Editöryonetim

Ben çocukken bu ülkedeki insanlar sağlıklı düşünme yetisine sahip olmasa da herhangi bir yanlış karşısında eyleme geçebilecek basirete sahiplerdi. Hatta bundan beş sene öncesine kadar yasaklara, yanlışlara, haksızlığa karşı reaksiyon gösterebiliyor; hiç değilse birkaç slogan atıp pankart açabiliyordu. Cümlemin mübalağasına bakmayın, ben henüz çok genç biriyim. Nitekim çocukluğum da AKP Türkiye’sinde geçti. Fakat Erdoğan ve yancılarının iktidarda kaldığı süre boyunca, özellikle parlamenter sistemin bitişiyle olağanüstü ivme kazanan bir baskı artışını bizatihi izlemek mecburiyetinde kaldım. Malumu konuşmayı çok istemiyorum ve amacım “Muhalif kitleler hakkını savunmuyor” gibi sitemlerde bulunmak da değil. Zaten bu yazıyı yazmamın sebebi de hakkımızı savunmak ve isteklerimizi dile getirebilme hakkımızın eskiden yavaşça şimdi ise hızlıca elimizden alındığından bahsetmek.

Sadece yaşadığımız son iki-üç yılı tahayyül edin, yaşanan tüm skandalları gözlerinizin önüne getirmeye çalışın. Bunlardan sadece birinin başka bir ülkede yaşandığını düşünmeye çalışın şimdi. Ne olurdu? Yer yerinden oynardı, değil mi? Bizde ise yaprak bile oynamadı. Üstüne üstlük, çok zoruma giderek söylüyorum bunu, bu memleketin yarısı bunları savunuyor. Hatta kendi canından daha çok savunuyor, bunun uğruna taraf etrafıyla düşman oluyor, kendi izzetini çiğniyor. Tamam, eyvallah Türkiye hiçbir zaman toz pembe bir gündeme sahip, tam anlamıyla adaletli bir bürokrasiyle yönetilen, cinayetlerin işlenmediği, yolsuzlukların dönmediği bir ülke değildi. Fakat bu millet hiçbir zaman bu kadar aşağılanmamış, aptal yerine konmamış ve emeğiyle kodamanları doyurmamıştı. Türkiye’de daha önceden bir kız çocuğunun öldürüldüğü ve babasının tımarhaneye atılmaya çalışıldığı gündem olsa yer yerinden oynamaz mıydı? Hadi diyelim yer yerinden oynamadı, hiçbir şey değişmez miydi? Elbette değişirdi. Ne oldu peki? Ne değişti de artık şaka yapar gibi açıklamalar ile her istediklerini yapıyor ve hiç tepki almıyorlar?

Birincisi; çok güçlendiler. TSK’dan bürokrasiye, belediyelerden emniyet teşkilatlarına, ülkenin en küçük kurumuna kadar ele geçirdiler. Lobilerini kuvvetlendirdiler ve kendilerinden olmayan herkesi elimine ettiler. Artık hiçbir kurum ve kuruluşta kendilerine aykırı ses çıkartabilen kimse kalmadı. Milletin güvendiği hiçbir resmî alan, kamu kurumu kalmamış vaziyete gelene kadar kendi kaleleri yapmadıkları hiçbir yer kalmadı. Kurumların yanında STK’larda ve vakıflarda yaptıkları lobicilik ve kendi kurdukları vakıflara akıttıkları paralar ile küçükten büyüğe menfaat sahibi yüz binlerce bir köpek gibi sadık yandaşlar edindiler.

İkincisi; iş dünyasını ve zengin sınıfı ele geçirdiler. Yine kamu paraları ve ödeneklerle zengin ettikleri yandaş iş adamları sayesinde iç ve dış ticaretteki söz sahibi tüm piyasaların kontrolü onların oldu. Bu noktada devlet işleyişini bile kendilerine özgü, ne liberal ne de kamucu olan melez bir sistem hâline getirdiler. Öyle ki artık büyük ihracat ve ithalat iş anlaşmaları tarikat şeyhlerinin icazetiyle gerçekleşmeye başladı.

Üçüncüsü; medya organlarını ya sahip oldukları finansal güçle ya da sindirerek tamamen kendilerine bağlı hâle getirdiler. Artık televizyonda ve gazetede onların söylediğinin aksine bir şeyler anlatabilecek kimse kalmadı. Kitleleri uyuşturma konusunda maharetli olan televizyon ve gazeteler bu sayede kendilerine bağlı olan cahil güruhları daha da fanatik hâle getirdiler. Bu medya organlarıyla kendilerine organik ya da inorganik düşmanlar/kötü adamlar edinip sürekli bunlarla mücadele ettiklerini vurgulayıp demagoji yapıyor, halkı da bu sayede kendilerine bağlı tutuyorlar.

Dördüncüsü; sürekli demagoji ve ajitasyona başvuruyor, toplumu bu mefhumlarla dizayn ediyorlar. Bazen Türkiye’yi çok güçlü ve müreffeh gösterip topluma bu güveni güç gösterisiyle aşılıyor, bazen de bazı terör eylemlerinin gerçekleşmesine müsaade etmek dahil olmak üzere insanlarda korku yaratacak gündemler oluşturmak suretiyle toplumun içgüdüsel olarak sırtını dayamak isteyeceği bir mekanizma arayışına girmesini istiyorlar. Örneğin, Beşiktaş’ta onlarca polisimizin şehit olduğu saldırının faili Türkiye’ye girdiğinde istihbarata bildiriliyor. Hatta İstanbula geldiği de bildiriliyorsa da o bombacı o bombayı yine de patlatabiliyor. Nasıl? Türkiye Cumhuriyeti’nin kolluk ve istihbarat kuvvetleri bu kadar beceriksiz mi, yoksa bunun olması işine gelecek birileri mi var? O dönemi iyi hatırlayın. Her yerde bombalar patlıyor, terör eylemleri had safhada kendini gösteriyordu. Ben o dönemlerde liseye gidiyordum. O patlamalar diplerinde olmaya başlayana kadar vatan ve millet kaygısı gütmeyen, hatta yanı başlarındaki PKK’lılara bile müsamaha gösterip ahbaplık kuran insanlar bir anda vatan ve devlet sevdalısı kesilmeye başlamıştı. Çünkü insanlar canlarının tehlikede olduğunu hissedince güvenecekleri bir kavram arayışına girmişlerdi. Devlet dediğimiz mekanizma da orada boylu boyunca duruyordu. 

İşte benim bahsedeceğim konu da artık alışkanlık hâline getirdikleri bu korku iklimi. Evet, bunu alışkanlık hâline getirdiler çünkü artık kimseye kendilerini sevdirme kaygıları kalmadı, kamuoyunun desteğiyle elde edecekleri bir şey kalmadı. Bundan sonraki hedefleri sahip olduklarını ellerinde tutmak. Bu noktada hırçın olma sebepleri de bunları elde edene kadar akıllara durgunluk verecek kadar namussuzluk yapmış olmaları. Güçlerini kaybederlerse edindikleri çakma asaletten de tamamıyla mahrum kalacaklarını biliyorlar. Bu minvalde kimin söylediğini bilmediğim, belki de bir Tofaş marka arabanın arka camından okuyup aklıma kazınmış, sevdiğim bir söz var; “Yalan söyleyerek yol alabilirsin, yolun sonuna kadar gidebilirsin. Fakat asla geri dönemezsin.” İşte Erdoğan’ın ve taraf etrafının kaygısı da bununla ilişkili. Sadece iki seçenekleri var; ya bu güçlerini kaybetmeyecek daha da ilerleyecekler ya da ellerindeki ve yüzlerindeki çamurların bedelini ödeyecekler.

İşte bu ahval içinde istedikleri en büyük şey reaksiyon gösteremeyen bir toplum ve eleştirmeyecek zihinler. Bizimse protesto yapabildiğimiz son yer olan sosyal medyayı geçtiğimiz aylarda sınırlandırmak istediler ve bununla ilgili bir yasa düzenlediler. En kötüsü de ne biliyor musunuz? Memlekette hâli hazırda gönüllü jurnalcilerin ve sevmediği şeylerin yasaklanmasını isteyen ahraz insanların varlığı. Devletin yaptığı her şeyin meşru olduğunu kabul eden ve devletin kutsal bir şey olduğunu düşünen insanların desteğiyle iyice gırtlağımıza çökmek isteyen “Şahsım Devleti” elimizde kalan son şeyi bile gasp edecek cüreti kendinde buluyor.

“İyi hoş da ne yapalım?” diye soruyor olabilirsiniz. Kimseye yapması gerektiği şeyleri söyleyecek küstahlığı ve haddi kendimde bulmasam da ben ne yapmayı düşünüyor ve neyin doğru olduğuna inanıyorsam onu söyleyeceğim:

Korkmak ve yılgınlık göstermek firavunun en çok istediği şey, korkmayacağım. Üretmeye çalıştıkları her yasağa ve istibdada karşı çıkacağım. Ayrıca halis niyetle yapmamış olduklarına emin olduğum herhangi bir müspet icraatlarına alkış tutmayacağım. İnsaf beklemek gibi bir hataya düşmeyecek ve onlardan daha güçlü olmak için çalışacağım. Ayrıca şahsının menfaatinden başka bir şeyi düşünmeyen bir Gürcü ve şakşakçılarının kontrolünde olan bir otoritenin kutsal olduğuna asla kani olmayacağım. Ve ilk cümlemde değindiğim rahatsızlığın sonucu olarak; eylem ve protesto hakkımı elimden aldırmayacağım. Eğer hep beraber bu cümlede mutabık olursak zaten bu hakkımızı elimizden alamayacaklar.

Unutmayın; firavunlar analarından firavun olarak doğmazlar. Onları firavun yapan etrafındaki yardakçılarıdır. Onu firavun olarak yaşatan ise ona boyun eğenlerdir. Yine unutmayın ki; her firavunu tahtından edecek bir Musa vardır. Biz milyonlarca Musa olursak karşımızda durabilecek hiçbir Firavun peyda olamayacaktır.

Vera Çakmak

 

EROL GÜNGÖR’ÜN HOCASI MÜMTAZ TURHAN

Son bir aydır yapılan Erol Güngör tartışmaları neticesinde çoğu insan onun şahsında Türk milliyetçiliği fikrini savunma yolunda dava adamlığı gösterir derecede reaksiyon göstermiştir. Öncelikle Erol Güngör’ün ortaya koyduğu fikirler ve kendinden önceki şahıslara yönelik değerlendirmelerin hiçbirisi layüsel değildir. Zaten kendisinin de camia içerisinde mümtaz ve tartışılmaz noktaya ulaşmasındaki etkenlerden birisi de kendisinden önce milliyetçi fikriyata dair konuşmuş kişileri eleştirmesi ve ortaya dönem şartları mucibince yeni bir fikir koyması olmuştur. Erol Güngör bu noktadan bakıldığı zaman aslında kendi döneminde yapılması gerekeni yapmış, özeleştiri ile daha oturaklı ve halka yönelebilen, ayakları yere basan bir milliyetçi tezahür ortaya koymuştur. Ancak söylemlerinin tamamını nass kabul etmek, üzerine bir şey koymadan iman etmek ve eleştiriden muaf tutmak da millî fikirlerin Soğuk Savaş retoriğinden kurtulamamasına sebebiyet vermektedir. 21. yüzyılın çocuklarına milliyetçi fikirleri öğretmek isteyenlerin ve nesilleri bu fikriyat çerçevesinde yetiştirme yolunu seçenlerin hâlen daha başvurduğu yakın kaynaklar bundan 40 yıl öncesine çözüm arayan ve kendince bulan Erol Güngör eserlerinden ibarettir. Türk milliyetçiliği bu manada Erol Güngör’den sonra onun mertebesinde bir akademisyen ve fikir adamı yetiştirememiştir kanaatindeyim.

Erol Güngör’ü anlamak için onu değerlendirirken hocası Mümtaz Turhan’dan bahsetmez isek olmazdı. Bu yazımda bu iki ismi birlikte değerlendirip zamanın şartlarına göre ne gibi yeni fikirler sunmuşlar, neyi amaçlamışlar; bunu yaparken eskiye nasıl eleştiri getirmiş ve ortaya sundukları fikirler kimlerin elinde günümüze nasıl taşınmıştır bunu irdeleyeceğim.

Mümtaz Turhan 1909 Erzurum doğumlu, Millî Mücadele döneminde gençlik evresini geçirmiş bir aydındır. Onun fikir dünyamızda yer etmesini sağlayan sürecin başlangıcı Maarif Vekâleti eli ile Avrupa’ya öğrenci olarak gönderilmesidir. Eski münevverlerin aksine Fransa’da değil Almanya’da eğitim görmüş ve eskilerden farklı olarak düşünce sistemi kendine özgü bir hâl almıştır. Frankfurt ve Berlin’de kaldığı yedi sene boyunca Max Wertheimer’den psikoloji dersleri aldı. Bu isim onun olgulara bakışındaki teorik altyapının oluşmasında en büyük etkiyi sağlayan isimdir. Zira Wertheimer, “Gestalt Psikolojisi” denilen kuramın öncüsü idi. Mümtaz Turhan da bundan dolayı Türkiye’ye döndüğü 1935 yılından itibaren deneysel psikoloji alanında yürüttüğü çalışmalarında Gestaltçı teori üzerinden görüş geliştirdi. İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde British Council bursu ile yaptığı çalışmalar ise 1944-1948 yılları arasına denk gelmektedir ki bu yıllar milliyetçi camiada o yıllarda Zeki Velidi Togan ekolünden gelme Nihal Atsız ve arkadaşlarının en zorlu yıllarıdır. Bu pencereden bakıldığında Türkçüler arasında devlet nezdinde itibar görenler arasında olduğu bir gerçektir.

Onu milliyetçi ve muhafazakâr aydınlar arasında popüler yapan çalışmalar ise 18. yüzyıldan itibaren toplumsal yapı, kültür ve devlet yönetimi konusunda Batı’ya yönelen Türkiye üzerinde gördüğü kültür değişmeleri problemlerine yönelik eserleridir. Bu eserler konuyu sosyal psikoloji açısından değerlendiren ve inceleyen ilk eserler olması sebebiyle değerlidir. Mümtaz Turhan’ı değerlendirme yaparken en çok etkileyen unsurlar Gestaltçı yaklaşım, İngiltere’de kaldığı sürede gördüğü İngiliz pozitivizmi ve Ziya Gökalp’in sosyoloji tezleri olmuştur. Turhan bu kriterler üzerinden Türk kültürünün ve Batı kültürünün değerlendirmesini yapmış, Batılılaşma serüvenimizdeki yanlışları ve yapılması gerekenleri ortaya koymuş ve 60’lı yıllarda da yükselen sol değerlere karşı muhafazakâr ve milliyetçi bloğun oluşumundaki entelektüel duruşun mimarı hâline gelmiştir. Tüm meselesi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonraki süreçte yaşadığı Batılılaşma idealinin içerisindeki modernleşme kavramının ne olduğu ve iktisadi kalkınma planlarının nasıl olacağıdır.

Aslında Mümtaz Turhan görüşleri itibarıyla günümüz İslamcı ve muhafazakâr kesimlerine hitap eden bir sosyal bilimci hiç olmamıştır. Onun Kemalist inkılaplara ya da aydınlara yönelttiği eleştiriler; bu kişi ve olgulara cepheden düşmanlık edecek olanların savunma kalkanı olarak asla kullanılmamalıdır. Türk milliyetçilerinin en nihayetinde bu kullanıma da izin vermemesi elzemdir. Turhan kendinden önceki milliyetçi aydınlardan ziyade gidip gördüğü Avrupa’da bilimin toplum yaşantısının içerisine ne derece ve nasıl sirayet ettiğini yerinde tetkik etmiş birisidir. Tanzimat aydınları gibi Batı’ya hayranlıkla baktığı hâlde üzerlerindeki bin yıllık yükü bir anda atamamanın verdiği de-modernize görüşleri alarak Batılılaşmayı sadece giyim, kuşam, konuşma ve siyasi alanda gerçekleşecek bir mefkûre olarak değerlendirmemiştir. Turhan’a göre Türk devleti ve milleti, Batı’ya yönelirken bilimi tam manasıyla kavramadan ve bilime Avrupa’da olduğu gibi toplumsal işlevini kazandırmadan ne kadar kendisine Batıcı ve modern derse desin ileriye gidemeyecektir. Bununla birlikte Turhan’ı ilk dönem aydınlardan ayıran başka bir özelliği ise modernleşme sürecini demokratikleşme ve hukuk kavramlarından bağımsız düşünmemiş olmasıdır. Tüm bunların oturtulması için ise en gerekli olarak eğitim reformunun yapılması gerektiğini her defasında dile getirmiştir.

Turhan bu bakımdan Türk milliyetçiliği açısından değerlendirildiğinde Ziya Gökalp’ten sonra bu fikri görece “bilimsel” bir çerçeveye oturtan en önemli isimdir. Zaten milliyetçi çevrede Ziya Gökalp ekolünün devamı olarak nitelendirilir. Türk Ocaklılar geleneğinin Hamdullah Suphi sonrası akademyada etkili olabilen Fahri Fındıkoğlu ve Osman Turan ile birlikte önemli bir ismidir. Cumhuriyet döneminde muhafazakâr milliyetçi aydınların gündemlerini, kültürel muhafaza meselelerinden millet modernleşmesine çekmesi açısından da önemlidir. Bu modernleşmeyi yukarıda bahsettiğim kavramlar çerçevesinde gerçekleştirmek arzusunda olan Mümtaz Turhan Türk milliyetçiliğinde kalkınmacı, modernleşmeci ve projeci söylemlerin de banisi konumundadır. Türk sağında DP-AP çizgisinin 60’lı yıllarda daha da hızlanan projeci yönüne Mümtaz Turhan yoluyla Türk milliyetçileri de katılırlar.

Modernleşme ve ilerleme ona göre CHP’nin inkılaplarda yaptığı gibi kurumların, kanunların ya da bazı kültürel unsurların devralınması yoluyla gerçekleşmeyecektir. Bunu milliyetçi camia içerisinde, Nihal Atsız’ın daha konsolide olmuş hareketi dışında, dillendiren ve geniş kesimlerin düşüncesine gark ettiren ilk isimdir. Bu sebepten muhafazakâr milliyetçi kesimler “hakiki batılılaşma” ve “gerçek modernleşme” kavramlarının kendileri eliyle gerçekleşeceği fikrini Turhan’dan ve daha sonra da bu fikri besleyen Erol Güngör’den alacaklardır.

Mümtaz Turhan, Yılmaz Özakpınar’ın deyişiyle ülkenin gidişatından duyduğu kaygılar nedeniyle aslında hiç de girişmeyeceği bir işe atılacaktır. Bilimsel yaklaşımı da önceleyen bir gündelik siyasete ışık tutma ihtiyacı… 1960’lı yıllarda sol sosyalist hareketlerin yükselişe geçmiş olması tüm aydınlar arasında merakla izlenen bir politik görüntü hâline gelmiştir. Geçmişte muhafazakâr milliyetçilerin de tasvip etmediği şekilde “Türkçü” hatta ırkçı nitelikte fiiller gerçekleştiren CHP örgütleri ve aydınları değişen konjonktür gereği ve Sovyetler Birliği’nin gücünün de etkisi ile sol Kemalizm furyasına başlamışlardı. Niyetleri kimilerine göre yükselen solu sokak hareketleri ve marjinal unsurların elinden kurtararak kurucu parti CHP üzerinde birleştirerek iktidar olmak; kimilerine göre ise 1950 yılından beri engel olunamayan “gerici-sağcı” ve “karşı devrimci” grupların önünü kesmek adına asker-öğrenci birlikteliği neticesinde sol bir darbe ile iktidar olup Kemalist inkılapların devamını gerçekleştirmek… Bu görüşlerin aydınlar çevresindeki en önemli organları Kadro ve Yön dergileri olmuştur. Bu durum Mümtaz Turhan ve Tarık Buğra’nın bunlara alternatif olarak modern, milliyetçi ve mukaddesatçı bir dergi çıkarmalarına neden olmuştur. Bu derginin adı “Yol Dergisi”dir. Turhan, zamanın da vermiş olduğu hava ile gündelik siyaset yazılarını “Yol’un Görüşü” adlı başmakaleleri ile bu dergide neşretmiştir.

Bu yazılarından hareketle Mümtaz Turhan kendisinden önceki birikimin de üzerine koyarak Türk milliyetçiliğinin “tepkici milliyetçilik”ten “yapıcı milliyetçiliğe” evrilmesinin en önemli isimlerinden birisidir. Bu daha sonraki isimler ve Türk milliyetçiliğinin gündelik siyasete yönelik uygulamaları ile ne kadar gerçekleşmiş ya da gerçekleşmemiştir, orasını ayrı bir yazıda dile getirmeyi düşünüyorum. En nihayetinde Turhan’ın formüle etmeye çalıştığı Türk milliyetçiliği daha sonra Erol Güngör ve Dündar Taşer eliyle geliştirilecek ve MHP’nin siyasal programının büyük kısmını oluşturacaktır. Özellikle Alparslan Türkeş’in “9 Işık Doktrini” ile birçok görüşlerinin paralel olması bununla açıklanabilir. Turhancı Türk milliyetçiliği sol Kemalist ve sosyalist aydınları yarı-aydın modelin başat isimleri sayarken ortaya koyduğu “doğru modernleşme” teorileri ile bu yarı-aydın tipolojisini de bitirmiş olacaktı. Turhan Projeleri diye adlandırılan siyasi, sosyal ve iktisadi alanda hayata geçirilmek istenen projeler medeniyet unsurlarını hukukta, özgürlük anlayışında, bilimsel ve teknolojik anlayışta görür. Turhan tüm bu unsurların kendi döneminde henüz oluşmadığını düşündüğü “millî kültür” unsurları olarak adlandırır. Bu projeler milliyetçiliğin bir burjuva modernleşme projesi olarak görüldüğü önerilerdir. Bu unsurlara sahip nesillerin yetiştirilmesi ve topluma kazandırılması gerekliliğinden bahseden Turhan’ın ortaya koyduğu anlayışa göre tüm Türk milleti teknikle hemhâl edilip birinci sınıf aydın veya teknik açıdan üst düzey uzman statüsünde yetiştirildiğinde yarı aydın tiplere gerek duyulmayacaktır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Turhan’a göre sosyalist ve sol Kemalist aydınlar Türkiye’deki aydın kıtlığı sebebiyle değer verilen aslında kültürel ve psikolojik olarak hastalık olarak nitelendirdiği sola ruhunu satmış yarı-aydın tiplerdir.

Tüm bunlarla birlikte işin aslına geri dönecek olursak Mümtaz Turhan Kültür Değişmeleri adlı eserinde özetle modernleşme serüvenimizi yazmıştır. Kabaca üç faktörden bahsetmiş ve bunların şekil, yarar ve anlam olduğunu dile getirmiştir. Ona göre şekil ve yarar işin en basit ve hatta hayata geçirilen tarafıydı. Batı’dan şeklî benzerlikler ve şeklen kurumlar almak kolay ancak Batı’yı asıl geliştiren “ilim zihniyeti”ni almak ve Batı’nın olaylar ve olgular karşısında nasıl düşündüğü “anlamak” ve tatbik etmek en zoruydu. Bu sebepten 1956 yılında Remzi Oğuz Arık’ı anma toplantısında hem CHP hem de DP dönemlerine ağır eleştiriler getirerek “Milliyetçiyiz dediler fakat milliyetin bütün unsurlarını reddettiler, milliyetçileri hapishanelere attılar. Halkçıyız dediler, halkla zerre kadar alakadar olmadılar. ‘Köylü efendimizdir’ dediler fakat köylüyü devlet şehrinden geçirmediler.” gibi sözler sarf ederek hem kendi zamanına kadar gelmiş olan batılılaşma politikalarını tümden reddederken yeni bir milliyetçilik, yeni bir halkçılık, yeni bir köycülük fikri gerektiğinin mesajını vermiş oluyordu. O dönemde daha muhafazakâr düşünen Türk milliyetçilerinin siyasi arenada CHP ve DP kadar etkili bir alanı olmadığını varsayar isek CKMP ve MHP ile bu alandaki boşluğu dolduracak olan Türk milliyetçilerine de basit bir yol haritası çizmiş oluyordu.

Tartışmaların merkezinde bulunan Erol Güngör’ü anlayabilmek, iyi değerlendirmek ve tenkit edebilmek için öncelikle hocası Mümtaz Turhan’ın görüşlerini, ilmî ve siyasi alandaki etkilerini doğru okumak zorundayız. Bu sebeple Erol Güngör’e ve daha sonrasında onun çevresinde gelişecek olan muhafazakâr milliyetçi çizgiye değinmeden önce Mümtaz Turhan hakkında kısa da olsa görüşlerimi ve değerlendirmelerimi sunmak istedim. Bir sonraki yazıda Erol Güngör’ü merkeze koyarak bir değerlendirme yapmak niyetindeyim. Daha sonra ise Aydınlar Ocağı, Türk-İslam Sentezi, Yeşil Kuşak Projesi ve 90’lardan günümüze gelen milliyetçi aydınların değişimleri ve İslamcı-Muhafazakâr kesimlerle olan ilişkilerini kendimce anlatmaya çalışacağım.

Yasin İzgi

Editör: Ekrem Müftüoğlu

“Bir öğretiyi, düşünceyi, inancı, siyasayı vb. başkalarına tanıtmak, benimsetmek, yaymak ereğiyle sözle, yazıyla ve benzeri türlü araçlarla, yollarla gerçekleştirilen her türlü çalışma.” Propagandayı böyle tanımlıyor sözlük. 7/24 haber ajanslarını, tartışma programlarını parsellemek yetmemiş olacak ki artık propaganda için dizilere de tarihe de el atıldı. “Yeni Türkiye” diyerek yarattıkları bu beşeri zeminde tarihi de yeniden yazmak ve tarihe, kendi ihtiraslarına göre şekil vermek gerekiyordu. Her şeyin yağmaya ve talana kurban gittiği “yeni” düzende tabii ki tarih de yeniden yazılacak ve bu durumdan payını almadan duramayacaktı. Her yere el atıp tarihe dokunmamak olacak iş miydi? İktidarın temel dayanağı propaganda olduğu için tarihi de araçsallaştırmak kaçınılmazdı. Bu işte en büyük pay sahibi de diziler olacaktı.

Siyasi iktidarın propaganda aracı hâline getirilen bu diziler ve tarafgir tarihçiler tarafından pazarlanan “yeni” ve “millî” tarih de tarihimizde yer almış müstesna şahsiyetlerin yakasına tutunacak, herhâlde bu iş sürüp giderse sakız gibi yapışacak, o kişilerin aziz hatıralarını incitmekte beis görmeyecekti.

Siyasette iktidar olmanın muktedir olmak demek olmadığını tabii ki siyasal iktidar da anlamış, muktedirliğin bir yolunun da kültürel iktidara sahip olmaktan geçtiğini görmüştü. Bu yüzden kendince bir millî tarih yaratmaya çalışan siyasal iktidar, bu tarihi televizyon yoluyla yaymayı ve kültürel iktidarına ön ayak etmeyi düşünmüştür. Kitlelere pompalanan bu millî tarih, dizilerle de kalmayacaktı çünkü siyasi iktidarın geldiği gelenekte bu çaba hep vardı. Bilhassa Fatih Sultan Mehmet ekseninde gelişen sözde “millî tarih” anlayışına dindar Abdülhamit ve Ertuğrul tiplemesi de televizyon dizisi aracılığıyla katıldı. Neo-Osmanlıcılık akımıyla da iyice ivme kazanan bu sözde millî tarih yaratma çabası, kültürel iktidar kurmanın yanında Neo-Osmanlıcılık akımının propagandasında bir bayrak taşıyıcısı olma görevini üstlenecektir.

Siyasi iktidar güncel kaygılarıyla tarihi eğip bükmekte, kendi ihtirasları için istediği şekle sokmakta asla sakınca görmüyor. Özellikle tarih dizileriyle pompalanan bu propaganda gittikçe iktidarın egemenlik kaygısının bir aracı hâline geliyor. Daha çok, “kutuplaştırma aracı” olarak kullanılan bu propagandada tarihi karakterler genelde toplumun benimsediği, sevdiği karakterlerden seçiliyor ama Abdülhamid ile ilgili olan dizi bunun biraz dışında. Çünkü Abdülhamid imajı siyasal iktidar tarafından yeni yeni çiziliyor ve toplumun gündemine oturuyor. Diğer bir örnek ise Diriliş Ertuğrul. Her iki dizide de güncel olaylar adeta o zamanlara uyarlanıp birebir dizide yansıtılıyor. Abdülhamid dizisinin odak noktası ise mağduriyet. Tabiri caizse her alanda kendine mağduriyet yaratmakta pek mahir olan siyasi iktidar, bu alandaki mücadelesini de mağduriyet üzerinden sürdürüyor. Ancak tüm bunlara rağmen tarih kalpazanları tarafında dizideki olayların gerçek olduğu iddiası devam ediyor. Bilhassa Abdülhamid dizisinden propaganda kokusu diğer dizilere nazaran daha çok geliyor. Aslında bu dizilerin çok büyük kitleler tarafından izlendiğini göz önünde tutarsak siyasi iktidarın da bu yöntemi çok benimsediğini ve beğendiğini söyleyebiliriz.

Öncelikle biraz Diriliş Ertuğrul adlı diziden bahis açacak olursak dizi, propaganda aleti değil adeta siyasi iktidarın bir kolu gibi çalışan siyaset aracı. Ülke gündemine sürekli gönderme yapan dizinin muhalif kesimi hedef aldığı çok bariz şekilde belli oluyor. Güncel siyasetle birebir ilerleyen dizi gündemi seçimlere dahi göndermelerde bulunuyor. Osmanlı’nın kuruluşunu konu edinen film, dizi veya kitap belki daha önce çekilmiştir ve yazılmıştır ama emin olun ilk defa Ertuğrul Gazi doğrudan iç siyasetimize müdahil oluyor(!), Kayılar Türkiye Cumhuriyeti’nin iç işlerine ilk defa müdahale(!) ediyor. Öyle ki Ertuğrul Gazi yeri geliyor faiz lobisiyle mücadeleye girişiyor yeri geliyor muhaliflere şamarı vuruyor. Sürekli bir hainle karşı karşıya kalan Ertuğrul Gazi, hasmını alt ederken ülkemizin gündemine de yorum getirmekten geri durmuyor. İç ve dış mihraklarla karşı karşıya kalan Ertuğrul Gazi, onlarla mücadelesini sürdürürken siyasi mesajı da doksana çakmayı ihmal etmiyor. Her ne olursa olsun bu dizinin, siyasi iktidarın tarih propagandasının en güçlü kollarından biri olmaya devam edeceği belli.

Yukarıda Abdülhamid imajının yeni yeni çizilmeye başladığını söyledik, evet çiziliyor ama tabii ki siyasi iktidarın ihtiraslarına göre. Zaten yazımızda bahsedeceğimiz şahsiyetlerden biri de Abdülhamid, aslında en çok onun yakasına yapıştılar desek yanlış olmaz. Çizilen Abdülhamid imajı genelde dindarlık ve muhafazakârlık üzerine çiziliyor ve Abdülhamid’in bu yönleri güncel konuların da malzemesi hâline getiriliyor. Dindar ve iyi Abdülhamid’in muarızları hep yabancı, Yahudi, Ermeni, dine uzak tipler olarak yansıtılıyor. Aslında burada mesele dindar iyi tiplemesi, dindar olmayan kötü tiplemesi rayına oturtuluyor. Hâlbuki Mehmet Akif de Abdülhamid’e muhalifti. Bugün Türkiye’de Mehmet Akif’in vatanperverliğini, dindarlığını sorgulayabilecek biri var mıdır? Gerçeklik iddiaları daha en başta burada çürüyüveriyor. Abdülhamid tiplemesinde yaratılan bu dindar imajın siyasi iktidarın kendi politik argümanını toplumsal alanda kabul ettirme ve ona zemin açma amacı taşıdığı bariz. Aslında dindar Abdülhamid, seküler ve laik Mustafa Kemal’in bir alternatifi olarak topluma sunuluyor. Kurt bir politikacı olan Abdülhamid’i uçurup kaçıran, evliya yapan tarih de aslında bu amacı taşıyor. Laik ve seküler Mustafa Kemal’in karşısına “abdestsiz yere basmayan” dindar Abdülhamid çıkarılıyor ve Mustafa Kemal’i tuş ediyor. Böylece siyasi iktidarın kendi kitlesi de gönlünü “eylemiş” oluyor. Abdülhamid’in çilesi burada da bitmiyor, tarihi gerçekliği göz önüne alırsak tam bir denge siyaseti güden Abdülhamit yeri geliyor elçi tokatlıyor yeri geliyor kralları tehdit ediyor yeri geliyor racon kesiyor. Böylece sert mizaç unsuru da dindar tiplemesine yerleşiyor. Burada da kitlelerin gazı güzelce alınıyor. Mustafa Kemal’in “Geldikleri gibi giderler” sözünün karşısına Abdülhamid’in “Allah’ın da bir hesabı var” sözü çıkıyor ve kalpazanların tarih mastürbasyonu son hızla devam ediyor. Tiyatroya, polisiye romanlara pek meraklı olan, opera ve operet dinlemeyi seven, gençliğinde bizzat yabancı hocalardan müzik dersleri alan Abdülhamid’in  -ki Abdülhamid doğu müziğini kasvetli bulur, batı müziğini tercih ederdi- dindar yönü o kadar baskın ve sık sunuluyor ki zaten bahsettiğimiz bu yönlerini görmeye de fırsat bulamayan kitle, bunlardan bîhaber yaşamaya devam ediyor. Dindar Abdülhamid tiplemesi adeta bu yönleri absorbe ediyor ve siyasi iktidar, dindar Abdülhamid tiplemesiyle son hızda gaz almaya devam ediyor.

Diğer bir çilekeşimiz ise Fatih. Osmanlı tarihinin en aydın padişahı olan Fatih, bu kitlenin elinde bayraklaşıyor ve gerçeklikten uzak bambaşka bir Fatih’e dönüşüyor. Tabiri caizse onun da çilesi başlıyor. Fatih’in emaneti İstanbul’u talana ve yağmaya peşkeş çeken siyasi iktidar, Fatih’in fethini ise en şaaşalı gösterilerle kutlamakta beis görmüyor, Fatih’i de bu propaganda rüzgârına kaptırıp götürüyor. Fetih kutlamaları iktidarın seçim mitinglerine dönüyor ve Fatih birdenbire iktidar partisinin bir neferi olarak zuhur ediyor. Bir yandan da Fatih, bir yerlere mesaj vermenin veyahut tehdit etmenin aracı hâline geliyor, muhalif kitleler ise Haçlı askeri olarak vücuda geliveriyor. Bizans’a dünyayı dar eden Fatih, mitinge dönen fetih kutlamalarında ise meydandaki Fatih “dış güçler”e parmak sallıyor, Türkiye’yi onlara dar ediyordu. Kutlamalardaki çilesi bu kadar süren Fatih’in bir başka çilesi ise ham sofuların dilinde başlıyor. Aslında Fatih’in buradaki çilesi çok çok daha eskiye gider. Genelde Siyasal İslamcılık‘ın çatısı altında toplanan ham sofular Fatih’i her türlü propagandaya alet etmekten imtina etmiyor. Kongre mi var Fatih orada, toplantı mı var Fatih oraya damlıyordu. Hatta Fatih’in İstanbul’u fethettiği sırada kalbinde ne varsa kongrede de o vardır. Müspet ilimlerle, batı-doğu dilleriyle, matematikle, şiir ve edebiyatla, felsefeyle meşgul olup devrin en yüksek âlimleriyle hemhâl olan Fatih bu sefer de şekilsiz sakalı, kan damlayan kılıcı ile bir adam azmanı olarak karşımıza çıkıyor. Fatih’i bu şekle sokan ham sofular bununla da kalmıyor Rönesans adamı, ilim âşığı Fatih’i mutaassıp bir mürteci kılığına sokuyor.

Göründüğü gibi Fatih’i de Abdülhamid’i de kılıktan kılığa sokan bu düşünce ve propaganda şekli uzun süre daha bu haddi kendinde bulacak gibi görünüyor. O haddi kendinde bulmuş ki Ertuğrul Gazi’yi de çile çekenler kervanına müdahil ediyor. Türkiye’de kendi geleneğini yaşatmak isteyen her iktidar, benliğini ve mücadelesini böyle yerlere dayamakta beis görmüyor, bundan sonra da görecek gibi durmuyor. Bu yüzden tarihteki büyüklerimizin çileleri pek de bitecek gibi gözükmüyor…

Aklın almayacağı hezeyanları tarih diye pompalamaktan çekinmeyen, tarihi “tahrif”e çeviren tarih kalpazanları her dönemde vardı, var olmaya da devam edecek. Evet dizilerle yazıp bozma furyası yeni başladı ama şartların elverdiği her imkânla onlar pek mahir oldukları bu tahrif işlemini geçmişte de yapmıştı. Hitap ettikleri, kulaktan dolma bilgilerle yaşayan, tarihle ilgisi olmayan, tarih bilgisi dizilerle sınırlı olan kitle ise belki yaşananların dizi ve kurgudan ibaret olduğunu anlamakta dahi güçlük çekecek insanlar. Tabii şu anda en etkin propaganda araçlarından biri olan medyanın tarafgir bir grubun elinde olması kalpazanların bir diğer avantajı. Bu yüzden tarih kalpazanlarının hayatımızın her alanına nüfuz etmesi işten bile değil.

Tarihi tahrife çeviren tarih kalpazanlarının içlerinde her ideolojiden, her gelenekten insan barındırması da cabası. Kendi dünya görüşlerine göre tarihi çekip çeviren bu kalpazanlar, kimi zaman düşmanlık ederek tahrif ettiler kimi zaman da dost gibi. Bu zamanda olduğu gibi eski dönemlerde de karşılarına tarihini muhasebe etmeyi bilen, sağlıklı ve vicdanıyla düşünebilen insanlar çıkıp günahlarını yüzlerine vurdular. Bugün bize düşen ise her sahada, her alanda, her ortamda bu kalpazanların en şiddetli muarızları olmak. O devirlerin tahrifçilerinin bugün nasıl esameleri dahi okunmuyorsa “âlim” değil ama “arif” olan milletimiz gelecekte de tahrifçileri değil gerçekleri haykıranları yâd edecek…

Osman Sefa Yalçın

Editör: Elif Berra Kılıç

Günümüz Türk milliyetçiliğinin – ki ele alınan kavramın sabit olmayan vaziyeti, kimi veya kimleri tam manasıyla ne şekilde anlattığının meçhul oluşu, bu yazıda mevzubahis edilecek temsiliyet ve meşruiyet meselesinin bariz bir örneğidir – içinde bulunduğu durum bir hastalık hâlini almıştır, ki söz konusu hastalık, Türk milliyetçiliğinin kendisini karşısında bulduğu ayrım noktasında düğümlenmiş durumdadır.

Kendisini geniş anlamda Türk milliyetçisi, dar anlamda ülkücü olarak kabul eden insanlara uzun yıllar yuvalık etmiş MHP’nin AKP ile ittifakı (bu ittifakın hem MHP içinden hem de dışından ciddi eleştirilere tabi tutulduğu unutulmamalıdır, geçmişte cumhurbaşkanı ile Devlet Bahçeli’nin ağır atışmaları, “açılım süreci” gibi MHP’nin var oluş sebebine aykırı politikalar ve “her türlü milliyetçiliğinin ayaklar altına alınması” gibi söylemler söz konusu ittifakın ne denli samimi olduğu hususunda şüpheler doğurmuştur) ve MHP içindeki muhaliflerin kurdukları İYİP’in yüzde onluk seçim muvaffakiyetine rağmen tabanını ve potansiyelini doğru yansıtmayan söylemleri ile beklentileri karşılayamaması Türk milliyetçilerinin düştükleri temsiliyet ve meşruiyet krizini delillendirmektedir.

Türk milliyetçileri siyasi pastada hem nitelik hem de nicelik bakımından ciddi ve ehemmiyetli bir dilim teşkil etse de temsiliyeti ve varlık gücü günümüzde zayıflamıştır. Günlük siyasette seçim kazandırdığı iddia edilen HDP seçmeni kadar bile konuşulmamakta, öne çıkarılmamaktadır. Bir Türk milliyetçisinin bugün bir seçim olsa kendisini gerçekten temsil ettiğine inandığı bir partiye oy vereceğine inanmak güçtür. “Mecbur gene X’e basacağız” ifadesi, son yıllarda Türk siyasetinin fakat bilhassa Türk milliyetçilerinin bulundukları vahim ahvali göstermektedir.

Demokratik sistemlerde siyasi arenada temsil edilmeyen kişi veya gruplar yok hükmündedir. Yalnızca sandığa gidip oy vererek vatandaşlık vazifesini yerine getirmekten başka iş görmeyen bir insan yığını tek kelime bile söz sahibi olmadığı bir siyaset tarafından hayat boyu yönlendirilmektedir. Burada ele almak istediğimiz mesele, Türk milliyetçiliğinin mâkus talihini nasıl yenebileceği üzerinde durmak ile alakalıdır.

Maalesef günümüz siyasetinde Türk milliyetçileri temsil edilemedikleri yani bir temsiliyetten yoksun bulundukları gibi ontolojik olarak bir varoluş sebebinden de yoksun kalmışlardır. MHP’nin AKP ile ittifakı bağlamında “yerli-millî” söyleminin kapsayıcılığı, diğer taraftan İYİP’in yeni, orijinal bir söylem inşa edememesi ile birlikte Türk milliyetçiliği belli belirsiz bir görüşler kümesi hâlinde günümüz Türk siyasetinde savrulmaktadır.

Diğer bir taraftan İslamcı çevreler milliyetçiliği istedikleri biçimde yontup biçerek, kesip doğrayarak kendilerine mal etmeye ve sahiplenmeye çalışmakta, açık bir şekilde söylemek gerekirse Türk milliyetçiliğinin “seküler” taraflarını ayıklayarak kendi anlayışları ve dünya görüşleri çerçevesinde “fason bir milliyetçilik” oluşturmaya çalışmaktadırlar. Ayasofya’nın açılışında Nihal Atsız’a aidiyeti şüpheli bir cümlenin ona atfedilerek paylaşılması, Enver Paşa üzerinden zımnen yürütülen Mustafa Kemal Atatürk düşmanlığı ve alternatif bir tarihî gelişim hikâyesi üretmeye çalışmak, Türklüğün İslam’la müşerref olduğu vurgusu ve İslâmiyet öncesi Türk tarihinin hor görülmesi veya topyekûn görmezden gelinmesi gibi problemler mevcuttur.

Türk milliyetçiliği söz konusu siyasî veya epistomolojik sorunlar haricinde devlet ile arasındaki gerilimli ilişki açısından da zor durumdadır. Günümüz Türk milliyetçiliğinin ciddi meselelerinden birini devlet ile aralarındaki soyut tansiyon oluşturmaktadır. Devletin kutsallık, sorgulanmazlık ve karşı gelin(e)mezlik algısı yavaş yavaş kırılmaktadır fakat bu durum karşısında ciddi bir yersiz-yurtsuzluk/kaçgunluk hüznü milliyetçilerin büyük kısmını kaplamaktadır. Burada söz konusu gerilimin ilk defa yaşanmakta olan bir hadise olduğu düşünülmemelidir. Tarihî örnekleri malumdur.

Reel politik ve ekonomi göz önünde bulundurulduğunda son yıllarda artan adâletsizlik ve hukuksuzluklar, geçim sıkıntıları yanında hükûmete yakın kimselerin torpil, adam kayırma gibi devletin tüm kademelerine sinmiş ahlâksızlıklar ve hak yiyicilik , yine hükûmete yakın çevrelerin müreffeh hayat tarzları ile gençlerin gelecek kaygılarıyla beraber bulundukları durumun içerisindeki mevcudiyetlerini sorgulamaları devlete olan tabiyetin sorgulanmasını doğurmaktadır. Diğer bir deyişle devlet-millet algısı kırılmakta fakat bu ontolojik bir problem doğurmaktadır.

Türk milliyetçiliği günümüz şeraiti göz önünde bulundurulduğunda siyasi bir temsiliyetin ve günlük siyaset pratiklerinin dışında bırakılmış, gelecek kaygısının ve maalesef ümitsizliğin sardığı bir hâlet-i ruhiye içerisinde inandığı her şeyi sorgulamaya itilmiş ancak toplumsal düzlemde var olmaya, ayakta kalmaya çalışan bir toplumsal grup derekesindedir.

Bunların ışığında Türk milliyetçiliği kendine taze, sağlam bir raison d’être teşkil edip epistemolojik ve ontolojik temellerini gözden geçirmelidir. Ayrıca mevcut ana akım siyasetin haricine çıkıp toplumsallaşmalı, bir diğer deyişle sivilleşmelidir, şurası açıktır ki herhangi bir siyasi oluşum toplumda grup veya fert hâlinde mevcut Türk milliyetçilerinin talep, arzu, beklenti ve en önemlisi de umutlarını karşılamaktan fersah fersah uzaktır. Türk milliyetçileri mevcudiyetlerini “biz de buradayız” diyebilecekleri bir biçimde yeniden tanzim etmelidirler.

MHP’nin yüzde 10 oy potansiyeliyle bünyesindeki ağır topların kurduğu İYİP ile beraber aynı seçimde yüzde onar oy alması, AKP ve bilhassa CHP içindeki milliyetçi oylar düşünüldüğünde Türk milliyetçiliğinin siyasi düzlemdeki potansiyelini kanıtlamaktadır. Her söylemde “Kürt oyları seçim kazandırdı” hezeyanı ve mübalağası Türk milliyetçilerinin varlıklarının unutturulması ve bilinçli bir karartma operasyonuyla görmezden gelinmelerinin sağlanması bağlamında hayati önem taşımaktadır.

Ayrıca diğer tüm siyasi cereyanlardan farklı ve kuvvetli olarak bir zamanlar devlet ile aralarında et tırnak ilişkisi olan Türk milliyetçilerinin, politik konjonktür vasıtasıyla aralarındaki tek taraflı bağlılık ilişkisini sorgulamaları Türk milliyetçiliğinin içinde bulunduğumuz katı otoriter siyasi söylemi kırıcı ve demokratik bir siyasete önderlik edecek potansiyelini açığa çıkartabilir. Türk milliyetçiliği en başta fikrî hürriyetine devlet ile arasındaki köhnemiş ve hastalıklı bir vaziyete evrilmiş ilişkisini feshederek ve önce toplumsal sonrasında ise siyasi bağımsızlığını ilan ederek kavuşabilir.

Müstebit bir padişaha karşı dağlarda, zalim düşmanlara karşı evvelden Balkanlar’da ardından Anadolu’nun her tarafında vücut bulmuş bir kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesinin hem beyni hem ruhu olan Türk milliyetçiliği, bir an evvel içinde bulunduğu vahim ahvalden halas edilmedikçe ne kendi problemlerini ne de Türk siyasetinin tıkanıklığını açabilecek bir tazelik ve gücü bulacaktır.

Ciddi oy potansiyeli ve toplumsal tabanıyla Türk milliyetçiliği, günümüz Türk siyasetinin tıkanmışlığını, paslanmışlığını ve cansızlığını baştan aşağı yenileyebilecek kapasitededir ancak kendi içindeki ruhu yeniden keşfedip ihya etmeye muhtaçtır. Milliyetçilik, İslamcılığın veya onun bir aygıtı hâline gelen Devletçiliğin ihtiyaç duyduğunda buyurduğu bir vasıta olmadığını anımsamalıdır. Türk milliyetçiliği ancak, Türk’üm diyebilenin modern, zihniyet olarak sağlam ve sağlıklı, kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmesinin en asil vasıtası olabilir!

Cem Sili

Editör: Gülçin Kermen