Editöryonetim

Editöryonetim

Ciğerdelen’i ilk okuduğum dönem, hayatımın içinden çıkamayacağımı düşündüğüm bir kuyuya düşmüşlüğüne denk gelmişti. Bitkin, bıkmış ve vazgeçmiştim. Küçük Yusuf, daha peygamber olacağını bilmezken sevgisizliğin acısı o kuyuda yüzüne çarpmıştı hani. Epey yalnızdı ve düşünüyordu. Kuyudan çıkmayı değil de o kuyunun taşlarından biri olmayı. Öyleydim ve kitap ruhen beni çok yaralamış, bu yüzden birkaç gün epey hâlsiz gezmiştim. Sonra Safiye Erol’un bu kitabı yazarken defalarca hastalandığını, bayıldığını öğrendim. Hak verdim ve ciğerimi deliveren aşkı görün dedim ben de…

Aradan yıllar geçip zaman zaman bu kitabın sayfaları arasına başımı usulca bıraktığımda ilk okuduğumdan daha farklı düşüncelerle mücadele vermeye başladım. Çünkü ilkinde İbrahim’in iman şövalyesi olması gibi kendimi inandığım değerler üzerinden iman şövalyesi ilan etmiştim. Evet ben de oğlunun kurban olmayacağına emin olan İbrahim gibi olmak istiyor, Türk milliyetçiliği mefkûresine adanmış ömrümü vatanın her köşesinde bu imanı yayarak geçirmek istiyordum. Zaman geçti; içimizden Hürriyet Kasidesi okuyarak denize uzun uzun baktığımız günlerden, ‘’bu vatandır dağıtır aleme ilm-ü edebî, ne bela çektiysek bu vatandır sebebi’’ çizgisine geldik… Buna da şükür.

Ee Mişa Dirahşan, ciğer miğer aşk meşk dedin vatan edebiyatı parçalıyorsun diyecekler için hemen girizgâh yapayım. Ciğerdelen’i okuyan farklı görüşteki arkadaşlarımdan şöyle bir eleştiri aldım. Ciğerdelen’in bir millî mefkûre kitabı olmadığını ve oradan bir Türklük bilinci çıkmayacağını söylediler.

Bakalım neymiş ne değilmiş bu Ciğerdelen meselesi. Sürpriz kaçıran vardır bu yüzden okumayanlar son paragrafa inebilirler…

Kitap, Alman edebiyatında birçok postmodern eserde gördüğümüz akışa sahip. Canzi ve Turhan’ı okuyoruz en başta. Canzi, Haşmet gibi bizlerin “boş çar” olarak tanımadığı bir adamdan kurtulmak üzeredir ve Turhan Canzi’ye deli gibi âşık olmuştur. Gelin görün ki Turhan’ın takıntılı, kıskanç ve benmerkezci tarafları Canzi’nin, Turhan’la zamanında aynı yerde yaşadığını öğrendiği dedelerinden dolayı gösterdiği müsamahayı baltalar ve hikâye içinde hikâyelere geçiş yaparız.

Bir yiğitlik hikâyesi olan Sarı Sipahiler’i okurken büyük Osmanlı’nın küçük neferlerinin ateşten gömlek giyişlerini adeta izleriz. Arkaya “Baş Bir Yana Leş Bir Yana” koyarak okunabilir bu kısım, tavsiyemdir. Dededen kalma bir kılıcım var onu alıp hemen yatağın baş tarafına asmıştım. Kitapta da zaten “Dedelerimin kılıcı başucumda asılıdır” diyordu Canzi. Çünkü o bir yiğitlik destanı içinde büyümüş ve sonrasında Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşuna tanıklık etmişti. Yani onun kafasında dedesi Mustafa Durakça ile Mustafa Kemal Atatürk aynı hissiyatla çarpışan iki adaş, iki Türk yiğidiydi.

Ciğerdelen hikâyesinde ise… Evet Ciğerdelen kalesini koruyan Mustafa Durakça ve ailesi yıllarca büyük bir sabırla Türklük ve Müslümanlık üzerine sempatik bir taraf olmuş, sevip sayılmışlardır. Hikâyenin alengirli olması için Mustafa bir “gâvur” kızına âşık olur. Mustafa’yı neredeyse insan-ı kâmil yapacak bu kız eninde sonunda konağa gelir ve adına “Cangüzel” derler. Ölüm döşeğinde bile tek düşünülen kişidir Cangüzel. Buraya kadar klasik Müslüman-Hristiyan aşkı olan kısım, Cangüzel’in hamile kalmasıyla bir çıkmaza girer çünkü Cangüzel hamile kaldığını bilmeden evdeki kurallara isyan eder. Kadınlar rahatça dışarı çıkamamaktadır. Niye? Sürekli bir iş buyrulmaktadır. Neden? İstediği vakit kocasını bulamamaktadır. Saçma? Dolup taşıyordur Cangüzel ve hamile olduğunu öğrenince büyük bir sükûnetle çocuğunu bekler. Bence hikâyenin okuyan herkese “öylesine” geçtiği kısmı da burasıdır. Burada bir Oedipus sendromu görürüz. Anne ve oğul Sinan (çıyan Sinan diyelim) adeta birbirlerine âşık, birbirlerinden kopamaz hâldelerdir. Hele de kocası öldükten sonra Cangüzel oğlunu paylaşamaz hâle gelir. Sinan da annesini avucunda bildiği için onun bu hassasiyetini kullanır ve dedeye karşı bir tutum geliştirir. Bu, sanırım evin otoritesine alınan bir tutum, çünkü babası yerine geçen kişi odur. Cangüzel Sinan’ın büyüdükçe değiştiğini, kendisini görmezden gelip yok saydığını, kadınlarla olan gevşek ilişkilerini gördükçe kahrından hastalanır ve oğluna hasret ölür. Bir aşkın ölümü başka bir aşkı doğurmalıdır ve bu sahnede, Cangüzel’in ruhundan bir parça aldığına inandığım Zühre dahil olur. Zühre ve Sinan gayr-i meşru bir aşk yaşarlar. Zühre güzeldir, küçüktür fakat inanılmaz bir fikir dünyasına sahiptir. Ancak bu genç kız, gittikçe tasavvufa yönelirken bile kendini bu “aşk” diye nitelendirdiği belanın büyülü dünyasından alamaz. Sinan evlendikten sonra bile onu evine almaya devam eder. Hatta bir çocukları bile olur. Sinan’ın karısı ve çocuklarıyla da sık sık karşılaşan Zühre büyük bir sınavdan geçer. Burada bir metres hayatı var sanabiliriz ama bu hikâyede bilinen bir şeyin dillendirilmeden yürütülmesi söz konusu. Burada da şu eleştiriyi yapabiliriz. Toplum ahlaksızca nitelendirilen bir eylem söz konusu olduğunda eylemi gerçekleştiren kişilerin konumuna göre “Bu ahlaksızlıktır” bildirimini yapıyor. Yoksa titreşim gönderemezsiniz diyor.

Hikâye, Zühre’nin Ciğerdelen Kalesi’ni düşmandan korurken, Sinan’ın kaçışını görmemizle suret değiştirip bitiyor. Tekrar Turhan ve Canzi’ye dönüyoruz. Atatürk’ün Kocatepe’deki fotoğrafının önünde konuşan Turhan ve Canzi bu vatanın çocukları için, o kaleyi Zühre’yle beraber koruyanların torunları için çabalamaya ve varlarını yoklarını bu huzurda tüketmeye hazır görünüyorlar. Onların o hâlini tasvir ederken zihnimde minik bir tebessüm oluyor her seferinde. Evet, hikâyede Turhan oldukça sıkıntılı bir karakter fakat kendisi de ne kadar yanlış davrandığını fark edip düzeliyor. Safiye Erol her kitabında, ideal Türk’ün vazifesini en düzgün yapan kişi olduğunu söylüyor. Kendisini de yazdığı eserlere bakarak ideal Türk ilan etme görevi bize düşüyor.

Bu kitap, içinde psikoloji ve sosyoloji alanlarından çok fazla şey barındıran girdap gibi bir konuya sahip. Sanırım bu yüzden de okumak biraz uygun ruh hâli gerektiriyor. Ruh Adam’da Yek’i görünce hissettiğimizi Sinan Zühre’nin kapısına gelince hissediyoruz. Aşk var mı bu ilişkide derseniz sanmıyorum, tutku belki. Sinan öyle megaloman bir karakter ki sadece birine âşık olma fikrine âşık olabilir. Bu hikâyede bir tane âşık var o da “Ben seni ölüm döşeğinde bile taşırım Cangüzel’im” diyen Mustafa Durakça. Sevdiğim ise vicdanımın ta kendisidir, diyor Safiye Erol. Yine Alperen Alparslan Gözen diyor ki: “ekmeği unuttum, ölmeyi unuttum / bakışların hatrımın tümü Leyla” Sevmenin rezilce korkulu olduğu bir çağda yüreğini hissetmek isteyenlerin kitabı şöyle bir köşeye çekilerek bir Keşan güzeli sesinden okunuyormuşçasına Bozdoğan dinleyerek okumalarını tavsiye ediyorum. Bir de Pususu Allah Kadar Tek şiirini okusunlar. İkisi bir arada olunca tadına doyulmaz.

Bahsettiğim gibi zamanla değişen fikirlerim oldu Ciğerdelen’le alakalı ama hâlâ iman etmekten vazgeçmiyorum ki Türk milleti kendi ruhundan, etinden, kanından meydana getirdiği bağımsızlık mücadelesi ve onun transformatörü Mustafa Kemal Atatürk’ü daha yüzyıllarca anlatacak, belki ucunda kıyısında bir gün bizim ismimiz de bu mücadelenin devamı için çabalayanlar arasında parlayacak. Arkadaşlar:

Yıkılmayın Sakın.

Mişa Dirahşan’dan üstünde uzun kaşe mont, elleri, cebindeki muştayı tutarak gezdiği günlere bir hatıra olsun bu yazı. Korkunun nabızlarını sayan Kemal Tahir’e de selam olsun; ezilip kalmak, sefil bir sokak kedisi gibi ölüp gitmek, ufalanmak korkusu. Üstadım, bir şeref madalyası gibi seninle aynı korkuları taşıyorum ve arttırıyorum. Bir gün hesap soramama korkusu…

Mişa Dirahşan

Editör: Ekrem Müftüoğlu

Ben silahlarımı gömdüm. Gömeli de çok olmadı ama ne zaman gömdüğüme dair tam bir tarih veremiyorum çünkü anımsamıyorum. Silahlarımı nereye gömdüğümü de hatırlayamıyorum, oysaki üstünden çok vakit geçmedi ve kanımda da herhangi bir yabancı madde yoktu. Bir çiçek bahçesine mi gömdüm yoksa köpeklerin pislediği bir ağaç dibine mi? Denizin akıntısına mı bıraktım diyeceğim ama hayır, emin değilim. Eve geldiğimde salonda yorgunluktan uyuyakalmışım. Sabah uyandığımda tırnaklarımın arasında kahverengi toprak kalıntıları görür gibi oldum. 

Gömdüklerim ruhsatsız olsa bile bana kendimi güvende hissettiriyordu. Tabii ki onların başıma açabileceği problemler daha yüksek orandaydı ama kendimi güvende hissettiğim o kadar az an vardı ki, bu tehditler benim için önemsizdi. Belki de artık o kadar fazla alışmıştım ki tehdit altında yaşamaya, bu bana zevk vermeye başlamıştı, bundan beslenir olmuştum çünkü tek besinim buydu. Ya doymaya bakacaktım ya da… İkinci bir şansım yoktu.

O dönemde büyük ithamlarda bulunuyorlardı bana karşı. Taşı çok da uzaktan beklememek gerek, samimi olduğunu düşündüğüm insanlardı birçoğu. Gramer yapısı soru cümlesi şeklinde olan ama kendi içinde kesin bir sonuca vardırılmış cümlelerle geliyorlardı bana. İyi niyetle söylüyorlardı ilk başta, bence. 

Hata yapmamam için bana yardımcı oluyorlardı ama benim adıma karar vererek, ne yapmam gerektiğini söyleyerek olmamalıydı bu. Bırakın ne yapmam gerektiğini, ne hissetmem gerektiğini bile söyleme hakkını kendilerinde bulmuşlardı ve bu işler böyle ilerlemiyordu, ilerlememeliydi. Eğer yanınızdaki her kim ise ve ona yardımda bulunmak istiyorsanız ona bir şeyler söylemeyin. Ona kendini sorguda hissettirmeden sorular sorun. Cesareti olmayabilir yüzleşmeye, kendine soru sormak istemez bu yüzden. Hâliyle cevap da bulamaz, sağdan soldan kopya çekerek, belki biraz da kaydırma yaparak kendi kaderine işaretlemeler yapar. Ona, doğru soruları sorup, verdiği cevapları yargılamadan kendi cevaplarını kendi içinde bulmasını sağlayın. Sadece bu şekilde pişman olmayacağı kararlar verip uygulayacaktır.

Ben, bahsettiğim o geçmiş dönemde yaptığım herhangi bir olayla şereflenmeyi, gurur duymayı tercih ederken onlar rezil olduğumu iddia ediyorlardı. Tabii ki tercih meselesi ama ben başkaları sayesinde zirvede olmak yerine kendi ellerimle çukura inmeyi tercih ediyordum hep. Çünkü sonrasında pişman olmak beni daha çok yoruyor. Keşke kendi bildiğimi yapsaydım demek beni acıtıyor. Yahut, “İnsanlık hâlidir, bazen çıkar ağızdan öyle, senin yüzünden oldu.” demek istemem kimseye. He böyle anlatıyorum diye de ketum sanmayın beni. Arkadaşlarım beni çok iyi tanır, her durumumu bilirler. Asla saklamam olanları, duygularımı. Belki de hatayı burada yapmıştım. Her şeyimi bilmelerine gerek var mıydı? 

Silahlarımı gömmeyi öğrendim de kinimi ve sevgimi gömmeyi öğrenemedim. Gidiyorum bir ormana. Derince kazdığım bir deliğe tüm hislerimi kusayım, sonra toprak, kireç her ne varsa örteyim üstünü. Yağmur, sel gibi herhangi bir doğa olayında gün yüzüne çıkmasınlar ya da bir deniz kenarına gideyim. Gerçi ben denizden oldukça uzakta yaşıyorum. Ben de göl kenarına giderim o zaman. Çok büyük olmasa bile dertlerimi dinleyemeyecek kadar da küçük olmayan göletler biliyorum burada. Bana atılan iftiraların hepsini bir bataklığa mı bıraksam acaba? Gerçekten dizilerde gösterildiği gibi üzerine atılan her şeyi içine çekiyor ve içinden çıkartılamıyor mu? Eğer böyleyse işimize yarar. Ben gideyim bir bataklık bulayım. Bir daha buralarda görünmezsem bilin ki tüm kinimi kusmuşumdur bir ormana, toprağa, denize, göle, yok yok… Bataklığa. Eğer geri dönersem bilin ki yazarak kusmaya devam edeceğim bitmek bilmeyen kinimi, hüznümü.

Neslihan Demirel

Editör: Elif Berra Kılıç

Yıla henüz başlamışken Elazığ ve Malatya’dan gelen deprem haberiyle sarsıldık, onlarca canımızı maalesef ki enkaz altında kaybettik. Bir nebze dahi olsa acımız dindi/ diniyor derken bu sefer de Ege’nin incisi İzmir’den gelen haberle yüreğimiz dağlandı. Deprem ne yazık ki peşimizi bırakmıyor. Hele hele de korona salgınıyla savaştığımız bu günlerde depremin de bir cephe açması bizi derinden üzmüş ve yüreğimizi ağzımıza getirmişti deyim yerindeyse…

Peki, afetlere ne kadar hazır Türkiye?

İçişleri Bakanlığı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı ya da bilinen adıyla AFAD kurumu “Afetlere Hazır Türkiye” mottosuyla bir çalışma başlatarak vatandaşları bilinçlendirecek projeler planlamış ve bu bağlamda bir yandan arama kurtarma alanında faaliyet gösterecek sivil toplum kuruluşlarını eğitmeye başlamış, diğer yandan ise “afad gönüllü ( https://gonullu.afad.gov.tr/)” projesiyle kendi bünyesinde gönüllü çalışacak vatandaşlarımızı yetiştirmeye başlamıştı.

Afetle mücadele sadece kurumların görevi değil, hemen her vatandaşın insanlık görevi olarak karşımıza çıkıyor. Mücadele; afet öncesi, afet sırası ve afet sonrası olmak üzere üç kısma ayrılıyor. Bu kısımları da elimizden geldiğince çevremize anlatalım ve uygulamaya çalışalım. Unutmayalım ki afet değil bilinçsizlik öldürür…

DEPREM ÖNCESİ ALINACAK ÖNLEMLER

  • Yerleşim bölgeleri titizlikle belirlenmelidir. Kaygan ve ovalık bölgeler iskâna açılmamalıdır. Konutlar gevşek toprağa sahip meyilli arazilere yapılmamalıdır.
  • Yapılar deprem etkilerine karşı dayanıklı inşa edilmelidir (Yapı tekniğine ve inşaat yönetmeliğine uygun olarak).
  • İmar planında konuta ayrılmış yerler dışındaki yerlere ev ve bina yapılmamalıdır.
  • Dik yarların yakınına, dik boğaz ve vadilerin içine bina yapılmamalıdır.
  • Çok kar yağan ve çığ gelen yamaçlara bina yapılmamalıdır.
  • Mevcut binaların dayanıklılıkları arttırılmalıdır.
  • Konutlara deprem sigortası yaptırılmalıdır.

Bu önlemlerin yanı sıra, yapısal olamayan yani binadan değil de eşyalardan kaynaklanacak hasarlardan korunmak için günlük kullandığımız eşyaları ev içine yerleştirmede aşağıda sayılan önlemleri almalıyız:

  • Dolap üzerine konulan eşya ve büro malzemeleri, kayarak düşmelerini önlemek için plastik tutucu malzeme veya yapıştırıcılarla sabitlenmelidir.
  • Soba ve diğer ısıtıcılar sağlam malzemelerle duvara veya yere sabitlenmelidir.
  • Dolaplar ve devrilebilecek benzeri eşyalar birbirine ve duvara sabitlenmelidir. Eğer sabitlenen eşya ve duvar arasında boşluk kalıyorsa çarpma etkisini düşürmek için araya bir dolgu malzemesi konulmalıdır.
  • Tavan ve duvara asılan avize, klima vb. cihazlar bulundukları yere ağırlıklarını taşıyacak şekilde, duvar ve pencerelerden yeterince uzağa kanca ile asılmalıdır.
  • İçinde ağır eşyalar bulunan dolap kapaklarına mekanik kilitler takılarak bu kapakların sıkıca kapalı kalmaları sağlanmalı.
  • Tezgâh üzerindeki kayabilecek beyaz eşyaların altına metal profil koyarak bunların kayması önlenmelidir.
  • Zehirli, patlayıcı, yanıcı maddeler düşmeyecek bir konumda sabitlenmeli ve kırılmayacak bir şekilde depolanmalıdır. Bu maddelerin üzerine fosforlu, belirleyici etiketler konulmalıdır.
  • Rafların önüne elastik bant ya da tel eklenebilir. Küçük nesneler ve şişeler birbirine çarpmayacak ve devrilmeyecek şekilde kutuların içine yerleştirilmelidir.
  • Gaz kaçağı ve yangına karşı, gaz vanası ve elektrik sigortaları otomatik hâle getirilmelidir.
  • Binadan acilen çıkmak için kullanılacak yollardaki tehlikeler ortadan kaldırılmalı, bu yollar işaretlenmeli, çıkışı engelleyebilecek eşyalar çıkış yolu üzerinden kaldırılmalıdır.
  • Geniş çıkış yolları oluşturulmalıdır. Dışa doğru açılan kapılar kullanılmalı, acil çıkış kapıları kilitli olmamalıdır. Acil çıkışlar aydınlatılmalıdır.
  • Karyolalar pencerenin ve üzerine devrilebilecek ağır dolapların yanına konulmamalı, karyolanın üzerinde ağır eşya olan raf bulundurulmamalıdır.
  • Tüm bireylerin katılımı ile (evde, iş yerinde, apartmanda, okulda) “afete hazırlık planları” yapılmalı, her altı ayda bir bu plan gözden geçirilmelidir. Zaman zaman bu plana göre nasıl davranılması gerektiğinin tatbikatları yapılmalıdır.
  • Bir afet ve acil durumda eve ulaşılamayacak durumlar için aile bireyleri ile iletişimin nasıl sağlanacağı, alternatif buluşma yerleri ve bireylerin ulaşabileceği bölge dışı bağlantı kişisi (ev, iş yeri, okul içinde, dışında veya mahalle dışında) belirlenmelidir.
  • Önemli evraklar (kimlik kartları, tapu, sigorta belgeleri, sağlık karnesi, diplomalar, pasaport, banka cüzdanı vb.) kopyaları hazırlanarak su geçirmeyecek bir şekilde saklanmalı, ayrıca bu evrakların bir örneği de bölge dışı bağlantı kişisinde bulunmalıdır.
  • Bina yönetimince önceden belirlenen mesken veya iş yerinin özelliği ve büyüklüğüne göre uygun yangın söndürme cihazı mutlaka bulundurulmalı ve periyodik bakımı da yaptırılmalıdır. Bu cihazlar:
  • Kolayca ulaşılabilecek bir yerde tutulmalıdır.
  • Yeri herkes tarafından bilinmelidir.
  • Duvara sıkıca sabitlenmelidir.
  • Her yıl ilgili firma tarafından bakımı yapılmalıdır.
  • Bir kez kullanıldıktan sonra mutlaka tekrar doldurulmalıdır.
  • Binalarda asansörlerin kapı yanlarına “Deprem Sırasında Kullanılmaz!” levhası asılmalıdır.

DEPREM ANINDA YAPILMASI GEREKENLER

DEPREM ANINDA BİNA İÇERİSİNDE BULUNULUYORSA:

Kesinlikle panik yapılmamalıdır.

  • Sabitlenmemiş dolap, raf, pencere vb. eşyalardan uzak durulmalıdır.
  • Varsa sağlam sandalyelerle desteklenmiş masa altına veya dolgun, hacimli koltuk, kanepe, içi dolu sandık gibi koruma sağlayabilecek eşya yanına çömelerek hayat üçgeni oluşturulmalıdır.
  • Baş, iki el arasına alınarak veya bir koruyucu (yastık, kitap vb.) malzeme ile korunmalıdır. Sarsıntı geçene kadar bu pozisyonda beklenmelidir.
  • Güvenli bir yer bulup diz üstü ÇÖK, başını ve enseni koruyacak şekilde KAPAN, düşmemek için sabit bir yere TUTUN.
  • Merdivenlere ya da çıkışlara doğru koşulmamalıdır.
  • Balkona çıkılmamalıdır.
  • Balkonlardan ya da pencerelerden aşağıya atlanmamalıdır.
  • Kesinlikle asansör kullanılmamalıdır.
  • Telefonlar acil durum ve yangınları bildirmek dışında kullanılmamalıdır.
  • Kibrit, çakmak yakılmamalı, elektrik düğmelerine dokunulmamalıdır.
  • Tekerlekli sandalyede isek tekerlekler kilitlenerek baş ve boyun korumaya alınmalıdır.
  • Mutfak, imalathane, laboratuvar gibi iş aletlerinin bulunduğu yerlerde; ocak, fırın ve bu gibi cihazlar kapatılmalı, dökülebilecek malzeme ve maddelerden uzaklaşılmalıdır.
  • Sarsıntı geçtikten sonra elektrik, gaz ve su vanalarını kapatılmalı, soba ve ısıtıcılar söndürülmelidir.
  • Diğer güvenlik önlemleri alınmalı, gerekli olan eşya ve malzemeler alınarak bina daha önce tespit edilen yoldan derhal terk edilip toplanma bölgesine gidilmelidir.
  • Okulda, sınıfta ya da büroda sağlam sıra ve masa altında veya yanında; koridorda ise duvarın yanında hayat üçgeni oluşturacak şekilde ÇÖK-KAPAN-TUTUN hareketi ile baş ve boyun korunmalıdır.
  • Pencerelerden ve camdan yapılmış eşyalardan uzak durulmalıdır.
DEPREM ANINDA AÇIK ALANDAYSANIZ:
  • Enerji hatları ve direklerinden, ağaçlardan, diğer binalardan ve duvar diplerinden uzaklaşılmalıdır. Açık arazide çömelerek etraftan gelen tehlikelere karşı hazırlıklı olunmalıdır.
  • Toprak kayması olabilecek, taş veya kaya düşebilecek yamaç altlarında bulunulmamalıdır. Böyle bir ortamda bulunuluyorsa seri şekilde güvenli bir ortama geçilmelidir.
  • Binalardan düşebilecek baca, cam kırıkları ve sıvalara karşı tedbirli olunmalıdır.
  • Toprak altındaki kanalizasyon, elektrik ve gaz hatlarından gelecek tehlikelere karşı dikkatli olunmalıdır.
  • Deniz kıyısından uzaklaşılmalıdır.
DEPREM ANINDA ARAÇ KULLANIYORSANIZ:
  • Sarsıntı sırasında karayolunda seyir hâlindeyseniz:
    – Bulunulan yer güvenli ise yolu kapatmadan sağa yanaşıp durulmalıdır. Kontak anahtarı yerinde bırakılıp pencereler kapalı olarak araç içerisinde beklenmelidir. Sarsıntı durduktan sonra açık alanlara gidilmelidir.
    – Araç meskûn mahallerde ya da güvenli bir yerde değilse (ağaç, enerji hatları veya direklerinin yanında, köprü üstünde vb.) durdurulmalı, kontak anahtarı üzerinde bırakılarak terk edilmeli ve trafikten uzak, açık alanlara gidilmelidir.
  • Sarsıntı sırasında bir tünelin içindeyseniz ve çıkışa yakın değilseniz araç durdurulup aşağıya inilmeli ve aracın yanına yan yatarak ayaklar karna çekilip, ellerle baş ve boyun korunmalıdır. (ÇÖK-KAPAN-TUTUN)
  • Kapalı bir otoparkta iseniz; araç dışına çıkılıp, aracın yanına yan yatarak ellerle baş ve boyun korunmalıdır. Yukarıdan düşebilecek tavan, tünel gibi büyük kitleler aracı belki ezecek ama yok etmeyecektir. Araç içinde olduğunuz takdirde, aracın üzerine düşen bir parça ile aracın içinde ezilebilirsiniz.
METRODA VEYA DİĞER TOPLU TAŞIMA ARAÇLARINDAYSANIZ:
  • Gerekmedikçe kesinlikle metro ve trenden inilmemelidir, elektriğe kapılabilirsiniz veya diğer hattan gelen başka bir metro ya da tren size çarpabilir.
  • Sarsıntı bitinceye kadar metro ya da trenin içinde, sıkıca tutturulmuş askı, korkuluk veya herhangi bir yere tutunmalı, metro veya tren personeli tarafından verilen talimatlara uymalısınız.

DEPREM SONRASINDA YAPILMASI GEREKENLER

KAPALI ALANDAYSANIZ:
  • Önce kendi emniyetinizden emin olun.
  • Sonra çevrenizde yardım edebileceğiniz kimse olup olmadığını kontrol edin.
  • Depremlerden sonra çıkan yangınlar oldukça sık görülen ikincil afetlerdir. Bu nedenle eğer gaz kokusu alırsanız, gaz vanasını kapatın. Camları ve kapıları açın. Hemen binayı terk edin.
  • Dökülen tehlikeli maddeleri temizleyin.
  • Yerinden oynayan telefon ahizelerini telefonun üstüne koyun.
  • Acil durum çantanızı yanınıza alın, mahalle buluşma noktanıza doğru harekete geçin.
  • Radyo ve televizyon gibi kitle iletişim araçlarıyla size yapılacak uyarıları dinleyin.
  • Cadde ve sokakları  acil yardım araçları için boş bırakın.
  • Her büyük depremden sonra mutlaka artçı depremler olur. Artçı depremler zaman içerisinde seyrekleşir ve büyüklüğü azalır. Artçı depremler hasarlı binalarda zarara yol açabilir. Bu nedenle sarsıntılar tamamen bitene kadar hasarlı binalara girilmemelidir. Artçı depremler sırasında da ana depremde yapılması gerekenler yapılmalıdır.
AÇIK ALANDAYSANIZ:
  • Çevrenizdeki hasara dikkat ederek bunları not edin.
  • Hasarlı binalardan ve enerji nakil hatlarından uzak durun.
  • Önce yakın çevrenizde acil yardıma gerek duyanlara yardım edin.
  • Sonra mahalle toplanma noktanıza gidin.
  • Yardım çalışmalarına katılın. Özel ilgiye ihtiyacı olan afetzedelere -yaşlılar, bebekler, hamileler, engelliler- yardımcı olun.
YIKINTI ALTINDA MAHSUR KALDIYSANIZ:
  • Paniklemeden durumunuzu kontrol edin.
  • Hareket kabiliyetiniz kısıtlanmışsa çıkış için hayatınızı riske atacak hareketlere kalkışmayın. Biliniz ki kurtarma ekipleri en kısa zamanda size ulaşmak için çaba gösterecektir.
  • Enerjinizi en tasarruflu şekilde kullanmak için hareketlerinizi kontrol altında tutun.
  • El ve ayaklarınızı kullanabiliyorsanız su, kalorifer, gaz tesisatlarına, zemine vurmak suretiyle varlığınızı duyurmaya çalışın.
  • Sesinizi kullanabiliyorsanız kurtarma ekiplerinin seslerini duymaya ve onlara seslenmeye çalışınız. Ancak enerjinizi kontrollü kullanın.***

İlyas Bazna

Editör: Elif Berra Kılıç

(Teknik bilgiler için AFAD internet sitesinden yararlanılmıştır.)