Ciğerdelen’i ilk okuduğum dönem, hayatımın içinden çıkamayacağımı düşündüğüm bir kuyuya düşmüşlüğüne denk gelmişti. Bitkin, bıkmış ve vazgeçmiştim. Küçük Yusuf, daha peygamber olacağını bilmezken sevgisizliğin acısı o kuyuda yüzüne çarpmıştı hani. Epey yalnızdı ve düşünüyordu. Kuyudan çıkmayı değil de o kuyunun taşlarından biri olmayı. Öyleydim ve kitap ruhen beni çok yaralamış, bu yüzden birkaç gün epey hâlsiz gezmiştim. Sonra Safiye Erol’un bu kitabı yazarken defalarca hastalandığını, bayıldığını öğrendim. Hak verdim ve ciğerimi deliveren aşkı görün dedim ben de…

Aradan yıllar geçip zaman zaman bu kitabın sayfaları arasına başımı usulca bıraktığımda ilk okuduğumdan daha farklı düşüncelerle mücadele vermeye başladım. Çünkü ilkinde İbrahim’in iman şövalyesi olması gibi kendimi inandığım değerler üzerinden iman şövalyesi ilan etmiştim. Evet ben de oğlunun kurban olmayacağına emin olan İbrahim gibi olmak istiyor, Türk milliyetçiliği mefkûresine adanmış ömrümü vatanın her köşesinde bu imanı yayarak geçirmek istiyordum. Zaman geçti; içimizden Hürriyet Kasidesi okuyarak denize uzun uzun baktığımız günlerden, ‘’bu vatandır dağıtır aleme ilm-ü edebî, ne bela çektiysek bu vatandır sebebi’’ çizgisine geldik… Buna da şükür.

Ee Mişa Dirahşan, ciğer miğer aşk meşk dedin vatan edebiyatı parçalıyorsun diyecekler için hemen girizgâh yapayım. Ciğerdelen’i okuyan farklı görüşteki arkadaşlarımdan şöyle bir eleştiri aldım. Ciğerdelen’in bir millî mefkûre kitabı olmadığını ve oradan bir Türklük bilinci çıkmayacağını söylediler.

Bakalım neymiş ne değilmiş bu Ciğerdelen meselesi. Sürpriz kaçıran vardır bu yüzden okumayanlar son paragrafa inebilirler…

Kitap, Alman edebiyatında birçok postmodern eserde gördüğümüz akışa sahip. Canzi ve Turhan’ı okuyoruz en başta. Canzi, Haşmet gibi bizlerin “boş çar” olarak tanımadığı bir adamdan kurtulmak üzeredir ve Turhan Canzi’ye deli gibi âşık olmuştur. Gelin görün ki Turhan’ın takıntılı, kıskanç ve benmerkezci tarafları Canzi’nin, Turhan’la zamanında aynı yerde yaşadığını öğrendiği dedelerinden dolayı gösterdiği müsamahayı baltalar ve hikâye içinde hikâyelere geçiş yaparız.

Bir yiğitlik hikâyesi olan Sarı Sipahiler’i okurken büyük Osmanlı’nın küçük neferlerinin ateşten gömlek giyişlerini adeta izleriz. Arkaya “Baş Bir Yana Leş Bir Yana” koyarak okunabilir bu kısım, tavsiyemdir. Dededen kalma bir kılıcım var onu alıp hemen yatağın baş tarafına asmıştım. Kitapta da zaten “Dedelerimin kılıcı başucumda asılıdır” diyordu Canzi. Çünkü o bir yiğitlik destanı içinde büyümüş ve sonrasında Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşuna tanıklık etmişti. Yani onun kafasında dedesi Mustafa Durakça ile Mustafa Kemal Atatürk aynı hissiyatla çarpışan iki adaş, iki Türk yiğidiydi.

Ciğerdelen hikâyesinde ise… Evet Ciğerdelen kalesini koruyan Mustafa Durakça ve ailesi yıllarca büyük bir sabırla Türklük ve Müslümanlık üzerine sempatik bir taraf olmuş, sevip sayılmışlardır. Hikâyenin alengirli olması için Mustafa bir “gâvur” kızına âşık olur. Mustafa’yı neredeyse insan-ı kâmil yapacak bu kız eninde sonunda konağa gelir ve adına “Cangüzel” derler. Ölüm döşeğinde bile tek düşünülen kişidir Cangüzel. Buraya kadar klasik Müslüman-Hristiyan aşkı olan kısım, Cangüzel’in hamile kalmasıyla bir çıkmaza girer çünkü Cangüzel hamile kaldığını bilmeden evdeki kurallara isyan eder. Kadınlar rahatça dışarı çıkamamaktadır. Niye? Sürekli bir iş buyrulmaktadır. Neden? İstediği vakit kocasını bulamamaktadır. Saçma? Dolup taşıyordur Cangüzel ve hamile olduğunu öğrenince büyük bir sükûnetle çocuğunu bekler. Bence hikâyenin okuyan herkese “öylesine” geçtiği kısmı da burasıdır. Burada bir Oedipus sendromu görürüz. Anne ve oğul Sinan (çıyan Sinan diyelim) adeta birbirlerine âşık, birbirlerinden kopamaz hâldelerdir. Hele de kocası öldükten sonra Cangüzel oğlunu paylaşamaz hâle gelir. Sinan da annesini avucunda bildiği için onun bu hassasiyetini kullanır ve dedeye karşı bir tutum geliştirir. Bu, sanırım evin otoritesine alınan bir tutum, çünkü babası yerine geçen kişi odur. Cangüzel Sinan’ın büyüdükçe değiştiğini, kendisini görmezden gelip yok saydığını, kadınlarla olan gevşek ilişkilerini gördükçe kahrından hastalanır ve oğluna hasret ölür. Bir aşkın ölümü başka bir aşkı doğurmalıdır ve bu sahnede, Cangüzel’in ruhundan bir parça aldığına inandığım Zühre dahil olur. Zühre ve Sinan gayr-i meşru bir aşk yaşarlar. Zühre güzeldir, küçüktür fakat inanılmaz bir fikir dünyasına sahiptir. Ancak bu genç kız, gittikçe tasavvufa yönelirken bile kendini bu “aşk” diye nitelendirdiği belanın büyülü dünyasından alamaz. Sinan evlendikten sonra bile onu evine almaya devam eder. Hatta bir çocukları bile olur. Sinan’ın karısı ve çocuklarıyla da sık sık karşılaşan Zühre büyük bir sınavdan geçer. Burada bir metres hayatı var sanabiliriz ama bu hikâyede bilinen bir şeyin dillendirilmeden yürütülmesi söz konusu. Burada da şu eleştiriyi yapabiliriz. Toplum ahlaksızca nitelendirilen bir eylem söz konusu olduğunda eylemi gerçekleştiren kişilerin konumuna göre “Bu ahlaksızlıktır” bildirimini yapıyor. Yoksa titreşim gönderemezsiniz diyor.

Hikâye, Zühre’nin Ciğerdelen Kalesi’ni düşmandan korurken, Sinan’ın kaçışını görmemizle suret değiştirip bitiyor. Tekrar Turhan ve Canzi’ye dönüyoruz. Atatürk’ün Kocatepe’deki fotoğrafının önünde konuşan Turhan ve Canzi bu vatanın çocukları için, o kaleyi Zühre’yle beraber koruyanların torunları için çabalamaya ve varlarını yoklarını bu huzurda tüketmeye hazır görünüyorlar. Onların o hâlini tasvir ederken zihnimde minik bir tebessüm oluyor her seferinde. Evet, hikâyede Turhan oldukça sıkıntılı bir karakter fakat kendisi de ne kadar yanlış davrandığını fark edip düzeliyor. Safiye Erol her kitabında, ideal Türk’ün vazifesini en düzgün yapan kişi olduğunu söylüyor. Kendisini de yazdığı eserlere bakarak ideal Türk ilan etme görevi bize düşüyor.

Bu kitap, içinde psikoloji ve sosyoloji alanlarından çok fazla şey barındıran girdap gibi bir konuya sahip. Sanırım bu yüzden de okumak biraz uygun ruh hâli gerektiriyor. Ruh Adam’da Yek’i görünce hissettiğimizi Sinan Zühre’nin kapısına gelince hissediyoruz. Aşk var mı bu ilişkide derseniz sanmıyorum, tutku belki. Sinan öyle megaloman bir karakter ki sadece birine âşık olma fikrine âşık olabilir. Bu hikâyede bir tane âşık var o da “Ben seni ölüm döşeğinde bile taşırım Cangüzel’im” diyen Mustafa Durakça. Sevdiğim ise vicdanımın ta kendisidir, diyor Safiye Erol. Yine Alperen Alparslan Gözen diyor ki: “ekmeği unuttum, ölmeyi unuttum / bakışların hatrımın tümü Leyla” Sevmenin rezilce korkulu olduğu bir çağda yüreğini hissetmek isteyenlerin kitabı şöyle bir köşeye çekilerek bir Keşan güzeli sesinden okunuyormuşçasına Bozdoğan dinleyerek okumalarını tavsiye ediyorum. Bir de Pususu Allah Kadar Tek şiirini okusunlar. İkisi bir arada olunca tadına doyulmaz.

Bahsettiğim gibi zamanla değişen fikirlerim oldu Ciğerdelen’le alakalı ama hâlâ iman etmekten vazgeçmiyorum ki Türk milleti kendi ruhundan, etinden, kanından meydana getirdiği bağımsızlık mücadelesi ve onun transformatörü Mustafa Kemal Atatürk’ü daha yüzyıllarca anlatacak, belki ucunda kıyısında bir gün bizim ismimiz de bu mücadelenin devamı için çabalayanlar arasında parlayacak. Arkadaşlar:

Yıkılmayın Sakın.

Mişa Dirahşan’dan üstünde uzun kaşe mont, elleri, cebindeki muştayı tutarak gezdiği günlere bir hatıra olsun bu yazı. Korkunun nabızlarını sayan Kemal Tahir’e de selam olsun; ezilip kalmak, sefil bir sokak kedisi gibi ölüp gitmek, ufalanmak korkusu. Üstadım, bir şeref madalyası gibi seninle aynı korkuları taşıyorum ve arttırıyorum. Bir gün hesap soramama korkusu…

Mişa Dirahşan

Editör: Ekrem Müftüoğlu

Ben silahlarımı gömdüm. Gömeli de çok olmadı ama ne zaman gömdüğüme dair tam bir tarih veremiyorum çünkü anımsamıyorum. Silahlarımı nereye gömdüğümü de hatırlayamıyorum, oysaki üstünden çok vakit geçmedi ve kanımda da herhangi bir yabancı madde yoktu. Bir çiçek bahçesine mi gömdüm yoksa köpeklerin pislediği bir ağaç dibine mi? Denizin akıntısına mı bıraktım diyeceğim ama hayır, emin değilim. Eve geldiğimde salonda yorgunluktan uyuyakalmışım. Sabah uyandığımda tırnaklarımın arasında kahverengi toprak kalıntıları görür gibi oldum. 

Gömdüklerim ruhsatsız olsa bile bana kendimi güvende hissettiriyordu. Tabii ki onların başıma açabileceği problemler daha yüksek orandaydı ama kendimi güvende hissettiğim o kadar az an vardı ki, bu tehditler benim için önemsizdi. Belki de artık o kadar fazla alışmıştım ki tehdit altında yaşamaya, bu bana zevk vermeye başlamıştı, bundan beslenir olmuştum çünkü tek besinim buydu. Ya doymaya bakacaktım ya da… İkinci bir şansım yoktu.

O dönemde büyük ithamlarda bulunuyorlardı bana karşı. Taşı çok da uzaktan beklememek gerek, samimi olduğunu düşündüğüm insanlardı birçoğu. Gramer yapısı soru cümlesi şeklinde olan ama kendi içinde kesin bir sonuca vardırılmış cümlelerle geliyorlardı bana. İyi niyetle söylüyorlardı ilk başta, bence. 

Hata yapmamam için bana yardımcı oluyorlardı ama benim adıma karar vererek, ne yapmam gerektiğini söyleyerek olmamalıydı bu. Bırakın ne yapmam gerektiğini, ne hissetmem gerektiğini bile söyleme hakkını kendilerinde bulmuşlardı ve bu işler böyle ilerlemiyordu, ilerlememeliydi. Eğer yanınızdaki her kim ise ve ona yardımda bulunmak istiyorsanız ona bir şeyler söylemeyin. Ona kendini sorguda hissettirmeden sorular sorun. Cesareti olmayabilir yüzleşmeye, kendine soru sormak istemez bu yüzden. Hâliyle cevap da bulamaz, sağdan soldan kopya çekerek, belki biraz da kaydırma yaparak kendi kaderine işaretlemeler yapar. Ona, doğru soruları sorup, verdiği cevapları yargılamadan kendi cevaplarını kendi içinde bulmasını sağlayın. Sadece bu şekilde pişman olmayacağı kararlar verip uygulayacaktır.

Ben, bahsettiğim o geçmiş dönemde yaptığım herhangi bir olayla şereflenmeyi, gurur duymayı tercih ederken onlar rezil olduğumu iddia ediyorlardı. Tabii ki tercih meselesi ama ben başkaları sayesinde zirvede olmak yerine kendi ellerimle çukura inmeyi tercih ediyordum hep. Çünkü sonrasında pişman olmak beni daha çok yoruyor. Keşke kendi bildiğimi yapsaydım demek beni acıtıyor. Yahut, “İnsanlık hâlidir, bazen çıkar ağızdan öyle, senin yüzünden oldu.” demek istemem kimseye. He böyle anlatıyorum diye de ketum sanmayın beni. Arkadaşlarım beni çok iyi tanır, her durumumu bilirler. Asla saklamam olanları, duygularımı. Belki de hatayı burada yapmıştım. Her şeyimi bilmelerine gerek var mıydı? 

Silahlarımı gömmeyi öğrendim de kinimi ve sevgimi gömmeyi öğrenemedim. Gidiyorum bir ormana. Derince kazdığım bir deliğe tüm hislerimi kusayım, sonra toprak, kireç her ne varsa örteyim üstünü. Yağmur, sel gibi herhangi bir doğa olayında gün yüzüne çıkmasınlar ya da bir deniz kenarına gideyim. Gerçi ben denizden oldukça uzakta yaşıyorum. Ben de göl kenarına giderim o zaman. Çok büyük olmasa bile dertlerimi dinleyemeyecek kadar da küçük olmayan göletler biliyorum burada. Bana atılan iftiraların hepsini bir bataklığa mı bıraksam acaba? Gerçekten dizilerde gösterildiği gibi üzerine atılan her şeyi içine çekiyor ve içinden çıkartılamıyor mu? Eğer böyleyse işimize yarar. Ben gideyim bir bataklık bulayım. Bir daha buralarda görünmezsem bilin ki tüm kinimi kusmuşumdur bir ormana, toprağa, denize, göle, yok yok… Bataklığa. Eğer geri dönersem bilin ki yazarak kusmaya devam edeceğim bitmek bilmeyen kinimi, hüznümü.

Neslihan Demirel

Editör: Elif Berra Kılıç

Yıla henüz başlamışken Elazığ ve Malatya’dan gelen deprem haberiyle sarsıldık, onlarca canımızı maalesef ki enkaz altında kaybettik. Bir nebze dahi olsa acımız dindi/ diniyor derken bu sefer de Ege’nin incisi İzmir’den gelen haberle yüreğimiz dağlandı. Deprem ne yazık ki peşimizi bırakmıyor. Hele hele de korona salgınıyla savaştığımız bu günlerde depremin de bir cephe açması bizi derinden üzmüş ve yüreğimizi ağzımıza getirmişti deyim yerindeyse…

Peki, afetlere ne kadar hazır Türkiye?

İçişleri Bakanlığı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı ya da bilinen adıyla AFAD kurumu “Afetlere Hazır Türkiye” mottosuyla bir çalışma başlatarak vatandaşları bilinçlendirecek projeler planlamış ve bu bağlamda bir yandan arama kurtarma alanında faaliyet gösterecek sivil toplum kuruluşlarını eğitmeye başlamış, diğer yandan ise “afad gönüllü ( https://gonullu.afad.gov.tr/)” projesiyle kendi bünyesinde gönüllü çalışacak vatandaşlarımızı yetiştirmeye başlamıştı.

Afetle mücadele sadece kurumların görevi değil, hemen her vatandaşın insanlık görevi olarak karşımıza çıkıyor. Mücadele; afet öncesi, afet sırası ve afet sonrası olmak üzere üç kısma ayrılıyor. Bu kısımları da elimizden geldiğince çevremize anlatalım ve uygulamaya çalışalım. Unutmayalım ki afet değil bilinçsizlik öldürür…

DEPREM ÖNCESİ ALINACAK ÖNLEMLER

  • Yerleşim bölgeleri titizlikle belirlenmelidir. Kaygan ve ovalık bölgeler iskâna açılmamalıdır. Konutlar gevşek toprağa sahip meyilli arazilere yapılmamalıdır.
  • Yapılar deprem etkilerine karşı dayanıklı inşa edilmelidir (Yapı tekniğine ve inşaat yönetmeliğine uygun olarak).
  • İmar planında konuta ayrılmış yerler dışındaki yerlere ev ve bina yapılmamalıdır.
  • Dik yarların yakınına, dik boğaz ve vadilerin içine bina yapılmamalıdır.
  • Çok kar yağan ve çığ gelen yamaçlara bina yapılmamalıdır.
  • Mevcut binaların dayanıklılıkları arttırılmalıdır.
  • Konutlara deprem sigortası yaptırılmalıdır.

Bu önlemlerin yanı sıra, yapısal olamayan yani binadan değil de eşyalardan kaynaklanacak hasarlardan korunmak için günlük kullandığımız eşyaları ev içine yerleştirmede aşağıda sayılan önlemleri almalıyız:

  • Dolap üzerine konulan eşya ve büro malzemeleri, kayarak düşmelerini önlemek için plastik tutucu malzeme veya yapıştırıcılarla sabitlenmelidir.
  • Soba ve diğer ısıtıcılar sağlam malzemelerle duvara veya yere sabitlenmelidir.
  • Dolaplar ve devrilebilecek benzeri eşyalar birbirine ve duvara sabitlenmelidir. Eğer sabitlenen eşya ve duvar arasında boşluk kalıyorsa çarpma etkisini düşürmek için araya bir dolgu malzemesi konulmalıdır.
  • Tavan ve duvara asılan avize, klima vb. cihazlar bulundukları yere ağırlıklarını taşıyacak şekilde, duvar ve pencerelerden yeterince uzağa kanca ile asılmalıdır.
  • İçinde ağır eşyalar bulunan dolap kapaklarına mekanik kilitler takılarak bu kapakların sıkıca kapalı kalmaları sağlanmalı.
  • Tezgâh üzerindeki kayabilecek beyaz eşyaların altına metal profil koyarak bunların kayması önlenmelidir.
  • Zehirli, patlayıcı, yanıcı maddeler düşmeyecek bir konumda sabitlenmeli ve kırılmayacak bir şekilde depolanmalıdır. Bu maddelerin üzerine fosforlu, belirleyici etiketler konulmalıdır.
  • Rafların önüne elastik bant ya da tel eklenebilir. Küçük nesneler ve şişeler birbirine çarpmayacak ve devrilmeyecek şekilde kutuların içine yerleştirilmelidir.
  • Gaz kaçağı ve yangına karşı, gaz vanası ve elektrik sigortaları otomatik hâle getirilmelidir.
  • Binadan acilen çıkmak için kullanılacak yollardaki tehlikeler ortadan kaldırılmalı, bu yollar işaretlenmeli, çıkışı engelleyebilecek eşyalar çıkış yolu üzerinden kaldırılmalıdır.
  • Geniş çıkış yolları oluşturulmalıdır. Dışa doğru açılan kapılar kullanılmalı, acil çıkış kapıları kilitli olmamalıdır. Acil çıkışlar aydınlatılmalıdır.
  • Karyolalar pencerenin ve üzerine devrilebilecek ağır dolapların yanına konulmamalı, karyolanın üzerinde ağır eşya olan raf bulundurulmamalıdır.
  • Tüm bireylerin katılımı ile (evde, iş yerinde, apartmanda, okulda) “afete hazırlık planları” yapılmalı, her altı ayda bir bu plan gözden geçirilmelidir. Zaman zaman bu plana göre nasıl davranılması gerektiğinin tatbikatları yapılmalıdır.
  • Bir afet ve acil durumda eve ulaşılamayacak durumlar için aile bireyleri ile iletişimin nasıl sağlanacağı, alternatif buluşma yerleri ve bireylerin ulaşabileceği bölge dışı bağlantı kişisi (ev, iş yeri, okul içinde, dışında veya mahalle dışında) belirlenmelidir.
  • Önemli evraklar (kimlik kartları, tapu, sigorta belgeleri, sağlık karnesi, diplomalar, pasaport, banka cüzdanı vb.) kopyaları hazırlanarak su geçirmeyecek bir şekilde saklanmalı, ayrıca bu evrakların bir örneği de bölge dışı bağlantı kişisinde bulunmalıdır.
  • Bina yönetimince önceden belirlenen mesken veya iş yerinin özelliği ve büyüklüğüne göre uygun yangın söndürme cihazı mutlaka bulundurulmalı ve periyodik bakımı da yaptırılmalıdır. Bu cihazlar:
  • Kolayca ulaşılabilecek bir yerde tutulmalıdır.
  • Yeri herkes tarafından bilinmelidir.
  • Duvara sıkıca sabitlenmelidir.
  • Her yıl ilgili firma tarafından bakımı yapılmalıdır.
  • Bir kez kullanıldıktan sonra mutlaka tekrar doldurulmalıdır.
  • Binalarda asansörlerin kapı yanlarına “Deprem Sırasında Kullanılmaz!” levhası asılmalıdır.

DEPREM ANINDA YAPILMASI GEREKENLER

DEPREM ANINDA BİNA İÇERİSİNDE BULUNULUYORSA:

Kesinlikle panik yapılmamalıdır.

  • Sabitlenmemiş dolap, raf, pencere vb. eşyalardan uzak durulmalıdır.
  • Varsa sağlam sandalyelerle desteklenmiş masa altına veya dolgun, hacimli koltuk, kanepe, içi dolu sandık gibi koruma sağlayabilecek eşya yanına çömelerek hayat üçgeni oluşturulmalıdır.
  • Baş, iki el arasına alınarak veya bir koruyucu (yastık, kitap vb.) malzeme ile korunmalıdır. Sarsıntı geçene kadar bu pozisyonda beklenmelidir.
  • Güvenli bir yer bulup diz üstü ÇÖK, başını ve enseni koruyacak şekilde KAPAN, düşmemek için sabit bir yere TUTUN.
  • Merdivenlere ya da çıkışlara doğru koşulmamalıdır.
  • Balkona çıkılmamalıdır.
  • Balkonlardan ya da pencerelerden aşağıya atlanmamalıdır.
  • Kesinlikle asansör kullanılmamalıdır.
  • Telefonlar acil durum ve yangınları bildirmek dışında kullanılmamalıdır.
  • Kibrit, çakmak yakılmamalı, elektrik düğmelerine dokunulmamalıdır.
  • Tekerlekli sandalyede isek tekerlekler kilitlenerek baş ve boyun korumaya alınmalıdır.
  • Mutfak, imalathane, laboratuvar gibi iş aletlerinin bulunduğu yerlerde; ocak, fırın ve bu gibi cihazlar kapatılmalı, dökülebilecek malzeme ve maddelerden uzaklaşılmalıdır.
  • Sarsıntı geçtikten sonra elektrik, gaz ve su vanalarını kapatılmalı, soba ve ısıtıcılar söndürülmelidir.
  • Diğer güvenlik önlemleri alınmalı, gerekli olan eşya ve malzemeler alınarak bina daha önce tespit edilen yoldan derhal terk edilip toplanma bölgesine gidilmelidir.
  • Okulda, sınıfta ya da büroda sağlam sıra ve masa altında veya yanında; koridorda ise duvarın yanında hayat üçgeni oluşturacak şekilde ÇÖK-KAPAN-TUTUN hareketi ile baş ve boyun korunmalıdır.
  • Pencerelerden ve camdan yapılmış eşyalardan uzak durulmalıdır.
DEPREM ANINDA AÇIK ALANDAYSANIZ:
  • Enerji hatları ve direklerinden, ağaçlardan, diğer binalardan ve duvar diplerinden uzaklaşılmalıdır. Açık arazide çömelerek etraftan gelen tehlikelere karşı hazırlıklı olunmalıdır.
  • Toprak kayması olabilecek, taş veya kaya düşebilecek yamaç altlarında bulunulmamalıdır. Böyle bir ortamda bulunuluyorsa seri şekilde güvenli bir ortama geçilmelidir.
  • Binalardan düşebilecek baca, cam kırıkları ve sıvalara karşı tedbirli olunmalıdır.
  • Toprak altındaki kanalizasyon, elektrik ve gaz hatlarından gelecek tehlikelere karşı dikkatli olunmalıdır.
  • Deniz kıyısından uzaklaşılmalıdır.
DEPREM ANINDA ARAÇ KULLANIYORSANIZ:
  • Sarsıntı sırasında karayolunda seyir hâlindeyseniz:
    – Bulunulan yer güvenli ise yolu kapatmadan sağa yanaşıp durulmalıdır. Kontak anahtarı yerinde bırakılıp pencereler kapalı olarak araç içerisinde beklenmelidir. Sarsıntı durduktan sonra açık alanlara gidilmelidir.
    – Araç meskûn mahallerde ya da güvenli bir yerde değilse (ağaç, enerji hatları veya direklerinin yanında, köprü üstünde vb.) durdurulmalı, kontak anahtarı üzerinde bırakılarak terk edilmeli ve trafikten uzak, açık alanlara gidilmelidir.
  • Sarsıntı sırasında bir tünelin içindeyseniz ve çıkışa yakın değilseniz araç durdurulup aşağıya inilmeli ve aracın yanına yan yatarak ayaklar karna çekilip, ellerle baş ve boyun korunmalıdır. (ÇÖK-KAPAN-TUTUN)
  • Kapalı bir otoparkta iseniz; araç dışına çıkılıp, aracın yanına yan yatarak ellerle baş ve boyun korunmalıdır. Yukarıdan düşebilecek tavan, tünel gibi büyük kitleler aracı belki ezecek ama yok etmeyecektir. Araç içinde olduğunuz takdirde, aracın üzerine düşen bir parça ile aracın içinde ezilebilirsiniz.
METRODA VEYA DİĞER TOPLU TAŞIMA ARAÇLARINDAYSANIZ:
  • Gerekmedikçe kesinlikle metro ve trenden inilmemelidir, elektriğe kapılabilirsiniz veya diğer hattan gelen başka bir metro ya da tren size çarpabilir.
  • Sarsıntı bitinceye kadar metro ya da trenin içinde, sıkıca tutturulmuş askı, korkuluk veya herhangi bir yere tutunmalı, metro veya tren personeli tarafından verilen talimatlara uymalısınız.

DEPREM SONRASINDA YAPILMASI GEREKENLER

KAPALI ALANDAYSANIZ:
  • Önce kendi emniyetinizden emin olun.
  • Sonra çevrenizde yardım edebileceğiniz kimse olup olmadığını kontrol edin.
  • Depremlerden sonra çıkan yangınlar oldukça sık görülen ikincil afetlerdir. Bu nedenle eğer gaz kokusu alırsanız, gaz vanasını kapatın. Camları ve kapıları açın. Hemen binayı terk edin.
  • Dökülen tehlikeli maddeleri temizleyin.
  • Yerinden oynayan telefon ahizelerini telefonun üstüne koyun.
  • Acil durum çantanızı yanınıza alın, mahalle buluşma noktanıza doğru harekete geçin.
  • Radyo ve televizyon gibi kitle iletişim araçlarıyla size yapılacak uyarıları dinleyin.
  • Cadde ve sokakları  acil yardım araçları için boş bırakın.
  • Her büyük depremden sonra mutlaka artçı depremler olur. Artçı depremler zaman içerisinde seyrekleşir ve büyüklüğü azalır. Artçı depremler hasarlı binalarda zarara yol açabilir. Bu nedenle sarsıntılar tamamen bitene kadar hasarlı binalara girilmemelidir. Artçı depremler sırasında da ana depremde yapılması gerekenler yapılmalıdır.
AÇIK ALANDAYSANIZ:
  • Çevrenizdeki hasara dikkat ederek bunları not edin.
  • Hasarlı binalardan ve enerji nakil hatlarından uzak durun.
  • Önce yakın çevrenizde acil yardıma gerek duyanlara yardım edin.
  • Sonra mahalle toplanma noktanıza gidin.
  • Yardım çalışmalarına katılın. Özel ilgiye ihtiyacı olan afetzedelere -yaşlılar, bebekler, hamileler, engelliler- yardımcı olun.
YIKINTI ALTINDA MAHSUR KALDIYSANIZ:
  • Paniklemeden durumunuzu kontrol edin.
  • Hareket kabiliyetiniz kısıtlanmışsa çıkış için hayatınızı riske atacak hareketlere kalkışmayın. Biliniz ki kurtarma ekipleri en kısa zamanda size ulaşmak için çaba gösterecektir.
  • Enerjinizi en tasarruflu şekilde kullanmak için hareketlerinizi kontrol altında tutun.
  • El ve ayaklarınızı kullanabiliyorsanız su, kalorifer, gaz tesisatlarına, zemine vurmak suretiyle varlığınızı duyurmaya çalışın.
  • Sesinizi kullanabiliyorsanız kurtarma ekiplerinin seslerini duymaya ve onlara seslenmeye çalışınız. Ancak enerjinizi kontrollü kullanın.***

İlyas Bazna

Editör: Elif Berra Kılıç

(Teknik bilgiler için AFAD internet sitesinden yararlanılmıştır.)

Öncelikle belirtilmesi gereken ilk husus, dezavantajlı yahut hak kaybına uğramış kişi veya grupların durumlarını en iyi ifade edebilecek olanlar yine kendileri olacağı için üçüncü taraflarca söz haklarının gasbedilmemesi gerektiğidir. Diğer bir deyişle, hak talebinde bulunacak olanlar, eksik bırakılmış yahut gasbedilmiş olan hakların detaylarına herkesten daha fazla vâkıf olduğu için bu hakların teminini kendileri sağlamalıdır. Bu yüzdendir ki bu mağduriyete dahil olmayanların bu durumlar hakkındaki yorum ve yargıları iyi niyetle yapılmış edim ve söylemler olmaktan daha cüretkâr tavırlar sergilememelidir. 

Konu kadın hakları, peki neden bir erkek konuşuyor? Özellikle de girişte yapılan söylemle çelişircesine. Buna verilebilecek en makul cevap şudur ki ilkin, bu haklı davada taraf belli etmek kaygısı taşımak, ikincil olarak ise bu mücadelenin zafere ulaşmasında ufak da olsa bir katkı sağlayabilmek gayesine sahip olmaktır. 

Asıl meseleye gelmeden önce, hâlen daha bu yazının bir kadın tarafından kaleme alınmamış olmasından rahatsızlık duyan okur için şunu belirtmek isterim ki bu yazıyı kaleme alma cüretini kendimde bulmama kaynaklık eden isim, Jhon Stuart Mill’dir. Siyaset felsefesi tarihinde yüce insan Platon’dan sonra doğrudan “kadın sorunu”na dair kaygıyla yaklaşan ilk erkek filozoftur, demek yanlış olmaz sanırım. 3 yaşında Grekçe öğrenen, 8 yaşında Platon okuyan Mill, kadın ve erkek eşitliğinin tesis edilmesi için liberal ve faydacı paradigmaları uzlaştırıp kadının bağımsızlığı için fikrî çalışmalar yapmıştır. Mill eğer konuşmamış olsaydı feminist hareket ilerlemesinden ve haklılığından bir şey kaybetmezdi fakat şüphesiz bazı eksiklikleri yahut gecikmeleri olurdu. 

Mill gibi büyük bir atılım gerçekleştirmek yahut kuvvetli bir teori üretmek gibi bir gayem yok. Yalnızca ehemmiyet verilmesi gerektiğini düşündüğüm bir konuyu kendimce tekrar gündeme getiriyorum. Peki nedir o konu? Antagonizma. Yani siyasalın özü.

Hâlen daha tartışmalı olarak kabul edilse dahi Carl Schmitt, siyasalın özünü en iyi kavramış ve ifade edebilmiş siyaset bilimcilerden biridir. Kısa bir şekilde Schmitt’in görüşlerini özetlemek gerekirse: Nasıl ki sanatın özü güzel ve çirkin, ahlakın özü iyi ve kötü, iktisatın özü kâr ve zararsa; tıpkı bunlar gibi siyasalında bir özü vardır ve bu dost/düşman ayrımıdır. Peki dost/düşman ayrımı derken neyi kastediyoruz? Elbette ki kişisel görüşler çerçevesinde nitelenen bir ayrım değil bu. Bir örnekle açıklamak gerekirse: Yüksek sesle müzik dinlediği için düşman kesildiğin komşun değildir, buradaki kasıt, eğer komşun farklı bir etnik kimliğe yahut dinî görüşe sahip olduğu için aranızda bir husumet oluyorsa işte bu siyasaldır, dost/düşman ayrımındadır. 

Çağdaş siyasal teoride ise bu kuram hem karşılık bulmuş hem de eleştirilmiştir. Chantal Mouffe gibi siyasalın özünü kavramaya yönelik çalışmalar sürdüren siyaset bilimciler, Schmitt’in kuramı üzerine gitmeyi tercih etmişlerdir. Nihayetinde Mouffe, siyasalın özündeki antagonizmayı agonistik bir siyasal düzleme çekmeyi önermiş, bugünün dünyasında mevcut pek çok sorunun çözümü için bu anlayışı öne sürmüştür. Peki agonistik ne anlama geliyor? Kabaca Schmitt’in dost/düşman ayrımını (antagonizma), tabiri caizse yumuşatarak bir biz/onlar (agonizma) ayrımına evriltmektir, diyebiliriz. 

Yeterince laf kalabalığı yaptıysak asıl konuya giriş yapıp yazıyı fazla uzatmadan sonlandıralım. Öncelikle belirtmek gerekir ki feminizm, siyasal bir hegemonyanın ürünüdür. Multidisipliner çalışmalar ve farklı pratik mücadelelerle birçok koldan çözümlenmeye çalışılan bir sorun olsa da “kadın”ın siyasala içkin sorunları çözümlenmedikçe diğerleri havada kalacaktır. Bu noktada ise mevcut hegemonyanın kadına yeter-gördüğü siyasal, yıkılıp yerine bir yenisi inşa edilmesi suretiyle bertaraf edilmelidir. Diğer türlü bir inşa etme sürecine girilmemesi, mevcut hegemonik düzeni onamak anlamına gelir. 

Toplumsal çatışmada en önemli yerlerden birine sahip “kadın hakları” konusu, bir tür biz/onlar ayrımı belirlenmedikçe ne sistematik bir ilerlemeyi sürdürülebilir kılabilecek ne de aksi yönde gelen tehditleri öngörebilme lüksüne sahip olacaktır. Peki nasıl olacak bu ayrım? İlk akla gelen ve makul sayılabilecek hâliyle, biz/onlar ilişkisinin temel düzeyde kadın/erkek olarak kurulduğunu söyleyebiliriz. Lakin şunu sormak gerekli, bu ifade durumu çözüme kavuşturmaya muktedir midir yahut doğruluğu kesin suretle sorgulanamaz mıdır? Bu soruya feminist teorinin radikal kanadının vereceği yanıt şüphesiz bellidir, haksızlar da demiyorum. Çoğu teori pratikte kazanç elde edebilmek adına radikalleşmelidir, en azından belli ölçütlerle. 

Kadın/erkek şeklinde yapılacak bir ayrım, kadın hakları konusunda erkek cephesinden gelebilecek destekleri es geçmek problemini de beraberinde getirecektir ya da kadın cephesinde oluşan gediklerin görmezden gelinmesi sorununu doğurabilecektir. Ayrıca bu tür bir ayrımın biz/onlar şeklinde olmaktan ziyade antagonizmayı körükleyecek nitelikte bir dost/düşman ayrımı olduğu da söylenebilir. Buna karşın bir ayrım yapmaksızın yekûn bir mücadeleye girmeye kalkmak, şüphesiz kaosa zemin hazırlayacak hatta belki de hareketin dinamikliğine ve haklılığına zarar verecektir. Bu yüzden yapılabilecek olanın en makulü, biz/onlar ayrımının belirlenmesi ve egemen iradeye hak talebinde bulunacak olanların harekete süreklilik kazandırması olacaktır. Burada bu ayrımı kesinleştirmek yahut kadınlara akıl vermek gibi bir gayem yok, yalnızca farklı bir bakış açısı getirebilmek yahut hâlihazırda düşünülenleri sağlamlaştırmaktır derdim. 

Ayrımın kadın haklarını savunanlar/savunmayanlar şeklinde düz bir mantıkla yapılacak olan türünün de çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü mücadelenin savunusu için gerekçeler kişilere göre değişebilmektedir. Nitekim hareket yalnızca “kadın hakları” olarak değil, bugünün pek çok sorunuyla da ilişkili olan bir hareket olma niteliğine erişmiştir. Şöyle ki nasıl ilk dalgada feministler yalnızca oy hakkı gibi haklar için mücadele etmiş ve bunları elde edince hareketin dinamizmini kaybetmişse; yahut ikinci dalgada hareket içindeki beyaz-siyah, alt-üst sınıf gibi hizipleşmeler yine hareketi sekteye uğratmışsa; bugün benzeri şekillerde düşülebilecek tuzaklar yine bu haklı davanın zararına olacaktır. Ayrıca “kadın hakları” olarak bahsettiğimiz mefhum yalnızca kadınlar için değil, erkekler için de oldukça önemlidir; nihayetinde erkeğin sosyal hayat ve statüsünü de kadının konumunu ele almadan değerlendirmek sağlıksız olacaktır. Yani asıl mesele kadının hak ve özgürlüklerini elde etmesi olmaktan ziyade, toptan bir dönüşüm gerekliliğidir. 

Türkiye’de -hatta yer yer dünya genelinde- bir insan hakları problemi olduğu noktası da gözden kaçırılmamalı, bu yüzden kadın hakları; insan hakları özelinde temel birey hak ve özgürlüklerini içeren, pozitif ayrımcılığın getirebileceği denge bozukluklarına karşı temkinli olan bir hareket olduğu idrakinde olmalı. Bunun yanı sıra, kadının uzlaştırıcı bir kurum olarak yurttaşlık statüsüne sahipliği bile kimi zaman tartışmalı olurken kadına söylem ve edimlerinin radikalliği yahut denge bozuculuğu hakkında ikazda bulunmanın ne kadar abes olduğunun da bilincine varılmalı. Ekseriyetle yaşam hakkı mücadelesi veren kadınların, “kendilerine dikkat etmesi gerektiği” gibi primitif söylemlere bir son verilmeli, hiç kimsenin yaşayış ve kimliğinden dolayı hak kaybı veya gaspına uğramaması gerektiği yerleşik bir bilinç hâline getirilmelidir. Genel itibariyle antagonizmayı, agonistik bir düzleme taşımak adına feminizmin yapabileceği makul biz/onlar ayrımından birisi: Feminizmin ne kadın ve erkek üzerinden yasa yapacak hukuki bir kurum ne de kadınların yaşadıkları yüzünden rehabilite edilmelerini sağlayacak psikolojik bir kuram olduğunun farkında olarak (bu nitelemeyi bir metinde okumuştum fakat kaynağı gayretlerime rağmen bulamadım, atıfsız bırakmamak adına müellifine selam duruyorum), feminizmi salt siyasal zemine oturtup siyasal antagonizmayı çözmek için bir araç olarak yurttaşlık hedefine ilerletmek olabilir. Dolayısıyla cinsi yahut ideolojik farklılık gözetmeksizin, kadının yurttaş olmasını – yani hak sahibi olabilme hakkının olmasını- savunan kişi ve grupların oluşturduğu “biz”e karşı, bunu tesis etmesi gereken egemen irade ve buna karşı tutum sergileyen kişi ve grupların oluşturacağı bir “onlar” olacaktır. İndirgemeci yaklaşımlardan uzak kalınarak gerçekleştirilecek mücadeleler, başarıya ulaşma ihtimali en yüksek olanlar olacağı için müdafaanın meşruiyetini en geniş perspektiften ele almak gerekmektedir. Bu yüzden gönül rahatlığıyla diyebiliriz ki biz yurttaşlığı savunuyoruz, yurttaşlarımızın -düz hesap- yarısını teşkil eden kadınları savunuyoruz. Kadınların söylem ve edimlerini sonuna kadar destekliyor, onlara bir şey öğretmeye kalkmıyoruz. Nitekim biz -maalesef- tuzu kuru olan tarafız…

Oğuz Can Acar

Editör: Elif Berra Kılıç

Ezelden beridir ne zaman Türk ırkıyla ilgili fıtri özelliklerden bahsedilecek olsa “egemenliğe düşkün, özgür ruhlu ve zincir vurulamaz” ifadelerini duyardık. Son yıllarda ne olduysa bu ifadelerin yerini “Türkler karakteristik olarak başındaki emre kayıtsız şartsız itaat eden bir millettir.” safsatası aldı. 21. asırda resmiyette demokrasi ile yönetilen bir ülkede, bu sözlerin bir siyasi dayanak veyahut propaganda olarak kullanılmasının saçma ve anakronik olmasından tamamıyla bağımsız olarak bir inceleme yapalım: Türkler tarihte itaat etmesiyle mi yoksa başkaldırması ile mi ünlü? Nitekim aşılanmak istenen bu fikir, insanı rehavete ve dalkavukluğa itmeyi amaçlayan bu tez, basit bir cehalet örneği değil; aksine bile isteye, kasıtlı olarak toplum hafızası ve sosyal reaksiyon dinamiğiyle oynamak isteyen bir kötülüğün ürünüdür. 

Milletimiz, popüler tarihin süslediği ve bizim içselleştirmelerimiz sonucu beşeriyete aykırı bir paklık yüklediğimiz melaikelerden müteşekkil bir toplum değil ama miskinlikle yoğrulmuş, kafasına vurunca ekmeğini kendi eliyle uzatan eyyamperestlerle dolu bir millet hiç değil. Aksine kendinden olanı tutan, özünden uzaklaştığını düşündüğünü ise kolayca harcayabilen dinamiklere ve toplumsal kurallara sahip bir ulustur. 

Topyekûn “Türkler anarşist bir millettir.” ya da “Türkler fıtraten başlarındaki beye itaat ederdi.” cümlelerini kurmak benim haddim ve harcım olmasa da “Türklerin kendilerini idare eden, yöneten otoriteye itaatsizliği, itaatinden daha meşhurdur.” diyebilirim. Türk adının geçtiği tarih sayfalarının en başından en sonuna kadar bunun örneklerini okuyabiliriz. Nitekim bundan bin yıl önce Sultan Sencer’in vergi memurunu öldürüp sultanı da kafese koyan Oğuzlardan haberdar olan birinin bu iddiayı desteklemesi gülünç olur. 

İnsanlarda itaat etme arzusu ekseriyetle, daha doğrusu belli başlı istisnalar haricinde güce tapma hasletinden gelir. Türkler de bir noktada güçlü olanın arkasında birlik olmuştur fakat bunu, güce tapma eğiliminden ayıran bazı çizgiler var. Bu çizgilerin en önemlisi şudur ki: Türkler kendilerinden görmediği, üstenci, hiç göremeyip ulaşamadıkları bir mutlak gücü kabul etmeyen, aksine o güçlendikçe kendini güçlü hissettiği, bir bütünü gördüğü, babası bellediği gücün istekli takipçisi olmayı seçmiştir. Bunun sonucunda da millî hafızada kabul gören yasaların hepsini ikinci seçenekteki güçler ortaya koymuştur. Çünkü millet o yasayı kendi koymuş, koymadıysa bile öyle bellemiştir. 

Bunun, yönetim açısından meşruiyet kazanma minvalinde millî tarihe ve külli kadere doğrudan etki eden sonuçları olmuştur. “Mavi kan” sadece birkaç kez değişmiş ve bunların hepsi bir noktada ulusun sinesinden fırlayan ve gücünün çoğunu kendi elde edip büyük işler başaran beylerin soyu olmuştur. Adına destan yazılan Oğuz Kağan ki kendisinin tarihte kim olduğu hakkında birden fazla iddia ve tez var. Fakat şunu biliyoruz ki bu destan, adına hutbe ve para bastırırken Oğuz’un soyundan geldiğini kanıtlamaya çalışan Osman Gazi’den asırlarca eskiydi. Turan’ı son kez birleştiren Timur’un formaliteden de olsa yanında gezdirdiği hakan, askeriyle aynı çorbayı içen Cengiz’in soyundandı. Türkistan’da bir Türk’ün devlet kurmak için kanına ihtiyaç duyduğu bir Moğol, ancak Türklerin azametinden gurur duyduğu biri olmak zorundaydı. Azametinden gurur duyduğu hakan ise ancak kendinden ‘gördüğü’ olmalıydı. Türkler güce tapıyor olsaydı en otoriter, en cengâver padişahlara başkaldırmazdı. Türkler güce tapıyor olsaydı On-Ok’lar Bilge Kağan’a ve Kültigin’e isyan etmezdi. Tarihimiz aşiretçiliğe birçok kez konu olsa da neredeyse hiçbir zaman omurgasız bir itaatkârlığa konu olmamıştır.

Türklerin kadim inanışlarında, totemlerinde, geleneklerinde ve törelerinde bu, “zincir vurulamayan” başkaldırının izlerini görmek mümkündür. Kut inancının işleyişinde yöneticinin her zaman alternatiflerinin bulunması, töreye aykırı davrandığında yahut budunun huzurunu bozup zulmettiği düşünüldüğünde, hemen bir diğer alternatifin arkasında birlik olan millet tarafından tahtından edilmesi buna örnektir. Yaptığı akınlarda yağma usulünün çizgisini aşıp aman dilemiş sivilleri öldüren Böğü Kağan’ın töreyi bozduğu gerekçesiyle kayınpederi tarafından beylerinin önünde öldürülmesinin nedeni, törenin karşısında ülkenin en kıymettar kişisinin bile bir öneminin kalmadığının su götürmez kanıtıdır. Yoksa o tarihte kimse düşmanının canı yüzünden kendi kağanını ölüme layık görmez. 

Törenin, toplumsal normların ve geleneksel hukukun derin ve akademik bir şekilde incelenmesi sonucunda bu asi ruhun birçok tekabülünü bulabilir ve hakkında konuşabiliriz. Tam bilmediğini konuşmaktan, özellikle iddia sahibi olmaktan sakınan biri olarak fazlasını yazmak şimdilik benim harcım ve haddim değil. Fakat son olarak söylemek isterim ki; itaat etmek, hakkaniyetli olmanın karşıtıdır. Güce boyun eğmek ve her dediğini doğru kabul etmek omurgasız ve aşağılık bir haslettir. Milletime bu tür bir yakıştırmayı kabul etmekten imtina ederim diyorsanız beri gelin!  

Vera Çakmak

Editör: Elif Berra Kılıç

Yıllar yıllar önce henüz sinema konusunda çok bir birikimim yokken (Gaspar Noe filmlerinde “Tanrı imgesi” diye sinema felsefesi ödevi yaptığım için duayen oldum çünkü, aynen.) Kader filmini izlemiştim
ve ben de her izleyen gibi ”aaa mutlu olabilirlerdi aslında” kafasında “duygusal topluk” yapmıştım. Yıllar geçtikçe benim de Bekir ve Uğur’a bakışım değişti. Kendimi Türk milliyetçisi bir cenaha ait hissetsem de çok farklı görüşten insanlarla beraber eğitim aldım ve onlarla tartışma imkânı buldum. Bu dostlarımla görüşlerimi paylaşınca da ortak bir kanıda olduğumuzu gördüm.

Bekir, babasının otoritesi altında yetişmiş, okumamış, doğal olarak da babasının çizdiği hayata ayak uydurmaya mahkûm bir delikanlı. Pasif agresif, fikirlerini belirtmekte güçlük çeken, sevgisini bile ifade etmekte zorlanan bir karakter. Uğur’la karşılaşıp ona karşı duyguları olduğunu fark ettiğinde dahi Uğur’un bulunduğu toplumsal sınıf dolayısıyla kendisiyle Uğur’u denk göremiyor. Büyük ihtimalle kafasında kurduğu şey şu oluyor: Bu kızı zaten yaşadığı hayat yüzünden ailem kabul etmez, belki bu yaşıma kadar hiçbir kadınla duygusal-cinsel bir yakınlaşma yaşamamış olmamı onunla telafi edebilirim ama evlenemem. Tamamen bu şekilde düşünüyor sonra Uğur’un sevgilisi hapse girince kendisinde, Uğur’un yanına gitme cesareti bulabiliyor. Uğur, her zaman açık sözlü, istemediği şeyleri dillendirebilen, rahatlıkla kendini ifade edip kendini koruyabilen birisi. Bu sebeple de düşük seviyeli ortamlarda dahi minimum bir zararla hayatını sürdüyor. En fazla iki sarhoşla uğraşıyor ama Bekir tam tersine hem bunlarla uğraşıp hem Uğur’a kendini sevdirmeye çalışıyor hem de Uğur’un hapishanedeki sevgilisini kolluyor. İnanılmaz ezik, inanılmaz basit bir hayat yaşıyor. Uğur’un kendisini sevmeyeceği belli olmasına rağmen lüzumsuz bir umut besliyor. Yani ülkemizdeki işlenen kadın cinayetlerinin birçoğunun alt yapısını oluşturan şeyi yapıyor, “takıntılı bir şekilde bir kadını takip ediyor”. Bekir cinayet işleyemez çünkü Bekir, baba otoritesi kadar devlet otoritesinden de inanılmaz korkuyor. Gece vakti çocuğuna ilaç almaya giderken uyuşturucu içip, Uğur’a inanılmaz cinsiyetçi söylemlerde bulunup sonra yine Uğur’un kapısına gidiyor. Size de tanıdık geliyor mu? Her gün Twitter’da tag açtığımız kadınların hayatına ne kadar benziyor değil mi? Israrlı takip, sevgi bekleme, hakaret, kadını kötü görme, nefret etme… Hâlbuki Bekir ne kadar normal bir baba profili çiziyor insanlara. Karısıyla babasının emrini ikiletmeden evleniyor, çocukları oluyor. Evlilik hayatını ortalama bir Türk ailesi olarak sürdürebiliyor ama takıntıları onu bir yerden başka bir yere sürüklüyor. Bekir’i anlayıp hak vermek değil, Bekir’i ve temsil ettiği profili alıp tedavi etmek gerekiyor.

İkinci bahsedeceğim erkek tiplemesi de Atsız’ın Deli Kurt kitabının başkarakteri İsa. İsa’nın yaşadığı hayat, zorluklar, tarihî bir karakteri temsil etmesi sempati uyandırıyor. Ayrıca inanılmaz efendi, Anadolu’nun yıllardır anlatılan o, ana babaya saygılı, herkesin sevdiği delikanlı tipini temsil ediyor. Büyük ihtimalle yakışıklı da. Tabii yakışıklı kavramının o dönemde neye karşılık geldiğini bilemiyorum ama Atsız’ın genel olarak asker tipli kişileri yakışıklı olarak tasvir ettiğine gelirsek o minvalde hayal gücümüze sığınabiliriz. Hatta karşısına çıkan Gökçen’i ne kadar güzel tasvir ederseniz edin, belki Gökçen güzel bir kız değildir bile. Kitabın ve Ruh Adam‘ın içeriğinde “zaten kaderi olan” kadınlarla karşılaşan adamlar var. Bir suç işlenmeli, ihanet edilmeli ve bunun cezası çekilmeli. İsa’nın en büyük yanlışı Gökçen’e âşık olması, karısını aldatması değil bence, “insanların ondan beklediği gibi hareket ediyor olması.” Anadolu’nun bilinmeyen özelliklerinden biri de sadakat konusunu bizim kadar önemsememeleri olabilir. Onlar, aldatıldığı için boşanan insanlara anlam veremezler. İsa karakteri de buna güvenerek hareket ediyor fakat toplumsal kabulün dışına çıkmaktan da inanılmaz korkuyor. Bu “devletçi-askerci” profil haklıyla haksızı ayırt etmeyi güçleştiren, sığ görüşlü erkek tipini doğuruyor. Gücünü ve emeğini pazarlayan erillik, bu işlemden zarar görmüyormuş gibi kendisini satın alana karşı büyük bir bağ kuruyor. Hegel’in Efendi-Köle‘sini biraz değiştirelim mesela. Anadoluvari yapalım.
Bilincin öz bilinç aşamasına geçmesi için kendisini gerçekleştirmesi gerekir değil mi? Yani doğayı kendisinin dönüştürdüğünü, öz bilinçten daha yararlı olduğunu idrak eder ve öz bilinç aşamasına geçtiği kısım idrak aşaması olur. Buna bence en güzel örnekler isyan eden erkeklerdir. Celâlî isyanlarına bakabiliriz. En ufak şekilde parasını alamadığı için isyan edip devlet görevlisini yıkmaya cüret eden erkek tipiyle, kaderine razı gelip kuru soğana muhtaç olan erkek tipi arasında yaşıyoruz. Sahabe Ebu Zer’e atfedilen ”Geceyi aç geçirip de kılıcına davranmayanın aklından şüphe ederim.” sözüyle, ”Cebinde telefon var açım diyorsun.” diye zavallı insanların sokaklarda yırtık kıyafetlerle dilenmeden zor durumda olduğuna inanmayanlar arasında yaşıyoruz.

Üçüncü olarak çok düşündüm Memati mi Deli Yürek mi…. İnsanların mizah amaçlı bile olsa paylaştığı şeylerin -ki ben de gayet paylaşıyorum- aslında nasıl bir tepki oluşturduğuna değinmek istedim. Memati leş bir karakter zaten, ilişkisini değerlendirmek bile bence kadın-erkek ilişkilerine hakaret
niteliğinde. Zorba ve tehditkâr bir şekilde bir kadına yaklaşmayı komik ve ironik bir şekilde sunabileceklerini sanmaları ve bunu kimsenin dillendirmeyeceğini düşünmeleri… Ne diyebilirim ki Türk dizisi senaristlerinin genelinde böyle bir huy var. Deli Yürek’i seçme sebebim ise hem bizim çocukluğumuza denk gelmesi hem de başına gelen birçok şeye rağmen efendiliğini korumaya çalışmasıydı. Aslında bu kabadayı tip akımındaki en düzgün karakter oydu. Zeynebim türküsünü dinlerken ”Mamaş’ın köyüü” diyecek diye heyecanla bekliyordum ben… (Köken belirtmeye bak, düz Sivaslısın aga tamam.) Sevginin ve sevilmenin diğer dizilere nispetle elle tutulur bir şekilde anlatıldığı bir diziydi fakat her şeye rağmen bolca lüzumsuz kabadayılık içeren bir “mafyatik” diziydi. Toplumun en çok etkilendiği karakterlerden biriydi Polat dalgası çıkana kadar. Sonrasında daha farklı oldu elbette. Bu, “siyah uzun montlar” ve “rugan erkek ayakkabıları” modasından bizi kurtaran “basket şortlu site çocuklarına” ve “Z kuşağına” teşekkürü ayrıca borç bilirim. İyi ki varsınız…

Mafyatik tipin bir kadına zarar verme ihtimalini değerlendirsem de bu insanların en büyük meselelerinin diğer erkeklerle olduğunu da söylemekte fayda var. Sokak ortasında birini vurup polis gelene kadar ölmesini bekleyen insanlarla dolu bir memlekette, erkek cinsiyetin iktidarla iktidarsız bir ilişkide olduğunu söylemek yalan olmaz. Çünkü kendilerini koruyacak bir erk olduğunu düşünüyorlar. Bu konuda haklılar, her hâlükârda korunuyorlar. Diğer yandan da iktidarla çatışmaktan inanılmaz korkuyorlar çünkü kendilerini toplumda silahsız, bıçaksız, kaba güç kullanmadan kabul ettirip kendilerine saygı duymalarını sağlayamıyorlar. Yani iktidarsız olduklarını ortaya çıkaracak bir iktidara kesinlikle karşılar.

Kadınları, gencecik üniversite öğrencilerini polislerin yaka paça içeri almasından büyük bir keyif alan bu erkek tipi, kendileri polisle karşı karşıya geldiklerinde araya birilerini sokmadan konuşmak istemiyorlar. Önce bir tanıdıklar araya girsin, iktidar sahibi olduğu gösterilsin sonra işlem yapılsın (yapılırsa(!)). Evde, işte, sokakta her şekilde kendi iğrenç kimliklerini topluma din veya kabadayılık kisvesi altında kabul ettirmeye çalışanlara karşılık; hayatını birilerinin fikirlerine göre değil kendine göre kurmuş, zalimlerden başka kimseyle derdi olmayan, hangi işi yaparsa yapsın kimsenin kendisinden daha aşağıda olduğunu düşünmeyen erkeklere de sadece “Lütfen daha çok insanla muhatap olun da size özensinler.” demekten başka bir şey diyemiyorum…

Mişa Dirahşan

İnsan topluluklarının geçmişten bugüne kadar varlığını devam ettirebilmesi dünyaya sağlam tutunabilmesi için tarih bilgisi ve bilinci çok ama çok önemli bir husustur. Sadece bir millete ait olan ve onu diğerlerinden ayıran bazı özellikler vardır. Bu özellikler bir arada toplanarak o milletin kendine özgü kültürünü meydana getirir. Bu kültür, o milletin varoluşundan beri biriktirdiği ahlaki, manevi ve toplumsal tüm değerleri içinde barındırır. Eğer bir millet ileriye yönelik planlar yapıyorsa geçmişinden aldığı bu birikimleri kullanarak kendine sağlam bir kılavuz edinmelidir. Nitekim tarih, sahip olduğu bütün bu birikmişlik ile ileride neler olacağını tahmin edip uyarılarda bulunabilir.

“Tarihi canlı tutmak”, “tarihi yaşatmak” gibi başlıklar ve düşünceler bazı toplumlar tarafından tam olarak anlaşılmamıştır. Nitelikli, bilinçli tarih öğrenimi ve bilgisine sahip olmayan milletler, kültürlerini belli bir süre sonra başka kültürlere açık pazar hâline getirirler. Yani o kültürler ne getirirse burada kabul görür ve benimsenir. Zaten hâlihazırda kültür emperyalizminin kendini dayandırdığı nokta da bu değil midir? “Bilim hayatında da en muvaffak insanlar edebiyattan biraz nasibi olanlardır. Çünkü tarih de hayattır. Bu hayatı canlandırmak için bize hakikatler, bize geçmişten bir tablodaki parçalar gibi gelir. diye belirtmiş ünlü tarihçimiz Prof. Dr. Halil İnalcık. Bu sözden çok normal olarak her birey farklı anlamlar çıkarabilir. Ancak hocamızın bize burada sunmak istediği asıl düşünce, tarihin hayatla nasıl iç içe olduğu ve birlikte çalıştığıdır. 

Kendi tarihimizi yaşatmak ve başka kültürlerin etki alanına girmemek için geçmişten bugüne kadar yaptığımız birçok çalışmalar mevcut olmasına rağmen bu çalışmaların tam olarak anlaşılmaması maalesef üzücü bir durum. Bu çalışmaların yakın geçmiş zamanda en büyüğünü ülkemizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk yapmıştır. Manastır Askerî İdâdîsi’ndeki öğrenciliğinden beri Türk tarihine sevgi ve hayranlık besleyen Mustafa Kemal, buradan aldığı tarih sevgisini hayatının ileriki dönemlerinde olgunlaştırarak bir farkındalık yaratmaya çalışacaktır. Avrupa basını, Türk kültürünün Roma, Fars ve Arap medeniyetleri tarafından meydana getirildiğini söylerek Türkleri adeta aşağılıyor ve I. Dünya Savaşı’ndaki mağlubiyetini de göz önüne alarak benlik duygusunu iyice hırpalıyordu. Yunanlar ve İtalyanlar, Batı Anadolu topraklarının tarihsel olarak kendilerine ait olduğunu bildirerek hak iddia etmekten geri kalmıyolardı. Başarılı olan bağımsızlık mücadelesinin ardından, Mustafa Kemal Atatürk tarih bilincini filizlendirme ve canlandırma çabasına başlayacaktı.

Atatürk, öncelikle Türk milletinin geçmişinin sadece Osmanlı’dan ibaret olmadığı, geçmişte birçok güçlü devletler kurduğu düşüncelerini ortaya çıkarmayı hedefliyordu. Bu fikirleri sayesinde şerefli ve güçlü, geçmişinden gurur duyan, geleceğe daha sağlam adımlarla basan millet dinamizmi sağlanabilecekti. Şemsettin Günaltay’ın ifadelerine göre 19 Eylül 1923 tarihinde “İstanbul Darülfununu Edebiyat Meclisi Müderrisi”ne karşılık olarak “Tarihçilerle çok konuşacağız.” ifadesini kullanmıştır. Henüz daha o yıllardan gelecekte atacağı adımların sinyallerini vermiştir. 1929 yılından sonra hızlanan tarih çalışmaları 1930 yılında  “Türk Ocakları Kurultayı”nın kurulmasıyla daha büyük kurumların yolda olduğunun sinyallerini vermeye başlamıştır.

Atatürk’ün manevi kızlarından Afet İnan da bu kurultayda bulunanlar arasındaydı. Yine Atatürk’ün arzusu altında tetkik ve çalışmalara başlayan bu heyetin önceliği okullar için fasiküller hâlinde basılan “Türk Tarihinin Ana Hatları” eseri olmuştur. Türk tarihi hakkında oldukça yeni sayılan görüşlerle ortaya çıkan bu eserin hedef kitlesi okullardı. Ülkenin liderinin tarih eğitimi ve bilincine verdiği bu değer gerçekten de muazzam bir olaydır. Çünkü Atatürk, Türk milletinin geleceğini geçmişinden kuvvet alarak inşa etme planlarını yapıyordu.  

15 Nisan 1931’de kurulan “Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti”ni dil inkılabının ardından bugün adını bildiğimiz “Türk Tarih Kurumu”na çevirdi. Liseler için tarih kitapları çalışmaları yapılırken bu çalışmalarda, Prof. Dr. Mehmet Fuat Köprülü, Tevfik Bıyıklıoğlu, Reşit Galip gibi kimseler yer aldı. 1932 yılında Atatürk’ün direktifi ile “Birinci Türk Tarih Kongresi” toplandı. Türk milletine gerçek tarihini ve bu tarihinin ne kadar sağlam temellere dayandığını anlatmak için bir birlik meydana getirilmiş oldu. Yine 1932 yılında kurulan Türk Dil Kurumu, TTK ile tarih ve dil meseleleri üzerinde çalışacaktı. Atatürk’ün tarihe olan alakası ile ilgili genel düşünce, bir liderin tarihiyle duyduğu kıvanç ve iftiharı olarak şekillenmiştir. Gelecekte bunu yaşatacak olan nesiller olarak üzerimize düşen günümüze kadar gelen çalışmaların kıymetinin farkına varıp yüzlerce insanın emeklerinin boşa gitmemesi adına daha sıkı çalışmaya ve ilerlemeye devam etmektir. Çünkü Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi: ”Türk çocuğu ecdadını tanıdıkça daha büyük işler yapmak için kendinde kuvvet bulacaktır.” ideali ancak böyle hak ettiği yerlerde yükselecektir. 

Birinci Türk Tarih Kongresi 2 Temmuz 1932

Günümüzde tarih bilimi oldukça interdisipliner bir hâl almaya başladı, bunun bize getirdiklerini göz önüne alarak çalışmak da yarar olacaktır. Özellikle diğer sosyal bilimler ile neredeyse iç içe çalışılması durumunda olumlu sonuçlar vermesi yeni bir tarih anlayışına ön ayak olmaktadır. Gelecekte işleyiş açısından çok olumlu sonuçlar vereceğini düşündüğüm genetik bilimi ile birlikte çalışan bir tarih anlayışı bize yepyeni ufukları açma kapasitesine sahiptir. Eğer ileride kimliğini kaybetmiş, yok olmuş ya da erimiş bir millet olmak istemiyorsak gelişmesi için önem ve özveri isteyen tarih bilimine gereken bu ihtiyaçlarını sağlamalıyız. Unutmayın ki araştırmayan bir millet sadece kendine verileni görür ve duyar. Kendimizi araştırmacı bireyler olarak yetiştirerek tarihimizi sonsuza dek canlı tutmak için canla başla çalışmalıyız. Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi: 

“Tarihini bilmeyen bir millet, yok olmaya mahkumdur.” 

                                                                                                        Batuğhan Tatar