikle belirtmek gerekir ki feminizm, siyasal bir hegemonyanın ürünüdür. Multidisipliner çalışmalar ve farklı pratik mücadelelerle birçok koldan çözümlenmeye çalışılan bir sorun olsa da “kadın”ın siyasala içkin sorunları çözümlenmedikçe diğerleri havada kalacaktır. Bu noktada ise mevcut hegemonyanın kadına yeter-gördüğü siyasal, yıkılıp yerine bir yenisi inşa edilmesi suretiyle bertaraf edilmelidir. Diğer türlü bir inşa etme sürecine girilmemesi, mevcut hegemonik düzeni onamak anlamına gelir. 

Toplumsal çatışmada en önemli yerlerden birine sahip “kadın hakları” konusu, bir tür biz/onlar ayrımı belirlenmedikçe ne sistematik bir ilerlemeyi sürdürülebilir kılabilecek ne de aksi yönde gelen tehditleri öngörebilme lüksüne sahip olacaktır. Peki nasıl olacak bu ayrım? İlk akla gelen ve makul sayılabilecek hâliyle, biz/onlar ilişkisinin temel düzeyde kadın/erkek olarak kurulduğunu söyleyebiliriz. Lakin şunu sormak gerekli, bu ifade durumu çözüme kavuşturmaya muktedir midir yahut doğruluğu kesin suretle sorgulanamaz mıdır? Bu soruya feminist teorinin radikal kanadının vereceği yanıt şüphesiz bellidir, haksızlar da demiyorum. Çoğu teori pratikte kazanç elde edebilmek adına radikalleşmelidir, en azından belli ölçütlerle. 

Kadın/erkek şeklinde yapılacak bir ayrım, kadın hakları konusunda erkek cephesinden gelebilecek destekleri es geçmek problemini de beraberinde getirecektir ya da kadın cephesinde oluşan gediklerin görmezden gelinmesi sorununu doğurabilecektir. Ayrıca bu tür bir ayrımın biz/onlar şeklinde olmaktan ziyade antagonizmayı körükleyecek nitelikte bir dost/düşman ayrımı olduğu da söylenebilir. Buna karşın bir ayrım yapmaksızın yekûn bir mücadeleye girmeye kalkmak, şüphesiz kaosa zemin hazırlayacak hatta belki de hareketin dinamikliğine ve haklılığına zarar verecektir. Bu yüzden yapılabilecek olanın en makulü, biz/onlar ayrımının belirlenmesi ve egemen iradeye hak talebinde bulunacak olanların harekete süreklilik kazandırması olacaktır. Burada bu ayrımı kesinleştirmek yahut kadınlara akıl vermek gibi bir gayem yok, yalnızca farklı bir bakış açısı getirebilmek yahut hâlihazırda düşünülenleri sağlamlaştırmaktır derdim. 

Ayrımın kadın haklarını savunanlar/savunmayanlar şeklinde düz bir mantıkla yapılacak olan türünün de çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü mücadelenin savunusu için gerekçeler kişilere göre değişebilmektedir. Nitekim hareket yalnızca “kadın hakları” olarak değil, bugünün pek çok sorunuyla da ilişkili olan bir hareket olma niteliğine erişmiştir. Şöyle ki nasıl ilk dalgada feministler yalnızca oy hakkı gibi haklar için mücadele etmiş ve bunları elde edince hareketin dinamizmini kaybetmişse; yahut ikinci dalgada hareket içindeki beyaz-siyah, alt-üst sınıf gibi hizipleşmeler yine hareketi sekteye uğratmışsa; bugün benzeri şekillerde düşülebilecek tuzaklar yine bu haklı davanın zararına olacaktır. Ayrıca “kadın hakları” olarak bahsettiğimiz mefhum yalnızca kadınlar için değil, erkekler için de oldukça önemlidir; nihayetinde erkeğin sosyal hayat ve statüsünü de kadının konumunu ele almadan değerlendirmek sağlıksız olacaktır. Yani asıl mesele kadının hak ve özgürlüklerini elde etmesi olmaktan ziyade, toptan bir dönüşüm gerekliliğidir. 

Türkiye’de -hatta yer yer dünya genelinde- bir insan hakları problemi olduğu noktası da gözden kaçırılmamalı, bu yüzden kadın hakları; insan hakları özelinde temel birey hak ve özgürlüklerini içeren, pozitif ayrımcılığın getirebileceği denge bozukluklarına karşı temkinli olan bir hareket olduğu idrakinde olmalı. Bunun yanı sıra, kadının uzlaştırıcı bir kurum olarak yurttaşlık statüsüne sahipliği bile kimi zaman tartışmalı olurken kadına söylem ve edimlerinin radikalliği yahut denge bozuculuğu hakkında ikazda bulunmanın ne kadar abes olduğunun da bilincine varılmalı. Ekseriyetle yaşam hakkı mücadelesi veren kadınların, “kendilerine dikkat etmesi gerektiği” gibi primitif söylemlere bir son verilmeli, hiç kimsenin yaşayış ve kimliğinden dolayı hak kaybı veya gaspına uğramaması gerektiği yerleşik bir bilinç hâline getirilmelidir. Genel itibariyle antagonizmayı, agonistik bir düzleme taşımak adına feminizmin yapabileceği makul biz/onlar ayrımından birisi: Feminizmin ne kadın ve erkek üzerinden yasa yapacak hukuki bir kurum ne de kadınların yaşadıkları yüzünden rehabilite edilmelerini sağlayacak psikolojik bir kuram olduğunun farkında olarak (bu nitelemeyi bir metinde okumuştum fakat kaynağı gayretlerime rağmen bulamadım, atıfsız bırakmamak adına müellifine selam duruyorum), feminizmi salt siyasal zemine oturtup siyasal antagonizmayı çözmek için bir araç olarak yurttaşlık hedefine ilerletmek olabilir. Dolayısıyla cinsi yahut ideolojik farklılık gözetmeksizin, kadının yurttaş olmasını – yani hak sahibi olabilme hakkının olmasını- savunan kişi ve grupların oluşturduğu “biz”e karşı, bunu tesis etmesi gereken egemen irade ve buna karşı tutum sergileyen kişi ve grupların oluşturacağı bir “onlar” olacaktır. İndirgemeci yaklaşımlardan uzak kalınarak gerçekleştirilecek mücadeleler, başarıya ulaşma ihtimali en yüksek olanlar olacağı için müdafaanın meşruiyetini en geniş perspektiften ele almak gerekmektedir. Bu yüzden gönül rahatlığıyla diyebiliriz ki biz yurttaşlığı savunuyoruz, yurttaşlarımızın -düz hesap- yarısını teşkil eden kadınları savunuyoruz. Kadınların söylem ve edimlerini sonuna kadar destekliyor, onlara bir şey öğretmeye kalkmıyoruz. Nitekim biz -maalesef- tuzu kuru olan tarafız…

Oğuz Can Acar

Editör: Elif Berra Kılıç


“Kadınlar içtimai hayatta erkeklerle birlikte yürüyerek birbirinin yardımcısı ve destekçisi olacaklardır.”

                                                                                                                            M. Kemal ATATÜRK

Doğduğumuz topraklar, geçmişten bugüne süregelen kültür aktarımı, toplumumuzun gerek ideolojik farklılıkları gerek sosyolojik bölünmüşlükleri birçok alana etki ettiği gibi kadın hakları alanına da etki etmiş durumda. Bu öyle bir etki ki tek tip bir anlayıştan söz etmek mümkün değil. Feminist mücadelenin en etkili yanı ve ne yazık ki en çetin yanılgısı da tam olarak burada başlıyor. Nasıl ki aynı evi paylaşan aile fertleri bile birebir aynı fikir dünyasına sahip değilse eşit hak talebinde bulunan kadınlar da aynı fikirde olamayabiliyor. Söz konusu feminizm olduğu vakit çatılan kaşlar, büzülen dudaklar ile karşılaşıyor feministler. Kadınlar, öyle bir fikir savaşı veriyor ki bir yandan ön yargıları yıkmak için uğraşırken diğer yandan her gün hakları gasbediliyor ve hatta canlarından oluyorlar. Peki bu mücadelenin nedir sebebi?

Kadınların eşit hak mücadelesinden söz ederken tarihsel olarak 19. yüzyıla kafamızı çevirmemiz gerekiyor. O zamanki çıkış noktaları ile günümüzde konuştuğumuz durumlar ne yazık ki pek istenilen gelişmeyi gösteremediğimizi ortaya koyuyor. Bunun en büyük sebebi, her toplumun gündemini farklı dinamiklerin oluşturması diyebiliriz. Norveç’teki bir kadının feminist mücadelesi ile Türkiye’deki bir kadının mücadelesi aynı olabilir mi? Bir yanda ekonomik sıkıntılar diğer yanda terör derken hâliyle Türkiye’deki kadın hakları mücadelesi sadece kadın hakları arayışı olmakla kalmayıp daha kapsamlı bir hak arayışına evriliyor. Hatta şunu demek de mümkün, Türkiye’de feminizm henüz kadın-erkek eşitliği konusuna tam eğilememiştir çünkü Türkiye’de kadınların mücadelesini verdiği ilk hak, yaşam hakkıdır. Tablo bu kadar mühimken mühim olan başka bir husustan söz etmekte fayda var. Her fikir akımı kendi taraftarlarının, takipçilerinin fikir ayrılıkları ile değişime uğrar öyle ki feminizmin sistemsel kurucuları liberal feministler iken şu an radikal feministlerin bu alanda daha çok olduğunu görmekteyiz. Bu ayrımların olması olağan ve hatta bir ihtiyaçken Türkiye’de işler ne yazık ki böyle değil. Eğer Türk isen, bu kimliğini öne sürüyorsan feminist olamazsın gibi akıl süzgecinden geçmemiş bir anlayış mevcut. Bu anlayış sadece milliyetçi olmayanlarda değil milliyetçi olanlarda da mevcut. Argümanlar farklı fakat temel yargı aynı. Milliyetçi isen feminist olamazsın!

Türkiye’nin feminist mücadelesinden ziyade hâlihazırda bir feminizmle mücadelesi mevcut. Feminizm kelimesi toplum içerisinde birbirinden farklı birçok anlam ifade ediyor. Kimisi bunu kimliği olarak görüyor kimisi ise değerlerine düşman olarak. Türk feminizmini savunanlar ise feminizmi medeni bir toplum için gereklilik olarak görmekte. Türkiye gibi geleneksel kültürün yozlaştığı ve otoriterleştiği toplumlarda insanların bir şeyleri değiştirebilmesi için birlikte hareket etmesi elzemdir. Hâl böyleyken feminist mücadele bu anlamda sadece kadınlar için değil erkekler için de önem arz ediyor. Lakin Türk toplumunda politize edilen her şey gibi feminizm de politize edilmiş durumda. Feminist dendiği zaman akıllara mor saçlı, erkek düşmanı, tek derdi vücut kıllarının alınmasının saçma olduğunu dillendiren bir profil geliyor. Peki bu ne kadar doğru? Böyle kişilerin olmadığını söylemek yanılgı olacağı gibi bu yargı üzerinden genelleme yapmak da yanlış olacaktır. Kaldı ki Türkiye’de yukarıda da belirttiğim gibi feministler henüz yaşam hakkı mücadelesi içerisindeyken feminizmi bu kalıptan ibaret görmek art niyetli bir yaklaşım olacaktır.

Türk feminizmini diğer feminizm türlerinden ayıran husus, merkezinde ilerlemeci bir hareketin, toplumsal bir gayenin yer almasıdır. Türk feminizmi anlayış olarak kadın-erkek eşitliğini medeniyet inşasının temeli olarak görür ve bu anlamda sadece kadınlara değil erkeklere de sorumluluk yükler. Kapsam olarak ifade etmek gerekirse Türk feminizmi sadece kadın haklarını korumayı değil kadın hakları ile beraber insan haklarını da korumayı amaçlar. Türk feminizminde temel amaçtan ziyade ortak fayda vardır. Bu ortak fayda ise kadının toplumdaki yerini, statüsünü güçlendirip toplumunun bir bütün olarak huzurunu, düzenini sağlamak ve muhafaza etmektir.

Türk feminizmine inanmış ve gönül vermiş kadınların millî hassasiyetlerinin olması ile beraber, doğduğu kültürde yozlaştığını, yanlış olduğunu düşündüğü olguları mantık çerçevesinde eleştiren yanları da baskındır. Türk feministlerin millî hassasiyetlerinin ön planda olması, Türk kimliklerinden vazgeçmemeleri birçok insanın canını sıkar vaziyette. Kabul etmek gerekirse kendini radikal olarak tanımlayan fakat aslında marjinal olan feministlerin böylesi millî hassasiyetleri yok denecek kadar azdır. Bunun toplum geleceğine etkisini görmemek mümkün değil. Milliyetsiz toplum istemeyen ama söz konusu hakları olunca da kadınlara dayatılanlara karşı çıkan Türk feministler olarak Türk feminizminin olması gerektiğine, olacağına inanıyoruz. Türk milliyetçisi cenahın, ön yargılarından ve özünden kopmuş olmasından mütevellit bunu hemen kabullenmeyeceğinin de farkındayız. Sadece Türk milliyetçisi olmanın kadın haklarını savunmak için yeterli olduğunu iddia edenlere şunu sormakta fayda var: Gerek fertler olarak gerekse siyaseten Türk milliyetçileri kadın hakları için neler yaptı? Yaptıkları ne kadar etkili oldu? Hangi konuda öncü oldu? Geleceğe yönelik projeleri neler? Kadın cinayetlerini üst perdeden kınamak demek kadın hakları için çalışma yapmak demek değildir. Asıl mesele kadın cinayetlerinin önüne geçmek, çalışma hayatında kadın-erkek eşitliğini sağlamak iken bu gibi temel ve mühim konularda harekete geçmemiş kişi ve kurumların Türk milliyetçisi feministleri eleştirmesini yersiz ve tutarsız bulmaktayız. Yönetimlerinizde kadınlara vereceğiniz koltuklar değil bizim hedefimiz. Her fırsatta övündüğünüz Türk kültürünün kadına verdiği değeri samimi bir şekilde görmek istiyoruz. Kabul etmek gerekirse Türk milliyetçisi cenahta evet kadın algısı konusunda bir değişim söz konusu fakat kadın hâlâ yarım olarak görülmekte. Aklı yarım, gücü yarım… Belki bunu açık açık dillendirmiyorlar fakat davranış ve hareketleri ile belli ediyorlar. Bu cenahta sözümüzün geçerliliğinin olması için olduğumuzdan daha sert bir tutum sergilemek zorunda kalmak istemiyoruz. Fikirlerimiz dinlensin diye maskulen tavırlar içerisinde olmak istemiyoruz.

Feminist mücadele içerisinde yer almamızı yadırgalayanların Batı’daki mücadeleden habersiz oldukları ihtimali ağır basıyor. Zira Batı’da ‘beyaz feministler’, ‘siyah feministler’ gibi bir ayrım bulunmakta ve kendi içlerindeki tartışmaları feminizm için bir çeşitlilik, zenginlik olarak görmekteler. Roman feministler, Afrikalı feministler hem milletlerinin haklarını hem de kadın haklarını savunurken Türk feministler neden bunu yapmasın? 

Dünya perspektifi değişirken, toplum olma, aile olma bilinci yerini bireyselciliğe bırakırken Türk milletinin geleceğini kendine dert edinmiş kadınların bu alanda geri durması Türk toplumu için büyük kayıp olacaktır. Zira ülkemizde yürütülen ve birçok insanın ön yargı ile yaklaştığı radikal ‘feminizm’ anlayışı, toplumu ve aileyi bizzat eşitlik önündeki engel olarak görmekte. Bunun yanlış olduğunu, toplumsal huzurun kadın-erkek dayanışması ile ve bu dayanışmanın da iki cinsiyet arasındaki eşit haklar ile olacağını düşünen bizler, bu mücadelede yer almak zorundayız. Öyle ki bir olayı, bir olguyu eleştirmek kolay, zor olan ise eleştirilen şeyi düzeltmek için uğraşmak. Yürümekte olduğumuz yolun zor olduğunun farkındayız. Hemen kabul görmeyeceğimizi, sorularla, eleştirilerle mücadele edeceğimizi hatta bizleri destekler gibi görünüp bu mücadele ile alay edenlerin olacağının da farkındayız. Bunca olumsuzluğa rağmen bizleri anlayan, hak veren ve hatta yanımızda olup destek olan bilinçli, şuurlu erkeklerin varlığından da son derece memnunuz. Sadece feministlerin ötekileştirildiği değil, feminizmi destekleyen erkeklerin de ötekileştirildiği, eleştirildiği hatta hor görüldüğü bu düzende bizler onlarla beraber değişimin öncüsü olacağız. Biliyoruz ki kadın hakları mücadelesi sadece kadınların çabası ile değil kadın ve erkeğin birlikte hareket etmesi ile başarıya ulaşacak. Bu iki cinsiyet artık toplum normlarını beraber tartışmalı, beraber reforme etmeli eğer yeniden yıkmak gerekiyorsa onu da beraber yapmalı ve yeniden beraber inşa etmelidir. Bizler için, toplum sağlığı için, gelecek nesiller için hayati öneme sahip olan bu husus göz ardı edilmemelidir. Bu sebeple feminist mücadeleyi sadece kadın destekçilere indirgemek büyük bir yanılgı olacaktır. 

Kalıplaşmış bir ‘Türk toplumu’, ‘Türk kültürü’, ‘Türk milliyetçiliği’ anlayışı mevcut fakat bu anlayışlar günümüz şartları ve gelişen dünya eksenine göre yeniden yapılandırılmazsa bir adım ilerlemek şöyle dursun yerimizde sayacak ve hatta geri adım atmaya başlayacağız. Dünyada var olan milliyetçilik anlayışının karşısında yer alan milliyetsiz toplum anlayışı kolay yok edilebilir görülmemeli. Bu öyle bir anlayış ki karşımıza direkt ‘Bizler dünyada milliyetsiz toplumlar istiyoruz.’ söylemi ile çıkmıyorlar ve bu taleplerini günlük hayatın her alanına etki edecek şekilde göze çarpmamaya dikkat ederek işliyorlar. Bugün Atatürk’ü sevdiğini, açtığı yoldan ilerlediğini iddia edenlerin dahi Türk milleti adına tasavvurlarının olmaması ve hatta Türk’e düşman olanlarla kol kola olması göz önünde bulundurulduğunda verilecek mücadelenin ne kadar çetin olduğunu görmekteyiz. 

Bir hususu kabul etmekte fayda var. Türk kadınlarının hak mücadelesi dünyanın diğer kadınlarının mücadelesinden farklı oldu hep. Bunun temelinde yüzyıllar süren imparatorluk kültürünün vermiş olduğu otoriter yapı, dinî kültür yer almakta. Cumhuriyetin ilanından sonra görünür bir eşitlik anlayışı başlamakla beraber bu eşitlik anlayışının bile çoğu zaman -şartlar gereği- öncüsü erkekler olmuştur. Sırf bu sebepten ötürü şunu diyebiliriz ki bizim ülkemizde kadın-erkek eşitliği birlikte verilecek mücadele ile mümkün olacak. Atatürk’ün kadının toplumdaki yerine yönelik atmış olduğu adımlar bu anlamda çok mühim olmakla beraber bu, başka bir yazının konusu olacağından uzun uzadıya burada buna değinmeyeceğim fakat Türk milliyetçisi kimselerin tarihin bu okumalarını yapmadan geçmişe sıkı sıkı sarılarak ‘Bizlerin feminizme ihtiyacı yok.’ düşüncesini yetersiz bulmaktayım. Biz Türk kadınları, feminist mücadelede kendi kimliklerimizle yer almalı ve bir alan açmalıyız. Bizlerin alan açmadığı her düşüncede bizden olmayan ve bizden haz etmeyenlerin var olduğunu hatta seslerinin gür çıktığının da farkındayız. Bugün Türk kadınının feminizme ihtiyacı yok diyenler, yarın en basitinden uluslararası bir ödül alan Türk kökenli bir kadının ödülünü bir gerillaya, bir teröriste armağan etmesi ile öfkeden deliye dönecek. Bunlara geçit vermemek, harekete geçmediğimiz için kendimizi suçlamamak ve toplumun ruhsal refahı için bize düşeni yapmak için bizler, Türk feminizminin gerekliliğini her daim anlatacak, sınırlarını, kapsamını zamanla beraber oluşturacağız. Bu yolda bize destek olacak olan, bizimle mücadele edecek olanlara şimdiden teşekkür ediyor bizi kabul görmeyenlere, örselemek isteyip alay edenlere duygusal milliyetçilikleri ile mutluluklar diliyoruz. 

Hangi alanda olursak olalım gayemiz Türk milletinin istikbali ve refahı olacaktır. 

Mazi değişmez fakat âti Türk kadının ellerinde şekillenecek.

Esen kalın.

Sinem Saka

Editör:Elif Berra Kılıç

Günümüz Türk milliyetçiliğinin – ki ele alınan kavramın sabit olmayan vaziyeti, kimi veya kimleri tam manasıyla ne şekilde anlattığının meçhul oluşu, bu yazıda mevzubahis edilecek temsiliyet ve meşruiyet meselesinin bariz bir örneğidir – içinde bulunduğu durum bir hastalık hâlini almıştır, ki söz konusu hastalık, Türk milliyetçiliğinin kendisini karşısında bulduğu ayrım noktasında düğümlenmiş durumdadır.

Kendisini geniş anlamda Türk milliyetçisi, dar anlamda ülkücü olarak kabul eden insanlara uzun yıllar yuvalık etmiş MHP’nin AKP ile ittifakı (bu ittifakın hem MHP içinden hem de dışından ciddi eleştirilere tabi tutulduğu unutulmamalıdır, geçmişte cumhurbaşkanı ile Devlet Bahçeli’nin ağır atışmaları, “açılım süreci” gibi MHP’nin var oluş sebebine aykırı politikalar ve “her türlü milliyetçiliğinin ayaklar altına alınması” gibi söylemler söz konusu ittifakın ne denli samimi olduğu hususunda şüpheler doğurmuştur) ve MHP içindeki muhaliflerin kurdukları İYİP’in yüzde onluk seçim muvaffakiyetine rağmen tabanını ve potansiyelini doğru yansıtmayan söylemleri ile beklentileri karşılayamaması Türk milliyetçilerinin düştükleri temsiliyet ve meşruiyet krizini delillendirmektedir.

Türk milliyetçileri siyasi pastada hem nitelik hem de nicelik bakımından ciddi ve ehemmiyetli bir dilim teşkil etse de temsiliyeti ve varlık gücü günümüzde zayıflamıştır. Günlük siyasette seçim kazandırdığı iddia edilen HDP seçmeni kadar bile konuşulmamakta, öne çıkarılmamaktadır. Bir Türk milliyetçisinin bugün bir seçim olsa kendisini gerçekten temsil ettiğine inandığı bir partiye oy vereceğine inanmak güçtür. “Mecbur gene X’e basacağız” ifadesi, son yıllarda Türk siyasetinin fakat bilhassa Türk milliyetçilerinin bulundukları vahim ahvali göstermektedir.

Demokratik sistemlerde siyasi arenada temsil edilmeyen kişi veya gruplar yok hükmündedir. Yalnızca sandığa gidip oy vererek vatandaşlık vazifesini yerine getirmekten başka iş görmeyen bir insan yığını tek kelime bile söz sahibi olmadığı bir siyaset tarafından hayat boyu yönlendirilmektedir. Burada ele almak istediğimiz mesele, Türk milliyetçiliğinin mâkus talihini nasıl yenebileceği üzerinde durmak ile alakalıdır.

Maalesef günümüz siyasetinde Türk milliyetçileri temsil edilemedikleri yani bir temsiliyetten yoksun bulundukları gibi ontolojik olarak bir varoluş sebebinden de yoksun kalmışlardır. MHP’nin AKP ile ittifakı bağlamında “yerli-millî” söyleminin kapsayıcılığı, diğer taraftan İYİP’in yeni, orijinal bir söylem inşa edememesi ile birlikte Türk milliyetçiliği belli belirsiz bir görüşler kümesi hâlinde günümüz Türk siyasetinde savrulmaktadır.

Diğer bir taraftan İslamcı çevreler milliyetçiliği istedikleri biçimde yontup biçerek, kesip doğrayarak kendilerine mal etmeye ve sahiplenmeye çalışmakta, açık bir şekilde söylemek gerekirse Türk milliyetçiliğinin “seküler” taraflarını ayıklayarak kendi anlayışları ve dünya görüşleri çerçevesinde “fason bir milliyetçilik” oluşturmaya çalışmaktadırlar. Ayasofya’nın açılışında Nihal Atsız’a aidiyeti şüpheli bir cümlenin ona atfedilerek paylaşılması, Enver Paşa üzerinden zımnen yürütülen Mustafa Kemal Atatürk düşmanlığı ve alternatif bir tarihî gelişim hikâyesi üretmeye çalışmak, Türklüğün İslam’la müşerref olduğu vurgusu ve İslâmiyet öncesi Türk tarihinin hor görülmesi veya topyekûn görmezden gelinmesi gibi problemler mevcuttur.

Türk milliyetçiliği söz konusu siyasî veya epistomolojik sorunlar haricinde devlet ile arasındaki gerilimli ilişki açısından da zor durumdadır. Günümüz Türk milliyetçiliğinin ciddi meselelerinden birini devlet ile aralarındaki soyut tansiyon oluşturmaktadır. Devletin kutsallık, sorgulanmazlık ve karşı gelin(e)mezlik algısı yavaş yavaş kırılmaktadır fakat bu durum karşısında ciddi bir yersiz-yurtsuzluk/kaçgunluk hüznü milliyetçilerin büyük kısmını kaplamaktadır. Burada söz konusu gerilimin ilk defa yaşanmakta olan bir hadise olduğu düşünülmemelidir. Tarihî örnekleri malumdur.

Reel politik ve ekonomi göz önünde bulundurulduğunda son yıllarda artan adâletsizlik ve hukuksuzluklar, geçim sıkıntıları yanında hükûmete yakın kimselerin torpil, adam kayırma gibi devletin tüm kademelerine sinmiş ahlâksızlıklar ve hak yiyicilik , yine hükûmete yakın çevrelerin müreffeh hayat tarzları ile gençlerin gelecek kaygılarıyla beraber bulundukları durumun içerisindeki mevcudiyetlerini sorgulamaları devlete olan tabiyetin sorgulanmasını doğurmaktadır. Diğer bir deyişle devlet-millet algısı kırılmakta fakat bu ontolojik bir problem doğurmaktadır.

Türk milliyetçiliği günümüz şeraiti göz önünde bulundurulduğunda siyasi bir temsiliyetin ve günlük siyaset pratiklerinin dışında bırakılmış, gelecek kaygısının ve maalesef ümitsizliğin sardığı bir hâlet-i ruhiye içerisinde inandığı her şeyi sorgulamaya itilmiş ancak toplumsal düzlemde var olmaya, ayakta kalmaya çalışan bir toplumsal grup derekesindedir.

Bunların ışığında Türk milliyetçiliği kendine taze, sağlam bir raison d’être teşkil edip epistemolojik ve ontolojik temellerini gözden geçirmelidir. Ayrıca mevcut ana akım siyasetin haricine çıkıp toplumsallaşmalı, bir diğer deyişle sivilleşmelidir, şurası açıktır ki herhangi bir siyasi oluşum toplumda grup veya fert hâlinde mevcut Türk milliyetçilerinin talep, arzu, beklenti ve en önemlisi de umutlarını karşılamaktan fersah fersah uzaktır. Türk milliyetçileri mevcudiyetlerini “biz de buradayız” diyebilecekleri bir biçimde yeniden tanzim etmelidirler.

MHP’nin yüzde 10 oy potansiyeliyle bünyesindeki ağır topların kurduğu İYİP ile beraber aynı seçimde yüzde onar oy alması, AKP ve bilhassa CHP içindeki milliyetçi oylar düşünüldüğünde Türk milliyetçiliğinin siyasi düzlemdeki potansiyelini kanıtlamaktadır. Her söylemde “Kürt oyları seçim kazandırdı” hezeyanı ve mübalağası Türk milliyetçilerinin varlıklarının unutturulması ve bilinçli bir karartma operasyonuyla görmezden gelinmelerinin sağlanması bağlamında hayati önem taşımaktadır.

Ayrıca diğer tüm siyasi cereyanlardan farklı ve kuvvetli olarak bir zamanlar devlet ile aralarında et tırnak ilişkisi olan Türk milliyetçilerinin, politik konjonktür vasıtasıyla aralarındaki tek taraflı bağlılık ilişkisini sorgulamaları Türk milliyetçiliğinin içinde bulunduğumuz katı otoriter siyasi söylemi kırıcı ve demokratik bir siyasete önderlik edecek potansiyelini açığa çıkartabilir. Türk milliyetçiliği en başta fikrî hürriyetine devlet ile arasındaki köhnemiş ve hastalıklı bir vaziyete evrilmiş ilişkisini feshederek ve önce toplumsal sonrasında ise siyasi bağımsızlığını ilan ederek kavuşabilir.

Müstebit bir padişaha karşı dağlarda, zalim düşmanlara karşı evvelden Balkanlar’da ardından Anadolu’nun her tarafında vücut bulmuş bir kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesinin hem beyni hem ruhu olan Türk milliyetçiliği, bir an evvel içinde bulunduğu vahim ahvalden halas edilmedikçe ne kendi problemlerini ne de Türk siyasetinin tıkanıklığını açabilecek bir tazelik ve gücü bulacaktır.

Ciddi oy potansiyeli ve toplumsal tabanıyla Türk milliyetçiliği, günümüz Türk siyasetinin tıkanmışlığını, paslanmışlığını ve cansızlığını baştan aşağı yenileyebilecek kapasitededir ancak kendi içindeki ruhu yeniden keşfedip ihya etmeye muhtaçtır. Milliyetçilik, İslamcılığın veya onun bir aygıtı hâline gelen Devletçiliğin ihtiyaç duyduğunda buyurduğu bir vasıta olmadığını anımsamalıdır. Türk milliyetçiliği ancak, Türk’üm diyebilenin modern, zihniyet olarak sağlam ve sağlıklı, kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmesinin en asil vasıtası olabilir!

Cem Sili

Editör: Gülçin Kermen

Küresel bir salgına rağmen 2020, teknolojinin gelişimini durduramadı. Son açıklanan şey ise beyne takılacak bir çip. Yapay zekâ geliştirmelerinin yapabilecekleri hakkında izlenimlerimiz kadar büyüleyici olmasa da bir gün transhümanizm noktasında atılması gereken bir adımdı. Şimdi sırada ne var, diye düşünürken bundan sonrasının daha heyecanlı olacağına inanıyorum. 21. yüzyıl felaketlerle, katliamlarla her seferinde daha da sefilleşen insan toplumuyla anıldığı kadar küçük odalarında tüm dinamikleri değiştirecek yeni kavramları kurgulayan ve uygulayan basit insanlarla dolu. Onlar bizim süper kahramanlarımız, biz geleceği hayal etmeye çalışırken, daha iyilerimiz geleceği hesaplarken onlar sırada neyin olduğunu biliyor. Geleceğin tohumları üniversite kulüplerinin çatılarında, internetin derin forumlarında atıldı. Meyvelerini almak için şartların biraz daha olgunlaşması gerekiyor. Roma bir günde kurulmadı. Ağacın dibinde bekleyen sadece biz değiliz. Toprakların kendilerine ait olduğunu söyleyenler de yanımızda, cennetin yasak elmasını paylaşmak istemeyenlere karşı bu ağaç derin köklerinden yükselerek bize merkeziyetsizliğin, aracısızlığın, efendisizliğin, ortak aklın hikâyesini anlatıyor. Prometheus’un tanrılardan çaldığı ateşle aynı potadan. Bizim zamanımıza kadar tüm medeniyet tarihi boyunca onu yükselten mücadelelerden daha şiddetli bir zamana ilerliyoruz. Nesilleri, mutlu bir köleliğin yokuşundan kurtarmak için son bir şans belki de…  Para, bilgi ve kaynak üzerinde iktidarını kurmak isteyen her fraksiyon artık biliyor ki bilgi, yeni dünyanın kapılarını açacak tek geçerli akçe.

“Geleneksel para biriminin temel sorunu, çalışması için gereken güvene ihtiyaç duymasıdır. […] Bize asıl gereken şey güven yerine kriptografik kanıtlara dayanan bir elektronik ödeme sistemidir.”

– Satoshi Nakamoto

Türk lirası tarihin en büyük değer kaybını yaşadığı şu günlere kısa sürede gelmedi. Yapılan kötü yatırımlar, normalleşmiş yolsuzluk, iş bilmezlik ve liyakatsiz tercihlerin bedelini 82 milyon ödemek zorunda kalacak. Türk halkının kendi parasına olan güveni hızla kaybolurken maaşını dolara çevirenlerin sayısı artıyor. Kripto paralar merkezî otoritenin sorgulandığı geleneksel para birimlerinin kötü günlerine göz kırpıyor. Tüm bunları düşünürken iki tehlikenin farkında olmalıyız: ICO dönemlerinde bir coinin büyük yüzdelerini ellerinde tutanlar ile madencilik ve konsensüs alanında hash rate havuzlarını ellerinde bulunduranlar… Bu, hem karar hem piyasa üstünde yeni elitlerin varlık göstermesinin iki yolu. Türkiye bu iki tehlikeyi atlatarak kendi içinde kendi değerini bulacak kriptografik prensiplere sadık yeni bir para birimine geçiş yapabilir mi? Tüm bunlara başaramasak da düşünmeye değmez mi?

Bitcoin, dünya yeni bir ekonomik krize gebeyken doğdu. Kim ya da kimler tarafından yapıldığını bilmiyoruz. Açıkçası bilmemizin bir önemi de yok. Aradan geçen 12 yılda #bitcoin ve #blockchain hakkında çok şey öğrendik. Peki bize ne anlattı, peşi sıra getirdiği kavramlar ne kadar önemli?

Byzantine Generals Problem

Blockchainin en büyük öğretisi, bilgi ve iletişim ağlarını elitlerin kontrol edemeyeceğidir. Bu matbaanın icadı kadar kıymetli! Peki buraya nasıl geldik? Neyi sorguladık, her zaman soruların cevaplardan daha önemli olduğunu söyleriz. Güven önemli bir sorundu, bir veri ve para değişim aracı olarak blockchaini bugünkü noktasına getiren şey üzerinde çok düşünülmese de “Bizans Generalleri Problemi”ne yönelik çözümlerdir.

Dünya hayalperest zihinlerde tekrar kurgulanıyor, çağın neresinde duracağını bilemeyenler ise doğal bir seçilimden geçiyor. Medeniyetin inanç, siyaset, para ve dünya ile olan ilişkisi tekrar ve tekrar sorgulanıyor. Direnç çizgisini yoklayıp her düşüşünde umutsuzluk artarken radikal toplumsal dönüşümler de bu anlarda parlıyor. Yıkıcı her şey gibi “kendinden kendini doğuran zamanı” tasavvur etmeye çalışırken heyecanlanmamak elde değil. Öyle ki 21. yüzyıla damgasını vuracak kavramlardan biri merkeziyetsizlik. Sadece Türkiye’nin değil tüm dünyanın muhtaç olduğu şey, doğrudan muhalefet etmenin kudreti olabilir. İhtiyaç duyduğumuz şeyin kendimizden başkası olmadığını öğrendiğimizde diğer herkesin yarattığı hayal kırıklığı ve bezginliği söküp atabileceğiz. Zamanın ruhu, onu anlayamayanları acımazsızca elekten geçirirken, bilgi teknolojileri sarsılmaz sınırları belirsizleştirirken, olup bitenleri anlamaktan uzak eski kafalar, her şeyi değiştirecek meteorun sadece gölgesini görüyor olacaklar. Kendi yüzyılımızı öngördüğümüz şekilde değiştirmek, başkalarının merhametine bırakmamak, Cioran’ın “halkların kaderi” dediği sürüklenmeyi sonlandırmak bizim neslimize nasip olur mu?

Bilgi teknolojileri gelişirken onu, dünya ile paylaşmanın ya da elitlerin elinde bırakmanın sonucunda medeniyeti iki şey bekliyor: Dijital diktatorya ya da ütopya! Büyük Birader’in sizi izlediği değil, hesapladığı bir sürecin arifesindeyken umut etmek için sebeplere sahibiz. Çılgın hayaller kuruyor ve gerçek alternatifler yaratıyoruz. Medeniyet; savaştan, ekonomik krizden, global bir iklim değişiminden ya da daha doğal felaketlerden kurtulursa ve süreci merkeziyetsiz medya, merkeziyetsiz finans, merkeziyetsiz siyaset, merkeziyetsiz ağdan yana seçerse hayal ettiğimizin ötesinde bir ütopyaya uyanırız.

Gelecek üzerine kurulan her tartışma nihayetinde komplo teorileri ve beyne takılacak çiplerle bitiyor. Sokaktaki insanlar kendilerine bir çipin takılmasıyla köleleştirileceklerine inanıyorlar. Bunun zorla yapılacağına, kendi iradeleri dışında olacağına o kadar çok eminler ki! Filmlerde gizli mesajlar arayarak bulabileceğine inanan tiplerin yarattıkları “yarı tanrı elitler” hakkında komplo teorilerini bir telefondan ya da sosyal medyadan okuyorsanız geçmiş olsun, çoktan çipi taktılar. İnsan gruplarının ne kadar kolay manipüle edilebildiğini hepimiz az çok biliyoruz. Masada olup bitenlerin farkında olmayan tek kişiye neyin doğru olduğunu söyleyen üç kişinin olması yeterli. Medya kuruluşlarının çoğunun görevi, halkın olup bitenlere alışmasını sağlamaktır. Amerika’nın daha özgür olduğu dönemlerde savaş karşıtlığı daha yüksekken şimdi milyonlarca insanın yok edilmesinin altyapısı kolayca, sistemli olarak televizyon ve filmler ile açıklanabiliyor. Kullanışlı sanatçılar ve yetenekler, işleri olduğu ve önemli oldukları sürece gerçekleri dert etmiyor. Merkeziyetsiz, ipsiz gerçeklerin medyasının toplumun zihninde yaratacağı karmaşa bile emperyal konseptlerin fetretini kurmak için yeterli.

Özgür ve bağımsız insanı yaratmak yerine sadece üç nesil önce girdikleri bir sistem çarkının dişlisi olmak için yaşamlarının ¼’ünü kolaylıkla harcayabilenler cinnet ve arzu günlerinde hiçbir zaman kendilerinin olmayan çıkarlar için yabancı topraklarda öldürülüyor yahut katil oluyorlar.

Yarım asır öncesine takılıp kalmadıysak bu, geleceği tasavvur etme cüretini göstermiş o duru akılların sayesindedir. Bizler küçük kentlerden daha iyi bir gelecek umuduyla büyük kentlere gelmiş babaların çocuklarıyız. Çalışarak doğru yatırımlarla ekonomik bağımsızlığını ilan etmiş, alt sınıftan orta-üst sınıfa çıkmaya cesaret edebilmiş bu adamların çocukları, bugün emeklerinin ve zekâlarının karşılığını kendilerinden daha az puan almalarına rağmen birilerinin referansıyla öne çıkmış insanların arkasında işsiz kalarak ödüyorlar. Uluslar korkaklıklarının ve acziyetlerinin bedelini ne kadar ağır ödeyeceklerini bilselerdi şimdi oturdukları kadar rahat olabilirler miydi?

Kendi kendimize fark etmediğimiz bir hakikat bizim şirazemizi bozamaz. Bir başkasının değil kendi zihnimizin keşfine muhtacız. Keşif gerçekleştiğinde, bedenin değil aklın dengesi kaydığında sonsuz olasılıklar dünyasında ihtimaller belirginleşir, her seferinde kaybettiği oyunu oynayan kişi kazanmak için bu sefer hiç denenmemişi deneyebilir. “Köy tarafından hiç sevilmemiş çocuk, bir gün sadece ısınmak için köyü yakacaktır.” Çünkü yeni nesil buna haizdir. Yeteneklerinin ve kudretinin gücü hayalleriyle sınırlı bir nesil ne kadar köşeye sıkıştırılabilir?

Hector’un Truva surlarının önünde gösterdiği kahramanlıklar bir ozanın destanına konu olmuştu. Bizim kahramanlarımız mızrak ve kalkanla insanlarını korumuyor. Her şeyin ötesinde bu bir kavram/konsept kavgası. Dünyayı kendi doğalarınca güzelleştiren insanlara söylemek gerekir ki yalnız değiller. İktidar ilişkilerini, medeniyetin köklü kurumlarını, insan doğasının zaaflarını aşan ve dönüştüren bu süreci, kaderin kuyruğuna bağlayanların ve yıkan insanların hikâyesi dünya döndükçe söylensin.

Cengizhan Selçuk

Editör : Gülçin Kermen

Ezelden beridir ne zaman Türk ırkıyla ilgili fıtri özelliklerden bahsedilecek olsa “egemenliğe düşkün, özgür ruhlu ve zincir vurulamaz” ifadelerini duyardık. Son yıllarda ne olduysa bu ifadelerin yerini “Türkler karakteristik olarak başındaki emre kayıtsız şartsız itaat eden bir millettir.” safsatası aldı. 21. asırda resmiyette demokrasi ile yönetilen bir ülkede, bu sözlerin bir siyasi dayanak veyahut propaganda olarak kullanılmasının saçma ve anakronik olmasından tamamıyla bağımsız olarak bir inceleme yapalım: Türkler tarihte itaat etmesiyle mi yoksa başkaldırması ile mi ünlü? Nitekim aşılanmak istenen bu fikir, insanı rehavete ve dalkavukluğa itmeyi amaçlayan bu tez, basit bir cehalet örneği değil; aksine bile isteye, kasıtlı olarak toplum hafızası ve sosyal reaksiyon dinamiğiyle oynamak isteyen bir kötülüğün ürünüdür. 

Milletimiz, popüler tarihin süslediği ve bizim içselleştirmelerimiz sonucu beşeriyete aykırı bir paklık yüklediğimiz melaikelerden müteşekkil bir toplum değil ama miskinlikle yoğrulmuş, kafasına vurunca ekmeğini kendi eliyle uzatan eyyamperestlerle dolu bir millet hiç değil. Aksine kendinden olanı tutan, özünden uzaklaştığını düşündüğünü ise kolayca harcayabilen dinamiklere ve toplumsal kurallara sahip bir ulustur. 

Topyekûn “Türkler anarşist bir millettir.” ya da “Türkler fıtraten başlarındaki beye itaat ederdi.” cümlelerini kurmak benim haddim ve harcım olmasa da “Türklerin kendilerini idare eden, yöneten otoriteye itaatsizliği, itaatinden daha meşhurdur.” diyebilirim. Türk adının geçtiği tarih sayfalarının en başından en sonuna kadar bunun örneklerini okuyabiliriz. Nitekim bundan bin yıl önce Sultan Sencer’in vergi memurunu öldürüp sultanı da kafese koyan Oğuzlardan haberdar olan birinin bu iddiayı desteklemesi gülünç olur. 

İnsanlarda itaat etme arzusu ekseriyetle, daha doğrusu belli başlı istisnalar haricinde güce tapma hasletinden gelir. Türkler de bir noktada güçlü olanın arkasında birlik olmuştur fakat bunu, güce tapma eğiliminden ayıran bazı çizgiler var. Bu çizgilerin en önemlisi şudur ki: Türkler kendilerinden görmediği, üstenci, hiç göremeyip ulaşamadıkları bir mutlak gücü kabul etmeyen, aksine o güçlendikçe kendini güçlü hissettiği, bir bütünü gördüğü, babası bellediği gücün istekli takipçisi olmayı seçmiştir. Bunun sonucunda da millî hafızada kabul gören yasaların hepsini ikinci seçenekteki güçler ortaya koymuştur. Çünkü millet o yasayı kendi koymuş, koymadıysa bile öyle bellemiştir. 

Bunun, yönetim açısından meşruiyet kazanma minvalinde millî tarihe ve külli kadere doğrudan etki eden sonuçları olmuştur. “Mavi kan” sadece birkaç kez değişmiş ve bunların hepsi bir noktada ulusun sinesinden fırlayan ve gücünün çoğunu kendi elde edip büyük işler başaran beylerin soyu olmuştur. Adına destan yazılan Oğuz Kağan ki kendisinin tarihte kim olduğu hakkında birden fazla iddia ve tez var. Fakat şunu biliyoruz ki bu destan, adına hutbe ve para bastırırken Oğuz’un soyundan geldiğini kanıtlamaya çalışan Osman Gazi’den asırlarca eskiydi. Turan’ı son kez birleştiren Timur’un formaliteden de olsa yanında gezdirdiği hakan, askeriyle aynı çorbayı içen Cengiz’in soyundandı. Türkistan’da bir Türk’ün devlet kurmak için kanına ihtiyaç duyduğu bir Moğol, ancak Türklerin azametinden gurur duyduğu biri olmak zorundaydı. Azametinden gurur duyduğu hakan ise ancak kendinden ‘gördüğü’ olmalıydı. Türkler güce tapıyor olsaydı en otoriter, en cengâver padişahlara başkaldırmazdı. Türkler güce tapıyor olsaydı On-Ok’lar Bilge Kağan’a ve Kültigin’e isyan etmezdi. Tarihimiz aşiretçiliğe birçok kez konu olsa da neredeyse hiçbir zaman omurgasız bir itaatkârlığa konu olmamıştır.

Türklerin kadim inanışlarında, totemlerinde, geleneklerinde ve törelerinde bu, “zincir vurulamayan” başkaldırının izlerini görmek mümkündür. Kut inancının işleyişinde yöneticinin her zaman alternatiflerinin bulunması, töreye aykırı davrandığında yahut budunun huzurunu bozup zulmettiği düşünüldüğünde, hemen bir diğer alternatifin arkasında birlik olan millet tarafından tahtından edilmesi buna örnektir. Yaptığı akınlarda yağma usulünün çizgisini aşıp aman dilemiş sivilleri öldüren Böğü Kağan’ın töreyi bozduğu gerekçesiyle kayınpederi tarafından beylerinin önünde öldürülmesinin nedeni, törenin karşısında ülkenin en kıymettar kişisinin bile bir öneminin kalmadığının su götürmez kanıtıdır. Yoksa o tarihte kimse düşmanının canı yüzünden kendi kağanını ölüme layık görmez. 

Törenin, toplumsal normların ve geleneksel hukukun derin ve akademik bir şekilde incelenmesi sonucunda bu asi ruhun birçok tekabülünü bulabilir ve hakkında konuşabiliriz. Tam bilmediğini konuşmaktan, özellikle iddia sahibi olmaktan sakınan biri olarak fazlasını yazmak şimdilik benim harcım ve haddim değil. Fakat son olarak söylemek isterim ki; itaat etmek, hakkaniyetli olmanın karşıtıdır. Güce boyun eğmek ve her dediğini doğru kabul etmek omurgasız ve aşağılık bir haslettir. Milletime bu tür bir yakıştırmayı kabul etmekten imtina ederim diyorsanız beri gelin!  

Vera Çakmak

Editör: Elif Berra Kılıç

Yıllar yıllar önce henüz sinema konusunda çok bir birikimim yokken (Gaspar Noe filmlerinde “Tanrı imgesi” diye sinema felsefesi ödevi yaptığım için duayen oldum çünkü, aynen.) Kader filmini izlemiştim
ve ben de her izleyen gibi ”aaa mutlu olabilirlerdi aslında” kafasında “duygusal topluk” yapmıştım. Yıllar geçtikçe benim de Bekir ve Uğur’a bakışım değişti. Kendimi Türk milliyetçisi bir cenaha ait hissetsem de çok farklı görüşten insanlarla beraber eğitim aldım ve onlarla tartışma imkânı buldum. Bu dostlarımla görüşlerimi paylaşınca da ortak bir kanıda olduğumuzu gördüm.

Bekir, babasının otoritesi altında yetişmiş, okumamış, doğal olarak da babasının çizdiği hayata ayak uydurmaya mahkûm bir delikanlı. Pasif agresif, fikirlerini belirtmekte güçlük çeken, sevgisini bile ifade etmekte zorlanan bir karakter. Uğur’la karşılaşıp ona karşı duyguları olduğunu fark ettiğinde dahi Uğur’un bulunduğu toplumsal sınıf dolayısıyla kendisiyle Uğur’u denk göremiyor. Büyük ihtimalle kafasında kurduğu şey şu oluyor: Bu kızı zaten yaşadığı hayat yüzünden ailem kabul etmez, belki bu yaşıma kadar hiçbir kadınla duygusal-cinsel bir yakınlaşma yaşamamış olmamı onunla telafi edebilirim ama evlenemem. Tamamen bu şekilde düşünüyor sonra Uğur’un sevgilisi hapse girince kendisinde, Uğur’un yanına gitme cesareti bulabiliyor. Uğur, her zaman açık sözlü, istemediği şeyleri dillendirebilen, rahatlıkla kendini ifade edip kendini koruyabilen birisi. Bu sebeple de düşük seviyeli ortamlarda dahi minimum bir zararla hayatını sürdüyor. En fazla iki sarhoşla uğraşıyor ama Bekir tam tersine hem bunlarla uğraşıp hem Uğur’a kendini sevdirmeye çalışıyor hem de Uğur’un hapishanedeki sevgilisini kolluyor. İnanılmaz ezik, inanılmaz basit bir hayat yaşıyor. Uğur’un kendisini sevmeyeceği belli olmasına rağmen lüzumsuz bir umut besliyor. Yani ülkemizdeki işlenen kadın cinayetlerinin birçoğunun alt yapısını oluşturan şeyi yapıyor, “takıntılı bir şekilde bir kadını takip ediyor”. Bekir cinayet işleyemez çünkü Bekir, baba otoritesi kadar devlet otoritesinden de inanılmaz korkuyor. Gece vakti çocuğuna ilaç almaya giderken uyuşturucu içip, Uğur’a inanılmaz cinsiyetçi söylemlerde bulunup sonra yine Uğur’un kapısına gidiyor. Size de tanıdık geliyor mu? Her gün Twitter’da tag açtığımız kadınların hayatına ne kadar benziyor değil mi? Israrlı takip, sevgi bekleme, hakaret, kadını kötü görme, nefret etme… Hâlbuki Bekir ne kadar normal bir baba profili çiziyor insanlara. Karısıyla babasının emrini ikiletmeden evleniyor, çocukları oluyor. Evlilik hayatını ortalama bir Türk ailesi olarak sürdürebiliyor ama takıntıları onu bir yerden başka bir yere sürüklüyor. Bekir’i anlayıp hak vermek değil, Bekir’i ve temsil ettiği profili alıp tedavi etmek gerekiyor.

İkinci bahsedeceğim erkek tiplemesi de Atsız’ın Deli Kurt kitabının başkarakteri İsa. İsa’nın yaşadığı hayat, zorluklar, tarihî bir karakteri temsil etmesi sempati uyandırıyor. Ayrıca inanılmaz efendi, Anadolu’nun yıllardır anlatılan o, ana babaya saygılı, herkesin sevdiği delikanlı tipini temsil ediyor. Büyük ihtimalle yakışıklı da. Tabii yakışıklı kavramının o dönemde neye karşılık geldiğini bilemiyorum ama Atsız’ın genel olarak asker tipli kişileri yakışıklı olarak tasvir ettiğine gelirsek o minvalde hayal gücümüze sığınabiliriz. Hatta karşısına çıkan Gökçen’i ne kadar güzel tasvir ederseniz edin, belki Gökçen güzel bir kız değildir bile. Kitabın ve Ruh Adam‘ın içeriğinde “zaten kaderi olan” kadınlarla karşılaşan adamlar var. Bir suç işlenmeli, ihanet edilmeli ve bunun cezası çekilmeli. İsa’nın en büyük yanlışı Gökçen’e âşık olması, karısını aldatması değil bence, “insanların ondan beklediği gibi hareket ediyor olması.” Anadolu’nun bilinmeyen özelliklerinden biri de sadakat konusunu bizim kadar önemsememeleri olabilir. Onlar, aldatıldığı için boşanan insanlara anlam veremezler. İsa karakteri de buna güvenerek hareket ediyor fakat toplumsal kabulün dışına çıkmaktan da inanılmaz korkuyor. Bu “devletçi-askerci” profil haklıyla haksızı ayırt etmeyi güçleştiren, sığ görüşlü erkek tipini doğuruyor. Gücünü ve emeğini pazarlayan erillik, bu işlemden zarar görmüyormuş gibi kendisini satın alana karşı büyük bir bağ kuruyor. Hegel’in Efendi-Köle‘sini biraz değiştirelim mesela. Anadoluvari yapalım.
Bilincin öz bilinç aşamasına geçmesi için kendisini gerçekleştirmesi gerekir değil mi? Yani doğayı kendisinin dönüştürdüğünü, öz bilinçten daha yararlı olduğunu idrak eder ve öz bilinç aşamasına geçtiği kısım idrak aşaması olur. Buna bence en güzel örnekler isyan eden erkeklerdir. Celâlî isyanlarına bakabiliriz. En ufak şekilde parasını alamadığı için isyan edip devlet görevlisini yıkmaya cüret eden erkek tipiyle, kaderine razı gelip kuru soğana muhtaç olan erkek tipi arasında yaşıyoruz. Sahabe Ebu Zer’e atfedilen ”Geceyi aç geçirip de kılıcına davranmayanın aklından şüphe ederim.” sözüyle, ”Cebinde telefon var açım diyorsun.” diye zavallı insanların sokaklarda yırtık kıyafetlerle dilenmeden zor durumda olduğuna inanmayanlar arasında yaşıyoruz.

Üçüncü olarak çok düşündüm Memati mi Deli Yürek mi…. İnsanların mizah amaçlı bile olsa paylaştığı şeylerin -ki ben de gayet paylaşıyorum- aslında nasıl bir tepki oluşturduğuna değinmek istedim. Memati leş bir karakter zaten, ilişkisini değerlendirmek bile bence kadın-erkek ilişkilerine hakaret
niteliğinde. Zorba ve tehditkâr bir şekilde bir kadına yaklaşmayı komik ve ironik bir şekilde sunabileceklerini sanmaları ve bunu kimsenin dillendirmeyeceğini düşünmeleri… Ne diyebilirim ki Türk dizisi senaristlerinin genelinde böyle bir huy var. Deli Yürek’i seçme sebebim ise hem bizim çocukluğumuza denk gelmesi hem de başına gelen birçok şeye rağmen efendiliğini korumaya çalışmasıydı. Aslında bu kabadayı tip akımındaki en düzgün karakter oydu. Zeynebim türküsünü dinlerken ”Mamaş’ın köyüü” diyecek diye heyecanla bekliyordum ben… (Köken belirtmeye bak, düz Sivaslısın aga tamam.) Sevginin ve sevilmenin diğer dizilere nispetle elle tutulur bir şekilde anlatıldığı bir diziydi fakat her şeye rağmen bolca lüzumsuz kabadayılık içeren bir “mafyatik” diziydi. Toplumun en çok etkilendiği karakterlerden biriydi Polat dalgası çıkana kadar. Sonrasında daha farklı oldu elbette. Bu, “siyah uzun montlar” ve “rugan erkek ayakkabıları” modasından bizi kurtaran “basket şortlu site çocuklarına” ve “Z kuşağına” teşekkürü ayrıca borç bilirim. İyi ki varsınız…

Mafyatik tipin bir kadına zarar verme ihtimalini değerlendirsem de bu insanların en büyük meselelerinin diğer erkeklerle olduğunu da söylemekte fayda var. Sokak ortasında birini vurup polis gelene kadar ölmesini bekleyen insanlarla dolu bir memlekette, erkek cinsiyetin iktidarla iktidarsız bir ilişkide olduğunu söylemek yalan olmaz. Çünkü kendilerini koruyacak bir erk olduğunu düşünüyorlar. Bu konuda haklılar, her hâlükârda korunuyorlar. Diğer yandan da iktidarla çatışmaktan inanılmaz korkuyorlar çünkü kendilerini toplumda silahsız, bıçaksız, kaba güç kullanmadan kabul ettirip kendilerine saygı duymalarını sağlayamıyorlar. Yani iktidarsız olduklarını ortaya çıkaracak bir iktidara kesinlikle karşılar.

Kadınları, gencecik üniversite öğrencilerini polislerin yaka paça içeri almasından büyük bir keyif alan bu erkek tipi, kendileri polisle karşı karşıya geldiklerinde araya birilerini sokmadan konuşmak istemiyorlar. Önce bir tanıdıklar araya girsin, iktidar sahibi olduğu gösterilsin sonra işlem yapılsın (yapılırsa(!)). Evde, işte, sokakta her şekilde kendi iğrenç kimliklerini topluma din veya kabadayılık kisvesi altında kabul ettirmeye çalışanlara karşılık; hayatını birilerinin fikirlerine göre değil kendine göre kurmuş, zalimlerden başka kimseyle derdi olmayan, hangi işi yaparsa yapsın kimsenin kendisinden daha aşağıda olduğunu düşünmeyen erkeklere de sadece “Lütfen daha çok insanla muhatap olun da size özensinler.” demekten başka bir şey diyemiyorum…

Mişa Dirahşan

Dili bozmak, o millete karşı işlenmiş en büyük suçlardandır. Uluslar kendi dilleriyle dünyaya gelir; onunla düşünür, onunla konuşur, sevincini de hüznünü de diliyle dillendirir.

Dilerseniz önce başlığımıza isim olan bu cümledeki herkesin pek aşina olmadığı fakat Türk halkının dilinde asırlardır yaşayan kelimeleri gözden geçirelim. Agu Eski Türkçeye ait bir kelimedir ve zehir demektir. Anadolu’da bu kelime hâlâ yaşatılmaktadır. Kimi bölgelerde avu olarak da kullanılır. Bukağı ( Eski Türkçe. Bukağu) atların çifte atmalarını ve kaçmalarını önlemek için ayaklarına vurulan demir halkalı köstektir, bu köstek eski zamanlarda mahkûmlara kaçmalarını önlemek amacıyla da takılmıştır. Bu kelime Emine Işınsu’nun, Niyazi Mısrî’nin hayatını anlattığı ünlü bir romanına da isim olmuştur. Bukağılamak fiili de buradan gelmektedir.

Türk dilinin tarihî serüvenini göz önüne alıp bir düşünelim. Gerçekten de Türk dili bozulmuş, agulanmış, bukağılanmıştı. Bilim ve sanat dili Arap ve Fars dilleri etkisinde kendinden geçmişti. Osmanlı Türkçesi olarak tanımlanan bu dil, üç dilden meydana gelen karışık, melez bir formdaydı. Halk, aydınların dilinden bir şey anlamıyor, aydınla halk arasındaki uzaklık gittikçe artıyordu.

19. yüzyılı reform çabalarıyla oldukça hareketli geçiren Osmanlı aydınlarının en temel problemlerinden biri de dildi. Bir tarafta Divan şiiri ile Batı şiiri arasında sıkışıp kalmış, dilin imkânlarını zorlayan; şiirde yeni türler denerken kelimelerde de özgün olma hevesiyle zaten tükenmiş olan Divan şiiri mirası ile son nefeslerini veren şairler ordusu vardı. Şiirlerinde eski kelimelerden yeni kelimeler üretmiş ( tiraje, şegaf, lerzende, puşide…) alışılmadık bağdaştırmalar ( havf-î siyah, leyâl-i girizân…) denemişlerdi. Zamanla kontrolden çıkan dil meselesinde önlem alarak çalışmalara başlayan aydınlar da olmuştu. Örneğin Şinasi gazeteyi “halkın anlayacağı dili kullanacak bir araç” olarak gören ilk kişidir. Yazıda açıklık olması, yapmacıklık olmaması, yazıyı halkın anlayacağı biçime sokmak fikri ve eylemi ilk Şinasi’de görülmüştü.

“Şu halde Şinasi dil ve edebiyat çağdaşlaşmasının öncüsüdür. Bu anlamda Şinasi iki yenilik getirmiştir: biri, halk sözlerinin edebi değeri olduğunu göstermek, ikincisi geleneksel yazı yazma kurallarını çiğnemek. Birinci alandaki çabası halk sözlerini toplamasında gözükür. İkinci alanda “Şair Evlenmesi” adlı oyunda geleneksel kuralları bozarak yapma olduğu için sahneye hiç uymayan Osmanlıca konuşmasına aykırı yazma denemesine girişmiştir. Böylece Osmanlıcada ilk gramatik anarşiyi o başlatmıştır: bu anarşinin sonu ise Osmanlıca (konuşmanın değil) yazmanın sonu olmuştur. (Osmanlıca konuşulan değil yazılan bir dildir.)”

Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY, İstanbul, 2019. syf 262

Şinasi bu eylemiyle Türk dilini bukağılarından kurtarma yolundaki ilk adımları attıran öncü isimlerden biri olmuştur. Bu küçük adımlarla bir şeyleri değiştirmek isteyen neslin kavram ve anlam sorunu yaşadığı da bilinmektedir. Bu nesil Tanzimat hareketiyle hak, hukuk ve eşit bir düzen arayışı içindeyken ulusu ifade edebilecek tek bir kelime bulamamış, Osmanlı aydınlanmasında sıkışıp kalmıştır. Batı’da eğitim görmüş, okuyan, araştıran bu neslin büyük problemi kavram kargaşası olurken Türk ulusunu ifade edememiş, millet kelimesinin de “ümmet” anlamında kullanılmasından ötürü ileriye doğru atılan adımlar gecikmiştir. Hâl böyle iken Osmanlı dilinin, ne Osmanlının son döneminde ne de Türkiye’de yazı dili olarak kalmasına imkân yoktur. Zamanla daha da derinden anlaşılacağı üzere önce yazı dilini millîleştirmek, Türkçeleştirmek, millî Türkiye’nin en mühim vazifelerinden biri hâline gelmiştir.

1911 yılında Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan milliyetçi aydınlar, Yeni Lisan isimli bir bildiri yayımlayarak Türk dilinin sadeleşmesini ve öz formuna ulaşmasını talep ettiler. Bu bildiriyle birlikte Türk dilindeki sorunların teşhisi ve çözümleri ortaya konulmuştur. Arapça ve Farsça gramer kurallarının kullanılmaması, bu kurallarla yapılan terkiplerin kaldırılması, Arapça ve Farsça kelimelerin Türkçede söylendikleri gibi yazılması, başka Türk lehçelerinden kelimeler alınmaması ve İstanbul konuşması esas alınarak yeni bir yazı dilinin meydana getirilmesi gibi çığır açan önermelerle Türk dili yeniden soluk almaya başlamıştır. Türk dili bu kurtuluşunu kendi kuvvet ve vasıflarına borçludur. Türk dili ikinci devre olarak adlandırılan sistematik ilerlemesine 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun“u ile devam eden süreçte başlayacaktır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderlik edeceği bu inkılapla çalışmalara devam edilecektir.

“Her büyük değişme aşamasında dil sorunu ya yeni anlamlara eski sözlük hazinesinden sözcük bulma ya hazinede bulunan eski köklerden yeni sözcükler uydurma, ya Fransızcadan söylenişine uygun Arap ya da Latin harfleriyle biçimlendirilmiş sözcük sokma ya da halk dili hazinesinde buluna  köklerden yeni terim sözcükler yapma gerekliliği bundan ileri gelmiştir.”

Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY, İstanbul, 2019. syf 319.

DİL MEDENİ OLMAK İSTEYEN ULUSLARDA ŞUURLA YARATILIR*

1930’lu yıllara gelindiğinde gerek düzenlenen Türk Dili Kurultayları olsun gerek akademik çalışmalar olsun her bakımdan Türk dili şuurla işlenmiştir. Türkiye’nin 20. yüzyılda başladığı bu işleme başka milletler çok erken devirlerde başlamıştır. Örneğin Alman ulusunun dil konusundaki çalışmalarını siyasi olaylar ışığında ele alalım. Fransızlar, Almanlardan evvel medenileşmiş ve Almanları etkilemişlerdir. 12. yüzyıldan sonra Almanlar üzerinde Fransız edebiyatı tesirleri görülmeye başlanmıştır. Yaşam tarzlarından nezaket kurallarına kadar bir Fransızlaşma gözlemlenmiştir. Almanlar bu devirde, halk edebiyatı mahsulleriyle halk şairlerinin halk dilinden eserler vermesiyle dillerini kurtarabilmişlerdir. 13. yüzyılda zuhur eden Nibelungen Destanı şüphesiz bu halk şairlerinin dillerini muhafaza etmeleri sayesinde yazılmıştı. 13. asır Almanya’sında ilim sahasında, Latin dilinden edebiyatta Fransız hâkimiyetine karşı bir hareket başladı. Nihayet 16. asırda Alman dili bu dillere üstün geldi. Luther’in girişimleriyle edebî bir dil yaratma süreci başladı. Luther Hristiyanlığın mukaddes kitabını Almancaya tercüme edebilmek için edebî bir dile ihtiyaç duydu ve halka yönelerek kullanılan en nezih lehçe ile dinî metinleri tercüme etti.

“Alman halkı ancak o günden itibaren bir millet teşkil etti, çünkü dil bir milletin ruhunun kalıbıdır.”

Sadri Maksudi Arsal, Türk Dili İçin, TDKY, Ankara 2017. syf 56.

Luther bu aydınlanma sürecinde Alman dilinin lehçelerini öğrendi ve gramer kaidelerini tespit etti. Halka ulaştı ve halk dilinin konuşmalarını tespit etti. Bilindiği üzere Luther, İncil tercümesinde tek bir yabancı kelime kullanmamıştır. Aynı dönemde Alman şairleri ve aydınları dillerini bir ilim ve edebiyat dili derecesine kavuşturdular. 17. yüzyıla gelindiğinde Alman dilini temizlemeye şair Martin Opitiz devam etmiştir. Bu süreçte topyekûn hareket eden aydınlar yeniden, şuurla Almancaya dönmeye başlamışlardır. 18. yüzyıla gelindiğinde hem edebî hem de ilmî dili işlemenin zirvelerine ulaşan Almanların dili, günümüzde müstakil bir dildir. Almanya örneğinden hareketle tarihte Fransızlar, Finler, Macarlar ve medenileşmiş uluslar dillerini şuurla işlemiş ve ıslah etmişlerdir.

“Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Tük milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

2 Eylül 1930
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Türkiye’de dil çalışmaları alanının önemli isimlerinden biri olan Sadri Maksudi’ye göre başka dillerden alınmış kelimelerin muadilleri Türkçede var ise Türkçe olanı tercih edilmelidir. Türkçe eklerden terim yaratılmalı, Türkçenin başka lehçelerinden – ihtiyaç var ise- kelimeler alınmalıdır. Türkçenin Sırları isimli eserin yazarı olan Nihad Sami Banarlı ise Arapça ve Farsçadan aldığımız kelimeleri mirî malımız olarak görür. Türkçeleşmiş kelimelerdir diyerek daha ılımlı bir yaklaşım sergiler. Halkın kullandığı nice kelime artık dilimize yerleşmiştir. Türkçeleşmiş kelimeler ifadesinin içi boş değildir. Gerçekten de asırlarca beraber yaşadığımız kimi kelimeler bir zaman sonra bizden olmuşlardır fakat her meselede olduğu gibi dil meselesinde de ölçülü davranmak gerekmektedir. Sadri Maksudi’ye göre bu görüşün temeli boştur. Müstakil bir dil yaratma işi ehemmiyetlidir. Dilimize giren her kelimeyi sahiplenmemiz en başta Türklüğümüze bir ihanettir.

Türk dili, tarihin pek eski dönemlerinden bu yana var olmuş ve kendini tamamlamıştır. Farklı coğrafyalara yayılmış pek çok lehçesi mevcuttur. Türk dili fiil bakımından zengindir, 4000’den fazla yalın mastarı bulunur. Ekleri pek çoktur ve bu ekler sayesinde köklerden yeni kelimeler türetilebilir. Ahenklidir. Cümle yapısı kurallıdır. Cümle başında öznesi, sonunda ise yüklemi bulunur. (İstisnaları mevcuttur) Türk dilinin gramer kurallarına, belirlenmiş kaidelerine aykırı olan isim ve tamlamalar değil günlük dilde, kamuya ait yerlerde bile kullanılmamalıdır. Bu konuda hassasiyet en başta devlet katında olmalıdır.


15 Nisan 1929
 
“Bizi cehaletten kurtaran Ulu Gazi var ol!”

Osmanlı’da var olan, Türk dilini aşağı ve bayağı görme temayülünde asıl sorulması gereken başka bir soru daha vardır. Milletler, boyunduruğu altına aldıkları uluslara dillerini zorla öğretir, bir kültür işgali de yaparlar. Osmanlı, kültür emperyalizmi yapacak bir devlet değildi elbette ancak neden koruması altına aldığı milletlerin dilleriyle iştigal olmuştur da birebir almıştır? Bu sorunun klişe bir yanıt olarak dönütü yüksek edebiyat kültürü etkisi olacaktır ancak eksiktir. Türk edebiyatının da o nispette edebî değeri yüksek değil midir? Fazlasıyla yüksektir. Bu, “Bengü Taşlara” yontulan yazılı dönemin de öncesinden gelen bir birikimdir. Yine de bu, Osmanlının dille olan sorununu aydınlatmak ve anlamaya çalışmak zihnimizi hayli kurcalayacaktır, biz düşünmeye devam edelim. Acaba İslam dininin bu konudaki rolü nedir? Türklük şuuru, Müslüman olma hissinin karşısında mağlup oldu da dil de bu yüzden mi kıymetini kaybetti? Bugün Arap alfabesini yüceltmenin altında Kur’an dili olması gibi nedenler yatıyorsa neden olmasın değil mi? Gözden çıkarılmış, yok sayılmış bir Türklük bilincinde elbette Türk dili de payını almıştır.

Günümüzde yükselen Osmanlı seviciliğinde dil konusunda içi bomboş bir hayal yatmaktadır. Bu tür insanlar Arap alfabesiyle bırakın okumayı, işitse bile anlayamayacağı bu karışık dilin savunuculuğunu yapmaktadır. Türk dilini bukağılarından kurtarmak için çabalayan onca neslin emeğinden habersiz olan bu yığınlar cehaletleriyle, çağdaşlaşma çabalarından rahatsız oldukları için eskiyi savunmaya kalkışmaktadır. Edebiyat alanında ayrım yapmadan bir bütün olarak görüp her devrini ayrı ayrı inceleyen, benimseyen ilim sahasındaki aydınlar bugün de vardır ve dil için çalışmaktadır. Ayrıştırmayı seven ve mazinin kuru hayalleriyle beslenen kişileri de suya düşmekte olan hülyalarıyla baş başa bırakmak gerekir. Zorunlu eğitim yıllarında bile Türkçenin önemini kavrayamamışlarsa bırakalım bu kişiler de cahil kalsın, müstahaktır.

Türk dilini sevmeden Türk’ü sevmek imkânsızdır. Çünkü milletin en büyük esası dilidir. Türk dili emekle işlenerek bu günlere kadar gelmiştir. Bizler bunu biliriz ve deriz ki mirasa miras katmak için çabalayan gençlerin ellerinde Türk dili yeniden yükselecektir.

*Bu cümleler Sadri Maksudi Arsal’ın Türk Dili İçin isimli kitabından alınmıştır.

Nur Aydoğan

Hakikatin peşinde koşanlar ve hayal kuranların, kurdukları hayaller uğruna mücadele verenlerin, kullanabileceği en etkili silaha ‘söz’ demişler.

Söz ve hitap beniâdem için kurulabilecek sosyal ilişkilerde temeldir – yapı taşıdır. Bu ilişkilerin doğuracağı sonuçların belirleniminde ise en müessir faktördür. Hitap edebilmek ise dokunabilmenin en işlevsel formudur. Hitap edebilmek ve kelam insan için o kadar önemli bir konumdadır ki tanrısallığın zihne işlenmesinde tevessül edilecek en mühim kelime, “kelime” olmuştur. “Başlangıçta kelam vardı ve kelam Tanrı’ydı, her şey onunla oldu ve hiçbir şey onsuz olmadı.” Tanrı’dan bir ruh olmak ise kelimetullah olmanın eş değeri idi .”Mesih, Meryem oğlu İsa sadece Allah’ın peygamberi, Meryem’e bıraktığı kelimesi ve Allah’tan bir ruhtur.”

Nev-i beşerin beniâdem olarak kendini vasıflandıracağı uzun soluklu yürüyüşte en önemli yakıt kelimeydi. Nev-i beşer, kelimeleri ile bilinci karşılıklı etkileşim hâlinde tekamül ettirdi ve sonunda zekayı- aklı kendine nispet edeceği düzeye getirtti.

Hangi kelimenin tanrısallaşacağına ve insanın uzun soluklu sosyolojik evrimine yön vereceğine karar veremeyiz belki ancak kelimelerimizin soluğunu uzun tutmak için çabalayabiliriz. İnsanlığın kelimelerinin soluğunu uzun tutmak için giriştiği çabanın birçok yöntemi vardır. Fakat bu yöntemler arasında en etkili olanı -kaleme (erbab-ı kalemin) dizip yazdıklarına yemin olsun ki- sözün her daim ulaşılmasını en fazla mümkün kılacak araçla kayıt altına alınması yani yazılmasıdır.

Yazı, bilebildiğimiz kadarıyla ihtiyaç duyulan bilginin daha sonra ulaşılabilmesi amacıyla kaydedilmesi uğruna var edildi. Ancak ne ihtiyaç yalnızca o an gerekli veriler ile sınırlı tutulabilirdi ne ulaşılabilecek kitle ilelebet sınırlandırılabilirdi ne de kayıt altına alma ve mukayyet olma iştahı ile yanan insan bu nimetten âlâ nihaye mahrum bırakılabilirdi. Olması muhakkak olan oldu ve yazı, belirli bir gelişmişlik seviyesinin üzerinde herkese mal oldu. Söyleyecek sözü olanlar ve rahatsız olanlar içinse “elden düşmeyen bir silaha” dönüştü.

Yazmak düşünce mahsulü olacağı kadar düşündürmeye ve bir an için durdurmaya çabalamaktadır. Zaten insanı insan yapan da bir an durmak ve düşünmek, tahassüs kabiliyetini kamçılamak değil midir?

Çağdaş toplumda bir şeyleri söylemek umuma şamil bir hitapla mümkündür. “Çünkü çağdaş toplumda insan birbirinden kopuk parçalar gibidir. Bu nedenle de çok daha kolay etkilenebilir konumdadır. Dolayısıyla da kitle iletişim araçlarının etkisine karşı da çok daha korumasızdır.” Bin yılın biriktirdiği ve insan zihninin etrafına sarmaladığı zincirlerin, hakim paradigmaların kırılmasına ve sarsılmasına dair küçücük bir umudun vâr olabildiği zamanlarda, kalem erbabının kendi üzerine vazife bir meşguliyet olarak hitap etmeyi düşünmeyeceğini düşünmek abestir.

Modern Çağ’da ve bizleri Modern Çağ’a ulaştıran yakın geçmişte var olan hiçbir hayali, hiçbir düşünceyi iletişim araçları olmaksızın düşünmeyi; Jîn dergisi olmaksızın Kürtçülüğü; Sebilürreşat ve Büyük Doğu olmaksızın Türkiye İslamcılığını; Genç Kalemler, Türk Yurdu, Orkun, Töre dergileri olmaksızın Türkiye özelinde Türk milliyetçiliğini; Yön, Birikim, Yurt, Dünya ve Ayrıntı dergileri olmaksızın Türkiye solunu; Pravda gazetesi olmaksızın Sovyet sosyalizmini anlamak değerlendirmek mümkün müdür?

Bir mücadele soluğu olmaktan, bir anlığına durmaya davet etmeye kadar geniş bir spektrum barındıran kitle iletişim araçlarının Türkiye’de en fazla görüleni, gözlemleyebildiğimiz kadarıyla bir mücadele soluğu olmaya çalışanlardır. Peki “Niçin mücadele?” sorusunun yanıtı nedir? “Mücadele, bir çaresizlik trajedisi bir tutsaklık ağıdı” değil midir aynı zamanda? Yurdun kaybedilmesi, milletin yok olması, treni kaçırma gibi bin bir buhranın verdiği alarmizmle annesine yardıma koşmaya çalışmıştır Türk aydını. Koşup kurtarmaya o bîbahtı, vazife bilmiştir Türk aydını. Çünkü annesi karşısında “göğüs bağır açık ölün yatıyor ve onsuz yaşamaktansa beraber ölüş ehven”.

Fikir hayatımızın ve dergilerimizin en köklü sorunlarından biri ise gençlere karşı var olan tutum. On yıllar boyunca “uğul uğul konuşan yavşakların” yaşları nedeniyle el üstünde tutulması fakat “çalıyı dolaşmadan ite dalaşma” cesareti gösteren gençlerin ise tüm donanımlarına rağmen yazılarıyla boy gösterememesi ve çığlıklarını yutmaya zorlanmaları Türk düşün dünyasını ve üretkenliğini kısırlaştıran önemli sıkıntılardan birisi.

30eksi yayın hayatında birinci yılını dolduruyor. 30 yaşın altında olup da söyleyecek sözü olanlara, hitap edecek olanlara gönüllerince haykırma fırsatı veren, yalnızca kendisi olarak var olmaya çalışanların mahallelerde yer kapatma derdine girmeksizin kendisini ifade edebildiği, yazıların içeriği ve yayın kalitesi ile Türk düşün dünyasını zenginleştirmeye çalışan, eleştirel düşünebilen, sorgulayan Türk milliyetçisi gençlerin özgürce var olabildiği bir mecra.

Her sessizliğe çığlık olmak isteyenlerin kendini ifade edebildiği bir kitle iletişim aracı. 30eksi Türk düşün dünyasında, yıllanmış dergilerin bürokratik kasvetini ve yıllanmış aydınların mahalle despotizmini hissetmek istemeden bir an için durmaya ve durdurmaya çalışanların sanatlarını özgürce ortaya koyabildiği, genç bir soluk ve her soluğun ömrünü uzatmaya çabalayan bir kitle iletişim aracı. Uzun ömürlü olması temennisiyle.

Yunusemre Işık

Asıl meramı anlatmadan önce “modernite” kavramının doğuşuna gitmek lazım. Bilinenin tersine moderniteyi idealist, renkli kıyafetli bilim adamları değil, tüccarlar ve din adamları doğurdu. Etkisini kaybeden toprak aristokrasisi yerini tüccarlara ve laik hukuk adamlarına bıraktı.

Modernitenin doğuşunda din adamlarının etkisi çoğu kişi tarafından göz ardı edilir. Bu konuda konuşan herkesin dilinde; modernitenin dine karşı bir savaşla doğduğu, deyim yerindeyse Katolik Hristiyanlığın karnını yardığı ezberi vardır. Halbuki modernitenin ilk fikir adamları olan Erasmus, Luther gibi insanlar dindar insanlardı. Söz konusu olan bu yorum ideolojik bakışların bir yorumudur. Gerçek olan; sermaye akışının hızlanması ile değişen sosyal ve siyasi ortamın dinî, ideolojik referanslarını sağlamaktı. Ne Luther ne de Erasmus fabrikaları ya da televizyon şovlarını amaçlıyordu. Tek istedikleri, eskimiş kurumları ortadan kaldırmak ya da düzenlemek ve kendi aralarında birlik sağlamaktı.

Modernitenin babalarının Türk nefreti taşıması bu yüzden tesadüf değildir. Çünkü Türk, “kapıdaki düşman, kabus gibi topraklara çöken”dir. Bu konuda Türkler olarak şunu anlamalıyız: Biz, modernitenin coğrafyasının düşmanıyız ve onlara daimi olarak yabancıyız. Bu referansı dikkate alarak geçtiğimiz iki yüzyılı okumak ve bizim açımızdan değerlendirmek gerekir.
Asıl konuya ara vererek Türklerin son iki yüzyılı hakkında kısa bir değerlendirme yapmak istiyorum: Modernitenin doğal “ötekileri” olan devleti yöneten kadrolar, ilk başta Keçeçizade Fuat Paşa gibi bürokratlar sonra Harbiye’den ve Tıbbiye’den çıkmış gençlerdir. Bu kimseler sayesinde Türkler, modern dünyada yerini alıp bölgesindeki ülkelere kıyasla başarılı bir cumhuriyet kurmuşlardır.

Ancak Türk’ün modern zamanlarında doğan bir çelişkisi vardı: Modern değerler ile yerel değerlerin çatışması. Asırlar boyunca izole yaşayan Anadolu halkı, modernist değerlere bağlı, ulusçu cumhuriyet kadrolarının getirdiği yeni kurallara önce uymuş ancak ne var ki içinde bir garez beslemiştir. İşte Türk muhafazakârlığının kökeni moderniteye ve kurucu iradeye olan nefretine dayanır. Gerçek Türk, cumhuriyetin hayal ettiği Türk kalıbına girmemiştir. Bugün, iktidarın söylemlerinin altında da bu gerçek vardır.


Asıl konuya devam edelim: Modernite, Avrupa fikrine ve coğrafyasına dayanmıştı. İdeolojik olarak kendini dünyanın efendisi gören Avrupalılar “öteki” addetikleri toplumların ülkelerini ve maddi kaynaklarını ele geçirip manevi olarak onlara modernite değerlerini verdiler. Modernite, ilk krizini İkinci Dünya Savaşı sonrası geçirene dek, klasik din yorumlarında olduğu gibi merkeze insanı koymuş, amacını ise Tanrı yerine saf akıl olarak belirlemişti. Tek gerçek, akıl ve modern değerlerdi. Ancak İkinci Cihan Savaşı modernitenin hiç de “masum” olmadığını gözler önüne serdi. Savaş sonrası dönem modernite gerçeğinin kırılmasına neden oldu. Yaşlı Avrupa kendi içinde “öteki” insanlara hem yaşama hem temsil hakkı verdi. Azınlık ve etnik kavramları önem kazandı. Eski İngiliz kolonilerinden meydana gelen ABD, artık Batı’nın patronu olmuştu. Bu, modernitenin kırılıp postmodernin doğuşu demektir.


Bu kadar sıkıcı tarih bilgisi yeter! Bugüne dönelim. Bugün artık gerçek tamamen değersizdir. İşin doğrusu gerçek parçalanmakla kalmamış, değerini de kaybetmiştir. Gerçekliğin kaybolması ile modernitenin başında tesis edilen ülke ve ulus kavramları da değişti. Küreselleşme ulusal sınırları kaldırırken bir yandan da etnik kimlikleri kişinin kendisine indirgedi. Kurduğum cümlenin ne kadar uzun ve tafsilatlı bir konu olduğu biliyorum. O yüzden kısaca açıklamaya çalışacağım: Eskiden uluslar ait oldukları ülke sınırlarında belirli hukuk ölçütlerine bağlıydı ancak gittikçe sınırlar etkisini yitirdi. Bir Afyon/Emirdağ ya da Yozgat/Sorgun doğumlu Avusturya vatandaşı, Şırnak ya da Erbil doğumlu bir PKK sempatizanı ile Viyana’nın göbeğinde kanlı bıçaklı kavga edebiliyor ya da Fransa’da Mağripliler ile Çeçenler savaşabiliyorlar. Bütün bunlardan çıkarmamız gereken, dünyanın yeni bir Kavimler Göçü çağı ya da başka bir adlandırma ile yeni Orta Çağ yaşadığıdır.


Güncel siyaset olarak ise ABD de yorulmuş ve kendi tarihsel iç hesaplaşmasına girmiştir. Bunun yanı sıra eski çağların tanım ve unvanları tekrardan sahiplenildi. Türkiye’nin Osmanlı mirasını sahiplenmesi, Rusya’nın Bizans mirasçısı olduğunu ima etmesi, devrim öncesi İran’ın Persepolis’in kuruluşunu anması, son olarak Çin’in İpek yolunu canlandırma çabası aslında “modernitenin lineer tarih akışı fikrinin çözüldüğünün” bir göstergesidir.


Yazının sonuna gelmeden önce doğa kavramının yeni anlamlandırılmasını konuşmamız lazım: Bugüne dek tüm dinler ve anarşizm harici ideolojiler doğayı insanın elinde bir enstrüman olarak görüyordu ancak gittikçe doğanın kendi bilinci olduğunu kavramaya başlıyoruz. Merkeze insanın alınmasının ne kadar yanıltıcı olduğu artık aşikârdır ve fark edilmelidir ki insan, doğanın içinde diğer canlılarla aynı süreci yaşayan bir canlıdır.

Berat Şendil