Ben çocukken bu ülkedeki insanlar sağlıklı düşünme yetisine sahip olmasa da herhangi bir yanlış karşısında eyleme geçebilecek basirete sahiplerdi. Hatta bundan beş sene öncesine kadar yasaklara, yanlışlara, haksızlığa karşı reaksiyon gösterebiliyor; hiç değilse birkaç slogan atıp pankart açabiliyordu. Cümlemin mübalağasına bakmayın, ben henüz çok genç biriyim. Nitekim çocukluğum da AKP Türkiye’sinde geçti. Fakat Erdoğan ve yancılarının iktidarda kaldığı süre boyunca, özellikle parlamenter sistemin bitişiyle olağanüstü ivme kazanan bir baskı artışını bizatihi izlemek mecburiyetinde kaldım. Malumu konuşmayı çok istemiyorum ve amacım “Muhalif kitleler hakkını savunmuyor” gibi sitemlerde bulunmak da değil. Zaten bu yazıyı yazmamın sebebi de hakkımızı savunmak ve isteklerimizi dile getirebilme hakkımızın eskiden yavaşça şimdi ise hızlıca elimizden alındığından bahsetmek.

Sadece yaşadığımız son iki-üç yılı tahayyül edin, yaşanan tüm skandalları gözlerinizin önüne getirmeye çalışın. Bunlardan sadece birinin başka bir ülkede yaşandığını düşünmeye çalışın şimdi. Ne olurdu? Yer yerinden oynardı, değil mi? Bizde ise yaprak bile oynamadı. Üstüne üstlük, çok zoruma giderek söylüyorum bunu, bu memleketin yarısı bunları savunuyor. Hatta kendi canından daha çok savunuyor, bunun uğruna taraf etrafıyla düşman oluyor, kendi izzetini çiğniyor. Tamam, eyvallah Türkiye hiçbir zaman toz pembe bir gündeme sahip, tam anlamıyla adaletli bir bürokrasiyle yönetilen, cinayetlerin işlenmediği, yolsuzlukların dönmediği bir ülke değildi. Fakat bu millet hiçbir zaman bu kadar aşağılanmamış, aptal yerine konmamış ve emeğiyle kodamanları doyurmamıştı. Türkiye’de daha önceden bir kız çocuğunun öldürüldüğü ve babasının tımarhaneye atılmaya çalışıldığı gündem olsa yer yerinden oynamaz mıydı? Hadi diyelim yer yerinden oynamadı, hiçbir şey değişmez miydi? Elbette değişirdi. Ne oldu peki? Ne değişti de artık şaka yapar gibi açıklamalar ile her istediklerini yapıyor ve hiç tepki almıyorlar?

Birincisi; çok güçlendiler. TSK’dan bürokrasiye, belediyelerden emniyet teşkilatlarına, ülkenin en küçük kurumuna kadar ele geçirdiler. Lobilerini kuvvetlendirdiler ve kendilerinden olmayan herkesi elimine ettiler. Artık hiçbir kurum ve kuruluşta kendilerine aykırı ses çıkartabilen kimse kalmadı. Milletin güvendiği hiçbir resmî alan, kamu kurumu kalmamış vaziyete gelene kadar kendi kaleleri yapmadıkları hiçbir yer kalmadı. Kurumların yanında STK’larda ve vakıflarda yaptıkları lobicilik ve kendi kurdukları vakıflara akıttıkları paralar ile küçükten büyüğe menfaat sahibi yüz binlerce bir köpek gibi sadık yandaşlar edindiler.

İkincisi; iş dünyasını ve zengin sınıfı ele geçirdiler. Yine kamu paraları ve ödeneklerle zengin ettikleri yandaş iş adamları sayesinde iç ve dış ticaretteki söz sahibi tüm piyasaların kontrolü onların oldu. Bu noktada devlet işleyişini bile kendilerine özgü, ne liberal ne de kamucu olan melez bir sistem hâline getirdiler. Öyle ki artık büyük ihracat ve ithalat iş anlaşmaları tarikat şeyhlerinin icazetiyle gerçekleşmeye başladı.

Üçüncüsü; medya organlarını ya sahip oldukları finansal güçle ya da sindirerek tamamen kendilerine bağlı hâle getirdiler. Artık televizyonda ve gazetede onların söylediğinin aksine bir şeyler anlatabilecek kimse kalmadı. Kitleleri uyuşturma konusunda maharetli olan televizyon ve gazeteler bu sayede kendilerine bağlı olan cahil güruhları daha da fanatik hâle getirdiler. Bu medya organlarıyla kendilerine organik ya da inorganik düşmanlar/kötü adamlar edinip sürekli bunlarla mücadele ettiklerini vurgulayıp demagoji yapıyor, halkı da bu sayede kendilerine bağlı tutuyorlar.

Dördüncüsü; sürekli demagoji ve ajitasyona başvuruyor, toplumu bu mefhumlarla dizayn ediyorlar. Bazen Türkiye’yi çok güçlü ve müreffeh gösterip topluma bu güveni güç gösterisiyle aşılıyor, bazen de bazı terör eylemlerinin gerçekleşmesine müsaade etmek dahil olmak üzere insanlarda korku yaratacak gündemler oluşturmak suretiyle toplumun içgüdüsel olarak sırtını dayamak isteyeceği bir mekanizma arayışına girmesini istiyorlar. Örneğin, Beşiktaş’ta onlarca polisimizin şehit olduğu saldırının faili Türkiye’ye girdiğinde istihbarata bildiriliyor. Hatta İstanbula geldiği de bildiriliyorsa da o bombacı o bombayı yine de patlatabiliyor. Nasıl? Türkiye Cumhuriyeti’nin kolluk ve istihbarat kuvvetleri bu kadar beceriksiz mi, yoksa bunun olması işine gelecek birileri mi var? O dönemi iyi hatırlayın. Her yerde bombalar patlıyor, terör eylemleri had safhada kendini gösteriyordu. Ben o dönemlerde liseye gidiyordum. O patlamalar diplerinde olmaya başlayana kadar vatan ve millet kaygısı gütmeyen, hatta yanı başlarındaki PKK’lılara bile müsamaha gösterip ahbaplık kuran insanlar bir anda vatan ve devlet sevdalısı kesilmeye başlamıştı. Çünkü insanlar canlarının tehlikede olduğunu hissedince güvenecekleri bir kavram arayışına girmişlerdi. Devlet dediğimiz mekanizma da orada boylu boyunca duruyordu. 

İşte benim bahsedeceğim konu da artık alışkanlık hâline getirdikleri bu korku iklimi. Evet, bunu alışkanlık hâline getirdiler çünkü artık kimseye kendilerini sevdirme kaygıları kalmadı, kamuoyunun desteğiyle elde edecekleri bir şey kalmadı. Bundan sonraki hedefleri sahip olduklarını ellerinde tutmak. Bu noktada hırçın olma sebepleri de bunları elde edene kadar akıllara durgunluk verecek kadar namussuzluk yapmış olmaları. Güçlerini kaybederlerse edindikleri çakma asaletten de tamamıyla mahrum kalacaklarını biliyorlar. Bu minvalde kimin söylediğini bilmediğim, belki de bir Tofaş marka arabanın arka camından okuyup aklıma kazınmış, sevdiğim bir söz var; “Yalan söyleyerek yol alabilirsin, yolun sonuna kadar gidebilirsin. Fakat asla geri dönemezsin.” İşte Erdoğan’ın ve taraf etrafının kaygısı da bununla ilişkili. Sadece iki seçenekleri var; ya bu güçlerini kaybetmeyecek daha da ilerleyecekler ya da ellerindeki ve yüzlerindeki çamurların bedelini ödeyecekler.

İşte bu ahval içinde istedikleri en büyük şey reaksiyon gösteremeyen bir toplum ve eleştirmeyecek zihinler. Bizimse protesto yapabildiğimiz son yer olan sosyal medyayı geçtiğimiz aylarda sınırlandırmak istediler ve bununla ilgili bir yasa düzenlediler. En kötüsü de ne biliyor musunuz? Memlekette hâli hazırda gönüllü jurnalcilerin ve sevmediği şeylerin yasaklanmasını isteyen ahraz insanların varlığı. Devletin yaptığı her şeyin meşru olduğunu kabul eden ve devletin kutsal bir şey olduğunu düşünen insanların desteğiyle iyice gırtlağımıza çökmek isteyen “Şahsım Devleti” elimizde kalan son şeyi bile gasp edecek cüreti kendinde buluyor.

“İyi hoş da ne yapalım?” diye soruyor olabilirsiniz. Kimseye yapması gerektiği şeyleri söyleyecek küstahlığı ve haddi kendimde bulmasam da ben ne yapmayı düşünüyor ve neyin doğru olduğuna inanıyorsam onu söyleyeceğim:

Korkmak ve yılgınlık göstermek firavunun en çok istediği şey, korkmayacağım. Üretmeye çalıştıkları her yasağa ve istibdada karşı çıkacağım. Ayrıca halis niyetle yapmamış olduklarına emin olduğum herhangi bir müspet icraatlarına alkış tutmayacağım. İnsaf beklemek gibi bir hataya düşmeyecek ve onlardan daha güçlü olmak için çalışacağım. Ayrıca şahsının menfaatinden başka bir şeyi düşünmeyen bir Gürcü ve şakşakçılarının kontrolünde olan bir otoritenin kutsal olduğuna asla kani olmayacağım. Ve ilk cümlemde değindiğim rahatsızlığın sonucu olarak; eylem ve protesto hakkımı elimden aldırmayacağım. Eğer hep beraber bu cümlede mutabık olursak zaten bu hakkımızı elimizden alamayacaklar.

Unutmayın; firavunlar analarından firavun olarak doğmazlar. Onları firavun yapan etrafındaki yardakçılarıdır. Onu firavun olarak yaşatan ise ona boyun eğenlerdir. Yine unutmayın ki; her firavunu tahtından edecek bir Musa vardır. Biz milyonlarca Musa olursak karşımızda durabilecek hiçbir Firavun peyda olamayacaktır.

Vera Çakmak

 

EROL GÜNGÖR’ÜN HOCASI MÜMTAZ TURHAN

Son bir aydır yapılan Erol Güngör tartışmaları neticesinde çoğu insan onun şahsında Türk milliyetçiliği fikrini savunma yolunda dava adamlığı gösterir derecede reaksiyon göstermiştir. Öncelikle Erol Güngör’ün ortaya koyduğu fikirler ve kendinden önceki şahıslara yönelik değerlendirmelerin hiçbirisi layüsel değildir. Zaten kendisinin de camia içerisinde mümtaz ve tartışılmaz noktaya ulaşmasındaki etkenlerden birisi de kendisinden önce milliyetçi fikriyata dair konuşmuş kişileri eleştirmesi ve ortaya dönem şartları mucibince yeni bir fikir koyması olmuştur. Erol Güngör bu noktadan bakıldığı zaman aslında kendi döneminde yapılması gerekeni yapmış, özeleştiri ile daha oturaklı ve halka yönelebilen, ayakları yere basan bir milliyetçi tezahür ortaya koymuştur. Ancak söylemlerinin tamamını nass kabul etmek, üzerine bir şey koymadan iman etmek ve eleştiriden muaf tutmak da millî fikirlerin Soğuk Savaş retoriğinden kurtulamamasına sebebiyet vermektedir. 21. yüzyılın çocuklarına milliyetçi fikirleri öğretmek isteyenlerin ve nesilleri bu fikriyat çerçevesinde yetiştirme yolunu seçenlerin hâlen daha başvurduğu yakın kaynaklar bundan 40 yıl öncesine çözüm arayan ve kendince bulan Erol Güngör eserlerinden ibarettir. Türk milliyetçiliği bu manada Erol Güngör’den sonra onun mertebesinde bir akademisyen ve fikir adamı yetiştirememiştir kanaatindeyim.

Erol Güngör’ü anlamak için onu değerlendirirken hocası Mümtaz Turhan’dan bahsetmez isek olmazdı. Bu yazımda bu iki ismi birlikte değerlendirip zamanın şartlarına göre ne gibi yeni fikirler sunmuşlar, neyi amaçlamışlar; bunu yaparken eskiye nasıl eleştiri getirmiş ve ortaya sundukları fikirler kimlerin elinde günümüze nasıl taşınmıştır bunu irdeleyeceğim.

Mümtaz Turhan 1909 Erzurum doğumlu, Millî Mücadele döneminde gençlik evresini geçirmiş bir aydındır. Onun fikir dünyamızda yer etmesini sağlayan sürecin başlangıcı Maarif Vekâleti eli ile Avrupa’ya öğrenci olarak gönderilmesidir. Eski münevverlerin aksine Fransa’da değil Almanya’da eğitim görmüş ve eskilerden farklı olarak düşünce sistemi kendine özgü bir hâl almıştır. Frankfurt ve Berlin’de kaldığı yedi sene boyunca Max Wertheimer’den psikoloji dersleri aldı. Bu isim onun olgulara bakışındaki teorik altyapının oluşmasında en büyük etkiyi sağlayan isimdir. Zira Wertheimer, “Gestalt Psikolojisi” denilen kuramın öncüsü idi. Mümtaz Turhan da bundan dolayı Türkiye’ye döndüğü 1935 yılından itibaren deneysel psikoloji alanında yürüttüğü çalışmalarında Gestaltçı teori üzerinden görüş geliştirdi. İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde British Council bursu ile yaptığı çalışmalar ise 1944-1948 yılları arasına denk gelmektedir ki bu yıllar milliyetçi camiada o yıllarda Zeki Velidi Togan ekolünden gelme Nihal Atsız ve arkadaşlarının en zorlu yıllarıdır. Bu pencereden bakıldığında Türkçüler arasında devlet nezdinde itibar görenler arasında olduğu bir gerçektir.

Onu milliyetçi ve muhafazakâr aydınlar arasında popüler yapan çalışmalar ise 18. yüzyıldan itibaren toplumsal yapı, kültür ve devlet yönetimi konusunda Batı’ya yönelen Türkiye üzerinde gördüğü kültür değişmeleri problemlerine yönelik eserleridir. Bu eserler konuyu sosyal psikoloji açısından değerlendiren ve inceleyen ilk eserler olması sebebiyle değerlidir. Mümtaz Turhan’ı değerlendirme yaparken en çok etkileyen unsurlar Gestaltçı yaklaşım, İngiltere’de kaldığı sürede gördüğü İngiliz pozitivizmi ve Ziya Gökalp’in sosyoloji tezleri olmuştur. Turhan bu kriterler üzerinden Türk kültürünün ve Batı kültürünün değerlendirmesini yapmış, Batılılaşma serüvenimizdeki yanlışları ve yapılması gerekenleri ortaya koymuş ve 60’lı yıllarda da yükselen sol değerlere karşı muhafazakâr ve milliyetçi bloğun oluşumundaki entelektüel duruşun mimarı hâline gelmiştir. Tüm meselesi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonraki süreçte yaşadığı Batılılaşma idealinin içerisindeki modernleşme kavramının ne olduğu ve iktisadi kalkınma planlarının nasıl olacağıdır.

Aslında Mümtaz Turhan görüşleri itibarıyla günümüz İslamcı ve muhafazakâr kesimlerine hitap eden bir sosyal bilimci hiç olmamıştır. Onun Kemalist inkılaplara ya da aydınlara yönelttiği eleştiriler; bu kişi ve olgulara cepheden düşmanlık edecek olanların savunma kalkanı olarak asla kullanılmamalıdır. Türk milliyetçilerinin en nihayetinde bu kullanıma da izin vermemesi elzemdir. Turhan kendinden önceki milliyetçi aydınlardan ziyade gidip gördüğü Avrupa’da bilimin toplum yaşantısının içerisine ne derece ve nasıl sirayet ettiğini yerinde tetkik etmiş birisidir. Tanzimat aydınları gibi Batı’ya hayranlıkla baktığı hâlde üzerlerindeki bin yıllık yükü bir anda atamamanın verdiği de-modernize görüşleri alarak Batılılaşmayı sadece giyim, kuşam, konuşma ve siyasi alanda gerçekleşecek bir mefkûre olarak değerlendirmemiştir. Turhan’a göre Türk devleti ve milleti, Batı’ya yönelirken bilimi tam manasıyla kavramadan ve bilime Avrupa’da olduğu gibi toplumsal işlevini kazandırmadan ne kadar kendisine Batıcı ve modern derse desin ileriye gidemeyecektir. Bununla birlikte Turhan’ı ilk dönem aydınlardan ayıran başka bir özelliği ise modernleşme sürecini demokratikleşme ve hukuk kavramlarından bağımsız düşünmemiş olmasıdır. Tüm bunların oturtulması için ise en gerekli olarak eğitim reformunun yapılması gerektiğini her defasında dile getirmiştir.

Turhan bu bakımdan Türk milliyetçiliği açısından değerlendirildiğinde Ziya Gökalp’ten sonra bu fikri görece “bilimsel” bir çerçeveye oturtan en önemli isimdir. Zaten milliyetçi çevrede Ziya Gökalp ekolünün devamı olarak nitelendirilir. Türk Ocaklılar geleneğinin Hamdullah Suphi sonrası akademyada etkili olabilen Fahri Fındıkoğlu ve Osman Turan ile birlikte önemli bir ismidir. Cumhuriyet döneminde muhafazakâr milliyetçi aydınların gündemlerini, kültürel muhafaza meselelerinden millet modernleşmesine çekmesi açısından da önemlidir. Bu modernleşmeyi yukarıda bahsettiğim kavramlar çerçevesinde gerçekleştirmek arzusunda olan Mümtaz Turhan Türk milliyetçiliğinde kalkınmacı, modernleşmeci ve projeci söylemlerin de banisi konumundadır. Türk sağında DP-AP çizgisinin 60’lı yıllarda daha da hızlanan projeci yönüne Mümtaz Turhan yoluyla Türk milliyetçileri de katılırlar.

Modernleşme ve ilerleme ona göre CHP’nin inkılaplarda yaptığı gibi kurumların, kanunların ya da bazı kültürel unsurların devralınması yoluyla gerçekleşmeyecektir. Bunu milliyetçi camia içerisinde, Nihal Atsız’ın daha konsolide olmuş hareketi dışında, dillendiren ve geniş kesimlerin düşüncesine gark ettiren ilk isimdir. Bu sebepten muhafazakâr milliyetçi kesimler “hakiki batılılaşma” ve “gerçek modernleşme” kavramlarının kendileri eliyle gerçekleşeceği fikrini Turhan’dan ve daha sonra da bu fikri besleyen Erol Güngör’den alacaklardır.

Mümtaz Turhan, Yılmaz Özakpınar’ın deyişiyle ülkenin gidişatından duyduğu kaygılar nedeniyle aslında hiç de girişmeyeceği bir işe atılacaktır. Bilimsel yaklaşımı da önceleyen bir gündelik siyasete ışık tutma ihtiyacı… 1960’lı yıllarda sol sosyalist hareketlerin yükselişe geçmiş olması tüm aydınlar arasında merakla izlenen bir politik görüntü hâline gelmiştir. Geçmişte muhafazakâr milliyetçilerin de tasvip etmediği şekilde “Türkçü” hatta ırkçı nitelikte fiiller gerçekleştiren CHP örgütleri ve aydınları değişen konjonktür gereği ve Sovyetler Birliği’nin gücünün de etkisi ile sol Kemalizm furyasına başlamışlardı. Niyetleri kimilerine göre yükselen solu sokak hareketleri ve marjinal unsurların elinden kurtararak kurucu parti CHP üzerinde birleştirerek iktidar olmak; kimilerine göre ise 1950 yılından beri engel olunamayan “gerici-sağcı” ve “karşı devrimci” grupların önünü kesmek adına asker-öğrenci birlikteliği neticesinde sol bir darbe ile iktidar olup Kemalist inkılapların devamını gerçekleştirmek… Bu görüşlerin aydınlar çevresindeki en önemli organları Kadro ve Yön dergileri olmuştur. Bu durum Mümtaz Turhan ve Tarık Buğra’nın bunlara alternatif olarak modern, milliyetçi ve mukaddesatçı bir dergi çıkarmalarına neden olmuştur. Bu derginin adı “Yol Dergisi”dir. Turhan, zamanın da vermiş olduğu hava ile gündelik siyaset yazılarını “Yol’un Görüşü” adlı başmakaleleri ile bu dergide neşretmiştir.

Bu yazılarından hareketle Mümtaz Turhan kendisinden önceki birikimin de üzerine koyarak Türk milliyetçiliğinin “tepkici milliyetçilik”ten “yapıcı milliyetçiliğe” evrilmesinin en önemli isimlerinden birisidir. Bu daha sonraki isimler ve Türk milliyetçiliğinin gündelik siyasete yönelik uygulamaları ile ne kadar gerçekleşmiş ya da gerçekleşmemiştir, orasını ayrı bir yazıda dile getirmeyi düşünüyorum. En nihayetinde Turhan’ın formüle etmeye çalıştığı Türk milliyetçiliği daha sonra Erol Güngör ve Dündar Taşer eliyle geliştirilecek ve MHP’nin siyasal programının büyük kısmını oluşturacaktır. Özellikle Alparslan Türkeş’in “9 Işık Doktrini” ile birçok görüşlerinin paralel olması bununla açıklanabilir. Turhancı Türk milliyetçiliği sol Kemalist ve sosyalist aydınları yarı-aydın modelin başat isimleri sayarken ortaya koyduğu “doğru modernleşme” teorileri ile bu yarı-aydın tipolojisini de bitirmiş olacaktı. Turhan Projeleri diye adlandırılan siyasi, sosyal ve iktisadi alanda hayata geçirilmek istenen projeler medeniyet unsurlarını hukukta, özgürlük anlayışında, bilimsel ve teknolojik anlayışta görür. Turhan tüm bu unsurların kendi döneminde henüz oluşmadığını düşündüğü “millî kültür” unsurları olarak adlandırır. Bu projeler milliyetçiliğin bir burjuva modernleşme projesi olarak görüldüğü önerilerdir. Bu unsurlara sahip nesillerin yetiştirilmesi ve topluma kazandırılması gerekliliğinden bahseden Turhan’ın ortaya koyduğu anlayışa göre tüm Türk milleti teknikle hemhâl edilip birinci sınıf aydın veya teknik açıdan üst düzey uzman statüsünde yetiştirildiğinde yarı aydın tiplere gerek duyulmayacaktır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Turhan’a göre sosyalist ve sol Kemalist aydınlar Türkiye’deki aydın kıtlığı sebebiyle değer verilen aslında kültürel ve psikolojik olarak hastalık olarak nitelendirdiği sola ruhunu satmış yarı-aydın tiplerdir.

Tüm bunlarla birlikte işin aslına geri dönecek olursak Mümtaz Turhan Kültür Değişmeleri adlı eserinde özetle modernleşme serüvenimizi yazmıştır. Kabaca üç faktörden bahsetmiş ve bunların şekil, yarar ve anlam olduğunu dile getirmiştir. Ona göre şekil ve yarar işin en basit ve hatta hayata geçirilen tarafıydı. Batı’dan şeklî benzerlikler ve şeklen kurumlar almak kolay ancak Batı’yı asıl geliştiren “ilim zihniyeti”ni almak ve Batı’nın olaylar ve olgular karşısında nasıl düşündüğü “anlamak” ve tatbik etmek en zoruydu. Bu sebepten 1956 yılında Remzi Oğuz Arık’ı anma toplantısında hem CHP hem de DP dönemlerine ağır eleştiriler getirerek “Milliyetçiyiz dediler fakat milliyetin bütün unsurlarını reddettiler, milliyetçileri hapishanelere attılar. Halkçıyız dediler, halkla zerre kadar alakadar olmadılar. ‘Köylü efendimizdir’ dediler fakat köylüyü devlet şehrinden geçirmediler.” gibi sözler sarf ederek hem kendi zamanına kadar gelmiş olan batılılaşma politikalarını tümden reddederken yeni bir milliyetçilik, yeni bir halkçılık, yeni bir köycülük fikri gerektiğinin mesajını vermiş oluyordu. O dönemde daha muhafazakâr düşünen Türk milliyetçilerinin siyasi arenada CHP ve DP kadar etkili bir alanı olmadığını varsayar isek CKMP ve MHP ile bu alandaki boşluğu dolduracak olan Türk milliyetçilerine de basit bir yol haritası çizmiş oluyordu.

Tartışmaların merkezinde bulunan Erol Güngör’ü anlayabilmek, iyi değerlendirmek ve tenkit edebilmek için öncelikle hocası Mümtaz Turhan’ın görüşlerini, ilmî ve siyasi alandaki etkilerini doğru okumak zorundayız. Bu sebeple Erol Güngör’e ve daha sonrasında onun çevresinde gelişecek olan muhafazakâr milliyetçi çizgiye değinmeden önce Mümtaz Turhan hakkında kısa da olsa görüşlerimi ve değerlendirmelerimi sunmak istedim. Bir sonraki yazıda Erol Güngör’ü merkeze koyarak bir değerlendirme yapmak niyetindeyim. Daha sonra ise Aydınlar Ocağı, Türk-İslam Sentezi, Yeşil Kuşak Projesi ve 90’lardan günümüze gelen milliyetçi aydınların değişimleri ve İslamcı-Muhafazakâr kesimlerle olan ilişkilerini kendimce anlatmaya çalışacağım.

Yasin İzgi

Editör: Ekrem Müftüoğlu

“Bir öğretiyi, düşünceyi, inancı, siyasayı vb. başkalarına tanıtmak, benimsetmek, yaymak ereğiyle sözle, yazıyla ve benzeri türlü araçlarla, yollarla gerçekleştirilen her türlü çalışma.” Propagandayı böyle tanımlıyor sözlük. 7/24 haber ajanslarını, tartışma programlarını parsellemek yetmemiş olacak ki artık propaganda için dizilere de tarihe de el atıldı. “Yeni Türkiye” diyerek yarattıkları bu beşeri zeminde tarihi de yeniden yazmak ve tarihe, kendi ihtiraslarına göre şekil vermek gerekiyordu. Her şeyin yağmaya ve talana kurban gittiği “yeni” düzende tabii ki tarih de yeniden yazılacak ve bu durumdan payını almadan duramayacaktı. Her yere el atıp tarihe dokunmamak olacak iş miydi? İktidarın temel dayanağı propaganda olduğu için tarihi de araçsallaştırmak kaçınılmazdı. Bu işte en büyük pay sahibi de diziler olacaktı.

Siyasi iktidarın propaganda aracı hâline getirilen bu diziler ve tarafgir tarihçiler tarafından pazarlanan “yeni” ve “millî” tarih de tarihimizde yer almış müstesna şahsiyetlerin yakasına tutunacak, herhâlde bu iş sürüp giderse sakız gibi yapışacak, o kişilerin aziz hatıralarını incitmekte beis görmeyecekti.

Siyasette iktidar olmanın muktedir olmak demek olmadığını tabii ki siyasal iktidar da anlamış, muktedirliğin bir yolunun da kültürel iktidara sahip olmaktan geçtiğini görmüştü. Bu yüzden kendince bir millî tarih yaratmaya çalışan siyasal iktidar, bu tarihi televizyon yoluyla yaymayı ve kültürel iktidarına ön ayak etmeyi düşünmüştür. Kitlelere pompalanan bu millî tarih, dizilerle de kalmayacaktı çünkü siyasi iktidarın geldiği gelenekte bu çaba hep vardı. Bilhassa Fatih Sultan Mehmet ekseninde gelişen sözde “millî tarih” anlayışına dindar Abdülhamit ve Ertuğrul tiplemesi de televizyon dizisi aracılığıyla katıldı. Neo-Osmanlıcılık akımıyla da iyice ivme kazanan bu sözde millî tarih yaratma çabası, kültürel iktidar kurmanın yanında Neo-Osmanlıcılık akımının propagandasında bir bayrak taşıyıcısı olma görevini üstlenecektir.

Siyasi iktidar güncel kaygılarıyla tarihi eğip bükmekte, kendi ihtirasları için istediği şekle sokmakta asla sakınca görmüyor. Özellikle tarih dizileriyle pompalanan bu propaganda gittikçe iktidarın egemenlik kaygısının bir aracı hâline geliyor. Daha çok, “kutuplaştırma aracı” olarak kullanılan bu propagandada tarihi karakterler genelde toplumun benimsediği, sevdiği karakterlerden seçiliyor ama Abdülhamid ile ilgili olan dizi bunun biraz dışında. Çünkü Abdülhamid imajı siyasal iktidar tarafından yeni yeni çiziliyor ve toplumun gündemine oturuyor. Diğer bir örnek ise Diriliş Ertuğrul. Her iki dizide de güncel olaylar adeta o zamanlara uyarlanıp birebir dizide yansıtılıyor. Abdülhamid dizisinin odak noktası ise mağduriyet. Tabiri caizse her alanda kendine mağduriyet yaratmakta pek mahir olan siyasi iktidar, bu alandaki mücadelesini de mağduriyet üzerinden sürdürüyor. Ancak tüm bunlara rağmen tarih kalpazanları tarafında dizideki olayların gerçek olduğu iddiası devam ediyor. Bilhassa Abdülhamid dizisinden propaganda kokusu diğer dizilere nazaran daha çok geliyor. Aslında bu dizilerin çok büyük kitleler tarafından izlendiğini göz önünde tutarsak siyasi iktidarın da bu yöntemi çok benimsediğini ve beğendiğini söyleyebiliriz.

Öncelikle biraz Diriliş Ertuğrul adlı diziden bahis açacak olursak dizi, propaganda aleti değil adeta siyasi iktidarın bir kolu gibi çalışan siyaset aracı. Ülke gündemine sürekli gönderme yapan dizinin muhalif kesimi hedef aldığı çok bariz şekilde belli oluyor. Güncel siyasetle birebir ilerleyen dizi gündemi seçimlere dahi göndermelerde bulunuyor. Osmanlı’nın kuruluşunu konu edinen film, dizi veya kitap belki daha önce çekilmiştir ve yazılmıştır ama emin olun ilk defa Ertuğrul Gazi doğrudan iç siyasetimize müdahil oluyor(!), Kayılar Türkiye Cumhuriyeti’nin iç işlerine ilk defa müdahale(!) ediyor. Öyle ki Ertuğrul Gazi yeri geliyor faiz lobisiyle mücadeleye girişiyor yeri geliyor muhaliflere şamarı vuruyor. Sürekli bir hainle karşı karşıya kalan Ertuğrul Gazi, hasmını alt ederken ülkemizin gündemine de yorum getirmekten geri durmuyor. İç ve dış mihraklarla karşı karşıya kalan Ertuğrul Gazi, onlarla mücadelesini sürdürürken siyasi mesajı da doksana çakmayı ihmal etmiyor. Her ne olursa olsun bu dizinin, siyasi iktidarın tarih propagandasının en güçlü kollarından biri olmaya devam edeceği belli.

Yukarıda Abdülhamid imajının yeni yeni çizilmeye başladığını söyledik, evet çiziliyor ama tabii ki siyasi iktidarın ihtiraslarına göre. Zaten yazımızda bahsedeceğimiz şahsiyetlerden biri de Abdülhamid, aslında en çok onun yakasına yapıştılar desek yanlış olmaz. Çizilen Abdülhamid imajı genelde dindarlık ve muhafazakârlık üzerine çiziliyor ve Abdülhamid’in bu yönleri güncel konuların da malzemesi hâline getiriliyor. Dindar ve iyi Abdülhamid’in muarızları hep yabancı, Yahudi, Ermeni, dine uzak tipler olarak yansıtılıyor. Aslında burada mesele dindar iyi tiplemesi, dindar olmayan kötü tiplemesi rayına oturtuluyor. Hâlbuki Mehmet Akif de Abdülhamid’e muhalifti. Bugün Türkiye’de Mehmet Akif’in vatanperverliğini, dindarlığını sorgulayabilecek biri var mıdır? Gerçeklik iddiaları daha en başta burada çürüyüveriyor. Abdülhamid tiplemesinde yaratılan bu dindar imajın siyasi iktidarın kendi politik argümanını toplumsal alanda kabul ettirme ve ona zemin açma amacı taşıdığı bariz. Aslında dindar Abdülhamid, seküler ve laik Mustafa Kemal’in bir alternatifi olarak topluma sunuluyor. Kurt bir politikacı olan Abdülhamid’i uçurup kaçıran, evliya yapan tarih de aslında bu amacı taşıyor. Laik ve seküler Mustafa Kemal’in karşısına “abdestsiz yere basmayan” dindar Abdülhamid çıkarılıyor ve Mustafa Kemal’i tuş ediyor. Böylece siyasi iktidarın kendi kitlesi de gönlünü “eylemiş” oluyor. Abdülhamid’in çilesi burada da bitmiyor, tarihi gerçekliği göz önüne alırsak tam bir denge siyaseti güden Abdülhamit yeri geliyor elçi tokatlıyor yeri geliyor kralları tehdit ediyor yeri geliyor racon kesiyor. Böylece sert mizaç unsuru da dindar tiplemesine yerleşiyor. Burada da kitlelerin gazı güzelce alınıyor. Mustafa Kemal’in “Geldikleri gibi giderler” sözünün karşısına Abdülhamid’in “Allah’ın da bir hesabı var” sözü çıkıyor ve kalpazanların tarih mastürbasyonu son hızla devam ediyor. Tiyatroya, polisiye romanlara pek meraklı olan, opera ve operet dinlemeyi seven, gençliğinde bizzat yabancı hocalardan müzik dersleri alan Abdülhamid’in  -ki Abdülhamid doğu müziğini kasvetli bulur, batı müziğini tercih ederdi- dindar yönü o kadar baskın ve sık sunuluyor ki zaten bahsettiğimiz bu yönlerini görmeye de fırsat bulamayan kitle, bunlardan bîhaber yaşamaya devam ediyor. Dindar Abdülhamid tiplemesi adeta bu yönleri absorbe ediyor ve siyasi iktidar, dindar Abdülhamid tiplemesiyle son hızda gaz almaya devam ediyor.

Diğer bir çilekeşimiz ise Fatih. Osmanlı tarihinin en aydın padişahı olan Fatih, bu kitlenin elinde bayraklaşıyor ve gerçeklikten uzak bambaşka bir Fatih’e dönüşüyor. Tabiri caizse onun da çilesi başlıyor. Fatih’in emaneti İstanbul’u talana ve yağmaya peşkeş çeken siyasi iktidar, Fatih’in fethini ise en şaaşalı gösterilerle kutlamakta beis görmüyor, Fatih’i de bu propaganda rüzgârına kaptırıp götürüyor. Fetih kutlamaları iktidarın seçim mitinglerine dönüyor ve Fatih birdenbire iktidar partisinin bir neferi olarak zuhur ediyor. Bir yandan da Fatih, bir yerlere mesaj vermenin veyahut tehdit etmenin aracı hâline geliyor, muhalif kitleler ise Haçlı askeri olarak vücuda geliveriyor. Bizans’a dünyayı dar eden Fatih, mitinge dönen fetih kutlamalarında ise meydandaki Fatih “dış güçler”e parmak sallıyor, Türkiye’yi onlara dar ediyordu. Kutlamalardaki çilesi bu kadar süren Fatih’in bir başka çilesi ise ham sofuların dilinde başlıyor. Aslında Fatih’in buradaki çilesi çok çok daha eskiye gider. Genelde Siyasal İslamcılık‘ın çatısı altında toplanan ham sofular Fatih’i her türlü propagandaya alet etmekten imtina etmiyor. Kongre mi var Fatih orada, toplantı mı var Fatih oraya damlıyordu. Hatta Fatih’in İstanbul’u fethettiği sırada kalbinde ne varsa kongrede de o vardır. Müspet ilimlerle, batı-doğu dilleriyle, matematikle, şiir ve edebiyatla, felsefeyle meşgul olup devrin en yüksek âlimleriyle hemhâl olan Fatih bu sefer de şekilsiz sakalı, kan damlayan kılıcı ile bir adam azmanı olarak karşımıza çıkıyor. Fatih’i bu şekle sokan ham sofular bununla da kalmıyor Rönesans adamı, ilim âşığı Fatih’i mutaassıp bir mürteci kılığına sokuyor.

Göründüğü gibi Fatih’i de Abdülhamid’i de kılıktan kılığa sokan bu düşünce ve propaganda şekli uzun süre daha bu haddi kendinde bulacak gibi görünüyor. O haddi kendinde bulmuş ki Ertuğrul Gazi’yi de çile çekenler kervanına müdahil ediyor. Türkiye’de kendi geleneğini yaşatmak isteyen her iktidar, benliğini ve mücadelesini böyle yerlere dayamakta beis görmüyor, bundan sonra da görecek gibi durmuyor. Bu yüzden tarihteki büyüklerimizin çileleri pek de bitecek gibi gözükmüyor…

Aklın almayacağı hezeyanları tarih diye pompalamaktan çekinmeyen, tarihi “tahrif”e çeviren tarih kalpazanları her dönemde vardı, var olmaya da devam edecek. Evet dizilerle yazıp bozma furyası yeni başladı ama şartların elverdiği her imkânla onlar pek mahir oldukları bu tahrif işlemini geçmişte de yapmıştı. Hitap ettikleri, kulaktan dolma bilgilerle yaşayan, tarihle ilgisi olmayan, tarih bilgisi dizilerle sınırlı olan kitle ise belki yaşananların dizi ve kurgudan ibaret olduğunu anlamakta dahi güçlük çekecek insanlar. Tabii şu anda en etkin propaganda araçlarından biri olan medyanın tarafgir bir grubun elinde olması kalpazanların bir diğer avantajı. Bu yüzden tarih kalpazanlarının hayatımızın her alanına nüfuz etmesi işten bile değil.

Tarihi tahrife çeviren tarih kalpazanlarının içlerinde her ideolojiden, her gelenekten insan barındırması da cabası. Kendi dünya görüşlerine göre tarihi çekip çeviren bu kalpazanlar, kimi zaman düşmanlık ederek tahrif ettiler kimi zaman da dost gibi. Bu zamanda olduğu gibi eski dönemlerde de karşılarına tarihini muhasebe etmeyi bilen, sağlıklı ve vicdanıyla düşünebilen insanlar çıkıp günahlarını yüzlerine vurdular. Bugün bize düşen ise her sahada, her alanda, her ortamda bu kalpazanların en şiddetli muarızları olmak. O devirlerin tahrifçilerinin bugün nasıl esameleri dahi okunmuyorsa “âlim” değil ama “arif” olan milletimiz gelecekte de tahrifçileri değil gerçekleri haykıranları yâd edecek…

Osman Sefa Yalçın

Editör: Elif Berra Kılıç

Günümüz Türk milliyetçiliğinin – ki ele alınan kavramın sabit olmayan vaziyeti, kimi veya kimleri tam manasıyla ne şekilde anlattığının meçhul oluşu, bu yazıda mevzubahis edilecek temsiliyet ve meşruiyet meselesinin bariz bir örneğidir – içinde bulunduğu durum bir hastalık hâlini almıştır, ki söz konusu hastalık, Türk milliyetçiliğinin kendisini karşısında bulduğu ayrım noktasında düğümlenmiş durumdadır.

Kendisini geniş anlamda Türk milliyetçisi, dar anlamda ülkücü olarak kabul eden insanlara uzun yıllar yuvalık etmiş MHP’nin AKP ile ittifakı (bu ittifakın hem MHP içinden hem de dışından ciddi eleştirilere tabi tutulduğu unutulmamalıdır, geçmişte cumhurbaşkanı ile Devlet Bahçeli’nin ağır atışmaları, “açılım süreci” gibi MHP’nin var oluş sebebine aykırı politikalar ve “her türlü milliyetçiliğinin ayaklar altına alınması” gibi söylemler söz konusu ittifakın ne denli samimi olduğu hususunda şüpheler doğurmuştur) ve MHP içindeki muhaliflerin kurdukları İYİP’in yüzde onluk seçim muvaffakiyetine rağmen tabanını ve potansiyelini doğru yansıtmayan söylemleri ile beklentileri karşılayamaması Türk milliyetçilerinin düştükleri temsiliyet ve meşruiyet krizini delillendirmektedir.

Türk milliyetçileri siyasi pastada hem nitelik hem de nicelik bakımından ciddi ve ehemmiyetli bir dilim teşkil etse de temsiliyeti ve varlık gücü günümüzde zayıflamıştır. Günlük siyasette seçim kazandırdığı iddia edilen HDP seçmeni kadar bile konuşulmamakta, öne çıkarılmamaktadır. Bir Türk milliyetçisinin bugün bir seçim olsa kendisini gerçekten temsil ettiğine inandığı bir partiye oy vereceğine inanmak güçtür. “Mecbur gene X’e basacağız” ifadesi, son yıllarda Türk siyasetinin fakat bilhassa Türk milliyetçilerinin bulundukları vahim ahvali göstermektedir.

Demokratik sistemlerde siyasi arenada temsil edilmeyen kişi veya gruplar yok hükmündedir. Yalnızca sandığa gidip oy vererek vatandaşlık vazifesini yerine getirmekten başka iş görmeyen bir insan yığını tek kelime bile söz sahibi olmadığı bir siyaset tarafından hayat boyu yönlendirilmektedir. Burada ele almak istediğimiz mesele, Türk milliyetçiliğinin mâkus talihini nasıl yenebileceği üzerinde durmak ile alakalıdır.

Maalesef günümüz siyasetinde Türk milliyetçileri temsil edilemedikleri yani bir temsiliyetten yoksun bulundukları gibi ontolojik olarak bir varoluş sebebinden de yoksun kalmışlardır. MHP’nin AKP ile ittifakı bağlamında “yerli-millî” söyleminin kapsayıcılığı, diğer taraftan İYİP’in yeni, orijinal bir söylem inşa edememesi ile birlikte Türk milliyetçiliği belli belirsiz bir görüşler kümesi hâlinde günümüz Türk siyasetinde savrulmaktadır.

Diğer bir taraftan İslamcı çevreler milliyetçiliği istedikleri biçimde yontup biçerek, kesip doğrayarak kendilerine mal etmeye ve sahiplenmeye çalışmakta, açık bir şekilde söylemek gerekirse Türk milliyetçiliğinin “seküler” taraflarını ayıklayarak kendi anlayışları ve dünya görüşleri çerçevesinde “fason bir milliyetçilik” oluşturmaya çalışmaktadırlar. Ayasofya’nın açılışında Nihal Atsız’a aidiyeti şüpheli bir cümlenin ona atfedilerek paylaşılması, Enver Paşa üzerinden zımnen yürütülen Mustafa Kemal Atatürk düşmanlığı ve alternatif bir tarihî gelişim hikâyesi üretmeye çalışmak, Türklüğün İslam’la müşerref olduğu vurgusu ve İslâmiyet öncesi Türk tarihinin hor görülmesi veya topyekûn görmezden gelinmesi gibi problemler mevcuttur.

Türk milliyetçiliği söz konusu siyasî veya epistomolojik sorunlar haricinde devlet ile arasındaki gerilimli ilişki açısından da zor durumdadır. Günümüz Türk milliyetçiliğinin ciddi meselelerinden birini devlet ile aralarındaki soyut tansiyon oluşturmaktadır. Devletin kutsallık, sorgulanmazlık ve karşı gelin(e)mezlik algısı yavaş yavaş kırılmaktadır fakat bu durum karşısında ciddi bir yersiz-yurtsuzluk/kaçgunluk hüznü milliyetçilerin büyük kısmını kaplamaktadır. Burada söz konusu gerilimin ilk defa yaşanmakta olan bir hadise olduğu düşünülmemelidir. Tarihî örnekleri malumdur.

Reel politik ve ekonomi göz önünde bulundurulduğunda son yıllarda artan adâletsizlik ve hukuksuzluklar, geçim sıkıntıları yanında hükûmete yakın kimselerin torpil, adam kayırma gibi devletin tüm kademelerine sinmiş ahlâksızlıklar ve hak yiyicilik , yine hükûmete yakın çevrelerin müreffeh hayat tarzları ile gençlerin gelecek kaygılarıyla beraber bulundukları durumun içerisindeki mevcudiyetlerini sorgulamaları devlete olan tabiyetin sorgulanmasını doğurmaktadır. Diğer bir deyişle devlet-millet algısı kırılmakta fakat bu ontolojik bir problem doğurmaktadır.

Türk milliyetçiliği günümüz şeraiti göz önünde bulundurulduğunda siyasi bir temsiliyetin ve günlük siyaset pratiklerinin dışında bırakılmış, gelecek kaygısının ve maalesef ümitsizliğin sardığı bir hâlet-i ruhiye içerisinde inandığı her şeyi sorgulamaya itilmiş ancak toplumsal düzlemde var olmaya, ayakta kalmaya çalışan bir toplumsal grup derekesindedir.

Bunların ışığında Türk milliyetçiliği kendine taze, sağlam bir raison d’être teşkil edip epistemolojik ve ontolojik temellerini gözden geçirmelidir. Ayrıca mevcut ana akım siyasetin haricine çıkıp toplumsallaşmalı, bir diğer deyişle sivilleşmelidir, şurası açıktır ki herhangi bir siyasi oluşum toplumda grup veya fert hâlinde mevcut Türk milliyetçilerinin talep, arzu, beklenti ve en önemlisi de umutlarını karşılamaktan fersah fersah uzaktır. Türk milliyetçileri mevcudiyetlerini “biz de buradayız” diyebilecekleri bir biçimde yeniden tanzim etmelidirler.

MHP’nin yüzde 10 oy potansiyeliyle bünyesindeki ağır topların kurduğu İYİP ile beraber aynı seçimde yüzde onar oy alması, AKP ve bilhassa CHP içindeki milliyetçi oylar düşünüldüğünde Türk milliyetçiliğinin siyasi düzlemdeki potansiyelini kanıtlamaktadır. Her söylemde “Kürt oyları seçim kazandırdı” hezeyanı ve mübalağası Türk milliyetçilerinin varlıklarının unutturulması ve bilinçli bir karartma operasyonuyla görmezden gelinmelerinin sağlanması bağlamında hayati önem taşımaktadır.

Ayrıca diğer tüm siyasi cereyanlardan farklı ve kuvvetli olarak bir zamanlar devlet ile aralarında et tırnak ilişkisi olan Türk milliyetçilerinin, politik konjonktür vasıtasıyla aralarındaki tek taraflı bağlılık ilişkisini sorgulamaları Türk milliyetçiliğinin içinde bulunduğumuz katı otoriter siyasi söylemi kırıcı ve demokratik bir siyasete önderlik edecek potansiyelini açığa çıkartabilir. Türk milliyetçiliği en başta fikrî hürriyetine devlet ile arasındaki köhnemiş ve hastalıklı bir vaziyete evrilmiş ilişkisini feshederek ve önce toplumsal sonrasında ise siyasi bağımsızlığını ilan ederek kavuşabilir.

Müstebit bir padişaha karşı dağlarda, zalim düşmanlara karşı evvelden Balkanlar’da ardından Anadolu’nun her tarafında vücut bulmuş bir kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesinin hem beyni hem ruhu olan Türk milliyetçiliği, bir an evvel içinde bulunduğu vahim ahvalden halas edilmedikçe ne kendi problemlerini ne de Türk siyasetinin tıkanıklığını açabilecek bir tazelik ve gücü bulacaktır.

Ciddi oy potansiyeli ve toplumsal tabanıyla Türk milliyetçiliği, günümüz Türk siyasetinin tıkanmışlığını, paslanmışlığını ve cansızlığını baştan aşağı yenileyebilecek kapasitededir ancak kendi içindeki ruhu yeniden keşfedip ihya etmeye muhtaçtır. Milliyetçilik, İslamcılığın veya onun bir aygıtı hâline gelen Devletçiliğin ihtiyaç duyduğunda buyurduğu bir vasıta olmadığını anımsamalıdır. Türk milliyetçiliği ancak, Türk’üm diyebilenin modern, zihniyet olarak sağlam ve sağlıklı, kimseye muhtaç olmadan yaşayabilmesinin en asil vasıtası olabilir!

Cem Sili

Editör: Gülçin Kermen

İçerisinde bulunduğumuz 21. yüzyılda Türk milletinin bekasını kendisine bir vazife edinmiş hiç kimseye bunu neden edindiklerini yahut neden edinmeleri gerektiğini öğretmek haddimiz değildir. Fakat kendisini isimlendirirken ihtilafa düşen arkadaşlarımıza birkaç hatırlatma yapmayı elzem görüyoruz.

Prof. Dr. İskender ÖKSÜZ; kendisinin de öğrenme sürecindeyken usta-çırak eğitimiyle kavradığı fikir sistemini, daha sonra hareketin gelişiminin hızlanmasıyla usta-çırak eğitiminin süreci yavaşlatacağını ve başarı oranını düşüreceğini hesap ederek kaynak kitap olarak kullanılmak üzere; Galip ERDEM, Dündar TAŞER gibi büyük Türk milliyetçilerinden edindiği bilgileri bir kitapta toplamış ve ismini Türk Milliyetçiliği Fikir Sistemi olarak belirlemiştir. Bu kitapta milliyetçilerin kim olduğu sorusuna cevap olarak, “Türk milletinin bekası için şahsi ve ailevi menfaatlerinden vazgeçebilen kişilere Türk milliyetçisi denir” cevabını vermiştir. Bu cevabın peşinden de Türk milliyetçiliğinin, Türk milliyetçilerinin tekelinde olduğunu belirtmiş ve eklemiştir; milliyetçiliğin gün geçtikçe artan imkanlarından faydalanmak amacıyla kendisini milliyetçi olarak tanıtabilecek kişilerin çoğalması ihtimalinin en aza indirilebilmesi için bu gereklidir. İskender hocamızın bu sözlerinden anlıyoruz ki kendisini samimi bir şekilde Türk milletinin hizmetine adayan herkes Türk milliyetçisidir. Günümüze gelecek olursak, kendisini isimlendirme konusunda hiç sıkıntı çekmeyen hatta ve hatta elini bol tutmaktan hiç çekinmeyen milliyetçi arkadaşlarımız; millet ve milliyet çatılarında toplanmak şöyle dursun, tarihte yaşamış ve Türk milletine çok kıymetli hizmetlerde bulunmuş güzide şahsiyetlerimizin adlarıyla dahi kendilerini isimlendirmeye başlamışlardır.

Türk milleti yazılı eserler bırakmaya ne kadar geç başlamış olursa olsun, tarihi bölünemeyecek kadar büyük hadiseler ve şahsiyetlerle doludur. Türkistan’ın bozkırlarından başlayıp Avrupa’nın göbeğine kadar gitmiş ve büyük işler başarmış bir millet için de olması gereken budur. Biz Türk milliyetçilerine düşen ise bu abide şahsiyetlerimize olan hayranlıklarımız hasebiyle ayrılık ateşinin içerisine birbirimizi atmamaktır. Bu abide şahsiyetlerimiz de bunu istediklerini belirtmişlerdir. Milletimizin yetiştirdiği en nadide şahıslardan birisi olan Yavuz Sultan Selim, bu durumun olma olasılığından dahi duyduğu büyük hüznü “Milletimde ihtilâf ü tefrika endişesi/ Kûşe-i kabrimde hattâ bîkarar eyler beni” mısralarıyla dile getirmiştir. İçerisinde bulunduğumuz yüzyılda ideolojiler şöyle dursun iktisadî fikirler çarpışmaya ve birbirlerine üstün çıkmak için çabalamaya başlamışken, tarihin gördüğü en büyük ve en başarılı milletlerden olan Türk milletinin geleceğinin teminatı olan gençlerinin aynı safta duran, taban tabana dahi zıt olmayan evlatları; yüklendikleri siyaset üstü misyonun farkına varmamakla birlikte, kendilerini birkaç kişinin “lideri” olarak gören birkaç şahsın zehirli fikirleri sebebiyle birbirlerine düşmektedirler. Bu durum böyleyken gençliğimiz Türk milletinin bekasını düşünüp bunun için çalışmak, kendisini geliştirmek yerine kendilerini avukat yahut koruma sanarak şahısların adına kavga etmekten başlarını kaldıramayacaklardır.

Bu durumlarda yapılması gerekenler çok sınırlıdır. Güçlü olanın güçsüz olan tarafı ezmesini beklemek, şüphesiz ki Türk milletinin geleceğine yine kendisinin vuracağı en büyük darbe olur.  Doğru eğitim sayesinde çözülmeyecek hiçbir şey yoktur. “Türk nedir?” diye sorduğumuzda verebileceğimiz çok fazla cevap vardır fakat her millete nasip olmayan tek şey, medeniyettir. Giyimden yaşam tarzına, edebiyattan savaşa attığı her adımda bir medeniyet göstergesi bırakan yüce Türk milletinin evlatlarının ilk olarak yapması gereken de budur: Kendini eğitebilmek, geliştirebilmek. Takipçisi olduğunuz şey şayet bir fikir ise onu yine fikri olarak kendinizi geliştirerek savunabilirsiniz. Kim olduğunuzun yahut ne yaşadığınızın hiçbir önemi yoktur. Kendini geliştirip savunduğu fikrin ne olduğunu bilen bir kişinin önünde durabilecek bir güç yoktur. Tarihi, edebi ve ilmi okumalarla araştırma ve öğrenme tekniklerinin doğru şekilde öğrenilmesi ise milli şuuru ortaya çıkartacak ve gelişmesine zemin hazırlayacaktır. Tarihinde yaşamış tüm şahsiyetleri eğri ve doğrusuyla kabul edip, doğrularıyla iftihar ederek hatalarından ders çıkarıp tekrarına müsaade etmemek, bir Türk milliyetçisinin Türklüğe yapabileceği en büyük iyiliklerdendir.

Hâli hazırda kurulu olan bir düzeni, tertibi değiştirmeye yahut yıkmaya çalışmak yerine; mevcut yapıyı analiz edip problemlerini bulup düzeltmek için çabalamak elbette ki akıl sahibi herkesin çok net bir şekilde görebileceği bir şeydir. Bizlerin de yapması gereken budur. Zehirli fikirlerini sağda solda düşüncesizce savuran şahısların peşinden gitmeyip, yıllar önce dünyayı terk etmiş büyüklerimizi de kabirlerinde rahat bırakmalıyız. Türk milletine gönül vermiş, onun devamlılığına kendini adamış bir Türk evladının hiçbir çekince ve şüphe içerisinde kalmayıp Enver Paşa’yı sevip Sultan II. Abdülhamit Han’ı gönlünde bir yere koyabilmesi milli şuurun gerektirdiklerinden sadece bir tanesi, bir örneğidir.

Güzide şahsiyetlerimizin her biri birbirinden kıymetlidir ve hepimiz için teker teker kıyas edilemeyecek kadar önemlidir. Fakat mühim olan mesele şudur: Kader; tarih ya da hayat nasıl isimlendirmek isterseniz, hepsine aynı şekilde davranmamış ve aynı şartları sunmamıştır. En nihayetinde onlar da birer insandır ve doğru veya yanlış yapmaya hepimiz kadar hakları vardır.

Yapmamız gereken ise acı, çile yahut başarı yarıştırmak değil; büyüklerimizi kendimize bir örnek alarak onlara saygı duymak ve devraldığımız sancağı onlardan da ileriye taşımaktır.

Bilge Ersagun

Tasarım: 30eksi

25 Mart 2009 yılında faili hâlâ meçhul olmakla beraber (!) bir suikast sonucu şehadet makamına erişen Muhsin Yazıcıoğlu’nu rahmet, minnet ve sonsuz saygıyla anıyoruz.

“Herkes anlamaz bizi, bizler muamma olmuşuz.

Lafz-u sûret cism ile anlamak isterler bizi.

Biz ne elfâzuz ne suret, cümle mana olmuşuz.”

Niyazi Mısrî

Muhsin Yazıcıoğlu yakın dönem Türk siyasi hayatının önemli simalarındandı. Sivas Şarkışla’da başlayan yaşam macerası, üniversite eğitimi münasebetiyle Ankara’da devam etmişti. Yetmişlerin Türkiye’sinde Ülkü Ocakları Başkanlığı başta olmak üzere birçok vazife ifâ etti. Gençlik hareketinde faal görevler aldı ve “Eller silah değil kalem tutmalı” gibi tarihe geçecek söylemlerde bulundu.

“Ülkücülük; insanı insana ezdiren ve sömüren her türlü anlayışa karşı çıkmak, insan onurunu hayatın merkezine koymaktır.”

12 Eylül darbesiyle MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davalarında yargılanarak, 5,5 yılı hücrede olmak üzere 7,5 yıl Mamak Cezaevi’nde kaldı.

“Karşıt görüşlü gençler olarak okullara, semtlere şehirlere sığmadık ama hücreleri paylaşmak zorunda kaldık.”

“Bir dava ancak yaşadığı müddetçe zafere ulaşır.”

1987 yılında cezaevinden çıkan Yazıcıoğlu siyasete Milliyetçi Çalışma Partisi ile devam etti.

“Ayrı inansak, farklı yaşasak da evrensel değerlerde buluşalım.”

Yazıcıoğlu 7 Temmuz 1992’de “içinde bulunduğu partinin siyasî anlayışıyla uyuşamadığı” gerekçesiyle MÇP’den ayrılır. “Lider, teşkilat, doktrin eleştirilemez” tartışmaları bu sırada başlamış olur.

“İnsan yanılır. Bu nedenle lider tahakkümünü reddediyor, istişare ile siyaset yapıyoruz.”

“Farklı düşünceleri anlamalı onlardan zenginlik üretebilmeliyiz.”

“Ülkücü; günlük çıkarların üstüne çıkabilen, kendini değerlerine adayabilen kişidir.”

29 Ocak 1993 yılında Büyük Birlik Partisi kurulur.

“Tek başıma kalsam da mücadelen vazgeçmeyeceğim.”

“Birlik bir amaç için olduğunda anlamlıdır.”

Yollar ve fikirlerin ayrıldığı dönemde Yazıcıoğlu; siyasetini kendi kanadında icra etmeye devam eder.

“Dava adamının birinci vasfı: Hem kendisinin hem milletinin hürriyetine düşkün olmaktır.”

 “Milliyetçilik millet için fedakarlık yapmaktır.”

“Milliyetçiliğimiz globalleşen dünyada en güçlü istinat duvarımızdır.”

Postmodern bir darbe olarak adlandırılan 28 Şubat sürecinde şu sözleri ve açık yürekliliğiyle dile getirir:

“Namlusunu milletine çevirmiş tanka selam durmam.”

“En kötü demokrasinin bile darbelerden iyi olduğunu tecrübeyle öğrendik.”

Çocuk yaşlarından itibaren kalbinde daima Türklük sevgisi haiz olmuş ömrünün sonuna kadar ” Bağımsız ve birleşmiş bir Türk Dünyası” hayâl etmişti.

“Ben Türk’üm, Türk esir olmaz. Ben Türk’üm, Türk devletsiz olmaz. Ben Türk’üm, Türk bayraksız olmaz. Ben Türk’üm, Türk ezansız olmaz. Ben Türk’üm, Türk hürriyetsiz olmaz.”

“Balkanlar’da, Kafkaslar’da Orta Asya’da ve Orta Doğu’da zorda kalınca yüzünü Ankara’ya çevirmeyecek tek bir millet var mıdır?”

Milli bir düzen hakkındaki düşüncelerini şu sözleriyle beyan ediyor:

“Milliyetçilik, bir milletin kendini millet yapan değerlerle var olma iradesidir.”

“Yağmur usulünce yağarsa rahmet sele dönüşürse felaket olur. Heyecan ve tepkiye dayalı sokak milliyetçiliğinin yerini sanat, edebiyat, mimari ve estetik bir milliyetçilik anlayışı almalıdır.”

“Bizim gençliğimiz kendine karşı tavizsiz, başkalarına karşı hoşgörülü olmalıdır.”

“Hatırlatıyorum: Sevr’e gelen süreç ne kadar hakikatse, Milli Mücadele ruhu da o kadar hakikattir”.

“Emperyalizmle mücadelenin yolu sanayide, teknolojide, bilimde güçlü olmaktan geçer.”

İktidarın siyaset ve stratejilerini şu sözleriyle eleştirmişti:

“İnsanı tabii zenginliği, jeopolitiğiyle Türkiye büyük olmaya mecbur bir ülkedir.”

“ Jakoben, tepeden inmeci, tutucu, devlet adına milleti ezen anlayışlarla aynı yerde değiliz

 “Türkiye, yönetenlerin değil, yönetilenlerin zengin ve huzurlu olduğu bir ülke olmalıdır.”

“Milletimizin dini ve milli hassasiyetlerini siyasete alet etmeyi, bu vatana yapılacak en büyük kötülük olarak görüyoruz.”

“Ahlaksız insan, yüksek düşünce ve kutlu inançlar uğrunda fedakârlık gösteremez.”

Bugün iktidara sahip olanların icraatlarından mustarip olan kitlelerin yıllar öncesinde sesi olmuş ve şunları söylemişti:

“Hukukun siyasallaşması devlet istikrarına vurulan en büyük darbedir.”

 “İktidar olanlar muktedir olursa, kimse darbe yapmaya cesaret edemez.”

“Türk insanı, zengin toprakların fakir bekçisi durumuna düşürülmüştür.”

“Milli ekonomik, bir ülkenin en önemli stratejik parametresidir.”

Siyaset erdemini şu sözleriyle dile getiriyor:

 “Allah’a vereceğimiz hesapla tarihe vereceğimiz hesap arasında çelişki yoktur.”

“Bugün birleşmezsek gelecekte birleşmemizi gerektirecek bir şey kalmayabilir.”

 “Şahsi ve siyasi çıkarlar uğruna geçen bir ömrü heba olmuş sayarım.”

Genelinde Türk toplumundaki anlaşmazlıklara; özelinde şahsını ve tercihlerini eleştirenlere şöyle sesleniyor:

 “Birbirimizi sevmek zorunda değiliz ama birlikte üretmek çoğaltmak, paylaşmak zorundayız.”

Şehadetinden sonra Ozan Arif, Yazıcıoğlu için şu şiirini kaleme alır:

“Bir devre damgasını vuran emsalsiz yiğittiler!

Bazen gazi oldular bazen de şehittiler.

Neler yaşadık neler, ama çekip gittiler…

İşte Muhsin Başkan da onlardan biri idi.

O bir yiğit Ülkücü o gönül eri idi.

Ölse de başkanlığı üstünde taşıyacak,

Muhsin Başkan olarak ebedi yaşayacak.”

https://www.ozan-arif.net/

Muhsin Başkan; siyasetçi, ülkücü, vatanperver gibi çeşitli kimliklerinden önce Türk halkının üzerinde sevgisi hususunda birleşebileceği bir figürdü. Nitekim vefatından hemen sonra her kesimden insanın ona karşı duyduğu saygı ve özlem ortadadır. Bu ülkenin insanı; onu dinleyen, ona önem veren,onun çağrılarına kulak kesilen, onunla beraber olan siyasi aktörlere her zaman kucak açmıştır. Muhsin Başkan’ın siyasetteki samimiyeti bir pikabın üstünde şehir şehir, ilçe ilçe dolaşmasında saklıdır. Türk insanına duyduğu güven ve kalbinde sakladığı sevgisi onu daima inanılır bir lider olarak hatıralarımızda tutmaya kafi olacaktır. Hepimizin zihinlerinde hala tazeliğini koruyan son konuşmalarından birinde ” Bir nefesine bile hükmedemeğimiz bir dünya için; bu kadar fırıldak olmaya gerek yok” demişti. Bize göre bu sözler onun samimiyetine, içtenliğine karinedir.

Elli dört yaşında aramızdan ayrılan Muhsin Başkan’ın kabri bugün Ankara Taceddin Dergahı’nda bulunuyor. Hakkında daha geniş daha salahiyetli bilgi edinmek isteyenlerin yakın tarih okumalarını tavsiye edebiliriz. Burada kısa ve öz bir yazıyla da olsa onu anma gayreti ve hevesi taşıyoruz. Siyasi kavgaların ve tercihlerin dışında onu, kendi tabiriyle “Hepimiz bir kilimin desenleriyiz” bakışıyla ele almanın doğru olacağını kanaat eden gençleriz. Müreffeh ve muasır medeniyetlere ulaşma gayretinde olan Türkiye Cumhuriyeti’nin vatanı için çalışan her insan bizler için aynı anlam ve ifadeyi temsil eder.

Muhsin Başkan’ın sözleriyle sizleri uğurlayalım:

“Düz yaşayacağız, düz yürüyeceğiz, doğru gideceğiz.”

*Alıntı sözlerde Gönüllerde Birlik Vakfı tasarımlarından yararlanılmıştır.

İşgal yıllarında Urfa’da Fransızlarla mücadele eden Kuvayı Milliyecilerin, ahaliden yeterli destek bulamadığı için bazı köylerde Türklerin ahır ve ambarlarını yakıp köylülere bu kundaklamaların failinin Fransız askeri olduğuna inandırdığını ve bu şekilde işgale direniş için destek bulduklarını dinlemiştim.

Bu kısa anekdotu ilk dinlediğimde düşündüklerim şunlar olmuştu: Ortalama kimseler; reaya ve tebaa sıra cebine ve midesine gelene kadar insani, milli ve manevi değerlerinin çiğnenmesine karşı sükut etmeyi tercih edebilir. Kendisine, komşusuna, taraf etrafına reva görülen iğrenç muameleleri sineye çekip sabredebilir. Fakat sıra cebine ve midesine geldiği zaman şikayet etmeye, başkaldırmaya ve itiraz etmeye başlar. Bu haslet; insan oluşunun farkını kavrayamamaktan, kendini sürüdeki bir hayvandan ayırt edememekten doğan bir basiretsizliktir.

Bu olaydan hareketle bugüne getirdiğim yorum da şu olmuştu: Mevcut iktidarın yaklaşık yirmi senedir milletin farklı farklı kesimlerinin sırayla birçok milli ve manevi değerini ayağının altında çiğnemesine, birçok evrensel etiğe aykırı davranmasına, milletine insanlık onuruna yakışmayan muamelelerde bulunmasına ses çıkarmayan ve sineye çeken halk; konu ekonomik kriz olduğunda tarihte birçok iktidar sahibine yaptığı gibi itiraz etmeye ve bir karşılık, bir ceza olarak seçimlerde oy vermemesi aynı basiretsizliğin sonucudur.

Fakat bugün biraz daha farklı düşünüyorum. Daha doğrusu başta fazla basite indirgediğimi, yaptığım çıkarımın biraz anakronik olduğunu, aslında işin hak vermemenin çok zor olduğu başka bir yanı olduğunu düşünüyorum. Elbette yukarıda yazdıklarımı tamamen haksız çıkarır nitelikte değil, ancak sonuca olan etkisinde çok daha büyük bir pay sahibi olduğu kesin. Nedir?

Düşünün ki yüz yıl önce işgal yıllarında Urfa’nın A köyünde yaşayan birisiniz. Evlisiniz, çocuklarınız var. Bakmakla yükümlü olduğunuz insanlar var. Yaşamınızı hayatta kalmaya odaklamışsınız. Toplumun size yüklediği birincil vazife de bu. Konu aç kalma eşiğine gelene kadar her şeye sabredebilirsiniz. Peki ambarlarınız yanmaya başladığında haleti ruhiyeniz ve düşünceleriniz ne olurdu? Daha fazla sustuğunuz takdirde zaten aç kalıp öleceksiniz. O dakikadan sonra bir düşman kurşunuyla can vermenin açlıktan sersefil biçimde ölmekten çok daha cazip geleceği kesin. Yani kaybedebileceğiniz son şeyleri de kaybetmek üzereyseniz boyun eğmeyi bırakmaktan başka bir çareniz kalmamıştır.

Bugüne gelelim. Az önce söylediğim iki çıkarımı da ele aldığımız zaman her halükarda bugüne tuttuğu ışık şudur: Ekonomi, yoksulluk bugüne kadar reaya olmaktan bir türlü vazgeçememiş, daha iyisini istemeye imtina etmiş insanımız artık karnını doyuramadığı için yıllardır her şeye rağmen yüz çevirmediği Ak Parti iktidarından yüzünü çevirecektir. Peki muhalif kadroların ve kimselerin mevcut konjonktürde yapması gerekenler nedir? 

Öncelikle güçlü ve hakim havuz medyasına rağmen, sürekli ekonomik krizi dile getirmeli ancak bunu yaparken temkinli ve akıllı olmalıyız. Nitekim eleştirdiğimiz ve tepki gösterdiğimiz olaylar ve durumlar ya aptallıktan ya da birilerinin direktifiyle amacından sapmaya başlıyor. Neye tepki gösterdiğimizin farkında olmadan konudan ve amacımızdan bağımsız, alakası olmayan şeyleri eleştirmek iktidarın en çok isteyeceği, doğal olarak da en çok işine yarayacak şey oluveriyor.

İktidara yakın olan yahut devlet kadrolarında bulunan muhafazakâr ailelerin akıl almaz zenginliği, şatafatlı ve görgüsüz yaşam ve merasimlerini eleştirip “Bu paranın kaynağı nedir?” diye sorarken kendimizi herhangi bir iş adamının yedi milyonluk evini ve ‘başörtülü’ eşini konuşurken buluyoruz. Sonrasında konu birdenbire kına gecesinde eğlenen ‘başörtülü’ kızlara geliyor.

Bana kalırsa gündemimizi meşgul eden bu konuları ortaya atan kişilere “Sen kimin tarafındasın?” diye sorulmasıdır. Çünkü bunu eğer iktidar yapmıyorsa bile en çok onların işine geliyor. Bu insanlar da iktidarın adamı değilse bile beceriksiz Ak parti kadrolarından çok daha iyi iş çıkartıyor. Bu yüzden özel bir merasimle kendilerine üstün hizmet madalyası falan takdim edilse yeridir.

Neden böyle düşündüğümü de söyleyeyim; bizim muhalefet ettiğimiz konu halkın parasının yandaşların cebine gitmesi, soygun ve vurgun yapılması, sonra da bu paralarla gösteriş yapılması ise “başörtülü zenginler” ya da “dindar zenginler” diye bir konu başlığımızın olmaması lazım. Eğer derdimiz gerçekten başörtüsü ise aynı derdi paylaşmıyoruz demektir. Zira takıldığınız noktalar bunlarsa iktidar partisinin size de en şaşaalısından bir hizmet madalyası takması abes kaçmaz. Çünkü onlara çok güzel mağduriyetler yaratıyor, “Bakın bunlar sizin inançlarınıza, yaşamınıza düşman. Haliyle size de düşman. Bunlar öcü.” demelerine fırsat veriyorsunuz. Bu tarz saptırma amacı güden haberlere ve konulara mahal verdiğimiz takdirde de “Bunların asıl derdi bu değil budur.” demelerine de mahal veriyorsunuz. Bunun; kardeşiyle kavga eden Asyalı bir çocuğu ya da kreşte ağlayan bir çocuğu, “Zulüm gören Uygur” olarak paylaşarak yapılan gerçek zulmün görülmesini engellemekten ve aramızda bulunan, ruhunu Çin’e satmış kimselere “Sincan’da zulüm yok, gördüğünüz gibi bunların hepsi yalan.” deme şansını tanıyıp Doğu Türkistan meselemize zarar vermekten bir farkı yok.

Kaldı ki muhafazakârlık ve mutedeyyinlik farklı şeylerdir. Kişinin başını örtmesi muhafazakâr olduğuna delalet etmez. Etse etse ancak mütedeyyin olduğuna delalet edebilir. Tabii o da mecburi değil. Bir fetva verme niyetinde değilim ancak kişinin örtülü olması onun tüm günahlardan arınmış olduğu, Tanrının bütün emirlerini uyguladığı anlamına gelmez. Başını kapattığı takdirde bu tarz kabiliyetler doğrudan kendisine yüklenmiş olmaz. Bu tarz bir düşünce başı açık bir kadının Müslüman olmadığı veyahut hiçbir dini refleksi olmadığı düşüncesini de beraberinde getirir ki bu yanlış ve sapkın bir düşüncedir. Ayrıca başörtülü kimselerin eğlencesi, yaşamı, dans etmesi muhafazakâr çevrelerin konusudur, bizim değil.

Sonuç olarak, hâli hazırda bir kriz var. Bu kriz ekonomik olarak en çok bizim başımızı ağrıtsa da fırsata çevirirsek siyasi olarak yine bize yarar sağlayacaktır. Doğru muhalefetle bezmiş olan halk kitlelerinin de desteğini alabiliriz. Eğer mevcut iktidardan rahatsızsak ve bir şeyleri değiştirmek istiyorsak akıllı olmalı ve sapla samanı ayırt ederek muhalefet etmeliyiz. Eğer derdimiz sadece kutuplaşma ya da nefret kusmak ise yaklaşık bir yirmi yıl daha muhalefet olarak kalır ve konuşmaya devam ederiz.

Genç nesil, yaşlı politikacıları ciddiye almıyor. Politika, bir grubun diğer gruba öfkesini harlayan ya da ciddiye alınmadığı için mizah malzemesi olan bir alan. Sorunların tespit edilip çözümlenebileceği bir alan olmayı ve işlevselliğini kaybedeli çok oldu. Bu sahayı domine edenlerse milyonerler. Kendi iş sahalarını ve çıkar gruplarını korumaya çalışan, tüzel kimliklerin gerçek kimliklerden kıymetli olduğu bir çağın elçileri. Ne büyük ekonomik krizden, ne radikal bir iklim değişiminden bizi sağ salim çıkarabilirler. Büyük krizler artlarında dünya savaşını da sürükler; beslenemeyen, öfkeli kitleler birbirine çarpıştırılır. Görmezden gelinen iklimsel değişimler bir sürecin ardından bir anda kendini sert bir şekilde gösterir. Dünyanın kırk yıl içerisinde yüz milyonları bulan göç dalgalarına maruz kalacağı gerçeği kimse tarafından dile getirilmemekte. Gençler ise durumun oldukça farkında ve değişimin tek öncüleri. Alternatifi olmayan bir durum bu, siyasetin gençleşmesi ise belki de atılması gereken ilk adım.

“Sanki en büyük duyarlılık kendi muhalif sesimizi duymamak, onu bir gençlik fantezisi olarak dışlamakmış gibi gösterilir. Hiddetimizin gerçeklikle sulandırılmasına izin vermemeyi ve feryadın perspektifinden teorize etmeli denemeliyiz.”

Sanırım sorunu tespit etmek, doğruca izah etmek ve sonra da çözümlerini tanımlamak gerekir.

1- Siyasetin yaşlı olması.

2- Tecrübeli “yaşlı kurtlar”ın geleceği biraz olsun öngöremedikleri gibi kendi dönemlerini de anlayamamaları.

3- Hiçbir sorunu öngöremeyen bu kişilerin çözüm bulmalarının imkânsız olması.

4- Siyasetin ulusal ve global olarak gençleşmesi, yeni dinamiklere ihtiyaç duyulması.

5- Geçmiş siyasilerin ayrıştırdığı toplumun genç ve sağduyulu kişilerin elinde tekrar bütünleşebilecek olması.

6- Partiler üstü, bağımsız bir yapıya Türkiye’nin ihtiyaç duyması, halkın mevcut siyasi söylemlerden sıkılması, yeni söylemlerin yine gençler tarafından dinlenecek olması.

7- Kuşakların değişmesi ve genç, büyük bir neslin ipleri eline almak istemesi.

8- Benzer bir yapının büyük bir başarı ile yeni siyasetçiler yaratıp oldukça başarılı olmaları.

9-Yolsuzluk. Günümüzde bürokratından memuruna herkesin bunu mazur görmesi, rüşvet almanın tüm devlet kurumlarında normalleşmesi. Bunu temellendiren yaşlı politikacılar gitmeden yeni, sağlıklı ve dürüst bir bakış açısının sağlanamayacak olması. Genç yöneticilerin her alanda bu sorunlarla baş etmesi ve halkın devlet kurumlarına tekrar güvenmesini sağlamak.

Yaşlı politikacılar için söylenen genel bir tabir var: Yaşlı kurt. Bu, onların tecrübeli olduklarını vurgulamak için söylenmiş bir söz. Oysa günümüzün problemlerini anlamak onlar için imkânsız. Bunun temel nedeni sadece kuşak farklılıkları değil. Son üç nesildeki farklılıklar geçmiş nesillere oranla oldukça yoğun. Teknolojinin hızla gelişmesi, yeni fikir akımlarının hızla yaygınlaşması ve benimsenmesi, yeni teknolojilerin hayatımızı kolaylaştırmasının ötesinde dünyayı algılayışımızı dahi kökten değiştirebilecek olması bu uçurumu besleyen ana damarlardan geliyor.

Yıkıcı yeni buluşlar, uygarlığın var ettiği banka, meclis, yasa, okul gibi kurumları değiştirmekle kalmıyor; kavramları da değiştiriyor. Farklı ülkelerden, dillerden, inançlardan arkadaşlar ediniyoruz; farklı kültürlere daha hızlı aşina oluyoruz. İnternet yeni uygarlığın öncüsü oluyor, ülkelerin sınırları ise hızla kayboluyor.

Peki, teknolojinin belirsizleştirdiği tek şey ülkelerin sınırları mı? Zengin ve fakir arasındaki uçurumu derinleştiren, borçla yaratılan parayı yönlendiren, bir ekonomik sistemin değil de dolandırıcılık hikayesinin bir parçası olan bankalar ve “para” bu hikâyede sınırları gittikçe belirsizleşen diğer kavramlardır. 2008 Krizi devamında ortaya çıkan bitcoin, mevcut maddi değerinin dışında büyük bir deneydi. Toplumun gözünde paranın formu değişmiş, artık değer takası için borçla yaratılmayan ve enflasyona maruz kalmayan, hiçbir sınır ve mevzuat tanımayan bir para birimi olmuştur. Dünya, yarın merkez bankalarının büyük krizi dengelemek için bastığı ve değerini hızla kaybeden para birimlerinin yerine kriptoparalara bırakırken; güç çok hızlı bir şekilde el değiştirecek. Kriptoparalarla ne yapacağını bilemeyen bir nesli saf dışı bırakacak. Meteor hızla dünyaya çarptığında dinozorları yok ederken, sadece uyum sağlayanların hayatta kalabileceği bir döngüye geri döneceğiz. Yeni akımları benimsemeyenlerin her alanda hızla saf dışı kaldığı bir gelecek bizi bekliyor. Bilgi teknolojilerinin bu kadar büyüyebileceği tahmin edilemezdi, bu kadar yıkıcı olacağı da.

Okul ve eğitim de bu hikâye de ayrıca ele alınmalı. Ücretsiz online eğitim kurumları aynı anda yüz binlerce öğrenci yetiştirebiliyor. Yapılan bir sınavda aynı dersi alan Stanford Üniversitesi öğrencilerinin en başarılısı, bu online sahada eğitim alan o üniversiteye girememiş en başarılı 435 öğrenci arasından 436. oluyor. Bu eğitimin, diplomaların tekrar sorgulanması gereken bir sonuca bizi götürüyor. Artan üniversitelerin sayısı eğitimi kalitesizleştiriyor. Anaokulundan itibaren değişmesi gereken bir sistemin her yeni düzenleme ile daha kötüye gittiğine şahit oluyoruz.

Bu evrimsel süreç gerçek ve geri döndürülemez olduğu hâlde ona direnen nesillerin ve toplumların, değişimin bu hassas başlangıç noktasında çizecekleri yanlış bir eğim 10 yıl içerisinde bizi tahmin etmediğimiz kadar doğrudan uzaklaştırabilir. Teknolojiyi benimsemiş bu nesil, yeni söylemlerde bulunduğunda yaşlı ve hantal kafalar bu söylemleri terörize edip ihanet suçlamalarında bulunabiliyorlar. Oysa yeni söylemler doğrudan ülkenin geleceğinden geliyor.

Peki, bu değişim nasıl olacak? Eski siyasetçilerin yerine yeni siyasetçileri getirecek bağımsız, partiler üstü bir kuruluş nasıl kurulur? Paranın siyaset üzerindeki değiştirici gücü nasıl yok edilir?

1. Daha önce siyasi bir geçmişi olmayan, öğretmen, mühendis, doktor, işçi, esnaf ve öğrenciler yine çevrelerindeki kişiler tarafından aday gösterilir.

1.1. Geçmişi her alanda temiz, hiç kimseye borcu olmayan, herhangi bir oluşuma bağlı olmayan, siyasi bir kariyeri olmayan genç adaylar ile ön görüşmeler yapılır ve bir eleme sistemine sokulur. Adayların ve gönüllülerin farklı görüşlerde olması beklenebilir. Farklı görüşlerin birlikteliği daha esnek ve sağduyulu politikaların zeminini oluşturur.

1.2. Adaylardan oluşumun belirlediği politik kriterlere en az %80 katılması beklenir.

1.3. Yeni söylemin maddeleri kriterlerle belirtilmiş olsa da zamanla yeni maddelerin eklenmesi ile sınırları tekrar çizilebilir.

1.4. Bu kişiler ilerleyen süreçlerde aydın, farklı disiplinlerden stratejistler tarafından eğitilir. İletişim, retorik, münazara, politika, ekonomi, hukuk, tarih, tarım, iklim, sosyoloji vs. alanlarında dersler verilir.

1.5. Yerel ve genel seçimler için adaylar, toplum destekli fonlara başvurur. Adayların finansörü doğrudan halktır. Kurumsal fonlar katiyyen kabul edilmez.

1.6. Adayların seçim süreci oluşum tarafından gönüllü desteğiyle desteklenir, kampanya gönüllüleri aynı eleme sürecinden geçmiş kişilerdir.

Maddeler

1.Şehirler ve insanları iklim değişikliğine hazırlamak. Bu, her alanda zorlu ve külfetli bir iştir, gelen fırtınanın farkına varmamış olanlar bu işlerin gönüllüsü de olamazlar.

1.2. Şehir planlamacılığı, tarım ve gıda politikaları tamamen bu eksende olmalı. Sadece şehir nüfuslarını değil yüz milyonların beslenmesini sağlamak, yarın şehir nüfuslarını beslemekte zaten zorlanan Anadolu’daki üretimin, sınırlarımızda birikecek milyonları beslemesi de beklenebilir. Anadolu’da gıda üretimi buna hazır olmalı.

1.3. Kırsal kalkınmanın tarım özelinde desteği, üretim araçlarından vergi yükünü kaldırmak olabilir.

2. Eğitim reformları da benzer şekilde olmalı. Her alanda niyetimiz, sürecine girdiğimiz global bir ekonomik krizden, iklim değişikliğinden sağ çıkmamızı sağlamak.

3. GDO’lu üretime karşı atalık tohumların, susuz tarımın, toprak onarımı politikalarının desteklenmesi. GDO’ya hiçbir şekilde izin verilmemesi, zirai ilaçların yasaklanması.

4. Mülteci sorunu.

5. Servet dağılımının düzenlenmesi.

6. Yenilenebilir enerji yatırımlarının desteklenmesi.

7. Su sorunu. Suyun kullanım hakkı bir şirkete devredilemeyecek kadar önemlidir. Su ona ihtiyacı olan herkesindir ve kesinlikle ücretlendirilmemelidir.

7.1. Temiz su kaynaklarına ulaşım kolaylaştırılırken, kaynakların güvenliğinin ulusal güvenlik kapsamında ele alınması.

8. Katma değeri yüksek tarım ve teknoloji ürünlerinin üretilmesi ve markalaşmasını sağlamak, bugün Türkiye kendi arabasını üretmek geri dursun, en önemli tarım ihracat kalemlerinden fındık için bile katma değeri yüksek bir üretim sağlayamamış ve markalar yaratamamıştır.

9. Asker, polis, sağlık görevlisi, öğretmen, işçi gibi mesleklerin haklarının savunulması, iyileştirilmesi.

10. Hâli hazırda buhran derinleşirken gençlerin devlete olan kyk borçlarının silinmesi ve eğitime hak kazanan her öğrenci için maddi kaygılardan arınmasını sağlamak.

11. Çevre ülkelerde suyu ve toprağı zehirleyen, yüksek risk unsuru olan nükleer santrallerin kapatılması için desteklenmesi. (Ermenistan’da hâli hazırda böyle bir sorun var.)

12. Beyin göçünü tersine çevirecek teşviklerin yerine getirilmesi.

13. Plastik ithalatının durdurulması.

14. Tüm devlet kurumları dahil olmak üzere her kademede memurun zorunlu toplumsal cinsiyet dersi alması.

15. Siber zorbalığın, tecavüz kültürünü, toplumsal ayrıştırma ve nefreti kaşıdığı yerde ciddi cezalarla karşı karşıya bırakılması.

16. Ülkenin tüm internet ağının milli bir kuruluş tarafından yenilenmesi.

17. Üniversitelerin sayısının azaltılıp ayrılan kaynakların artırılması.

18. Türk halklarıyla ekonomik ve kültüre alanlarda iş birliği yapılması.

19. Çevre ülkelerde azınlıkta olan ve baskı altında tutulan Türk halklarının haklarının savunulması, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına geçirilmelerinin kolaylaştırılması.

20. Vergi reformları ile asgari ücretlinin sırtındaki yükün atılması, tabana yayılması, verginin yüksek gelirli olanlara yönlendirilmesi.

20.1. Yüksek gelirlerde, servet adaletsizliğini önleyebilmek için %90 vergi konulması.

21. Barınma bir vatandaşın en temel haklarından biridir. Su, ekmek, eğitim ve sağlık gibi barınma hakkı da devletçe desteklenmek zorundadır. Bir gayrimenkul fonu bunu sağlayabilir.

22. Türkiye’nin dış borcu Eylül 2019 itibariyle 446,9 Milyar Dolar. Daha önce Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’nın borcunu ödemesi gibi bu borcun karşılanması beklenebilir. Bu anlamda radikal kararlar verilmesi gerekir. Ana borcun büyük kısmının silinmesi halinde bir kısmının ödenebileceği dile getirilmeli ya da hiç ödenmeyeceği.

23. Ekonomik yetkinliğini elde edememiş kişi kadın/erkek toplumda şiddet görür. Borç aldığın üzerinde tahakküm kurar. Tahakküm şiddeti meşru gösterir. Kadına karşı şiddeti ekonomik ve sosyolojik temellidir. Dünyadaki taşınmaz malların sadece %1 kadına aittir. Toplumsal eşitliğin ölçütü olarak bu oranın yükseltilmesi gerekir.

23.1. Sigorta işlemlerinde iş verenin yükünün azaltılması, şiddetin değiştirebileceğimiz bir yanıdır. Paranın, mülkün sahipliği aile ve toplum arasında güç dengesini değiştirecek, kadınların tapuda, vergide, sigortada %50 indirim alması demek onun ekonomik durumunu eşitleyecektir. Mülke sahip olan güce eşittir, kadının işte, hayatta eşit temsil gücünü arttırıp şiddet oranlarını azaltacaktır.

23.2. Süresiz nafakalar devlet tarafından ödenmeli. Nafaka erkek üzerinde bir zincir olmamalı erkeğin üzerindeki yük alınmalı.

Yine de bir antitez yaratmamız gerekiyor. Şu ana kadar yarattığımız çözümler sistemin ağında sadece küçük noktalarda bizi kurtarmakta ama ağı çözememektedir. İktidara, güce giden her yol; ona vardığında iktidar içinde erir ve aynı hastalığı paylaşır. Güç tutkusu bulaşıcıdır. Düşünürler bu yüzden iktidar mevkilerine hep şüpheyle baktılar, muhalifi oldukları tutkunun yarın esiri olmak istemediler.

“İktidarın meclisinde yetişmek onun usullerini öğrenmek ve soğurmak demektir… İktidarın adetlerini, tınısını, duruşunu, diğerleriyle olma hallerini. O kendisine fazla yaklaşanlara bulaşan bir hastalıktır. İktidar sahibi sizi ayaklarıyla eziyorsa, onun tabanlarından hastalığı kaparsınız.” (Rushdie, 1998, s.211)

Gücü ele geçirmek mücadelenin araçsallaşmasıdır. Hiçbir yol bu noktadan geçmeden bir sonraki adıma geçiş yapamaz. Süreç çetindir, devrim önce yetiştirdiklerini yutar. İhtilal süresince gönülden yanında olduklarını ihanetle suçlarsın, “ihanet” sürecin parçasıdır. Fotoğraflardan bazıları silinir. Sayıklama tamamlanmış nöbet bitmiştir. Kanlı şakalar ve ideolojiler böyle doğar. Daha iyi bir dünyanın hayalini kuran her genç söylemlerin ve ideologların kurbanı olmuştur. Ya bürokratize edilmiş ya da militarize edilmişlerdir. Yeni söylem; tüm ideologların ve hantalların üzerine basa basa yükselmeli, kendi özünü bulmalıdır. İhtiyaç duyduğumuz şey kendimizden başkası değildir.

“21. yüzyılın başında devrimin imkânsızmış gibi görünmesi, gerçekte devrimi devletin kontrolü olarak belirleyen kendine has bir devrim görüşünün tarihsel başarısızlığını yansıtmaktadır.”

Süreç, iktidarın kontrolü olarak hedeflenmeli ve tamamlanmalı mıdır? Ekonomik bir krizin eşiğinde, iklim değişikliğinin ayak seslerinde, kutup savaşlarının gölgesinde, dijital diktotaryanın yanı başında yeni bir söylemin çığırtkanlığını yapmak hiç deneyimlenmemiş bir çılgınlık hâli; bizler uçurumdan yuvarlanırken az sonra aşağıdaki kayaların üstünde parçalara ayrılacağımız için değil, hâlâ başka türlü olabileceğini umut ettiğimiz için haykırıyoruz.

“Bizi bağlayan, zapteden iplerin bir parçası olan sosyal kuramın içinden kendimize bir yol açmaya çalışırken yönümüzü gösterecek tek bir pusulamız var: Her iki-boyutluluğu ile kendi “hayır!”ımızın kudreti: Olanı reddetme ve olabilecekleri tasavvur etme…

…Kapitalizme karşı gelişimizin başka türlü bir iktidar sistemi istediğimizden değil, iktidar ilişkilerinin tamamen yok olduğu bir toplum arzumuzdan kaynaklandığını anlamazlar… İktidarın kimde olduğu değildir; mesele iktidarın varlığının tam da kendisidir. Mesele iktidarı kimin kullandığı değil, insanlık onurunun karşılıklı kabulüne dayanan, iktidar ilişkilerinin varolmadığı toplumsal ilişkileri oluşturmaya yönelik bir dünyanın nasıl kurulabileceğidir.”

cengizhan selçuk

İraq Türkmənləri İraq içində: Musul, Kərkük, Ərbil, Duhok və Diyalə kimi yərlərdə yaşamaqdadırlar. Qəyd edək ki, hazırda İraq əhalisinin taxmini məlumatlara əsasən 8 faizə qədərini Türklər təşkil edir.

İraq Türkmənlərinə qarşı zamanla dövlətin münasibəti dəyişdi və qeyri-sabit bir yol izlədi. Ümumiyyətlə baxıldığı vaxt Türkmənlər mübarizələrində sülh tərəfli bir siyasət izləmiş ancaq İraq rəhbərliyi Türkmənləri assimilyasiya üçün xüsusilə 1980-ci ildən sonra təzyiqləri artırdı. Türkçe danışmaq qadağan edilmiş, minlərlə ev və kənd yıxılmışdır.

İraqin İran ilə müharibəsi ölkədə ümumi vəziyyəti pisləşdirirken Türkmənlərin vəziyyəti də çox çətinləməyə başladı. Bağdad rəhbərliyi Türkmənləri müharibənin cəbhədə ön saflarına yollayarkən, Türkmənlərin aparıcı kişilərini edam etdi.

1991-ci il Körfəz Müharibəsindən sonra müxalif qruplar kimi Türkmənlər də siyasi hərəkatını Türkmən mövcudluğunu qəbul etdirmək üçün böyük səylər xərclədi. İkinci Körfəz Müharibəsindən sonra isə Kürd partiyaları Türkmənləri öz tərəflərinə çəkməyə çalışmışlar ancaq Kürd qrupları, Türkmən davasına zərər vərə biləcək qədər təhlükəlidirlər. Kürdüstan Demokrat Partiyası Türkmənləri tanımadığı kimi, Kərkükün Türkmənlərin yaşadığı bir şəhər dəyil, təmamilə Kürd şəhəri olduğunu iddia edərək “Kürdüstanın ürəyi’ dəyə xarakterizə etməkdədirlər.

Körfəz Müharibəsi sonrası Birləşmiş Millətlər Təşkikatının Təhlükəsizlik Şurası qərarı ilə İraq torpaqlarında şimalda və cənubda təhlükəsizlik zonaları yaradılmışdı. Bu təhlükəsizlik zonaları yaradılırkən nəzəriyyədə şimalda Kürdlər və Türkmənlər, cənubda da Şiələr Səddam reciminin təzyiqlərindən qorunurdu ancaq bəylə olmadı. Cənubda qalan Kürdlər təhlükəsizlik zonasına daxil edildiyi halda şimalda qalan Türkmənlər daxil edilmədi. Türkmənlər bir tərəfdən Səddam reciminin təzyiqlərine məruz qalırkən, bir tərəfdən də Kürdlər arasında çətin günlər yaşamaya məhkum buraxılmış.

Əslində 2003-cü ildə ABD-ın İraqa müdaxiləsi yəni Səddam’ın yıxılması ilə İraqın hər dövründə əzilən Türkmənlər sevinmişlər ancaq İraqda inkişaf edən proses həyəcanlarını yarım buraxmışdır. ABD-ın İraq siyasətində Türkmənlərin adı bilə yoxdur.

İraqın düşməsindən sonra Kərkük və Musulu işğal edən Amerikan əsgərləri pəşmərgələrin bölgəyə girməsinə icazə verdilər və pəşmərgələr şəhəri günlərlə yağmaladı. Bölgədəki Türk şəxsiyyətini silməyə çalışdılar.

Bu gün, İraq Türkmən Cəbhəsi İraq Məclisində yalnız bir kürsü ilə təmsil edilməkdədir Bunda İraqda edilən seçkilərin ədalətli olmamasın böyük təsiri vardır. Siyasi təmsil baxımından Şiə Türkmənlər daha aktiv vəziyyətdədir. Zatən onların da bütün iştirakı İraqdakı Şiə qrupların siyasətə iştirakı üzərindən reallaşdı. Türkmənlərin kimsəsizliyi həqiqətən narahatlıq vericidir, eyni Təlafər soyqırımında olduğu kimi. Təlafər hər şeyiylə bir Türkmən şəhəridir. Təlafərdə peşmərgələr və Bədr gücləri tərəfindən Körfəz Müharibəsinin başlanğıcından bəri qırğın edilməkdədir. Evlərini tərk edən Türkmənlərin yerinə Kürdlər yerləşdirilməkdədir. Bu gün Türkmənlərin İraqda tək buraxılmalarının və hüquqlarının verilməməsinin İraqın qurulmasından bəri davam edən eyni siyasətin davamı olduğu dəyilə bilər.

Teşkilat ve teşkilatçılık; adını defalarca duyduğumuz, herkesin zikrettiği ama zikredenlerin en az yarısının pek de bilmediği bir kavramdır. Teşkilatçılık; içinde bulunduğu örgütün sarsılmaz bir muvazeneye sahip olmasını sağlayan, doğru yapıldığı takdirde örgütü amacına ulaştırmadaki en önemli faktörlerinden birisidir. Teşkilatlı olmayan, sağlıklı bir teşkilatçılık yapamayan bir hareketin amacına ulaşması ise ancak bir mucize veya çok büyük bir şansın eseri ile mümkün olur. Nitekim Gazi Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’yi başarıya ulaştırmasının sırrı da Şam’da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin Selanik şubesinin 1906’daki kuruluş toplantısında arkadaşlarına hitabı olan; “Arkadaşlar! Gerçi bizden evvel birçok teşebbüs yapılmıştır. Fakat onlar muvaffak olamadılar. Çünkü işe teşkilatsız başladılar. Biz kuracağımız teşkilat ile bir gün mutlaka, ne olursa olsun muvaffak olacağız. Vatanı, milleti kurtaracağız.” cümleleri ile ayandır.

Peki, teşkilatçılığın “bana göre”si, “bize göre”si var mıdır? Daha açık sorayım, “Benim teşkilatçılık anlayışımda bu böyledir.” denilebilir mi? Ya da bunun gibi bir cümle kurmak kimin harcıdır? Bu kavram öznel midir ki bir kimsenin ucundan, sağından, solundan çekiştirmesiyle yeni bir esas ortaya atılsın? Teşkilatçılığın esasları belliyse eğer, herhangi birinin bu esasların dışına çıkarak teşkilatçılık yaptığını söylemek abes kaçar mı, kaçmaz mı?

Bir teğmen, görev yaptığı yerde astlarına karşı kendine göre bir anlayış geliştirirse ve bu anlayışa göre bir usul ortaya çıkarırsa; askerlik mesleğine, kendi emrinde olan askerlerin disiplin ve bağlarına zarar verdiği veyahut zarar verme ihtimalinin olduğu gerekçesiyle üstleri tarafından sağlam bir fırça yiyecektir. Eğer üstü olan kimse buna göz yumarsa bu zarar daha büyük bir kümeye sıçrayacak, bunun sonucunda düzeltilmeyen usulsüzlük bir gelenek haline gelecek ve aynı yerde görev yapan diğer askerlere de sirayet edecektir. Aynı zamanda uyarılmamasından yüz bulan teğmen, doğru olanın bu olduğuna inanarak diğer görev yaptığı yerlerde de adeta askerleri zehirlemeye devam edecek ve bulunduğu teşkilatın içine resmen bir bomba düzeneği yerleştirmiş olacaktır.

Teşkilatçılık; esasları belli olan, öğrenilmesinde de en büyük payın “pratik” olduğu bir kazanımdır. Zira teşkilatçı olduğunu iddia eden bir kimsenin öncelikle teşkilatlı yapılarda aktif şekilde vakit geçirmiş olması farzdır. Nitekim teşkilatlı bir iş yapmak aksiyonel bir hareketin dahlinde bulunulduğunun bir göstergesidir. Askerlik ve polislik gibi mesleklerde ancak belli bir yere kadar teorik eğitim yeterli olacaktır. İşin geri kalan büyük kısmı ise pratik eğitimle öğrenilmeye mecburdur.

Yine teşkilatçı olduğu iddiasında bulunan bir kimse; algısı, açık düşünme yeteneği ve pratik zekâsı yüksek, olay ve durumlara farklı açılardan yaklaşabilme, hızlı ve doğru karar verebilme kabiliyetlerinin kendisinde bulunması gereken basiretli ve kararlı biri olmak zorundadır. Bir teşkilatta bulunan herkesin bu özelliklere aynı anda sahip olması çok zor olduğundan dolayı herkesin aynı derecede teşkilatçı olması beklenemez. Ancak teşkilattan sorumlu olan kişinin bu özelliklerinde görülen bir zayıflığın örgütün tamamına bir veba mikrobu gibi zarar vereceği kesindir.

Bu sebeplerden ötürü, var olan yahut yeni ortaya çıkacak olan bir yapı tesisinde az veya çok ağzının içine bakılan, bu konuda söz sahibi kimselerin yanlış kişilerden atanması son derece tehlikeli ve geri dönülmesi zor sonuçlar doğuracaktır.

Şöyle ki; teşkilatçılığın esasları bellidir. Teşkilat dahlinde bulunan kişi; teşkilatın içinde bulunduğu sürece benlik duygusundan uzak durmak, esas olanın teşkilat olduğunu bilmek ve anlamak zorundadır. Teşkilat, hiçbir kimseyi teşkilattan büyük görmemeli ve teşkilatın çıkarlarını o kimsenin çıkarlarına değişmemelidir. Teşkilatçı kimse yeri geldiğinde liderinin karşısına dikilip “Allah’tan başka kimse teşkilattan büyük değildir!” demelidir.

Teşkilatın işlemesi için hiyerarşi olmazsa olmazlardandır. Teşkilatta bulunan kişiler silsile-i meratip’i aksatmadan uygulamak zorundadır. Bunu yaparken teşkilatın en çok dikkat etmesi gereken nokta, kişinin gösterdiği saygının ve aldığı emrin kaynağının mertebe olduğunu kavraması, teşkilat içinde kişiye değil bulunduğu konuma göre davranması gerektiğini bilmesinin zorunluluğudur. Kısacası kişi “adamın adamı” olmamalıdır. Zira bu hastalık, teşkilatı mahva sürükleyecek olan bir lanettir.

Teşkilatta bir hiyerarşinin mecburiyetinden söz ettik. Peki, bu hiyerarşi üstten gelen emri körü körüne, sorgulamadan uygulamak mıdır? Bu konuda harbiye teşkilatçılığı ile bir ideolojik hareketin teşkilatçılığı arasında bir dozaj farkı gözetilebilir mi? Ben bu soruyu cevapsız bırakarak fikri bir hareketin bu konu için beyan ettiği esası aktarıyorum: “Tepeden gelen her emre körü körüne uymak değil, teşkilat işlerinin yapılmasında silsile-i meratip’i takip etmektir.”

Her emre körü körüne uymamak bu bağlamda nasıl mümkün olacaktır? Teşkilatın istişare esnasında karar beyan edilmeden önce fikir sunulur, fikre karşı çıkılır ve tartışmalar yapılır. Yine silsile-i meratip takip edilerek karar beyan edildiğinde teşkilatın her üyesinin alınan karara uymak ve vazifesini yapmak dışında bir şansı yoktur. Karar kabul edilecek, edilmiyorsa da teşkilat terk edilecektir.

Ancak ve ancak kim olduğu fark etmeksizin teşkilatın varoluş kaynağına, kendisine ve inanmış olduğu ideale ters düşen kararlar, harekete zeval getirecek davranışlar, yine teşkilatın bu yanlışları düzeltmesi mecburiyetini doğuracaktır. Yani teşkilatın lideri; teşkilatın çıkarına ters düştüğü anda düzeltilecek, başka bir seçenek kalmadığı takdirde ise alaşağı edilecektir. Teşkilatçılık, kimsenin teşkilattan daha büyük olmadığını söyleyerek biatçılığı reddetmektedir. Teşkilat mensubu ise bu esası uygulamadığı takdirde teşkilatçılığı tam anlamıyla yerine getirememiş demektir.

Sonuç olarak; nereden bakarsanız bakın, “benim teşkilatçılık anlayışım” ya da “senin teşkilatçılık anlayışın” diye bir şey yoktur. Nefsine müdahil olamayanların, vazifelerini yerine getirmekte zaaf gösterenlerin veyahut yeterli bilgisi ve tecrübesi olmadığı hâlde bulunduğu konuma gelmiş kişilerin zayıflıklarını ya da toyluklarını örtmek için kullandığı bu tabirler, bir örgütün başına gelebilecek en feci söylemlerdir.
Bir farizayı yerine getirmeye erinen bir Müslümanın bir süre sonra onu reddetmesi gibi, teşkilatçılığı yeteri kadar bilmeyenlerin de bu söylemleri ortaya çıkarması aynı kapıya çıkmaktadır.