Zeynep Gökçe Azman

Editöryonetim

Vera Çakmak

Arif Nihat Asya 7 Şubat 1904 tarihinde Çatalca’ya bağlı İnceğiz köyünde doğdu. Babası Ziver Bey, annesi Fatma Hanım’dır.

Daha 7 günlükken babasını kaybeden küçük Arif, 3 yaşına kadar annesiyle beraber babaannesi ve dedesinin yanında yaşadı. Arif 3 yaşındayken Fatma Hanım, Osmanlı subayı Abdülrezzak Bey ile evlendi. Arif’in 1 yıl boyunca annesi ve üvey babasıyla mutlu bir yaşamı, Necati adında  kardeşi oldu. 1 yılın sonunda üvey babası Abdülrezzak Bey’in tayini Filistin’e çıkınca İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalan Fatma Hanım, tüm uğraşlarına rağmen Arif’i dedesinden alamadı. Oğlunun acısına dayanamayan Fatma Hanım’ın sütü kesildi ve ikinci evliliğinin meyvesi Necati oğlunu da kaybetti. Babannesinin ölümüyle halası Gülfem Hanım’ın yanına geçen Arif, Çatalca’nın Örçünlü köyünde ilk öğrenimine başladı. Balkanların huzurunun kaçması, Bulgarların Çatalca’ya yaklaşması ve baskıları üzerine ailecek İstanbul’a göç ettiler. Arif, İstanbul’da da öğrenimine devam edip Kocamustafapaşa ve Haseki mahalle mekteplerine gitti. Hırçın bir çocuk olan Arif zaman zaman halasında, bazen de amcası Recai Bey’in yanında kaldı.

1911 yılında Yusufpaşa Gülşen-i Maarif Rüştiyesi’ne (ilkokul) başladı. 1915’te okulunu bitirdi. 11 yaşında evinden ayrılıp Bolu Sultanisi’ne (ortaokul) gitti. Arif ilk şiirini bu okulda yazdı. 1920’de Bolu Sultanisi’nin lise bölümü kaldırılınca Kastamonu Sultanisi’ne geçti. 1923’te okulundan mezun olup İstanbul’a döndü. Hayat onu, tıpkı ağaçtan kopmuş bir yaprak gibi bir oraya bir buraya savurdu. 1923 yılında İstanbul’da Yüksek Öğretmen Okulu’nda yatılı olarak eğitimine başladı. Son sınıfa geçtiğinde İstanbullu Semiha Hanım ile evlendi. Bu evliliğin sonucu 2 oğlu dünyaya geldi: Reha Uğur ve Kemal Koray. Yaklaşık 14 yıl öğretmenlik yaptı. 1934 yılında Soyadı Kanunu’nun çıkmasıyla Arif Nihat, “Asya” soyadını aldı.

İlk eşi Semiha Hanım ile ayrılan Arif, 1941 yılında Servet Akdoğan ile büyük bir aşkla evlendi. Hayatının bu dönümüne kadar kendisini yarım tanımlayan Asya, mutluluğunu şu dizelerle kaleme aldı:

Ne şiirden ne de şöhrettendir,

Mutluluk Arif’e Servet’tendir.

Mutluluğunun sebebi hanımı Servet olan Asya, en büyük servetini de o olarak görür. Adana Erkek Lisesi Fizik-Kimya öğretmeni Servet Akdoğan, Arif Nihat Asya’yla tanıştığı zaman Asya, eşinden boşanmak üzere olan 2 çocuk babasıydı. Bu durum Servet Akdoğan’ı bir hayli ürküttü. Okul zamanında gizlice dolabına yerleştirilen mektupların yanı sıra Servet Akdoğan, Ankara’ya taşınma mecburiyetinde kalınca Asya’dan gelen mektupların sayısı arttı ve yaklaşık 14 ay sürdü, bununla kalmayıp evlilik dönemlerinde bile Asya eşine mektup yazmak için yüreğini kaleme döktü.

Asya bu ayrılığa dayanamıyordu, Servet’ini istiyor, kokusunu özlüyordu. Servet Akdoğan’ın Ankara’da kalma kararını duyan Arif Nihat Asya 16 Temmuz 1940’ta mektubunda şunları yazdı ” …Belki de her şey oldu bitti ve sen Ankara’da kalmak kararına beni alıştırmak istiyorsun. Yapma Servet. Sevginin sevgi ile karşılanmasını bilen büyük gönlün bu kararı nasıl verebildi? Bu kararı muhakkak gönlüne sormadan vermişsinizdir. 30 Temmuz 1940/ Ankara’da kalmak arzunu Ankara’da daha çok lüzumum var manasına alıyorum. Nerede daha çok lüzumun olduğunu gönlüm sana anlatamadıysa, hangi dili kullanayım şaşırdım kaldım.” Sevdiğine sitem ederken bile çok nahif ve zarifti Asya. Onu kırmaktan, üzmekten çekiniyordu. Onun çekeceği cefaları kendi sırtına yüklemek istiyordu. “İyi ol Servet. İyi et Servet. İyilik et Servet. Fakat yuvamıza bir hastalık mukadderse seni bıraksın bana gelsin Servet; hastalığın, imkansızlıkların, ümitsizliğin ne olduğunu ben bilirim fakat sen bilme, hayatım.” Servet Akdoğan verem olduğu zaman Asya’nın da yüreği verem oldu. Servet’inin hastalık döneminde yanında olamayan Asya, kendine kızgın ve kadere kırgındı. “Kendine iyi bak Servet. Bunu sana kaç kere yalvararak söyledim. Üzerine titreyen ağabeyler, kardeşler, ablalar var. Ve sana onlardan daha yakın olmak için yemin etmiş, senin duyacağın küçük bir acıyı senden ve bütün akrabalarından daha derin duyan biri var ki tanırsın.

Asya zaman zaman gönlünü teslim ettiği Servet’in, kendisinin ona âşık olduğu kadar âşık olmadığını düşünürdü. Hiçbir sevginin ona olan sevgisine denk olamayacağından onu suçlamadı aslında, sadece korktu. Korkularını 30 Temmuz 1940’da şöyle özetledi “Ben senin tek başına Ankara’yı Adana’ya tercihinden, Ankara’dakileri Adana’dakine tercih ediyor şeklinde bir korkuda duyuyorum… Bunları yazarken, gelen mektubunda ciddi bir teklif karşısında kalmış olmanı söylemen ne kadar haklı olduğumu gösteriyor. Senin bir zayıf anını bulurlar Servet.” Bir başka mektubunda ise “Sen beni sevmiyorsun fakat belki sadece benim tarafından bu kadar sevilmek sana fena gelmiyor, işte o kadar.” diyordu. Asya, Servet’inin kendisinden gitmesinden çok korkuyordu. Çünkü kendini ona layık bulmuyor, onun kadar iyi biri olduğunu düşünmüyordu. Ama onunla iyi biri olacağına inanıyordu. Kendisini Servet Asya’nın iyi edeceğine çok emindi. “Seni kaybetmek korkumu, bir an unuttuğumu kabul edelim. O zaman da seni Ankara’nın parıltısından ve kalabalığından ve –neticesiz kalacak olsa bile- tekliflerinden kıskandığımı söyleyebilirim.

Bir türlü aynı şehrin havasını teneffüs edemeyen bu çift, uzaktan nişan yapmak mecburiyetinde kaldı. Asya nişan konusunda çok ısrar etti. 30 Temmuz 1940’ta yazılan bir mektupta “Düğün için istediğin şeyleri temin edebileceğim günü bekleyeceğim. Fakat serbestliğin çabuk başladığı takdirde derhal nişan ve nikâh teşebbüsüne girişmek kararındayım.’’ Sözleri ile ciddiyetini ortaya koydu. Servet’inden uzaktayken sadece eline ulaşan mektuplar Asya’yı tatmin etmiyordu, parmağında bulunacak olan bir halkayla gönüllerini daha yakından bağlayacağını düşündü. “Parmağının ölçüsünü gönder, ölürsem Servet’imin nişanlısı olarak öleyim.” diye yazdı. Vuslat mahşere kalırsa eğer onun ulaşacağı en büyük mertebe Servet’in nişanlısı olmak olacaktı. Servet’inin bu mektubuna cevabının “Sen orada yaptır, ben burada yaptırayım.” olmasına çok kırıldı Arif. Arif için gönülleri daha sıkı bağlayan bu iki halkanın, desen ve incelikte eş olması lazımdı.

Servet Akdoğan’ın ağabeyi Fikri Akdoğan’a da defalarca mektup yazdı Asya. Fikri Bey kendisinden küçük olmasına rağmen, ona sevdiğinin ağabeyi olduğu için ağabey, Fikri Bey, aziz kardeşim diye hitap etti. Bir mektubunda Servet’i isteyip, bir mektubunda yüzükleri ayrı ayrı takacak olmalarının müsaadesini istedi Fikri Bey’den. Nişan halkalarının takan çift, evliliklerini Arif Nihat Asya’nın ölümüne kadar tam 34 yıl mutlu bir beraberlik ile sürdürdüler. Bir kızları ve bir oğulları oldu. Fırat ve Murat. Arif Nihat Asya daha doğmadan çocuklarına şiirlerini yazmıştı zaten. Servet Asya’nın ailesini kendi ailesi gibi benimseyen Arif Nihat Asya, defalarca mektuplarında “Safiye kardeşimin gözlerinden öperim, ağabeyime, ablama selamlarımı ilet, beni bu aileye kabul gördükleri için çok mutluyum.” diye dile getirdiHer bayram tüm aileyi kendi evinde toplayıp gelmediklerinde “Servet, nerede bizimkiler?” dedi. Yıllarca özlemini kalbinin en derinliğinde hissettiği “aile” kavramıyla tanışmıştı Asya. Bunun için Servet Asya’ya minnettardı. Ona sadece sevgisini değil ailesini, mutluluğu bahşetmişti.

Arif Nihat Asya, Adana Erkek Lisesi’nde eşine yazdığı mektupların kendisinin vefatından sonra Sevgi Mektupları adında basılmasını vasiyet etti. Asya, Servet’ine kavuşmak için beklediği süre zarfı boyunca yaşadığı heyecanı ve sevgiyi hiçbir zaman eksiltmedi. Eşine ilk günkü gibi âşıktı. Onu bir sevgili, eş, dost, arkadaş en çok da anne gibi gördü “Ondan doğmak isterdim. Ona, bu dünyaya ayak bastığım günün hatırasını acılı bir hatıra yapmazdım. Göğsü iyilik ve güzellik emzirirdi bana. İyi bir çocuk olurdum. ‘Onun çocuğu’ derlerdi. Bu, benim gördüğüm en saf, en temiz istek ve duygudur. Bu, eşini öyle bir sevmektir ki onda anne şefkatini bulmaktır. Yıllarca hasreti çekilen anne unsurunun vuslatına sebep olmaktır. Mektuplarında Servet Hanım’a hep “kızım, güzel kızım, Servet’im, S.A (Servet Asya), Bn. Servet (Benim Servet), mert kadınım, yuvam Servet” diye hitap ederdi.

Arif Nihat Asya 5 Ocak 1975’te vefat etti. Çocukları babasının vasiyetini yerine getirmek istedi lakin anneleri Servet Asya izin vermedi. Ancak kendi ölümünden sonra basabilecek olduklarını söyledi. Servet Asya 25 Kasım 1992’de vefat etti. Çocukları 66’sı evlenmeden önce yazılmış olan mektuplara, evlendikten sonra yazılan mektupları da ekledi ve toplam sayı 97’ye ulaşmış bu mektupları bir kitap hâline getirdi.

Ne yapsalar, ne söyleseler,

Dokunuyor.

Benim ne olacağım artık,

Alnımdan okunuyor.

Boşa gitti bütün,

Elimin, gönlümün,

Gözümün emeği…

Bir yaramaz tırtıla öğretemedim,

Koza örmeyi.

Geceler dolusu emek,

Gözler dolusu yaş…

Ve ayların batışı,

Yavaş yavaş.

Ne yapsalar, ne söyleseler,

Dokunuyor.

Benim ne olacağım artık,

Alnımdan okunuyor.

Sayılıydı günlerim, bitti.

Başka dileğim yok:

Arılarla bal yap çiçek mevsiminde,

Çiçeklerle kok.

-Ne söylüyorsun çocuk, sana ne oldu?

-Ellerin toprağına gömdüm Servet’imi;

Hazineydi, define oldu.

Ne yapsalar, ne söyleseler,

Dokunuyor.

Benim ne olacağım artık,

Alnımdan okunuyor.

Elif Gökçe Demez

Editör: Gülçin Kermen

Dili bozmak, o millete karşı işlenmiş en büyük suçlardandır. Uluslar kendi dilleriyle dünyaya gelir; onunla düşünür, onunla konuşur, sevincini de hüznünü de diliyle dillendirir.

Dilerseniz önce başlığımıza isim olan bu cümledeki herkesin pek aşina olmadığı fakat Türk halkının dilinde asırlardır yaşayan kelimeleri gözden geçirelim. Agu Eski Türkçeye ait bir kelimedir ve zehir demektir. Anadolu’da bu kelime hâlâ yaşatılmaktadır. Kimi bölgelerde avu olarak da kullanılır. Bukağı ( Eski Türkçe. Bukağu) atların çifte atmalarını ve kaçmalarını önlemek için ayaklarına vurulan demir halkalı köstektir, bu köstek eski zamanlarda mahkûmlara kaçmalarını önlemek amacıyla da takılmıştır. Bu kelime Emine Işınsu’nun, Niyazi Mısrî’nin hayatını anlattığı ünlü bir romanına da isim olmuştur. Bukağılamak fiili de buradan gelmektedir.

Türk dilinin tarihî serüvenini göz önüne alıp bir düşünelim. Gerçekten de Türk dili bozulmuş, agulanmış, bukağılanmıştı. Bilim ve sanat dili Arap ve Fars dilleri etkisinde kendinden geçmişti. Osmanlı Türkçesi olarak tanımlanan bu dil, üç dilden meydana gelen karışık, melez bir formdaydı. Halk, aydınların dilinden bir şey anlamıyor, aydınla halk arasındaki uzaklık gittikçe artıyordu.

19. yüzyılı reform çabalarıyla oldukça hareketli geçiren Osmanlı aydınlarının en temel problemlerinden biri de dildi. Bir tarafta Divan şiiri ile Batı şiiri arasında sıkışıp kalmış, dilin imkânlarını zorlayan; şiirde yeni türler denerken kelimelerde de özgün olma hevesiyle zaten tükenmiş olan Divan şiiri mirası ile son nefeslerini veren şairler ordusu vardı. Şiirlerinde eski kelimelerden yeni kelimeler üretmiş ( tiraje, şegaf, lerzende, puşide…) alışılmadık bağdaştırmalar ( havf-î siyah, leyâl-i girizân…) denemişlerdi. Zamanla kontrolden çıkan dil meselesinde önlem alarak çalışmalara başlayan aydınlar da olmuştu. Örneğin Şinasi gazeteyi “halkın anlayacağı dili kullanacak bir araç” olarak gören ilk kişidir. Yazıda açıklık olması, yapmacıklık olmaması, yazıyı halkın anlayacağı biçime sokmak fikri ve eylemi ilk Şinasi’de görülmüştü.

“Şu halde Şinasi dil ve edebiyat çağdaşlaşmasının öncüsüdür. Bu anlamda Şinasi iki yenilik getirmiştir: biri, halk sözlerinin edebi değeri olduğunu göstermek, ikincisi geleneksel yazı yazma kurallarını çiğnemek. Birinci alandaki çabası halk sözlerini toplamasında gözükür. İkinci alanda “Şair Evlenmesi” adlı oyunda geleneksel kuralları bozarak yapma olduğu için sahneye hiç uymayan Osmanlıca konuşmasına aykırı yazma denemesine girişmiştir. Böylece Osmanlıcada ilk gramatik anarşiyi o başlatmıştır: bu anarşinin sonu ise Osmanlıca (konuşmanın değil) yazmanın sonu olmuştur. (Osmanlıca konuşulan değil yazılan bir dildir.)”

Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY, İstanbul, 2019. syf 262

Şinasi bu eylemiyle Türk dilini bukağılarından kurtarma yolundaki ilk adımları attıran öncü isimlerden biri olmuştur. Bu küçük adımlarla bir şeyleri değiştirmek isteyen neslin kavram ve anlam sorunu yaşadığı da bilinmektedir. Bu nesil Tanzimat hareketiyle hak, hukuk ve eşit bir düzen arayışı içindeyken ulusu ifade edebilecek tek bir kelime bulamamış, Osmanlı aydınlanmasında sıkışıp kalmıştır. Batı’da eğitim görmüş, okuyan, araştıran bu neslin büyük problemi kavram kargaşası olurken Türk ulusunu ifade edememiş, millet kelimesinin de “ümmet” anlamında kullanılmasından ötürü ileriye doğru atılan adımlar gecikmiştir. Hâl böyle iken Osmanlı dilinin, ne Osmanlının son döneminde ne de Türkiye’de yazı dili olarak kalmasına imkân yoktur. Zamanla daha da derinden anlaşılacağı üzere önce yazı dilini millîleştirmek, Türkçeleştirmek, millî Türkiye’nin en mühim vazifelerinden biri hâline gelmiştir.

1911 yılında Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan milliyetçi aydınlar, Yeni Lisan isimli bir bildiri yayımlayarak Türk dilinin sadeleşmesini ve öz formuna ulaşmasını talep ettiler. Bu bildiriyle birlikte Türk dilindeki sorunların teşhisi ve çözümleri ortaya konulmuştur. Arapça ve Farsça gramer kurallarının kullanılmaması, bu kurallarla yapılan terkiplerin kaldırılması, Arapça ve Farsça kelimelerin Türkçede söylendikleri gibi yazılması, başka Türk lehçelerinden kelimeler alınmaması ve İstanbul konuşması esas alınarak yeni bir yazı dilinin meydana getirilmesi gibi çığır açan önermelerle Türk dili yeniden soluk almaya başlamıştır. Türk dili bu kurtuluşunu kendi kuvvet ve vasıflarına borçludur. Türk dili ikinci devre olarak adlandırılan sistematik ilerlemesine 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun“u ile devam eden süreçte başlayacaktır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderlik edeceği bu inkılapla çalışmalara devam edilecektir.

“Her büyük değişme aşamasında dil sorunu ya yeni anlamlara eski sözlük hazinesinden sözcük bulma ya hazinede bulunan eski köklerden yeni sözcükler uydurma, ya Fransızcadan söylenişine uygun Arap ya da Latin harfleriyle biçimlendirilmiş sözcük sokma ya da halk dili hazinesinde buluna  köklerden yeni terim sözcükler yapma gerekliliği bundan ileri gelmiştir.”

Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY, İstanbul, 2019. syf 319.

DİL MEDENİ OLMAK İSTEYEN ULUSLARDA ŞUURLA YARATILIR*

1930’lu yıllara gelindiğinde gerek düzenlenen Türk Dili Kurultayları olsun gerek akademik çalışmalar olsun her bakımdan Türk dili şuurla işlenmiştir. Türkiye’nin 20. yüzyılda başladığı bu işleme başka milletler çok erken devirlerde başlamıştır. Örneğin Alman ulusunun dil konusundaki çalışmalarını siyasi olaylar ışığında ele alalım. Fransızlar, Almanlardan evvel medenileşmiş ve Almanları etkilemişlerdir. 12. yüzyıldan sonra Almanlar üzerinde Fransız edebiyatı tesirleri görülmeye başlanmıştır. Yaşam tarzlarından nezaket kurallarına kadar bir Fransızlaşma gözlemlenmiştir. Almanlar bu devirde, halk edebiyatı mahsulleriyle halk şairlerinin halk dilinden eserler vermesiyle dillerini kurtarabilmişlerdir. 13. yüzyılda zuhur eden Nibelungen Destanı şüphesiz bu halk şairlerinin dillerini muhafaza etmeleri sayesinde yazılmıştı. 13. asır Almanya’sında ilim sahasında, Latin dilinden edebiyatta Fransız hâkimiyetine karşı bir hareket başladı. Nihayet 16. asırda Alman dili bu dillere üstün geldi. Luther’in girişimleriyle edebî bir dil yaratma süreci başladı. Luther Hristiyanlığın mukaddes kitabını Almancaya tercüme edebilmek için edebî bir dile ihtiyaç duydu ve halka yönelerek kullanılan en nezih lehçe ile dinî metinleri tercüme etti.

“Alman halkı ancak o günden itibaren bir millet teşkil etti, çünkü dil bir milletin ruhunun kalıbıdır.”

Sadri Maksudi Arsal, Türk Dili İçin, TDKY, Ankara 2017. syf 56.

Luther bu aydınlanma sürecinde Alman dilinin lehçelerini öğrendi ve gramer kaidelerini tespit etti. Halka ulaştı ve halk dilinin konuşmalarını tespit etti. Bilindiği üzere Luther, İncil tercümesinde tek bir yabancı kelime kullanmamıştır. Aynı dönemde Alman şairleri ve aydınları dillerini bir ilim ve edebiyat dili derecesine kavuşturdular. 17. yüzyıla gelindiğinde Alman dilini temizlemeye şair Martin Opitiz devam etmiştir. Bu süreçte topyekûn hareket eden aydınlar yeniden, şuurla Almancaya dönmeye başlamışlardır. 18. yüzyıla gelindiğinde hem edebî hem de ilmî dili işlemenin zirvelerine ulaşan Almanların dili, günümüzde müstakil bir dildir. Almanya örneğinden hareketle tarihte Fransızlar, Finler, Macarlar ve medenileşmiş uluslar dillerini şuurla işlemiş ve ıslah etmişlerdir.

“Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Tük milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

2 Eylül 1930
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Türkiye’de dil çalışmaları alanının önemli isimlerinden biri olan Sadri Maksudi’ye göre başka dillerden alınmış kelimelerin muadilleri Türkçede var ise Türkçe olanı tercih edilmelidir. Türkçe eklerden terim yaratılmalı, Türkçenin başka lehçelerinden – ihtiyaç var ise- kelimeler alınmalıdır. Türkçenin Sırları isimli eserin yazarı olan Nihad Sami Banarlı ise Arapça ve Farsçadan aldığımız kelimeleri mirî malımız olarak görür. Türkçeleşmiş kelimelerdir diyerek daha ılımlı bir yaklaşım sergiler. Halkın kullandığı nice kelime artık dilimize yerleşmiştir. Türkçeleşmiş kelimeler ifadesinin içi boş değildir. Gerçekten de asırlarca beraber yaşadığımız kimi kelimeler bir zaman sonra bizden olmuşlardır fakat her meselede olduğu gibi dil meselesinde de ölçülü davranmak gerekmektedir. Sadri Maksudi’ye göre bu görüşün temeli boştur. Müstakil bir dil yaratma işi ehemmiyetlidir. Dilimize giren her kelimeyi sahiplenmemiz en başta Türklüğümüze bir ihanettir.

Türk dili, tarihin pek eski dönemlerinden bu yana var olmuş ve kendini tamamlamıştır. Farklı coğrafyalara yayılmış pek çok lehçesi mevcuttur. Türk dili fiil bakımından zengindir, 4000’den fazla yalın mastarı bulunur. Ekleri pek çoktur ve bu ekler sayesinde köklerden yeni kelimeler türetilebilir. Ahenklidir. Cümle yapısı kurallıdır. Cümle başında öznesi, sonunda ise yüklemi bulunur. (İstisnaları mevcuttur) Türk dilinin gramer kurallarına, belirlenmiş kaidelerine aykırı olan isim ve tamlamalar değil günlük dilde, kamuya ait yerlerde bile kullanılmamalıdır. Bu konuda hassasiyet en başta devlet katında olmalıdır.


15 Nisan 1929
 
“Bizi cehaletten kurtaran Ulu Gazi var ol!”

Osmanlı’da var olan, Türk dilini aşağı ve bayağı görme temayülünde asıl sorulması gereken başka bir soru daha vardır. Milletler, boyunduruğu altına aldıkları uluslara dillerini zorla öğretir, bir kültür işgali de yaparlar. Osmanlı, kültür emperyalizmi yapacak bir devlet değildi elbette ancak neden koruması altına aldığı milletlerin dilleriyle iştigal olmuştur da birebir almıştır? Bu sorunun klişe bir yanıt olarak dönütü yüksek edebiyat kültürü etkisi olacaktır ancak eksiktir. Türk edebiyatının da o nispette edebî değeri yüksek değil midir? Fazlasıyla yüksektir. Bu, “Bengü Taşlara” yontulan yazılı dönemin de öncesinden gelen bir birikimdir. Yine de bu, Osmanlının dille olan sorununu aydınlatmak ve anlamaya çalışmak zihnimizi hayli kurcalayacaktır, biz düşünmeye devam edelim. Acaba İslam dininin bu konudaki rolü nedir? Türklük şuuru, Müslüman olma hissinin karşısında mağlup oldu da dil de bu yüzden mi kıymetini kaybetti? Bugün Arap alfabesini yüceltmenin altında Kur’an dili olması gibi nedenler yatıyorsa neden olmasın değil mi? Gözden çıkarılmış, yok sayılmış bir Türklük bilincinde elbette Türk dili de payını almıştır.

Günümüzde yükselen Osmanlı seviciliğinde dil konusunda içi bomboş bir hayal yatmaktadır. Bu tür insanlar Arap alfabesiyle bırakın okumayı, işitse bile anlayamayacağı bu karışık dilin savunuculuğunu yapmaktadır. Türk dilini bukağılarından kurtarmak için çabalayan onca neslin emeğinden habersiz olan bu yığınlar cehaletleriyle, çağdaşlaşma çabalarından rahatsız oldukları için eskiyi savunmaya kalkışmaktadır. Edebiyat alanında ayrım yapmadan bir bütün olarak görüp her devrini ayrı ayrı inceleyen, benimseyen ilim sahasındaki aydınlar bugün de vardır ve dil için çalışmaktadır. Ayrıştırmayı seven ve mazinin kuru hayalleriyle beslenen kişileri de suya düşmekte olan hülyalarıyla baş başa bırakmak gerekir. Zorunlu eğitim yıllarında bile Türkçenin önemini kavrayamamışlarsa bırakalım bu kişiler de cahil kalsın, müstahaktır.

Türk dilini sevmeden Türk’ü sevmek imkânsızdır. Çünkü milletin en büyük esası dilidir. Türk dili emekle işlenerek bu günlere kadar gelmiştir. Bizler bunu biliriz ve deriz ki mirasa miras katmak için çabalayan gençlerin ellerinde Türk dili yeniden yükselecektir.

*Bu cümleler Sadri Maksudi Arsal’ın Türk Dili İçin isimli kitabından alınmıştır.

Nur Aydoğan

Ekrem Müftüoğlu Lise döneminde 3 sene Doç. Dr. Bahtiyar Aslan, Hüseyin Akın ve Cengizhan Orakçı hocalarımdan yazı ve şiir eğitimleri aldım. Marmara Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümü 2. sınıf öğrencisiyim. Türk Edebiyatı Genç Sanat Dergisi’nde şiirlerimi, 30eksi.com’da ise şiir ve yazılarımı yayımlıyorum. Bunun yanında 30eksi.com’da editörlük görevi de yürütmekteyim.

Ozan Arif’e ithafen

Avrupa zekanın vatanı, Asya gönlün. Zekanın dili nesir; gönlün şiir. Biz de Asyalıyız. 

(Cemil Meriç)

İnsanın kuvveti aklı ve lisanı iledir.    

(Arap Atasözü)

                                                                                                     

                                                              

                                                                                       

İnsan için tarih boyunca birçok tanımlama yapılmıştır. Bu tanımlamalardan en meşhuru ise ‘hayvan-ı natık’tır. Yani ‘nutkeden (konuşan) hayvan’. Fakat konuşmak alelade bir konuşmak değil. ‘Nutuk’ hem sözdür hem de akıl. Mantık kelimesi de ‘nutuk’ kökünden gelir. İnsan nedir yahut ne değildir, değil yazımızın konusu. Amacımız insan açısından sözün ve konuşmanın ne kadar önemli olduğunu ifade etmek.

Sözün insan için ehemmiyetini “hayvan-ı natık” formülüyle kadim ulema ifade etmişler. Modern ulema da genel olarak sözün ve konuşmanın ne kadar önemli olduğunu ifade ediyor ancak toplumsal bazda öneminin altını çiziyor. Mesela Yuval Noah Harari, insanın bilinçsel gelişiminde etkili en temel saiklerden birinin “dedikodu edebilmesi ve hayal gücünün gelişmiş olması” olduğunu söylüyor. Bu kısımlar bilimsel ve üzerine tartışılası yerler. Bizim asıl konumuz ise “toplumda söz-lisan-edebiyat ve ozan”. Bu durumda milletler için lisanın ehemmiyetini incelememiz gerekmekte.

Milletler, topluluklar; ortak kültür, ortak geçmiş ve ortak gelecek ümitleriyle oluşur. Daha doğrusu millet nazariyeleri arasında en fazla kabul gören teori bu. Milletin teşekkülü için gereken bu özellikler ancak bir aktarım (tevarüs) ile mümkün olabilir. Bu aktarımın biricik aracısı ise dildir. Hatta Ernest Gellner’e göre “Lisan kültürün bir aleti değildir. Lisan kültürdür.” Bu, üzerinde düşünüldüğünde oldukça haklı bir önerme. Çünkü insanların muhayyilelerinde nesneleri ve dış dünyayı kelimeler tasvir eder. Bir nesneyi tasvir edecek herhangi bir kelime yoksa, dış dünyadaki herhangi bir nesne kelimelerle zihnî soyutlama yaşamamışsa o lisanı konuşanların zihninde o nesne de yoktur. Onun için bazı diller iptidaidir. Bazı dillerde felsefe ve bilim olmaz. Çünkü dilin gelişmişliği buna müsait değildir.

Millet hafızasının temel mirasçısı olan lisanla alakalı olarak Nicholas Ostler, ‘Kelime İmparatorluğu’ kitabında “İnsan gruplarının bayrakları ve markaları olmanın dışında diller, hatıralarımızın da bekçisidir. Yazılmadıkları zaman bile geçmişe ait bilgileri koruyan ve ezelden beri onları gelecek nesillere aktaran dillerdir” demektedir.

Millet hafızası, yazının olmadığı dönemlerde temel olarak sözlü kültürle muhafaza edilmiştir. Hatta yazılı kültüre geçildiğinde dahi sözlü kültür etkisini kaybetmemiştir. Yazılı kültürün en ileri safhasının yaşandığı dönemlerden birinde romantizm akımı ortaya çıkmıştır.

“Romantizm akımını romantik yapan özellik geçmişe ve halk kültürüne duyulan ilgidir.”  (Walter J. Ong)

Sözlü kültürün gerekli tevarüsü oluşturabilmesi birtakım kavramları ve meslekleri mecburi kılmıştır. Milletlerin teşekkülünü bu meslekler ve kavramlar mümkün kılmıştır.

Walter J. Ong, ‘Sözlü ve Yazılı Kültür’ isimli kitabında sözlü kültürün aktarım işlevini nasıl yerine getirdiğini şöyle anlatmıştır: “Düşüncenin ritmik, dengeli tekrarlarıyla ya da antitezleriyle kelimelerdeki ünsüz ve ünlü seslerin uyumuyla, sıfatlar ve kalıpsal ifadelerin akması, herkesin sık duyup kolay hatırladığı, kolay hatırlanacak şekilde biçimlenmiş atasözlerinin oluşması ve belli izleklere yerleştirilmesi (örneğin toplantı, yemek, düello vb.) gerekir.”

Toplumlar için de insanlar için de anımsayabildikleri vardır yalnızca. Anımsanmayan şeyler pek bir şey ifade etmez. Bu durumda Ong’un bahsettiği sözlü tevarüs mekanizmasının Türk milleti için nasıl işlediğiyle alakalı olarak Prof. Dr. İskender Öksüz’ün ‘Millet ve Milliyetçilik’ kitabında şöyle bir pasaja rastlıyoruz “Sözlü gelenekte mesajın fazla çarpıtılmaması için bazı hafıza yöntemleri kullanılıyordu. Mesajın her satırı aynı boyda ve yapıda parçalara ayrılıyor, her satırın sonunda veya başında aynı sesler yerleştiriliyordu. Bu yöntemlerin birincisine vezin, ikincisine kafiye diyoruz. Mısra sonlarını kafiyeli söylemek hâkim metot. Türk şiirinin mısra başlarında da kafiye kullanılmış.”

Yani Türk milletinin oluşumunda ve kültürel tevarüsünde, bizim biz olmamızda en ziyade müessir kişiler ozanlardır. Zira Türk edebiyatı -buz gibi Asyalı olan bir milletin edebiyatı- Cemil Meriç’in de dediği gibi şiirdi.
Türk millî kimliğini ve karakterini oluşturan en esaslı şey destanlardır. Destanlar, bir bütün hâlinde Türk geçmişinin ve millî kimliğin gelecek kuşaklara aktarılmasının yegâne vasıtasıdır. Türk kimliği ve Türk algısının oluşmasında destanlar o kadar büyük rol oynamıştır ki Bozkurt, Türeyiş vb. destanlar ile “Etnoloji ilmine göre kurt motifi Türkler için tipiktir. Eski Türk kaynaklarında Türk olmayanlar için ‘kurttan türeyenlerden değildir’.” der Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu.

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, ‘Türk Milli Kültürü’ isimli eserinde de der ki “Destanlar, kahramanlık menkıbeleri, aşk türküleri, acı tatlı hatıralar saz şairleri tarafından kopuz çalınarak söylenirdi.”

Zelimhan Yakub’un yazdığı, Nevid Müsmir’in muhteşem sesiyle yorumladığı o eşsiz şiirde de dendiği gibi:

  “Tanrı sesi, sözden evvel yarattı

    Tabiatın yağışı ses, karı ses

                        …..

    Neler yoktu lehçesinde insanın

    Kamanı ses, kavalı ses, tarı ses”

Destanlarda ve şiirlerde de sözden evvel ses duyulurdu. Önce kopuz çalar sonra destan, ilahi başlardı. Bu adet günümüze kadar sürmüş ve hâlâ devam etmektedir. Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükan, ‘Müslümanlıktan Evvel Türk Dinleri Şamanizm’ isimli kitabında bu konuda “Mülga tekkelerde gördüğümüz raks, zil def ve saz hep bu kadim Türk adetlerinin devamıdır.” demektedir.

Devam eden bu âdet genel olarak âşıklık geleneğidir. Bu geleneğin eski köklerinden gelen bir mistik tarafı vardır. Mesela Aşır Özek’in mest eden yorumuyla dinlediğimiz Alevi deyişinde sazdan bahsedilirken

     “Bana Hakk’ı soran oğul

       Haber al aşık sazından

       Göğsü Peygamber ağacı

       Kılıfı Ali bezinden

                ……..

       Cevri bunda dilli Kur’an

       Hem erkanlı yollu Kur’an

       Elimizde telli Kur’an

       Yürürüz Hakk’ın izinde” denmektedir. 

    

     

Sazın telli Kur’an oluşu keyfî bir yorum değildir. Deyişlerin çoğunda görebileceğimiz gibi bir tarihî kaydı ve hikmeti saklamaktadır. Hikmeti pirlere, erenlere havale edelim ve tarihî kaydın peşine düşelim.

      “Sonra ateş etrafında döner, davulu hızla vurur, Ülgen için konulan armağanı davulu ve tokmağıyla beraber kucaklar; mütemadiyen manzum ilahiler söyler. Ülgen için hazırlanan armağanı alıp göklere doğru yükselmeye başlandığını temsile girişir. Birinci kat göğe çıkıyor. Orada yıldırım, şimşek, gök gürültüsüyle karşılaşıyor. İkinci kat göğe çıkıyor.

      Bundan sonra Kam havanın ilerideki durumu hakkında kehanette bulunur. Göklerin her katında neler bulunduğunu anlatır. İlahiler söyleye söyleye dördüncü kat göğe çıkar. Davulu yine gök gürlemesini temsil eder. Beşinci kat göğe çıkar. Gök gürültüsü şiddetlenir.”

Prof. Dr. Abdulkadir İnan’ın, ‘Eski Türk Dini Tarihi’ kitabından alıntıladığım yukarıdaki bölüm, bir şaman ayinini anlatmakta. Şaman ayininde Kam, adeta göğün katlarını şiirle çıkmakta, şiirle ve ilahiyle gök katmanlarını zorlamakta.

      “Eski Türk inancında Kam, Tanrılarla insanlar arasında aracılığa malik, Tanrıların seçtiği kişidir. Kam’ın hayali geniştir, mistiktir ve yaratılıştan zekidir. Kam’ın vakit vakit canı sıkkındır.” En önemlisiyse Kam ‘tab’an şairdir, irticalen şiirler ilahiler söyler.’ Türk toplumunun en mühim, en mistik ve en Tanrısal kişileri Kamlardır. Yani bugün ki ozanlar, âşıklar.

Walter J. Ong’un ‘Sözlü ve Yazılı Kültür’ kitabında “Sözlü geleneğe bağlı ya da izini taşıyan çoğu sözel edim ve yaşam tarzı mücadeleci havasıyla okuryazarları çarpar” der. Ozanlar ve şairler her daim havadan, sudan, aşktan bahsetmezler. Çoğu zaman serttirler ve topluma yol gösterirler. Çünkü toplumu onlar inşa ederler. Bunun için Hz. Muhammed döneminde İslam aleyhine toplumu kışkırtan şairler, Şuara Suresi’nin 224-227. Ayetlerinde sert bir dille kınanmışlardır. Çünkü yalnızca şiir yazmamışlardır. Şiirleriyle topluma olumsuz yön vermişlerdir.  Bunun karşısında ise Hz. Muhammed, Müslüman Şair Hassân b. Sâbit’e dua etmiş ve İslam’ı savunmasını istemiştir.

Çünkü politika, geçmiş, toplum hepsi şairi ilgilendirir ve şair çoğu zaman hepsiyle ilgilenir. Eleştiri de zaten bir şair mesleğidir. Atsız’ın ‘Bozkurtlar’ında Kara Ozan söyler, Çinli katun sıkılır; gök çöker, yer yarılır. Osmanlı saraylarında Nef’i müebbeten haykırır. Başka türlü durmaz çünkü zulüm. Ses ve sözdür, şair ve ozandır zulme dur diyen.

Gelgelelim bu yazının yazılış sebebine. Türk milletinin varoluşuna katkı sağlayan son asrın büyük destancısı, asrımızın Dede Korkut’u, Ozan Arif (Arif Şirin) 13 Şubat 2019’da Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Her şeyiyle destancıydı. Ozandı. İlk mesele tevarüs ve anımsayabilmek demiştik. Şairane bir üslupla destan destan aktarımdı ilk şart. Yaşadığı ve gördüğü her şeyi hiç noksansız aktardı. 12 Eylül’ e giden yolda çekilenleri anlattı “Unutamam.” diyerek. Bizi yaralayan Kara Eylül’ü anlattı “C5” diyerek. Cumhuriyet’i anlattı. “Vay Babo!” dedi, yüzünü şarka dönerek. ‘Muhasebe’ tuttu yakın geçmişe. Önce sordu “Müslümanlar Neden Böyle?” diye, sonra cevap verdi ozanca “Ülküsüne kavuşamadan gitti.”, “Çin Seddi’nde sabah namazı kılamadığına yandı.”

Ne demişti Zelimhan Yakup?

       “Sesin varsa bil kişisen, bil ersen

         Sessizlerin gözyaşını silersen”

Sesi vardı, kişiydi, erdi. “Mümkün Değildir!” diye haykırdı, sessizlerin gözyaşını sildi.

Tanrısal bir yankıydı zihinlerimizde, ‘ercesine’ haykırdı bir ömür. Lanetli şuaraya karşı Hassân bin Sâbit gibi dik ve sabit durdu. Kara Ozan gibi haykırdı hain katunlara, töreyi bozan kağanlara. “O mezarda, sen zindanda, ben sürgün” dedi. Ev, bark, ocak, mal hepsinden geçti ama sürgünde bile susmadı. Sesi oldu, ozanlığıyla var etti milletini.

Her kıtasında ve her mısrasında göğü arşınlayan bir Kam’dı. Göğün ve sonsuzluğun sahibine uzandı.

“Ozan nedir?” “Şair kimdir?” “Ne iş yapar?” “Niçin önemlidir?” Tüm bu sorulara cevap vermeye çalıştığım bu yazıda aslında sadece “Neden Ozan Arif’i rahmetle anmalıyız? Ozanın ölümü neden önemlidir?” sorusuna cevap vermeye çalıştım. Gerçi benim vereceğim cevaplara çok da ihtiyacı yoktu ya ozanın…Kim onunla ve ülküsüyle alakalı bir soru sorsa cevabını ondan ve destanlarından alacak. Çünkü ozan o, kam o, lisanı tevarüs ettiren o, milleti var eden o. Rahmet, minnet ve saygıyla…

Yazımı, Ozan Arif’in ardından ozanlık geleneklerine uygun bir şekilde M. Bahadırhan Dinçaslan tarafından irticalen yakılmış bir ağıtla bitiriyorum.

     “Şi’rinle açtığın o izi süren

       Tabutluktan çıkıp, Mamak’a giren

       Nal bıyıklı tam on milyon alperen

       Vallahi… Billahi… Seninle şimdi”

Yunusemre Işık

KAYNAKÇA

Walter J. Ong – Sözlü ve Yazılı Kültür, Metis Yayınları, çev. Sema Postacıoğlu Banon

Prof. Dr. İskender Öksüz – Millet ve Milliyetçilik, Panama Yayınları

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu – Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat

Prof. Dr. Abdulkadir İnan – Eski Türk Dini Tarihi, Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri

Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükan – Müslümanlıktan Evvel Türk Dinleri Şamanizm, Ötüken Neşriyat

Ömer Nasuhi Bilmen – Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meal-i Alisi ve Tefsiri, Cilt 5, Kahraman Yayıncılık