Arif Nihat Asya 7 Şubat 1904 tarihinde Çatalca’ya bağlı İnceğiz köyünde doğdu. Babası Ziver Bey, annesi Fatma Hanım’dır.

Daha 7 günlükken babasını kaybeden küçük Arif, 3 yaşına kadar annesiyle beraber babaannesi ve dedesinin yanında yaşadı. Arif 3 yaşındayken Fatma Hanım, Osmanlı subayı Abdülrezzak Bey ile evlendi. Arif’in 1 yıl boyunca annesi ve üvey babasıyla mutlu bir yaşamı, Necati adında  kardeşi oldu. 1 yılın sonunda üvey babası Abdülrezzak Bey’in tayini Filistin’e çıkınca İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalan Fatma Hanım, tüm uğraşlarına rağmen Arif’i dedesinden alamadı. Oğlunun acısına dayanamayan Fatma Hanım’ın sütü kesildi ve ikinci evliliğinin meyvesi Necati oğlunu da kaybetti. Babannesinin ölümüyle halası Gülfem Hanım’ın yanına geçen Arif, Çatalca’nın Örçünlü köyünde ilk öğrenimine başladı. Balkanların huzurunun kaçması, Bulgarların Çatalca’ya yaklaşması ve baskıları üzerine ailecek İstanbul’a göç ettiler. Arif, İstanbul’da da öğrenimine devam edip Kocamustafapaşa ve Haseki mahalle mekteplerine gitti. Hırçın bir çocuk olan Arif zaman zaman halasında, bazen de amcası Recai Bey’in yanında kaldı.

1911 yılında Yusufpaşa Gülşen-i Maarif Rüştiyesi’ne (ilkokul) başladı. 1915’te okulunu bitirdi. 11 yaşında evinden ayrılıp Bolu Sultanisi’ne (ortaokul) gitti. Arif ilk şiirini bu okulda yazdı. 1920’de Bolu Sultanisi’nin lise bölümü kaldırılınca Kastamonu Sultanisi’ne geçti. 1923’te okulundan mezun olup İstanbul’a döndü. Hayat onu, tıpkı ağaçtan kopmuş bir yaprak gibi bir oraya bir buraya savurdu. 1923 yılında İstanbul’da Yüksek Öğretmen Okulu’nda yatılı olarak eğitimine başladı. Son sınıfa geçtiğinde İstanbullu Semiha Hanım ile evlendi. Bu evliliğin sonucu 2 oğlu dünyaya geldi: Reha Uğur ve Kemal Koray. Yaklaşık 14 yıl öğretmenlik yaptı. 1934 yılında Soyadı Kanunu’nun çıkmasıyla Arif Nihat, “Asya” soyadını aldı.

İlk eşi Semiha Hanım ile ayrılan Arif, 1941 yılında Servet Akdoğan ile büyük bir aşkla evlendi. Hayatının bu dönümüne kadar kendisini yarım tanımlayan Asya, mutluluğunu şu dizelerle kaleme aldı:

Ne şiirden ne de şöhrettendir,

Mutluluk Arif’e Servet’tendir.

Mutluluğunun sebebi hanımı Servet olan Asya, en büyük servetini de o olarak görür. Adana Erkek Lisesi Fizik-Kimya öğretmeni Servet Akdoğan, Arif Nihat Asya’yla tanıştığı zaman Asya, eşinden boşanmak üzere olan 2 çocuk babasıydı. Bu durum Servet Akdoğan’ı bir hayli ürküttü. Okul zamanında gizlice dolabına yerleştirilen mektupların yanı sıra Servet Akdoğan, Ankara’ya taşınma mecburiyetinde kalınca Asya’dan gelen mektupların sayısı arttı ve yaklaşık 14 ay sürdü, bununla kalmayıp evlilik dönemlerinde bile Asya eşine mektup yazmak için yüreğini kaleme döktü.

Asya bu ayrılığa dayanamıyordu, Servet’ini istiyor, kokusunu özlüyordu. Servet Akdoğan’ın Ankara’da kalma kararını duyan Arif Nihat Asya 16 Temmuz 1940’ta mektubunda şunları yazdı ” …Belki de her şey oldu bitti ve sen Ankara’da kalmak kararına beni alıştırmak istiyorsun. Yapma Servet. Sevginin sevgi ile karşılanmasını bilen büyük gönlün bu kararı nasıl verebildi? Bu kararı muhakkak gönlüne sormadan vermişsinizdir. 30 Temmuz 1940/ Ankara’da kalmak arzunu Ankara’da daha çok lüzumum var manasına alıyorum. Nerede daha çok lüzumun olduğunu gönlüm sana anlatamadıysa, hangi dili kullanayım şaşırdım kaldım.” Sevdiğine sitem ederken bile çok nahif ve zarifti Asya. Onu kırmaktan, üzmekten çekiniyordu. Onun çekeceği cefaları kendi sırtına yüklemek istiyordu. “İyi ol Servet. İyi et Servet. İyilik et Servet. Fakat yuvamıza bir hastalık mukadderse seni bıraksın bana gelsin Servet; hastalığın, imkansızlıkların, ümitsizliğin ne olduğunu ben bilirim fakat sen bilme, hayatım.” Servet Akdoğan verem olduğu zaman Asya’nın da yüreği verem oldu. Servet’inin hastalık döneminde yanında olamayan Asya, kendine kızgın ve kadere kırgındı. “Kendine iyi bak Servet. Bunu sana kaç kere yalvararak söyledim. Üzerine titreyen ağabeyler, kardeşler, ablalar var. Ve sana onlardan daha yakın olmak için yemin etmiş, senin duyacağın küçük bir acıyı senden ve bütün akrabalarından daha derin duyan biri var ki tanırsın.

Asya zaman zaman gönlünü teslim ettiği Servet’in, kendisinin ona âşık olduğu kadar âşık olmadığını düşünürdü. Hiçbir sevginin ona olan sevgisine denk olamayacağından onu suçlamadı aslında, sadece korktu. Korkularını 30 Temmuz 1940’da şöyle özetledi “Ben senin tek başına Ankara’yı Adana’ya tercihinden, Ankara’dakileri Adana’dakine tercih ediyor şeklinde bir korkuda duyuyorum… Bunları yazarken, gelen mektubunda ciddi bir teklif karşısında kalmış olmanı söylemen ne kadar haklı olduğumu gösteriyor. Senin bir zayıf anını bulurlar Servet.” Bir başka mektubunda ise “Sen beni sevmiyorsun fakat belki sadece benim tarafından bu kadar sevilmek sana fena gelmiyor, işte o kadar.” diyordu. Asya, Servet’inin kendisinden gitmesinden çok korkuyordu. Çünkü kendini ona layık bulmuyor, onun kadar iyi biri olduğunu düşünmüyordu. Ama onunla iyi biri olacağına inanıyordu. Kendisini Servet Asya’nın iyi edeceğine çok emindi. “Seni kaybetmek korkumu, bir an unuttuğumu kabul edelim. O zaman da seni Ankara’nın parıltısından ve kalabalığından ve –neticesiz kalacak olsa bile- tekliflerinden kıskandığımı söyleyebilirim.

Bir türlü aynı şehrin havasını teneffüs edemeyen bu çift, uzaktan nişan yapmak mecburiyetinde kaldı. Asya nişan konusunda çok ısrar etti. 30 Temmuz 1940’ta yazılan bir mektupta “Düğün için istediğin şeyleri temin edebileceğim günü bekleyeceğim. Fakat serbestliğin çabuk başladığı takdirde derhal nişan ve nikâh teşebbüsüne girişmek kararındayım.’’ Sözleri ile ciddiyetini ortaya koydu. Servet’inden uzaktayken sadece eline ulaşan mektuplar Asya’yı tatmin etmiyordu, parmağında bulunacak olan bir halkayla gönüllerini daha yakından bağlayacağını düşündü. “Parmağının ölçüsünü gönder, ölürsem Servet’imin nişanlısı olarak öleyim.” diye yazdı. Vuslat mahşere kalırsa eğer onun ulaşacağı en büyük mertebe Servet’in nişanlısı olmak olacaktı. Servet’inin bu mektubuna cevabının “Sen orada yaptır, ben burada yaptırayım.” olmasına çok kırıldı Arif. Arif için gönülleri daha sıkı bağlayan bu iki halkanın, desen ve incelikte eş olması lazımdı.

Servet Akdoğan’ın ağabeyi Fikri Akdoğan’a da defalarca mektup yazdı Asya. Fikri Bey kendisinden küçük olmasına rağmen, ona sevdiğinin ağabeyi olduğu için ağabey, Fikri Bey, aziz kardeşim diye hitap etti. Bir mektubunda Servet’i isteyip, bir mektubunda yüzükleri ayrı ayrı takacak olmalarının müsaadesini istedi Fikri Bey’den. Nişan halkalarının takan çift, evliliklerini Arif Nihat Asya’nın ölümüne kadar tam 34 yıl mutlu bir beraberlik ile sürdürdüler. Bir kızları ve bir oğulları oldu. Fırat ve Murat. Arif Nihat Asya daha doğmadan çocuklarına şiirlerini yazmıştı zaten. Servet Asya’nın ailesini kendi ailesi gibi benimseyen Arif Nihat Asya, defalarca mektuplarında “Safiye kardeşimin gözlerinden öperim, ağabeyime, ablama selamlarımı ilet, beni bu aileye kabul gördükleri için çok mutluyum.” diye dile getirdiHer bayram tüm aileyi kendi evinde toplayıp gelmediklerinde “Servet, nerede bizimkiler?” dedi. Yıllarca özlemini kalbinin en derinliğinde hissettiği “aile” kavramıyla tanışmıştı Asya. Bunun için Servet Asya’ya minnettardı. Ona sadece sevgisini değil ailesini, mutluluğu bahşetmişti.

Arif Nihat Asya, Adana Erkek Lisesi’nde eşine yazdığı mektupların kendisinin vefatından sonra Sevgi Mektupları adında basılmasını vasiyet etti. Asya, Servet’ine kavuşmak için beklediği süre zarfı boyunca yaşadığı heyecanı ve sevgiyi hiçbir zaman eksiltmedi. Eşine ilk günkü gibi âşıktı. Onu bir sevgili, eş, dost, arkadaş en çok da anne gibi gördü “Ondan doğmak isterdim. Ona, bu dünyaya ayak bastığım günün hatırasını acılı bir hatıra yapmazdım. Göğsü iyilik ve güzellik emzirirdi bana. İyi bir çocuk olurdum. ‘Onun çocuğu’ derlerdi. Bu, benim gördüğüm en saf, en temiz istek ve duygudur. Bu, eşini öyle bir sevmektir ki onda anne şefkatini bulmaktır. Yıllarca hasreti çekilen anne unsurunun vuslatına sebep olmaktır. Mektuplarında Servet Hanım’a hep “kızım, güzel kızım, Servet’im, S.A (Servet Asya), Bn. Servet (Benim Servet), mert kadınım, yuvam Servet” diye hitap ederdi.

Arif Nihat Asya 5 Ocak 1975’te vefat etti. Çocukları babasının vasiyetini yerine getirmek istedi lakin anneleri Servet Asya izin vermedi. Ancak kendi ölümünden sonra basabilecek olduklarını söyledi. Servet Asya 25 Kasım 1992’de vefat etti. Çocukları 66’sı evlenmeden önce yazılmış olan mektuplara, evlendikten sonra yazılan mektupları da ekledi ve toplam sayı 97’ye ulaşmış bu mektupları bir kitap hâline getirdi.

Ne yapsalar, ne söyleseler,

Dokunuyor.

Benim ne olacağım artık,

Alnımdan okunuyor.

Boşa gitti bütün,

Elimin, gönlümün,

Gözümün emeği…

Bir yaramaz tırtıla öğretemedim,

Koza örmeyi.

Geceler dolusu emek,

Gözler dolusu yaş…

Ve ayların batışı,

Yavaş yavaş.

Ne yapsalar, ne söyleseler,

Dokunuyor.

Benim ne olacağım artık,

Alnımdan okunuyor.

Sayılıydı günlerim, bitti.

Başka dileğim yok:

Arılarla bal yap çiçek mevsiminde,

Çiçeklerle kok.

-Ne söylüyorsun çocuk, sana ne oldu?

-Ellerin toprağına gömdüm Servet’imi;

Hazineydi, define oldu.

Ne yapsalar, ne söyleseler,

Dokunuyor.

Benim ne olacağım artık,

Alnımdan okunuyor.

Elif Gökçe Demez

Editör: Gülçin Kermen

Dili bozmak, o millete karşı işlenmiş en büyük suçlardandır. Uluslar kendi dilleriyle dünyaya gelir; onunla düşünür, onunla konuşur, sevincini de hüznünü de diliyle dillendirir.

Dilerseniz önce başlığımıza isim olan bu cümledeki herkesin pek aşina olmadığı fakat Türk halkının dilinde asırlardır yaşayan kelimeleri gözden geçirelim. Agu Eski Türkçeye ait bir kelimedir ve zehir demektir. Anadolu’da bu kelime hâlâ yaşatılmaktadır. Kimi bölgelerde avu olarak da kullanılır. Bukağı ( Eski Türkçe. Bukağu) atların çifte atmalarını ve kaçmalarını önlemek için ayaklarına vurulan demir halkalı köstektir, bu köstek eski zamanlarda mahkûmlara kaçmalarını önlemek amacıyla da takılmıştır. Bu kelime Emine Işınsu’nun, Niyazi Mısrî’nin hayatını anlattığı ünlü bir romanına da isim olmuştur. Bukağılamak fiili de buradan gelmektedir.

Türk dilinin tarihî serüvenini göz önüne alıp bir düşünelim. Gerçekten de Türk dili bozulmuş, agulanmış, bukağılanmıştı. Bilim ve sanat dili Arap ve Fars dilleri etkisinde kendinden geçmişti. Osmanlı Türkçesi olarak tanımlanan bu dil, üç dilden meydana gelen karışık, melez bir formdaydı. Halk, aydınların dilinden bir şey anlamıyor, aydınla halk arasındaki uzaklık gittikçe artıyordu.

19. yüzyılı reform çabalarıyla oldukça hareketli geçiren Osmanlı aydınlarının en temel problemlerinden biri de dildi. Bir tarafta Divan şiiri ile Batı şiiri arasında sıkışıp kalmış, dilin imkânlarını zorlayan; şiirde yeni türler denerken kelimelerde de özgün olma hevesiyle zaten tükenmiş olan Divan şiiri mirası ile son nefeslerini veren şairler ordusu vardı. Şiirlerinde eski kelimelerden yeni kelimeler üretmiş ( tiraje, şegaf, lerzende, puşide…) alışılmadık bağdaştırmalar ( havf-î siyah, leyâl-i girizân…) denemişlerdi. Zamanla kontrolden çıkan dil meselesinde önlem alarak çalışmalara başlayan aydınlar da olmuştu. Örneğin Şinasi gazeteyi “halkın anlayacağı dili kullanacak bir araç” olarak gören ilk kişidir. Yazıda açıklık olması, yapmacıklık olmaması, yazıyı halkın anlayacağı biçime sokmak fikri ve eylemi ilk Şinasi’de görülmüştü.

“Şu halde Şinasi dil ve edebiyat çağdaşlaşmasının öncüsüdür. Bu anlamda Şinasi iki yenilik getirmiştir: biri, halk sözlerinin edebi değeri olduğunu göstermek, ikincisi geleneksel yazı yazma kurallarını çiğnemek. Birinci alandaki çabası halk sözlerini toplamasında gözükür. İkinci alanda “Şair Evlenmesi” adlı oyunda geleneksel kuralları bozarak yapma olduğu için sahneye hiç uymayan Osmanlıca konuşmasına aykırı yazma denemesine girişmiştir. Böylece Osmanlıcada ilk gramatik anarşiyi o başlatmıştır: bu anarşinin sonu ise Osmanlıca (konuşmanın değil) yazmanın sonu olmuştur. (Osmanlıca konuşulan değil yazılan bir dildir.)”

Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY, İstanbul, 2019. syf 262

Şinasi bu eylemiyle Türk dilini bukağılarından kurtarma yolundaki ilk adımları attıran öncü isimlerden biri olmuştur. Bu küçük adımlarla bir şeyleri değiştirmek isteyen neslin kavram ve anlam sorunu yaşadığı da bilinmektedir. Bu nesil Tanzimat hareketiyle hak, hukuk ve eşit bir düzen arayışı içindeyken ulusu ifade edebilecek tek bir kelime bulamamış, Osmanlı aydınlanmasında sıkışıp kalmıştır. Batı’da eğitim görmüş, okuyan, araştıran bu neslin büyük problemi kavram kargaşası olurken Türk ulusunu ifade edememiş, millet kelimesinin de “ümmet” anlamında kullanılmasından ötürü ileriye doğru atılan adımlar gecikmiştir. Hâl böyle iken Osmanlı dilinin, ne Osmanlının son döneminde ne de Türkiye’de yazı dili olarak kalmasına imkân yoktur. Zamanla daha da derinden anlaşılacağı üzere önce yazı dilini millîleştirmek, Türkçeleştirmek, millî Türkiye’nin en mühim vazifelerinden biri hâline gelmiştir.

1911 yılında Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan milliyetçi aydınlar, Yeni Lisan isimli bir bildiri yayımlayarak Türk dilinin sadeleşmesini ve öz formuna ulaşmasını talep ettiler. Bu bildiriyle birlikte Türk dilindeki sorunların teşhisi ve çözümleri ortaya konulmuştur. Arapça ve Farsça gramer kurallarının kullanılmaması, bu kurallarla yapılan terkiplerin kaldırılması, Arapça ve Farsça kelimelerin Türkçede söylendikleri gibi yazılması, başka Türk lehçelerinden kelimeler alınmaması ve İstanbul konuşması esas alınarak yeni bir yazı dilinin meydana getirilmesi gibi çığır açan önermelerle Türk dili yeniden soluk almaya başlamıştır. Türk dili bu kurtuluşunu kendi kuvvet ve vasıflarına borçludur. Türk dili ikinci devre olarak adlandırılan sistematik ilerlemesine 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun“u ile devam eden süreçte başlayacaktır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderlik edeceği bu inkılapla çalışmalara devam edilecektir.

“Her büyük değişme aşamasında dil sorunu ya yeni anlamlara eski sözlük hazinesinden sözcük bulma ya hazinede bulunan eski köklerden yeni sözcükler uydurma, ya Fransızcadan söylenişine uygun Arap ya da Latin harfleriyle biçimlendirilmiş sözcük sokma ya da halk dili hazinesinde buluna  köklerden yeni terim sözcükler yapma gerekliliği bundan ileri gelmiştir.”

Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY, İstanbul, 2019. syf 319.

DİL MEDENİ OLMAK İSTEYEN ULUSLARDA ŞUURLA YARATILIR*

1930’lu yıllara gelindiğinde gerek düzenlenen Türk Dili Kurultayları olsun gerek akademik çalışmalar olsun her bakımdan Türk dili şuurla işlenmiştir. Türkiye’nin 20. yüzyılda başladığı bu işleme başka milletler çok erken devirlerde başlamıştır. Örneğin Alman ulusunun dil konusundaki çalışmalarını siyasi olaylar ışığında ele alalım. Fransızlar, Almanlardan evvel medenileşmiş ve Almanları etkilemişlerdir. 12. yüzyıldan sonra Almanlar üzerinde Fransız edebiyatı tesirleri görülmeye başlanmıştır. Yaşam tarzlarından nezaket kurallarına kadar bir Fransızlaşma gözlemlenmiştir. Almanlar bu devirde, halk edebiyatı mahsulleriyle halk şairlerinin halk dilinden eserler vermesiyle dillerini kurtarabilmişlerdir. 13. yüzyılda zuhur eden Nibelungen Destanı şüphesiz bu halk şairlerinin dillerini muhafaza etmeleri sayesinde yazılmıştı. 13. asır Almanya’sında ilim sahasında, Latin dilinden edebiyatta Fransız hâkimiyetine karşı bir hareket başladı. Nihayet 16. asırda Alman dili bu dillere üstün geldi. Luther’in girişimleriyle edebî bir dil yaratma süreci başladı. Luther Hristiyanlığın mukaddes kitabını Almancaya tercüme edebilmek için edebî bir dile ihtiyaç duydu ve halka yönelerek kullanılan en nezih lehçe ile dinî metinleri tercüme etti.

“Alman halkı ancak o günden itibaren bir millet teşkil etti, çünkü dil bir milletin ruhunun kalıbıdır.”

Sadri Maksudi Arsal, Türk Dili İçin, TDKY, Ankara 2017. syf 56.

Luther bu aydınlanma sürecinde Alman dilinin lehçelerini öğrendi ve gramer kaidelerini tespit etti. Halka ulaştı ve halk dilinin konuşmalarını tespit etti. Bilindiği üzere Luther, İncil tercümesinde tek bir yabancı kelime kullanmamıştır. Aynı dönemde Alman şairleri ve aydınları dillerini bir ilim ve edebiyat dili derecesine kavuşturdular. 17. yüzyıla gelindiğinde Alman dilini temizlemeye şair Martin Opitiz devam etmiştir. Bu süreçte topyekûn hareket eden aydınlar yeniden, şuurla Almancaya dönmeye başlamışlardır. 18. yüzyıla gelindiğinde hem edebî hem de ilmî dili işlemenin zirvelerine ulaşan Almanların dili, günümüzde müstakil bir dildir. Almanya örneğinden hareketle tarihte Fransızlar, Finler, Macarlar ve medenileşmiş uluslar dillerini şuurla işlemiş ve ıslah etmişlerdir.

“Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Tük milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

2 Eylül 1930
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Türkiye’de dil çalışmaları alanının önemli isimlerinden biri olan Sadri Maksudi’ye göre başka dillerden alınmış kelimelerin muadilleri Türkçede var ise Türkçe olanı tercih edilmelidir. Türkçe eklerden terim yaratılmalı, Türkçenin başka lehçelerinden – ihtiyaç var ise- kelimeler alınmalıdır. Türkçenin Sırları isimli eserin yazarı olan Nihad Sami Banarlı ise Arapça ve Farsçadan aldığımız kelimeleri mirî malımız olarak görür. Türkçeleşmiş kelimelerdir diyerek daha ılımlı bir yaklaşım sergiler. Halkın kullandığı nice kelime artık dilimize yerleşmiştir. Türkçeleşmiş kelimeler ifadesinin içi boş değildir. Gerçekten de asırlarca beraber yaşadığımız kimi kelimeler bir zaman sonra bizden olmuşlardır fakat her meselede olduğu gibi dil meselesinde de ölçülü davranmak gerekmektedir. Sadri Maksudi’ye göre bu görüşün temeli boştur. Müstakil bir dil yaratma işi ehemmiyetlidir. Dilimize giren her kelimeyi sahiplenmemiz en başta Türklüğümüze bir ihanettir.

Türk dili, tarihin pek eski dönemlerinden bu yana var olmuş ve kendini tamamlamıştır. Farklı coğrafyalara yayılmış pek çok lehçesi mevcuttur. Türk dili fiil bakımından zengindir, 4000’den fazla yalın mastarı bulunur. Ekleri pek çoktur ve bu ekler sayesinde köklerden yeni kelimeler türetilebilir. Ahenklidir. Cümle yapısı kurallıdır. Cümle başında öznesi, sonunda ise yüklemi bulunur. (İstisnaları mevcuttur) Türk dilinin gramer kurallarına, belirlenmiş kaidelerine aykırı olan isim ve tamlamalar değil günlük dilde, kamuya ait yerlerde bile kullanılmamalıdır. Bu konuda hassasiyet en başta devlet katında olmalıdır.


15 Nisan 1929
 
“Bizi cehaletten kurtaran Ulu Gazi var ol!”

Osmanlı’da var olan, Türk dilini aşağı ve bayağı görme temayülünde asıl sorulması gereken başka bir soru daha vardır. Milletler, boyunduruğu altına aldıkları uluslara dillerini zorla öğretir, bir kültür işgali de yaparlar. Osmanlı, kültür emperyalizmi yapacak bir devlet değildi elbette ancak neden koruması altına aldığı milletlerin dilleriyle iştigal olmuştur da birebir almıştır? Bu sorunun klişe bir yanıt olarak dönütü yüksek edebiyat kültürü etkisi olacaktır ancak eksiktir. Türk edebiyatının da o nispette edebî değeri yüksek değil midir? Fazlasıyla yüksektir. Bu, “Bengü Taşlara” yontulan yazılı dönemin de öncesinden gelen bir birikimdir. Yine de bu, Osmanlının dille olan sorununu aydınlatmak ve anlamaya çalışmak zihnimizi hayli kurcalayacaktır, biz düşünmeye devam edelim. Acaba İslam dininin bu konudaki rolü nedir? Türklük şuuru, Müslüman olma hissinin karşısında mağlup oldu da dil de bu yüzden mi kıymetini kaybetti? Bugün Arap alfabesini yüceltmenin altında Kur’an dili olması gibi nedenler yatıyorsa neden olmasın değil mi? Gözden çıkarılmış, yok sayılmış bir Türklük bilincinde elbette Türk dili de payını almıştır.

Günümüzde yükselen Osmanlı seviciliğinde dil konusunda içi bomboş bir hayal yatmaktadır. Bu tür insanlar Arap alfabesiyle bırakın okumayı, işitse bile anlayamayacağı bu karışık dilin savunuculuğunu yapmaktadır. Türk dilini bukağılarından kurtarmak için çabalayan onca neslin emeğinden habersiz olan bu yığınlar cehaletleriyle, çağdaşlaşma çabalarından rahatsız oldukları için eskiyi savunmaya kalkışmaktadır. Edebiyat alanında ayrım yapmadan bir bütün olarak görüp her devrini ayrı ayrı inceleyen, benimseyen ilim sahasındaki aydınlar bugün de vardır ve dil için çalışmaktadır. Ayrıştırmayı seven ve mazinin kuru hayalleriyle beslenen kişileri de suya düşmekte olan hülyalarıyla baş başa bırakmak gerekir. Zorunlu eğitim yıllarında bile Türkçenin önemini kavrayamamışlarsa bırakalım bu kişiler de cahil kalsın, müstahaktır.

Türk dilini sevmeden Türk’ü sevmek imkânsızdır. Çünkü milletin en büyük esası dilidir. Türk dili emekle işlenerek bu günlere kadar gelmiştir. Bizler bunu biliriz ve deriz ki mirasa miras katmak için çabalayan gençlerin ellerinde Türk dili yeniden yükselecektir.

*Bu cümleler Sadri Maksudi Arsal’ın Türk Dili İçin isimli kitabından alınmıştır.

Nur Aydoğan

Marmara Üniversitesi, Prof. Dr. Mehmet Aça’nın Halkbilimi dersi ödevidir.

Giriş

  Türkler, göçebeliklerinin mahsulü olarak birbirinden farklı pek çok kültürle doğrudan etkileşim şansı yakalamıştır. Bu etkileşimler sonucu bazen öz kültürdeki bazı inanışlar sonlandırılıp diğer kültürlerden inanışlar alındığı gibi bazen de eski inanışlar varlığını muhafaza etmeyi başarmıştır. Bunlar kimi zaman diğer inanışların bir parçası gibi görülerek devam ettirilmiş, kimi zaman özerkliğini korumuşlardır.

  Bu yazıda farklı inanışlardan etkilense de varlığını sürdüren inanışlardan “nazar” hakkında bazı detaylara değineceğim. Buna öncelikle nazarın ne olduğuyla başlayacak, daha sonra nazar kimlerden kimlere değer, nazardan nasıl korunulur gibi detaylarla devam edeceğim. 

  Bunu yaparken elimizde hâli hazırda bulunan kaynaklardan faydalanacağım gibi zaman zaman internet üzerinden elde ettiğim ancak bilginin sağlamlığından emin olduğum kaynaklardan da yararlanacağım.

1- Nazar Nedir?

  Nazar sözlükte “Belli kimselerde bulunduğuna inanılan, kıskançlık veya hayranlıkla bakıldığında insanlara, eve, mala mülke hatta cansız nesnelere kötülük verdiğine inanılan uğursuzluk, göz” ve “Bakış, bakma, göz atma” anlamlarına gelmektedir.

  Genelde “gelmek, uğramak, değmek, etmek” fiilleriyle birlikte kullanılır. “Nazar değmesi, nazara gelmek” gibi kullanımları, bir kişinin ya da nesnenin başına gelen kötü bir şeye açıklama bulunamaması durumunda kullanılırken “nazar etmek” ifadesi ise bu kötülüğe bir sebep olarak başka bir kişinin öldürücü bir güç niteliğindeki bakışıyla buna sebep olduğunu anlatmak için kullanılır. (Öger, 2007)

  Nazar İslam’da da kendine yer etmiştir. Nazar için Hz. Muhammed’in (s.a.v) “Nazardan Allah’a sığınınız. Çünkü göz (değmesi) gerçektir.” dediği hadislerde rivayet edilmektedir. Ancak Türk kültüründe bu ayetin aksine nazardan korunmak için muska takmak, göz şeklinde mavi boncuk takmak gibi ritüellerden vazgeçilmemiştir. Bu halk kültürünün zaman zaman dinin bile önüne geçtiğini göstermesinin yanında nazarın ne denli korkulan bir şey olduğunu, ne kadar kuvvetli görüldüğünü de belli etmektedir. Nazardan korunmak o kadar önemlidir ki bunun için her yöntem denenir. (Öcalan, 2010)

  Bunun yanında nazar herhangi bir şeye, herhangi bir kişiden değebilir. Nazar sevgiden değebileceği gibi kıskançlıktan da değebilir. Nazarı çok değen kişilere “kem göz” denir. (Öger, 2007) Bunun yanında örneğin bir tabak kırılırsa “Nazar değmiş”tir. Güzel ya da akıllı bir çocuk hastalanırsa nazardandır. Canlı cansız pek çok şeye nazar değebildiği gibi nazarın bir kişinin ölümüne sebep olduğuna inanıldığı bile gözükür. Örneğin bizzat annemden duyduğum bir hikâyeyi aynen aktarmak istiyorum.

 Halam, dokuz aylık iri yapılı çocuğunu hamama götürmüş ve çocuk daha dokuz aylık olmasına rağmen yürüyebilen bir çocukmuş. Hamamda kadının biri çocuğu sevmiş ve sonra eve dönmüşler. Eve döndükten sonra çocuğun karnından sesler gelmiş ve babam hastaneye götürmek üzere gidip araba getirene kadar çocuk nazardan ölmüş. 

  Bu gibi hikâyeler sıralanabilir; bir çocuk nazardan felç olabilir, bir kadının ameliyatı başarısız geçebilir ya da sonrasında komplikasyon gelişebilir, bir kedi hastalanabilir, bir eşya kırılabilir, mutlu bir çiftin arası bozulabilir hatta boşanabilirler ve nicesi… Kısacası Türk kültüründe nazarın gücünün yetmediği şey, yoktur.

2- Nazardan Korunma ve Kurtulma Yolları

  Kültür, böyle büyük bir tehlike olarak gördüğü nazarı başıboş bırakmamış, ondan korunmak için bazı yollar üretmiştir. Bu yollar kimi zaman dinî etkilerle belirlenmiş, kimi zaman ise tarihin bilinmeyen zamanlarında türemiştir. Bunlardan birkaç tanesini listelemek ihtiyacını gördüm. Ancak sayfa sayımız kısıtlı olduğu için ne yazık ki elimizdeki kaynaklarda geçen ve bildiğim tüm “nazardan korunma ve kurtulma yollarını” paylaşamayacağım.

1. Bebek, kırkı çıkmadan dışarı çıkarılmaz ve eve gelen kem gözlerden korunur.

2. Çocuğa mevlid yapılır, Kur’an okutulur.

3. Güzel bir çocuk, güzel bir ev hayvanı ya da besili bir hayvandan bahsedilirken, bir hastalığı atlatmış bir kişi ya da doğum yapmış bir kadından ya da mutlu bir birlikteliği olan bir çiftten bu yönleriyle bahsedilirken ve daha nice olumlu durumla karşılaşılınca “Maşallah” denir.

4. Evlere, kıyafetlere, hayvanların tasmalarına ve pek çok şeye nazar boncuğu takılır. Günümüzde boncuk takılamayacak zeminlere “gök boncuk” resimlerinin iliştirildiği bile görülür.

5. Çocuk sevilirken güzelliğine çirkinliğine bakılmaksızın “Çirkin” ve benzeri kötü sözler kullanılarak sevilir.

6. Muska takılır. Muskanın besi hayvanlarına takıldığı da görülür. 

7. Nazar değmemesi için “Elem tere fiş, kem gözlere şiş.” sözü söylenir.

8. Pek çok canlı ya da cansız nesnenin nazardan korunması için tepesinden tuz dökülür, tepesinde ekmek kırılır.

9. Evden çıkmadan Ayet-el Kürsi okuyan kişi nazardan korunur.

10. Evlere, arabalara at nalı, köpek kemiği, kaplumbağa kabuğu, iğde çekirdeği, hurma çekirdeği gibi bazı cisimler konulur… (Acıpayamlı, 1962) (Boratav, 2003)(Öger, 2007) (Öcalan, 2010)

 Nazardan korunmak için pek çok yöntem olduğu gibi nazar değdiği zaman bundan kurtulmak için de kullanılan bazı yöntemler vardır. Bu yöntemler de nazardan korunma yolları gibi kimi zaman dinî etkilerle belirlendiği gibi yine kimi zaman belirsiz zamanlarda türemiştir.

1. Nazar değen kişiye tecrübeli bir hocaya Kur’an okutulur. Bu sırada özellikle Nâs, Felâk ve Fâtiha sureleri ile Ayet-el Kürsi okunur. 

2. Kurşun dökülür. Nazar değen kişinin başının üstüne bir örtü gerilip örtünün üzerine metal bir kap konulur ve kaba su konulur. Başka bir kapta eritilen kurşun kişinin başının üzerindeki kaba dökülür. Daha sonra besmele çekilip dualar edilmesiyle kurşun dökme ritüeli gerçekleşmiş olur.

3. Felâk, Nâs sureleri gibi, Ayet-el Kürsi gibi Kur’an ayetleri okunup üflenmiş zeytinyağı ile tütsü yapılır, bir ateşin üzerine tuz atılır ve tuzun çatlaması beklenir. Tuz çatlayınca nazar değmiş olan çocuk ateşin üzerinde çevrilir. Buna “tuz çevirme” denir.

4. İnekler danayı emzirmediğinde, bebekler annelerini emmediğinde ya da bir kişide baş ağrısı veya hâlsizlik olduğunda nazar değdiğine inanılır. Bu nazarı def etmek için “kömür söndürme” denilen ritüel yapılır. Bir kişi kömürün yandığı yerin kenarına bir kap su koyup “İhlâs” suresini okuyarak ateşten bir kömür aldıktan sonra bu suyun içinde söndürür. Bu işlemi yedi kez yapar ve kömürü suya atmadan önce nazarı değdiğine inanılan kişileri düşünür. Su kabının dibine çöken kömürde ya da suya atıldığında ses çıkaran kömürde düşünülen kişi kimse nazarın o kişiden değdiğine inanılır. Daha sonra nazar değen kişiye bu sudan içirilir ve eline, yüzüne, ayaklarına serpiştirilir ya da eğer bir ineğe nazar değdiyse su ineğin ve dananın üzerine serpiştirilip ineğin memelerine sürülür. (Acıpayamlı, 1962) (Öger, 2007) (Öcalan, 2010)

Sonuç

   Nazar halk kültüründe, açıklamak için yeterli imkânın bulunmadığı hastalıklar, felaketler, ölümler gibi pek çok olayın sebebini açıklamak için kullanılmıştır. Canlılığını gayet etkin bir şekilde korumakta olan bu inanış günümüzde de açıklanamayan pek çok olayın nedeni olarak öne sürülmektedir. Bunun yanında belli bir nedeni olan bazı olaylara bile nazarın sebep olduğu söylenir.

   Zaman zaman nazar değdirdiği düşüncesiyle insanlar birbirine düşman olur, zaman zaman nazarın gücünü sorgulama cesaretinde bulunanlar dediğine tövbe ettirilir. Çünkü nazar artık belki de genetik kodlarımıza işleyecek kadar geçmişi olan bir inanıştır. Öyle ki, dinine düşkün insanlar bile nazardan korunmak için dinî olsun olmasın pek çok yöntem dener.

  Bu yazının sonunda halk kültürünün canlılığını koruyup korumadığını anlamak için “nazar”ın yardımının azımsanamayacak kadar çok olacağı fikrine kapıldım. Örneğin şehirlerde nazardan kurtulmak için denenen yollar iyice azalmıştır. Örneğin benim İstanbul’da şu ana kadar rastladıklarım yalnızca Kur’an okutulması ile kurşun dökülmesiydi. Bu, nazarın aslında halk kültürünün kaybolması en zor inanışı olduğunun bir kanıtı niteliğindedir. Yani Türk halkının nazara yönelik tutumlarını incelemek aslında halkın kültüründen ne kadar koptuğunu da gösterecektir.


Kaynakça

Acıpayamlı, O. (1962). Anadolu’da Nazarla İlgili Bazı Adet ve İnanmalar. Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi, XX(1-2), 1-40.

Boratav, P. N. (2003). Türk Halkbilimi II – 100 Soruda Türk Folkloru (İnanışlar, Töre ve Törenler, Oyunlar). İstanbul: Koç Kültür Sanat ve Tanıtım Hizmetleri Tic. A.Ş.

Öcalan, F. Z. (2010). Günümüzde Nazarlık: Formları, Kullanım Alanları ve İşlevleri. Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi.

Öger, A. (2007). İçel Yöresinde Nazarla İlgili İnanış ve Uygulamalar. I. Uluslararası Türk Dünyası Kültür Kurultayı Bildirileri – IV (s. 1561, 1569). Ankara: Ege Üniversitesi Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü.

Ekrem Müftüoğlu

Ozan Arif’e ithafen

Avrupa zekanın vatanı, Asya gönlün. Zekanın dili nesir; gönlün şiir. Biz de Asyalıyız. 

(Cemil Meriç)

İnsanın kuvveti aklı ve lisanı iledir.    

(Arap Atasözü)

                                                                                                     

                                                              

                                                                                       

İnsan için tarih boyunca birçok tanımlama yapılmıştır. Bu tanımlamalardan en meşhuru ise ‘hayvan-ı natık’tır. Yani ‘nutkeden (konuşan) hayvan’. Fakat konuşmak alelade bir konuşmak değil. ‘Nutuk’ hem sözdür hem de akıl. Mantık kelimesi de ‘nutuk’ kökünden gelir. İnsan nedir yahut ne değildir, değil yazımızın konusu. Amacımız insan açısından sözün ve konuşmanın ne kadar önemli olduğunu ifade etmek.

Sözün insan için ehemmiyetini “hayvan-ı natık” formülüyle kadim ulema ifade etmişler. Modern ulema da genel olarak sözün ve konuşmanın ne kadar önemli olduğunu ifade ediyor ancak toplumsal bazda öneminin altını çiziyor. Mesela Yuval Noah Harari, insanın bilinçsel gelişiminde etkili en temel saiklerden birinin “dedikodu edebilmesi ve hayal gücünün gelişmiş olması” olduğunu söylüyor. Bu kısımlar bilimsel ve üzerine tartışılası yerler. Bizim asıl konumuz ise “toplumda söz-lisan-edebiyat ve ozan”. Bu durumda milletler için lisanın ehemmiyetini incelememiz gerekmekte.

Milletler, topluluklar; ortak kültür, ortak geçmiş ve ortak gelecek ümitleriyle oluşur. Daha doğrusu millet nazariyeleri arasında en fazla kabul gören teori bu. Milletin teşekkülü için gereken bu özellikler ancak bir aktarım (tevarüs) ile mümkün olabilir. Bu aktarımın biricik aracısı ise dildir. Hatta Ernest Gellner’e göre “Lisan kültürün bir aleti değildir. Lisan kültürdür.” Bu, üzerinde düşünüldüğünde oldukça haklı bir önerme. Çünkü insanların muhayyilelerinde nesneleri ve dış dünyayı kelimeler tasvir eder. Bir nesneyi tasvir edecek herhangi bir kelime yoksa, dış dünyadaki herhangi bir nesne kelimelerle zihnî soyutlama yaşamamışsa o lisanı konuşanların zihninde o nesne de yoktur. Onun için bazı diller iptidaidir. Bazı dillerde felsefe ve bilim olmaz. Çünkü dilin gelişmişliği buna müsait değildir.

Millet hafızasının temel mirasçısı olan lisanla alakalı olarak Nicholas Ostler, ‘Kelime İmparatorluğu’ kitabında “İnsan gruplarının bayrakları ve markaları olmanın dışında diller, hatıralarımızın da bekçisidir. Yazılmadıkları zaman bile geçmişe ait bilgileri koruyan ve ezelden beri onları gelecek nesillere aktaran dillerdir” demektedir.

Millet hafızası, yazının olmadığı dönemlerde temel olarak sözlü kültürle muhafaza edilmiştir. Hatta yazılı kültüre geçildiğinde dahi sözlü kültür etkisini kaybetmemiştir. Yazılı kültürün en ileri safhasının yaşandığı dönemlerden birinde romantizm akımı ortaya çıkmıştır.

“Romantizm akımını romantik yapan özellik geçmişe ve halk kültürüne duyulan ilgidir.”  (Walter J. Ong)

Sözlü kültürün gerekli tevarüsü oluşturabilmesi birtakım kavramları ve meslekleri mecburi kılmıştır. Milletlerin teşekkülünü bu meslekler ve kavramlar mümkün kılmıştır.

Walter J. Ong, ‘Sözlü ve Yazılı Kültür’ isimli kitabında sözlü kültürün aktarım işlevini nasıl yerine getirdiğini şöyle anlatmıştır: “Düşüncenin ritmik, dengeli tekrarlarıyla ya da antitezleriyle kelimelerdeki ünsüz ve ünlü seslerin uyumuyla, sıfatlar ve kalıpsal ifadelerin akması, herkesin sık duyup kolay hatırladığı, kolay hatırlanacak şekilde biçimlenmiş atasözlerinin oluşması ve belli izleklere yerleştirilmesi (örneğin toplantı, yemek, düello vb.) gerekir.”

Toplumlar için de insanlar için de anımsayabildikleri vardır yalnızca. Anımsanmayan şeyler pek bir şey ifade etmez. Bu durumda Ong’un bahsettiği sözlü tevarüs mekanizmasının Türk milleti için nasıl işlediğiyle alakalı olarak Prof. Dr. İskender Öksüz’ün ‘Millet ve Milliyetçilik’ kitabında şöyle bir pasaja rastlıyoruz “Sözlü gelenekte mesajın fazla çarpıtılmaması için bazı hafıza yöntemleri kullanılıyordu. Mesajın her satırı aynı boyda ve yapıda parçalara ayrılıyor, her satırın sonunda veya başında aynı sesler yerleştiriliyordu. Bu yöntemlerin birincisine vezin, ikincisine kafiye diyoruz. Mısra sonlarını kafiyeli söylemek hâkim metot. Türk şiirinin mısra başlarında da kafiye kullanılmış.”

Yani Türk milletinin oluşumunda ve kültürel tevarüsünde, bizim biz olmamızda en ziyade müessir kişiler ozanlardır. Zira Türk edebiyatı -buz gibi Asyalı olan bir milletin edebiyatı- Cemil Meriç’in de dediği gibi şiirdi.
Türk millî kimliğini ve karakterini oluşturan en esaslı şey destanlardır. Destanlar, bir bütün hâlinde Türk geçmişinin ve millî kimliğin gelecek kuşaklara aktarılmasının yegâne vasıtasıdır. Türk kimliği ve Türk algısının oluşmasında destanlar o kadar büyük rol oynamıştır ki Bozkurt, Türeyiş vb. destanlar ile “Etnoloji ilmine göre kurt motifi Türkler için tipiktir. Eski Türk kaynaklarında Türk olmayanlar için ‘kurttan türeyenlerden değildir’.” der Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu.

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu, ‘Türk Milli Kültürü’ isimli eserinde de der ki “Destanlar, kahramanlık menkıbeleri, aşk türküleri, acı tatlı hatıralar saz şairleri tarafından kopuz çalınarak söylenirdi.”

Zelimhan Yakub’un yazdığı, Nevid Müsmir’in muhteşem sesiyle yorumladığı o eşsiz şiirde de dendiği gibi:

  “Tanrı sesi, sözden evvel yarattı

    Tabiatın yağışı ses, karı ses

                        …..

    Neler yoktu lehçesinde insanın

    Kamanı ses, kavalı ses, tarı ses”

Destanlarda ve şiirlerde de sözden evvel ses duyulurdu. Önce kopuz çalar sonra destan, ilahi başlardı. Bu adet günümüze kadar sürmüş ve hâlâ devam etmektedir. Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükan, ‘Müslümanlıktan Evvel Türk Dinleri Şamanizm’ isimli kitabında bu konuda “Mülga tekkelerde gördüğümüz raks, zil def ve saz hep bu kadim Türk adetlerinin devamıdır.” demektedir.

Devam eden bu âdet genel olarak âşıklık geleneğidir. Bu geleneğin eski köklerinden gelen bir mistik tarafı vardır. Mesela Aşır Özek’in mest eden yorumuyla dinlediğimiz Alevi deyişinde sazdan bahsedilirken

     “Bana Hakk’ı soran oğul

       Haber al aşık sazından

       Göğsü Peygamber ağacı

       Kılıfı Ali bezinden

                ……..

       Cevri bunda dilli Kur’an

       Hem erkanlı yollu Kur’an

       Elimizde telli Kur’an

       Yürürüz Hakk’ın izinde” denmektedir. 

    

     

Sazın telli Kur’an oluşu keyfî bir yorum değildir. Deyişlerin çoğunda görebileceğimiz gibi bir tarihî kaydı ve hikmeti saklamaktadır. Hikmeti pirlere, erenlere havale edelim ve tarihî kaydın peşine düşelim.

      “Sonra ateş etrafında döner, davulu hızla vurur, Ülgen için konulan armağanı davulu ve tokmağıyla beraber kucaklar; mütemadiyen manzum ilahiler söyler. Ülgen için hazırlanan armağanı alıp göklere doğru yükselmeye başlandığını temsile girişir. Birinci kat göğe çıkıyor. Orada yıldırım, şimşek, gök gürültüsüyle karşılaşıyor. İkinci kat göğe çıkıyor.

      Bundan sonra Kam havanın ilerideki durumu hakkında kehanette bulunur. Göklerin her katında neler bulunduğunu anlatır. İlahiler söyleye söyleye dördüncü kat göğe çıkar. Davulu yine gök gürlemesini temsil eder. Beşinci kat göğe çıkar. Gök gürültüsü şiddetlenir.”

Prof. Dr. Abdulkadir İnan’ın, ‘Eski Türk Dini Tarihi’ kitabından alıntıladığım yukarıdaki bölüm, bir şaman ayinini anlatmakta. Şaman ayininde Kam, adeta göğün katlarını şiirle çıkmakta, şiirle ve ilahiyle gök katmanlarını zorlamakta.

      “Eski Türk inancında Kam, Tanrılarla insanlar arasında aracılığa malik, Tanrıların seçtiği kişidir. Kam’ın hayali geniştir, mistiktir ve yaratılıştan zekidir. Kam’ın vakit vakit canı sıkkındır.” En önemlisiyse Kam ‘tab’an şairdir, irticalen şiirler ilahiler söyler.’ Türk toplumunun en mühim, en mistik ve en Tanrısal kişileri Kamlardır. Yani bugün ki ozanlar, âşıklar.

Walter J. Ong’un ‘Sözlü ve Yazılı Kültür’ kitabında “Sözlü geleneğe bağlı ya da izini taşıyan çoğu sözel edim ve yaşam tarzı mücadeleci havasıyla okuryazarları çarpar” der. Ozanlar ve şairler her daim havadan, sudan, aşktan bahsetmezler. Çoğu zaman serttirler ve topluma yol gösterirler. Çünkü toplumu onlar inşa ederler. Bunun için Hz. Muhammed döneminde İslam aleyhine toplumu kışkırtan şairler, Şuara Suresi’nin 224-227. Ayetlerinde sert bir dille kınanmışlardır. Çünkü yalnızca şiir yazmamışlardır. Şiirleriyle topluma olumsuz yön vermişlerdir.  Bunun karşısında ise Hz. Muhammed, Müslüman Şair Hassân b. Sâbit’e dua etmiş ve İslam’ı savunmasını istemiştir.

Çünkü politika, geçmiş, toplum hepsi şairi ilgilendirir ve şair çoğu zaman hepsiyle ilgilenir. Eleştiri de zaten bir şair mesleğidir. Atsız’ın ‘Bozkurtlar’ında Kara Ozan söyler, Çinli katun sıkılır; gök çöker, yer yarılır. Osmanlı saraylarında Nef’i müebbeten haykırır. Başka türlü durmaz çünkü zulüm. Ses ve sözdür, şair ve ozandır zulme dur diyen.

Gelgelelim bu yazının yazılış sebebine. Türk milletinin varoluşuna katkı sağlayan son asrın büyük destancısı, asrımızın Dede Korkut’u, Ozan Arif (Arif Şirin) 13 Şubat 2019’da Hakk’ın rahmetine kavuştu.

Her şeyiyle destancıydı. Ozandı. İlk mesele tevarüs ve anımsayabilmek demiştik. Şairane bir üslupla destan destan aktarımdı ilk şart. Yaşadığı ve gördüğü her şeyi hiç noksansız aktardı. 12 Eylül’ e giden yolda çekilenleri anlattı “Unutamam.” diyerek. Bizi yaralayan Kara Eylül’ü anlattı “C5” diyerek. Cumhuriyet’i anlattı. “Vay Babo!” dedi, yüzünü şarka dönerek. ‘Muhasebe’ tuttu yakın geçmişe. Önce sordu “Müslümanlar Neden Böyle?” diye, sonra cevap verdi ozanca “Ülküsüne kavuşamadan gitti.”, “Çin Seddi’nde sabah namazı kılamadığına yandı.”

Ne demişti Zelimhan Yakup?

       “Sesin varsa bil kişisen, bil ersen

         Sessizlerin gözyaşını silersen”

Sesi vardı, kişiydi, erdi. “Mümkün Değildir!” diye haykırdı, sessizlerin gözyaşını sildi.

Tanrısal bir yankıydı zihinlerimizde, ‘ercesine’ haykırdı bir ömür. Lanetli şuaraya karşı Hassân bin Sâbit gibi dik ve sabit durdu. Kara Ozan gibi haykırdı hain katunlara, töreyi bozan kağanlara. “O mezarda, sen zindanda, ben sürgün” dedi. Ev, bark, ocak, mal hepsinden geçti ama sürgünde bile susmadı. Sesi oldu, ozanlığıyla var etti milletini.

Her kıtasında ve her mısrasında göğü arşınlayan bir Kam’dı. Göğün ve sonsuzluğun sahibine uzandı.

“Ozan nedir?” “Şair kimdir?” “Ne iş yapar?” “Niçin önemlidir?” Tüm bu sorulara cevap vermeye çalıştığım bu yazıda aslında sadece “Neden Ozan Arif’i rahmetle anmalıyız? Ozanın ölümü neden önemlidir?” sorusuna cevap vermeye çalıştım. Gerçi benim vereceğim cevaplara çok da ihtiyacı yoktu ya ozanın…Kim onunla ve ülküsüyle alakalı bir soru sorsa cevabını ondan ve destanlarından alacak. Çünkü ozan o, kam o, lisanı tevarüs ettiren o, milleti var eden o. Rahmet, minnet ve saygıyla…

Yazımı, Ozan Arif’in ardından ozanlık geleneklerine uygun bir şekilde M. Bahadırhan Dinçaslan tarafından irticalen yakılmış bir ağıtla bitiriyorum.

     “Şi’rinle açtığın o izi süren

       Tabutluktan çıkıp, Mamak’a giren

       Nal bıyıklı tam on milyon alperen

       Vallahi… Billahi… Seninle şimdi”

Yunusemre Işık

KAYNAKÇA

Walter J. Ong – Sözlü ve Yazılı Kültür, Metis Yayınları, çev. Sema Postacıoğlu Banon

Prof. Dr. İskender Öksüz – Millet ve Milliyetçilik, Panama Yayınları

Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu – Türk Milli Kültürü, Ötüken Neşriyat

Prof. Dr. Abdulkadir İnan – Eski Türk Dini Tarihi, Kültür Bakanlığı Kültür Eserleri

Prof. Dr. Yusuf Ziya Yörükan – Müslümanlıktan Evvel Türk Dinleri Şamanizm, Ötüken Neşriyat

Ömer Nasuhi Bilmen – Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Meal-i Alisi ve Tefsiri, Cilt 5, Kahraman Yayıncılık

Artemis Tapınağı bugün İzmir, Selçuk sınırları içinde bulunan Antik Yunan şehri Efes’in en ünlü yapılarından biridir.

Kuşadası yolunda kentin sonunda görülen, yolun sağ tarafında yer alan sahada mevcut bulunan Artemis Tapınağı, antik dünyanın 7 harikasından biridir. Sidon’a göre diğer 6 harikayı geride bırakacak bir ihtişama sahiptir. Bulunduğu saha halk dilinde “İngiliz Çukuru” diye adlandırılmıştır.

Tapınağın yer aldığı sahada günümüzde sadece birkaç mimari parça, bir sütun ve tapınağın temelleri bulunmaktadır. Tapınak, 262 yılında gerçekleşen Got saldırılarından sonra bir daha eski hâline getirilmemiştir.

Demir Çağı’nda Hellas’tan Batı Anadolu’ya yapılan göçlerle Efes ve Anadolu’daki Tanrıların anası olan Kybele kültü, muhâcirlerin Artemis kültü ile birleştirilmiş ve yeni bir kült meydana getirilmiştir. Kybele’ye ve Artemis’e tapınma ritüeli, yüklenilen anlamlar ekseriyetle aynı olsa da farklı betimlenmiştir. Kybele oturur vaziyette ve gebe olarak tasvir edilirken Artemis kıyam hâlinde, bolluk ve bereketi simgelemek adına ise çok göğüslü tasvir edilmiştir.

Kybele heykeli
Artemis heykeli


Artemis, birçok farklı inanca mensup halkın tapındığı bir kült oldu. Yeni ortaya çıkan bu kült için M.Ö. 7. yüzyıldan itibaren farklı devirlerde mabedler inşa edilmiştir. 19. yüzyılda gerçekleşen İngiliz çalışmaları sonucunda bulunan kalıntılar sayesinde saha üzerinde beş veya daha fazla inşa devresi olduğu tespit edilmiştir. Plinius’a göre ise tapınak yedi defa yapılmıştır. Plinius, tapınağın 115 metre uzunluğunda, 55 metre eninde olup her biri 18 metre olan 127 kolon tarafından tutulmakta olduğunu söylemiştir.

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: aretmiiis.jpg
*Tapınağın dijital ortamda hazırlanmış rekonstrüksiyonu

Tapınağın ilk hâli Arkaik devirde inşa edilmiş olup üç safhası vardır. Bu safhalarda bulunan fildişi ve altınlar bize, mabedin ilk kez M.Ö. 7.yüzyılda bir sunak olarak inşa edildiğini göstermektedir. İlk safhada ağaçtan, ikinci safhada taş ile inşa edilen tapınağın 3. safhasının inşası, Giritli mimar Chersiphorn ve oğlu tarafından M.Ö. 570 yılında başlatılmıştır. Mimar; Hitit, Asur ve Mısır mimarisinden etkilenmiş ve sonunda Hereieon’la yarışabilecek kadar azametli bir yapı ortaya çıkarmıştır. Bu Arkaik Artemisyon, İonik mabedlerin Asya’daki ilk örneği olarak gösterilmektedir.

Mermerden inşa edilen tapınağın, çatısının ahşaptan olduğu düşünülmektedir. Aynı zamanda Mimar Chersiphorn’un Samos şehrindeki Heraieon Tapınağı’nın mimarlarından biri olan Theodoros’tan aldığı tavsiye üzerine temelden çıkacak olan fazla suyun yapıya zarar vermesini engellemek için temeline ağaç kömürü tozu dökmesiyle temelin sağlam bir şekilde oturtulmasına muvaffak olunmuştur. Tapınağın çevresi çift sıra hâlinde dizili sütunlardan oluşmaktaydı. Plinius bu görüntüyü Doğa Tarihi adlı eserinde “sütun ormanı” olarak betimlemiştir. Tapınağın sella bölümünde, Roma kopyalarının Efes müzesinde bulunduğu ve ahşaptan yapıldığı düşünülen bir Artemis heykeli bulunmaktaydı.

Lidyalılar döneminde tapınak, Lidya kralı Krezus tarafından tekrar ve daha büyük olarak inşa edilmiştir. Önceki hâlinden çok daha büyük olan bu tapınağın inşası, ancak M.Ö. 430 yılında sona ermiştir. Tapınağı taşıyan sütunlardan 36 tanesi kabartmalı kâidelere sâhipti. Bu kabartmalı sütunlar Lidya Kralı Krezus’un armağanıydı. Üzerinde Krezus’un hediyesi olduğunu belirten bir yazı yazan sütunlardan biri günümüze ulaşmıştır. Tapınağın bu safhasındaki yivli sütunların boyu 19 metreyi bulmakla birlikte taşıdıkları arşitrav bloklarının yaklaşık 24 ton ağırlığında olduğu düşünülmekteydi. M.Ö. 21 Temmuz 356 gecesinde adını tarihe geçirmek isteyen Herostratos adlı bir akıl hastası tarafından tapınak, çatısındaki ahşap kısmın aleve verilmesi suretiyle yakılmıştı.

Artemis tapınağı için Hellenistik dönemin başlaması ise şöyle gerçekleşmiştir; rivayete göre tapınağın yakıldığı gün Büyük İskender, Efeslilere mabedi tekrar yaptırmak ve masraflarını da karşılamak istediğini söylemiş fakat bu teklifine karşılık tapınağın üzerine adının yazılmasını istemişti. Gurur sahibi insanlar olan Efesliler, kadim tapınaklarını ihya etme onuruna bir Makedon’un nail olması fikrine bile kolay kolay tahammül edemeyecekleri hâlde bir de üstüne birinin adını yazdırma fikrini onur kırıcı bulmuştu. Dünyanın en büyük cihangirlerinden birinin bu jestini kolay kolay reddedemeyecekleri için politik bir cevap düşünüp “Bir tanrının başka bir tanrıya sunuda bulunması alışılmış bir yöntem değildir.” diyerek kibarca bu teklifi reddettikleri rivayet edilir.


Bu iki olayın sonucunda Efesliler Artemis Tapınağı’nın en görkemli hâlini kendileri inşa etmişlerdir. Yeni Artemision’un uzunluğu 105 metre, genişliği 55 metre olup 6 bin metrekarelik bir sahada mevcudiyet gösteriyordu. Plinius ve Vitruv’un söylediğine göre tapınağı ayakta tutan sütunlar ekseriyetle kabartma ve süslere sahipti. Bu sütunlardan biri de dönemin ünlü heykeltıraşı Skopas’ın eseriydi. Artemision, bu hâliyle devrin insanları tarafından dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilmişti.

*Artemision’un günümüzdeki kalıntıları

İ.S. 287 yılında Efes’in yerinin değişmesi üzerine tapınak yeni kurulan kentin dışında kalmıştı. Bu devirden sonra tapınak, kutsal bir inziva mekânı hâline geldi. Bir iddiaya göre bir süre sonra Artemis’in “bakirelerin tanrıçası” olarak anılması hasebiyle tapınağın bulunduğu mahalleye evli kadınların girmesi yasaklanmıştı.

İ.S. 263 yılında gerçekleşen Got saldırısıyla büyük bir tahribe uğrayan mabed tekrar inşa edilse de Hristiyanlık dininin etkisiyle yeni tapınağın ömrü pek uzun olmamakla beraber sonraki yüzyıllarda yıktırılan Artemision’un bazı mimari parçaları St. Jean Bazilikası ve Ayasofya’nın yapımında kullanılmıştır.

*British Museum’da sergilenen Artemision kalıntıları

Raphael Sanzio veya Santi’nin bu meşhur eseri Bakire Meryem ile Aziz Joseph’in evliliğini gösterir. Panel üzerine yağlı boya olan tablo 1504’te tamamlanmıştır ve Raphael’in sanatçı olarak artan olgunluğuna ve güvenine bir örnektir. Burada eserin renkleri canlıdır ve karakterlerinin yüzleri özel ve sakindir. Raphael, üç yıl önce Perugino ile çıraklığını bitirmiş ve Floransa’ya gitmek üzere olduğu Umbria’da yaşıyordu. İlk eserleri komşu Città di Castello kasabası kilisesi içindi. Bunlardan biri Albizzini ailesi tarafından yaptırılan Bakire Meryem Evliliği idi. Joseph ve Mary’nin düğününün teması, Perugino tarafından yapılan önceki çalışmalardan ilham alınmıştır. Papaz, gelin ve damat ön plandadırlar.

Resim; görüntülerin, parlak renklerin ve şeffaf alanın kullanımının gösterilmesi açısından muhteşemdir. Bir Rönesans sanatçısı olarak Raphael, perspektifi güzel bir şekilde betimleyebilmiş ve bu durum tabloda açıkça görülüyor. Resmin arka planında, yuvarlak ve heybetli olan İtalyan tapınağını görebiliriz. Tapınak duvarlarında kapıların boyandığı ve tapınağın açık olduğu anlaşılmaktadır.

Açık kapılardan biri ile parlak mavi gökyüzünün görüntüsü ve altındaki tepelerin görünümü vardır. Tapınak tuvalin en üst kısmına yerleşmiştir.

Tören kıyafetleri giymiş çeşitli insanlar bulunmakta ve gerçekleşmekte olan evliliğin öneminin farkında olmadıkları çok belli.

Ön planda düğün havası egemendir ve nikah yüzüğünün yerleştirilmesine hazırlanırken hem gelinin hem de damadın elini tutan rahibi gözlemleriz.

Bakire Meryem’in arkasında, kimlikleri bilinmese de belki de akrabası olan bir grup kadın duruyor. Ayrıca kırmızı elbise giyen görüntünün solunda küçük bir kız gözlemliyoruz. Doğrudan gözlemciye bakıyor. Aziz Joseph’in arkasında duran bir grup insan var ve yine kimlikleri bilinmiyor. Oldukça büyüleyici olan ise tüm insanın çubuk taşıyor ama çiçek açan tek çubuk Aziz Joseph’in çubuğu.

Bakire Meryem kırmızı bir elbise giyiyor; saçları ince bir örtü ile süslenmiş ve canlı mavi bir pelerin giyiyor. Joseph, omuzlarının etrafına sarılmış ayrıntılı bir pelerin ile, düz bir cüppe giydiği görünüyor.

Yusuf (İbranice: Yosef; Yunanca: Ioséph), İsa’nın annesi olan Mary ile evlenen ve İncil’de İsa’nın yasal babasıydı. Luka İncili’nde, Yusuf Nasıra’da yaşadı ve İsa Beytüllahim’de doğdu çünkü Yusuf ve Meryem, oraya seyahat etmek zorunda kaldı.

Joseph’in mesleği sadece bir kez belirtiliyordu ve marangoz olarak anılıyordu. Joseph Katolik Kilisesi, Ortodoks Kilisesi, Oryantal Ortodoks Kilisesi, Anglikanizm ve Lutheranizm’de Aziz Joseph olarak saygıdeğer bir kişiliktir. Hem Katolik hem de Protestan geleneklerinde Joseph, işçilerin koruyucu azizi olarak kabul edilir ve çeşitli bayram günleriyle ilişkilendirilir.

Raphael, İtalyan ressam ve Yüksek Rönesans mimarıydi. Çalışmaları, formun netliği, Michelangelo ve Leonardo da Vinci ile birlikte, o dönemin en büyük ustalarından biridir. Raphael, 37 yaşında ölmesine rağmen büyük eserler bıraktı ve son derece üretkendi. En bilinen eseri Vatikan’daki Atina Okuludur.

Kariyerine Umbria’da başladı, dört yıl boyunca Floransa’da Floransa’nın sanatsal rönesansı için zaman geçirdi ve sonra Roma’da son on iki yılını iki Papa ve ortakları için çalıştı.

(Raphael tarafından “Bakire Evliliği”, Mary ve Joseph arasında bir evlilik töreni anlatıyor. Perugino’nun esinlendiği benzer temalı versiyon Raphael’e ilham verdi, iki sanat eserindeki farklılıklar Raphael’in daha ince ve zarif stili ile daha çok ön plana çıktı. Bu eserde, 1504 yılında İtalyan Yüksek Rönesans döneminde boyanmış bu eser Fransisken kilisesi için yaptırılmıştır.)

Tasarım: 30Eksi

13 Şubat 2019 yılında aramızdan ayrılan Ozan Arif’i rahmet ve minnetle anıyoruz.

Ozan Arif, Samsun’un Terme ilçesinde 10 Haziran 1949 yılında dünyaya gelir. Samsun’da eğitim ve öğretimini alan Şirin, yine Samsun’da öğretmenlik hayatına başlar. Görev yıllarında eşi Süheyla Hanım’la evlenir. Baskılar sonucu 1979 yılında mesleğinden ayrılmak mecburiyetinde kalır.

Öğretmenlik hayatıma ailemin bulunduğu, ilkokulu ve ortaokulu bitirdiğim Samsun’da, Samsun’un Karaoyumca köyünde başladım. Bir yıllık stajyerlik sürem bittikten sonra yine Samsun’un Dergeviş köyüne tayin oldum. 1972 yılında aynı köyde benim gibi öğretmen olan eşim Süheyla Hanım’la evlendim. Bu köyde 5 yılı öğretmenlik, 4 yılı müstakil okul müdürlüğü olmak üzere 9 yıl maarife hizmet ettim. 1979 yılında inançlarımdan ve prensiplerimden taviz vermediğim için, (zaten hayli maceralı geçen) öğretmenlik mesleğinden, devrin iktidarın baskısı yüzünden ayrılmak zorunda kaldım. Öğretmenliği çok sevmeme, gayet başarılı ve takdirnamelerle dolu meslek hayatıma rağmen, günün şartları karşısında çok sevdiğim mesleğimden ayrılmak zorunda ayrılmak zorunda kaldım.

Yar olmadı bize Maarif; Ne yapsın Ozan Arif?

https://www.ozan-arif.net/index.php/ozan-arif

Ozan Arif, 1964 yılında bağlama ile tanışarak kadim aşıklık geleneği yolunda ilk adımını atar. Ozan Arif bu durumu şöyle anlatır:

 “…Ortaokul çağlarında çocuk yaşta bu sevdaya gönül vermişim. O yaşlardan beri verdiğim mücadelenin karşılığını, tertemiz yüreklerde sevgi sarayları kurarak aldım. Ülküdaşlarımın sevgi ve muhabbetinden daha büyük beşeri ödül olamaz.”

Sanat söz konusu olduğunda ödüller almaya pek erken yaşta başlamıştı. Okul dönemlerinde şiir ve resim alanında birincilikler ile başladı ödül almaya. Özellikle şairliğe kabiliyeti yadsınamazdı. Yaşı ilerledikçe yöresinin dışına çıkmış, ülkesinde tanınmaya başlamıştı. Birçok şiir ve Halk Edebiyatı yarışmalarında ödülleri bulunan Ozan Arif; Türk Halk Edebiyatı’nın şiir, irticalen şiir söyleme, atışma, lebdeğmez, güzelleme gibi pek çok alanında Türkiye birincilikleri aldı.

Ayrıca Konya’da düzenlenen Türkiye Aşıklar Bayramı’nda farklı dallarda birincilikler kazandı. Ayrıca yine bu kapsamda, 1976, 1977, 1978 yıllarında her dalda altın madalya kazandı…

www.ensonhaber.com/biyografi/sanatci/ozan-arif-kimdir

Ülkücü Hareketin önde gelen simalarından biri olan Ozan Arif 12 Eylül sürecini şöyle anlatıyor:

12 Eylül olayı geldi çattı… İnanan, milli ve manevi değerlerine sahip çıkan, memleketin, milletin bekasını düşünen insanları ezen bu olay karşısında ya zindana, ya gurbete gitme gibi iki durumla karşı karşıya kaldım. Zindana girmektense, dışarı çıkarak bir şeyler yapmam gerektiğine (en azından uğradığımız haksızlığı yurt dışında yaşayan insanlarımıza anlatmamız gerektiğine) karar vererek 24 Eylül 1980 tarihinde bir yolunu bulup evimi, ailemi, çocuğumu hepsinden daha kıymetlisi vatanımı geride bırakıp Almanya’ya gittim. Bir yıl sonra eşimi ve oğlum Mehmet Alp’i yanıma alma fırsatı buldum. Anlatsam başlı başına bir kitap olacağına inandığım 11 yıllık adeta sürgün hayatından sonra, 5 Kasım 1991’de memleketime, vatanıma döndüm. Hakkımızda 190 seneye yaklaşan ceza talepleriyle açılan davaların birçoğundan beraat ettim.

https://www.ozan-arif.net/index.php/ozan-arif

Kaç yıl oldu on iki eylül, oldu olalı,

İdareyi bu beyler ele aldı alalı,

Senelerdir dinledik tantanayı, mavalı

Ben on iki eylül’ün nesini seveceğim,

Sevmediğim gibi de devamlı söveceğim

https://www.ozan-arif.net/index.php/siirler

Gurbette iken yazdığı şiirleri gurbetçi Türklerin sesi olur.

Almanya unuttun mu seni sen?

Demokratik insancıldın hani sen!

Hele düşün hatırlarsın dünü sen!

İlk geldiğim zaman bando çaldınız

Neden şimdi bana düşman oldunuz?

https://www.ozan-arif.net/index.php/bir-devrin-destan/3-boeluem

Alamancılık” olarak dilimizde karşılık bulan 1960 sonrası işçi göçü, Anadolu’dan milyonlarca insanı Avrupa ülkelerine sürükledi. Oralarda, öncelikle sosyolojinin konusu olması gereken Türk yerleşimleri oldu. Gurbetçilerin kendilerine göre yaşama tarzları oluştu ve elbette müzikleri ve edebiyatları da oluştu.

Ozan Arif’i 12 Eylül fırtınasının Avrupa’ya savurduğunu biliyorum tabii. O, birçok ülkücü gibi mücadeleyi Avrupa’da sürdürmek isteyenlere katıldı. Daha doğrusu katılmak zorunda kaldı. Ama savrulduğu yer, kendinden önce ve kendinden sonra, şu veya bu sebeple milyonlarca Türk’ün de savrulduğu yerdi ve Arif de onların içinde yaşadı; gurbet duygusunu, vatan hasretini onlarla birlikte yaşadı; onların sesi, onların sazı oldu.

Kaynak Yeniçağ: Ozan Arif’in şiiri – Ahmet B. ERCİLASUN

Başbuğ Alparslan Türkeş’in “manevi evladım” diyerek hitap ettiği Ozan Arif’in Başbuğ’a ithaf ettiği şiirleri bulunmaktadır.

Vatanın, milletin sahibi biziz,

Başbuğ’um emrinde, emrindeyiz biz.

Bu yolda bir ölür bin diriliriz.

Başbuğ’um emrinde, emrindeyiz biz.

https://www.ozan-arif.net/index.php/bir-devrin-destan/2-boeluem-bir-devrin-destan

Başbuğum 4 Nisan bak geldi yine,

Hasretin hep arttı, hiç eksilmedi…

Dile kolay dile, yirmi bir sene,

Hasretin hep arttı, hiç eksilmedi

Hep fikrinden feyiz alan yürekte

Sağ iken sevginle dolan yürekte

Samimi ülkücü olan yürekte

Hasretin hep arttı, hiç eksilmedi

www.ozan-arif.net

Ozan Arif korkusuz bir dil ve üslupla kaleme aldığı şiirleriyle Türkiye’de siyaseti, politikayı, yönetimi eleştirir. Kimilerinin köşesine sinip menfaatleri için sustuğu dönemlerde Ozan Arif susmaz. Açılım sürecinden, Fetö’ye; darbe girişimlerinden, Pkk terör örgütünün bölücü faaliyetlerine dair yazdığı onlarca şiiri ve yazıları bulunmaktadır. Televizyon ekranlarından sunduğu ve katıldığı çeşitli programlar (Ceviz Kabuğu, Türkmeneli Tv, Avrupa Masası, Ateş Çemberi) vesilesiyle tam bir Ülkücü ruhuyla duruşundan asla taviz vermez.

Dinle beni ey millet… Dinle beni ahali…

Bu açılım, ne iştir, nedir bunun meali?

Ne olacak bunlarla memleketin bu hali?

Habur’da gördünüz bak, çizgiden kaydı bunlar,

İhanetin adını açılım koydu bunlar….

https://www.ozan-arif.net/index.php/siirler

Şiirleri ve besteleriyle Ülkücü gençliğin severek dinlediği biri olan Ozan Arif hislerimizi şu şiiriyle dile getirmiştir:

Aslımız Oğuz aslı,

Ülkücü derler bize,

Neslimiz Asım nesli

Ülkücü derler bize.

Cihandır eşiğimiz,

Ocaktır beşiğimiz,

Dokuzdur ışığımız,

Ülkücü derler bize.

https://www.ozan-arif.net/index.php/bir-devrin-destan/2-boeluem-bir-devrin-destan/item/1466-%C3%BClk%C3%BCc%C3%BC-derler-bize

Ozan Arif’e 2017 yılında gırtlak kanseri teşhisi konulur. Tedavi sürecinden sonra nükseden kansere karşı 2018 yılında daha ağır bir süreç başlar. Kansere bağlı komplikasyonların gelişmesi neticesinde Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde 13 Şubat 04.50’de hayata gözleri yuman Ozan Arif henüz 69 yaşındadır.

Oğlu Mehmet Alp Şirin sosyal medya üzerinden Ozan Arif’in vefat haberini şöyle duyurmuştur:

Türkiye’nin, Türk Halk Edebiyatının son dönem ozanlarından, Ülkücü hareketin gür sesi olan Ozan Arif’e vefa borcumuzu ödemek ve onu yad etmek için kaleme aldığımız bu yazıdan hareketle bu toprakların kıymetlerinin isimlerini sonsuza dek yaşatacağımıza dair sözümüzü tazeliyoruz.

ÖLMEZ BU HAREKET, ÖLMEZ BU DAVA.

Domenico Ghirlandaio, Floransa’dan bir İtalyan Rönesans ressamıydı. Ghirlandaio’nun özel yeteneği, çağdaş yaşamı ve çağdaş insanların portrelerini dini anlatılar bağlamında tasvir etme yeteneğiydi. Bu ona büyük popülerlik sağlamıştı.

Kanonik ve apokrif kaynaklarda anlatılan İsa’nın doğumundaki ortak episodlardan biri olarak çobanların tapınması gösterilmektedir. Doğum sırasında Luka ve Matta’da sürüleriyle birlikte geceyi kırda geçiren çobanlara Tanrı’nın meleğinin görünerek İsa’nın doğumu müjdelenmiştir. Doğum esnasında etrafı büyük bir ışık kaplar ve görkemiyle çevreyi aydınlatır. Bu ışık çevredeki çobanları korkutur ve bunun üzerine çobanlara görünen Melek, onlara mutlu bir haber getirdiğini ve İsa’nın doğumunu müjdeler. Bu olay Luka’da şöyle geçer:

“Korkmayın çünkü işte ben size bütün kavme olacak büyük sevinci müjdeliyorum, çünkü bugün kavme Davud’un şehrinde size kurtarıcı doğdu, O da Rab, Mesih’tir. Yemlikte yatan, kundağa sarılmış bir bebek bulacaksınız; size alamet bu olsun.” (Luka, 2: 8-17).

Meleğin duyurusu üzerine çobanlar, Tanrı’nın müjdelediği yeni doğan bebeği görmek için ahıra yönelmiştir. Ahıra gelen çobanlar burada, Meryem ve Yusuf’la birlikte yeni doğan bebek İsa’yı kundakta görür. (Luka, 2: 8-17) Apokrif kaynaklarda çobanların bu olayı görmek için ahır yerine çobanların barınağı ile mağaraya yöneldikleri anlatılır. Iokabos’un Protoevangelionu’nda (12: 14) ve İsa’nın Çocukluk İncili’nde bir mağarada gerçekleşirken (1: 1-21), Barnabas İncili’nde çoban barınağında gerçekleştiği yazar. (3-4) İsa’nın Çocukluk İncili’nde, gökyüzünde korkutucu derecede beliren ışık şöyle anlatılmaktadır:

“Ve gördüler ki mağara kandillerden, mumlardan, güneşin kendi ışığından daha parlak bir ışıkla dolmuştu. Ve bebek kundaklanmış, annesi Azize Meryem’in göğsünü emiyordu.” (İsa’nın Çocukluk İncili, 1: 6-11).

Eserin odak noktasında olan, yeni doğan İsa yere yatırılmıştır. Başında görülen sarı-kırmızı renkli hale kutsallığının simgesidir.Benzer bir hale ile bebeğin yanı başında diz çökmüş olarak tasvir edilen kadın ise Meryem’dir.

Meryem’in hemen yanında görülen eşi Yusuf, beyaz saçı ve sakalı ile ilerlemiş yaşını göstermektedir. Ortamda çobanların tapınmasından çok geride kendilerine doğru ilerleyen bir kalabalık da vardır.

Resmin sağ kısmında yer alan çobanlar aldıkları haber üzerine ahıra gelmişlerdir. Ghirlandaio’dan birkaç sene önce Felemenk ressam Van der Goes tarafından yapılan ve Floransa’ya getirilen bir başka Çobanların Tapınması eseri dönemin parlayan yıldızı olmuş ve birçok ressamı derinden etkilemiştir. Ghirlandaio’nun çobanları Van der Goes’un gerçekçi ve son derece doğal görünümlü çobanlarının çok benzerleridir.

(Van der Goes’un aynı olayı konu alan eseri)

Gerideki manzarada dönemin Filistin topraklarını göstermek yerine İtalya’nın kuzeyindeki Alpler’den bir görünüm yer almıştır. Bu Rönesans’ın tipik bir özelliğidir. Bilindik yerler dekorda kullanılır.

Çobanların tapınması eserlerinde genelde aynı ortamlar tasvir edilir. Eski Roma tarzında bir ahır ve İsa’nın yatırıldığı bir yemlik ve ahırda duran bir öküz ve eşek bu olayı konu edinen hemen hemen tüm eserlerde görülür.

Çobanlardan İsa’ya en yakın duranı Ghirlandaio’nun kendi görünümde tasarlanmıştır. Diğer çobanlara Tanrı’nın mucizesi bebek İsa’yı gösteren Ghirlandaio, aynı zamanda parmağı ile taş yemliğin ön kısmında görülen çelengi de işaret etmektedir. İtalyanca’da çelenk yapan “garland maker” anlamına gelen Ghirlandaio kelimesi ressamın ismine gönderme yaparken eseri kimin yaptığına dair ipucu da sunar.

Tablodaki yemliğin üzerindeki yazılar da dikkat çekicidir. Latince yazı şunu söylemektedir: “Pompei’nin kahini Fulvius Kudüs’te öldürülürken şunları söyledi: beni saklayacak bu kap bir tanrıyı getirecektir”. Fulvius tarafından yapılan bu kadim kehanette kap ile bebek İsa’nın yatırılacağı yemlik işaret edilmektedir. Böylece aslında antik bir lahit görünümdeki yemliğin de aynı zamanda Fulvius’un mezarı olduğunu düşünebiliriz. Böylece Ghirlandaio kendi Klasik Roma dönemi bilgisini de sanatına yansıtmıştır.

Çobanların tapınmasını konu alan eserlerde her zaman bulunmayan bir öge bu tabloda kendine yer edinmiştir. İsa’nın doğumundan sonra O’na tapınmak ve hediyelerini sunmak üzere üç farklı bölgeden krallar gelmiştir. Resmin sol tarafında görülen kalabalıkla gelen kalabalık bu üç kralı ve mahiyetlerini tasvir etmektedir.

Resim, Floransa’daki Santa Trinita Kilisesi’nin Sassetti Şapeli’nde gösterimdedir. Bu şapel, İsa’nın doğum yeri olarak kutsanmıştır ve dolayısıyla tasarımı bu olay temel alınarak yapılmıştır. Eser o kadar başarılıdır ki diğer sanatçılar tarafından sıklıkla tekrarlanmıştır.

(Aynı olayı konu alan bir başka tasvir.
Ravenna, San Apollinare in Nuovo, Müneccim Krallar’ın İsa’ya Hediyeler Sunması )

Aynı zamanda Ghirlandaio’nun kendisi de çoban olarak sahnede yer almıştır. Hatta sanatçının Çocuk İsa’ya, şapelin duvarlarının sağında ve solunda yer alan ve panelin dışında tapmak zorunda kalan diğer çobanlara ve insanlara göre daha fazla yaklaştığı görülmektedir. Çobanlara liderlik yapan sanatçı, dizlerinin üstünde İsa’nın mucizevi doğumunu işaret etmektedir.

Çobanların tapınması, 15. yüzyılda Alp Dağları’nın kuzeyinde oldukça popüler bir temaydı. Ghirlandaio’nun bu konuyla ilk teması, Flandre’de çalışan Thomas Portinari’nin 1483 yılında Hugo van der Goes’den bir eser alıp Floransa’ya götürmesi ile olmuştur.

“Kim dilerdi, tarihi karanlık iki dehşetli kutup arasında kalmayı”

Varşova; Vistül Nehri üzerine kurulmuş, Doğu Avrupa’nın gelişmiş şehirlerinden biri olmakla beraber tarihe biraz ilgisi olanların aklında hiç de iyi yer tutmayan bir başkenttir. Coğrafi konumu sebebiyle tarihin iki gaddar kuvvetinin arasında sıkışmış, direnmeye fırsat dahi bulamamış bahtsız bir şehirdir. Hem Hitler gibi bir faşistin hem de ondan hiç aşağı kalır yanı olmayan Stalin gibi bir canavarın gazabına uğramıştır. 2. Dünya Savaşı sırasında yerle bir edilip daha sonra tekrar inşa edilen Varşova, mitolojide bizim Zümrüd-ü Anka Kuşu olarak bildiğimiz Feniks’e benzetilir.

Bilinçaltımda zaten soğuk, gri ve kasvetli bir imajı olan bu şehir Polonyalı arkadaşlarımın da beğenmemesi ve gezmek için tavsiye etmemesiyle hiç de merak duymadığım bir yer haline gelmişti. Ne var ki, bir öğrenci olarak maddiyatı gözetmem ve Doğu Avrupa’yı öğrenmeye hali hazırda başlamış olmam sebebiyle yakınımdaki Varşova’yı ziyaret etmemek olmazdı.

Üç günümü ayırdığım şehre uzun bir otobüs yolculuğunun ardından sabahın erken saatlerinde vardım. Şehre girdiğim vakitte hava karanlık olmasına rağmen diğer Doğu Avrupa şehirlerinde görmeye pek alışık olmadığım yüksek ve modern yapılar gözüme çarptı. Yolculuğa başladığım Riga Terminali’ne göre daha büyük ve gelişmiş bir terminalde havanın biraz aydınlanmasını bekledim. Yine de fazla dayanamayıp bir süre sonra kendimi dışarı attım. Hava yeni aydınlanıyordu ve şehir aydınlatmaları henüz kapanmamıştı. O ışıklı binaların arasında, tam karşımda Polonyalıların “ucube” olarak adlandırdıkları devasa büyüklükte ve mor ışıklarla aydınlatılmış Kültür ve Sanat Merkezi duruyordu. Bu yapının benzerlerini Sovyet hükmü altına girmiş diğer ülkelerde de görmek mümkün. Dikkat çekici ve şehrin tam ortasında yer alıyor olsa da ürkütücü bir mimariye sahip olan bu yapı savaştan sonra Stalin tarafından Varşova halkına hediye edilmiş. Bu bina inşa edilmeden önce halka iki seçenek sunulmuş. Bunlardan birisi, üzerine konuştuğumuz bu yapı iken, diğeri metro alt yapısıymış. Halk çoğunlukla şehre metro yapılmasını talep etmesine rağmen Stalin referandum sonucunu gözardı edip bu binayı inşa ettirmiş. Sefil yaşamdan dolayı sosyalizmden ve Stalin’den zaten nefret etmiş olan halk bir de üzerine taleplerinin gözardı edilmesi üzerine binadan nefret etmiş ve bu bina onlara hep o karanlık sovyet günlerini hatırlatır olmuş. Yıllar geçtikçe bu binanın yıkılması dahi gündeme gelmiş fakat bunun mantıklı ve ekonomik olmayacağı anlaşılınca farklı bir yöntemde karar kılınmış: Binayı olabildiğince saklamak…

Kültür ve Sanat Merkezi

Varşova, eski bölgesini hesaba katmazsak, şehircilik bakımından diğer Avrupa şehirlerinden biraz farklı olarak daha Amerikanvari bir havaya sahip. Binaların dizilişi, caddelerin genişliği, trafik düzeni vs. Bu sistemin kaçınılmaz bir parçası olarak da diğer Avrupa şehirlerine nispeten daha çok sayıda gökdelen barındırıyor. Şehir yönetimi; mevcut ve devam eden gökdelen inşaatlarıyla beraber az önce bahsettiğim “ucube” yapıyı şehrin silüetinden çıkarmaya, onu saklamaya çalışmış. Hatta bu çaba yetmezmiş gibi nispet yaparcasına bu “sosyalizm abidesi”nin tam karşısındaki binanın tepesine kocaman, ışıklı bir “Coca&Cola” tabelası ve “McDonalds” tabelası çakmış. Yaa Stalin efendi, zamanında senin sadece patates yemeye mahkum ettiğin halk şimdilerde neler neler yapıyor sana… 🙂

Söz konusu trajikomik tabelalar

Şehir; modern ve gelişmiş tarafının yanında bir de UNESCO tarafından miras listesine eklenmiş, eski fotoğraflardan yola çıkılarak yeniden inşa edilmiş sıcak bir “old town” bölgesine de sahip. Daha turistik olan bu bölgede her ülkeden ziyarete gelen insanlarla karşılaşmak mümkün. Bu bölge mimari yapısıyla, peyzajıyla, sokak sanatçılarıyla oldukça canlı ve renkli bir yer. Başkanlık sarayı gibi birkaç önemli yapıyı daha barından bu yerin oldukça merkezi bir noktasında dalgalanan bir Türk bayrağı göze çarpıyor. Büyükelçilik sandığım bu yerin aslında Turizm Tanıtma Ofisi olduğunu orada tanışmış olduğum ve beni birlikte Galatasaray – Fenerbahçe derbisi izlemek için bir Türk lokantasına davet eden İrfan Abi ve arkadaşlarından öğreniyorum.

Old Town

Polonya’da Türklerle karşılaşmak mümkün. Ekonomik şartlar nedeniyle Türk öğrenciler tarafından Erasmus yapmak için tercih edilmesinin yanı sıra Polonya’nın nitelikli çalışana ihtiyaç duyan bir ülke olması göç almasına sebep oluyor. Yeni yeni kalkınmaya başlayan bu ülkede hizmet sektörü büyük bir gelişim gösteriyor ve üniversite mezunu Türklerin bu sektörde çalıştığını görebiliyoruz. Ayrıca çok sayıda lüks Türk restoranıyla da karşılaşılabiliyor. Polonyalılar Türk yemeklerini gerçekten çok seviyor.

Bir Türk lokantası

Bir şehri ziyaret ederken durmadan yürümek ve sadece turistik yerleri değil, insanların yaşadığı yerleri de görmek gerekir. Mahallelere girmek, parklarda yürümek, çarşıya pazara karışmak lazımdır. Varşova’nın merkezinde çok büyük bir alanı kaplayan Lazienki Park, insanların şehir karmaşıklığından kurtulup doğayla bütünleştiği bir mekan. Bu parkın içerisinde küçük göletler, ağaçlar, hayvanlar, yürüyüş yolları ve büyükçe bir konser alanı mevcut. Sonbaharda gitmem sebebiyle Lazienki Park bana eşsiz bir gün yaşattı.

Lazienki Park

Varşova’da ziyaret edilebilecek diğer bir yer ise Wilanow Sarayı. Bu saray 1683 yılında Türk ordusunu Viyana’da durduran Kral 3. Jan Sobieski’ye ithaf edilmiş. Özellikle ilgi duyanların muhakkak ziyaret etmesi gereken, içerisinde güzel sanat eserleri olan mütevazı bir saray.

Wilanow Sarayı

Avrupa’da herhangi bir yerde Türklerle ilgili şeyler bulmanız olası. Bunun sebebi Türklerin farklı coğrafyalara uzanması ve onları kültürüne bağlı tutacak sebeplerin çokluğudur. Tarihte Osmanlı ile Lehistan Krallığı arasında olumlu ve olumsuz olaylar yaşanmasına rağmen onlar bize, biz de onlara saygı beslemekteyiz. Onlarla savaşmış olmamıza rağmen kıyım yapmadığımız için bize karşı bir nefret beslemiyorlar. Polonya, Osmanlı ile ilişkilerinin yanı sıra Tatar Türkleri’ne ev sahipliği yaparak da dikkatimizi çekiyor.

Tatar Türkü Subay, 1. Dünya Savaşı yılları

14. yüzyılda Lehistan Krallığı’nın daveti üzerine paralı asker olmak için gelen Tatarlarla beraber 600 yıl önce, büyük Litvanya Krallığı zamanında, Altın Orda Hanedanlığı içindeki taht kavgalarından kaçmaları ya da Litvanya ile yapılan savaşlarda esir düşmeleri sonucunda Tatarlar Polonya’ya göç etmeye başlamışlar. Farklı dövüş tekniklerine sahip olmaları ve savaş alanlarında göstermiş oldukları başarılardan dolayı Polonya ordusu içinde yüksek mertebelere dahi ulaşmışlardır. Özellikle Orta Çağ Avrupa tarihinin en büyük savaşlarından biri olan Grunwald Savaşı’nda gösterdikleri kahramanlıklardan dolayı Polonya halkı tarafından çok saygı gösterilen bir millet olmuşlar. Sonraları dillerini kaybetmiş olsalar da dinlerini ve bu sayede kültürlerini önemli ölçüde korumuşlar. 1. ve 2. Dünya Savaşları’nda yine Polonya ordusunda yer alıp önemli rütbelere getirilmişler.

1. Dünya Savaşı’nda şehit olan bir Tatar Türkü subayın cenazesi ve ay yıldızlı bayrak ile uğurlanışı…

Günümüzde Polonyalıların Avrupa içerisindeki en milliyetçi toplumlardan biri olmalarından yakınılıyor. Bu yakınma yersizdir. Acıları hâlâ çok taze olan Polonya; başta da belirttiğim gibi iki kuvvet arasında kalıp, yok olup küllerinden yeniden doğmuş bir ülkedir. Bu yeniden doğmanın anahtarı hiç şüphesiz milliyetçilik olmuştur. Milletlerin acıları taze olduğu zaman onları hayata bağlayan milliyetçilik duyguları da daha güçlü oluyor. Zaten bu duygu toplumda tükendiği zaman birileri gelip üzerinizde istediği planları yapabiliyor.

Tabii her ne kadar onları hayata bağlamış olsa da, bu geç kalınmış bir milliyetçiliktir.

Zamanında bize biçilen uğursuz senaryoların benzerlerini biçmişlerdi onlara da. Fakat onlar bizim kadar şanslı değillerdi.

Onların Atatürk gibi bir kurtarıcıları yoktu.

Wroclaw’da Mustafa Kemal Atatürk isminin verildiği lise