Mitoloji, insan canlısının yeryüzünde varoluşundan günümüze kadar içinde bulunduğu ve cevap aradığı arayışının aktarıldığı ve gözlemlenebildiği en net kaynaklardan biridir. Doğru incelendiğinde ve yorumlandığında çok güçlü bir bilgi kaynağı olmasının yanı sıra, birlikte çalışıldığı takdirde diğer bilimlere oldukça fayda sağlamış, onları yeri geldiğinde beslemiştir.

Yunan mitolojisi birçok zenginliği barındırdığı gibi doğaya da kendi içerisinde büyük yer vermiştir. “Yunan mitolojisi” ve “doğa” kavramları yan yana geldiğinde aklımıza gelen ilk isimlerden biri olan Pan, mitolojide “çobanların tanrısı” olarak bilinir. Pan, teke bacaklı, keçi boynuzlu bir insan görünümündedir. Çobanları korur, ormanlarda koşar, flüt çalar fakat insanlar tarafından çok sevilmez, diğer tanrılar tarafından pek saygı görmez. İnanışa göre çok çirkin doğmuştur ve annesi, doğan bebeği istememesi üzerine Hermes onu Olympus’a götürüp peri kızlarının bakımına verir. Annesi ve babası hakkında ortak bir görüş olmamasına rağmen çoğunluğa göre Pan, Hermes’in oğludur.

Mitolojide üzerine konuştuğumuz isimler veya kavramlar farkında olarak veya olmayarak hayatımızda sandığımızdan daha fazla yer edinmiştir. Günlük yaşamımızda sıklıkla kullandığımız panflüt, panik gibi kelimelerin kökenleri teke bacaklı Tanrı Pan’a ulaşır. Psikoloji literatürüne baktığımızda da bu durum kaçınılmazdır. Nasıl ki sıklıkla tartışmalara sebep olan Oedipus Kompleksi, Yunan tragedyasından beslenerek ortaya atılmış bir fikirse “panik bozukluk” olarak adlandırdığımız rahatsızlık, ismini Tanrı Pan’dan almıştır.

Pan’ın hayatındaki çoğu yaşantı bizi çeşitli kavramlara götürmektedir. Peri kızları ile deneyimlediği aşklar bizlere panflüt, eko gibi kelimeler kazandırmıştır. Aşk hayatında yer edinen 3 peri kızı vardır ve bu ilişkilerinde çok başarılı olduğu söylenemez. Deneyimlediği bu sevdaları bizi, panik bozukluk kavramına götüren bir basamak görevini görmektedir. Örneğin kendisini seven peri kızı Pitys bir tanrıdan kaçmak için çam ağacına dönüşür. Pan, bu nedenle her dinlenmek istediğinde kendini bir çam ağacının altında bulur ve ağaç Pan’ı güneşin sıcağından korur, gölgesinde muhafaza eder. Sıklıkla duyduğumuz “aşkın iyileştirici gücü” üzerinde konuşulması gereken bir başka konudur ve ilk insanlardan günümüze gözlemlenen bir alan olmuştur. Pan’ın peri kızı ile arasında geçen bu durum ise bu gücü başka bir açıdan gözler önüne sermektedir.

Doğa tanrısı Pan’ın ormanlarda koşarken, insanların karşısına aniden çıkarken, peri kızlarını kovalarken çığlık attığını ve onları korkuttuğunu biliyoruz. Görünümü sebebiyle çevresi tarafından korkutucu bulunması onun lehine olmuştur çünkü onun için en büyük zevklerden biri karşısına çıkanı korkutmaktır. Bu çığlık onu memnun edecek şekilde muhataplarına yoğun bir korku yaşatır ve bu şekilde “panik korku” kavramı ortaya çıkmıştır. 

Amerikan Psikiyatri Birliği’nin Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı olan DSM-5 tanı kitapçığına göre panik bozukluk, “Bir panikatağı, dakikalar içinde doruğa ulaşan ve o sırada belirtilerden dördünün (ya da daha çoğunun) ortaya çıktığı, birden yoğun bir korku ya da yoğun bir içsel sıkıntının bastırdığı bir durumdur.” (Amerikan Psikiyatri Birliği, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı, 2013).

Semptomlar genellikle çarpıntı, terleme, titreme, göğüste sıkışma, ayakta duramama şeklindedir. Panik bozuklukta semptomlara sebep olacak herhangi bir fizyolojik reaksiyon söz konusu değildir fakat yaşanılan semptomlar gerçektir. Birey, tıpkı kalp krizi geçiren bir insan gibi çarpıntı hisseder. Fakat bu çarpıntıyı oluşturacak bir kalp krizi durumu yoktur. 

Panik bozukluk sebeplerine bakacak olursak psikoloji kuramları arasında çeşitli görüşler hâkimdir. Örneğin DSM tanılarını kabul etmeyen psikanalitik kurama göre panik bozukluk: Bilinç dışındaki bastırılmış ve ruh sağlığında yabancı bir cisim gibi dolanan ruhsal malzemelerin çatışmaları sonucu ortaya çıkar diyebiliriz.

Pan, Yunan mitolojisinde ölümü tatmış tek tanrıdır. Panik korkularda ise genellikle karşılaştığımız söylemler “kalp krizi geçirip ölme korkusu”, “kontrolü yitirme korkusu”dur. Diğer tanrıların yabancı olduğu bu ölüm korkusu, Pan için bir gerçektir ve kabul etmek zorundadır.

Pan ölmüş olabilir ama geride bize bıraktığı peri kızlarından evrilen kavramlarıyla birlikte panik korkusu, Pan’ın “ben buradayım” deme şeklidir ve varlığını sürdürürcesine insan canlısında sebepsiz yere gelen “ölüm korkusu” olarak kendini göstermeye devam edecektir.

Merve Bora

Editör: Elif Berra Kılıç

KAYNAKÇA

Amerikan Psikiyatri Birliği, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı, Beşinci Baskı (DSM-5), Tanı Ölçütleri Başvuru Elkitabı’ndan, çev. Köroğlu E, Hekimler Yayın Birliği, Ankara, 2013.

Sanat, insanın dünyaya adımını attığı, görüş açısının idrakına varıp “insan” olduğunu anladığı ve düşünebildiği ilk andan itibaren var olmuştur. İnsanın evrende anlam arayışıyla başlayan yolculuğunda onun yol arkadaşı olmuş ve günümüze kadar farklı formlarda kendini göstermiştir. Resim, sanatın bir dalıdır ve doğada ilk noktanın konulduğu tuvalden başlayan bir süreçle kendini geliştirmiştir.

Hiçbir kuram, kendisini oluşturan kuramcısından ayrı düşünülemeyeceği gibi hiçbir eser kendisini oluşturan sanatçıdan bağımsız düşünülemez. Oedipus ve Sfenks tablosunun çözümlemesini yapmadan önce ressam Gustave Moreau’yu tanımamız gerekir.

Gustave Moreau, 6 Nisan 1826 – 18 Nisan 1898 tarihleri arasında yaşamını sürdürmüş Fransız bir ressamdır. Eserlerinde esin kaynağı çoğunlukla İncil ya da mitolojik ögelerdir. Akım olarak sembolizmi benimsemiş ve üretkenliğini bu alanda sürdürmüştür.

Araştırmamızın konusu olan Oedipus ve Sfenks tablosu ilk olarak 1864 yılında sergilenmiştir. Günümüzde Metropolitan Sanat Müzesi’nde sergilenmeye devam etmektedir.

Sanatçının mitolojik ögelerden beslenmesini, Oedipus ve Sfenks tablosunda açıkça görüyoruz. 

Tarihe dönüp baktığımızda mitolojik ögelerden beslenen birçok hikâyenin ulusların inançları doğrultusunda oluştuğuna tanıklık ederiz. Yunan mitolojisinde insanın kaderini değiştiremeyeceğine ve ondan, ne yaparsa yapsın kaçmaya gücünün yetemeyeceğine yönelik alt metinler barındıran bir hikâye olan Oidipus’un hikâyesi de bu söylemi destekler niteliktedir.

Mitolojide anlatılana göre Teb halkının kral ve kraliçesinin çocukları olmuyordur. Çift kâhine danışır. Kâhin, çiftin bir erkek çocuğa sahip olacaklarını ve bu çocuğun “ilerleyen yıllarda babasını öldüreceğini ve annesi ile evleneceğini” söyler. Söylenenlerden etkilenen kral, ilerleyen yıllarda erkek çocuğu doğunca kehanetin gerçekleşmesinden korkar ve oğlunu doğar doğmaz bileklerinden asarak ölüme terk ettirir. Bu çocuk Korint kralına ulaştırılır, eşi kraliçe tarafından şiş ayaklı anlamına gelen “Oedipus” ismini alır, evlat edinilir ve büyütülür.

Oedipus, yıllar sonra evlatlık olduğunu öğrenir ve gerçek ailesini aramak için yola koyulur. Karşılaştığı bir kâhinden kaderinde “babasını öldüreceği ve annesi ile evleneceği”nin yazdığını öğrenir. Duydukları karşısında kaderinden kaçmak ister. Yola çıkar ve yolda ansızın çıkan bir kavgada, kavgaya tutuştuğu kişiyi öldürür. Ölen kişi Teb kralıdır, Oedipus’un öz babasını öldürdüğünden haberi yoktur. Kehanet gerçekleşmeye başlamıştır ve Oedipus bunu henüz anlayamamıştır.

Kavgadan sonra yoluna devam eden Oedipus’un karşısına Teb halkının kurtulmak istediği Sfenks çıkar. Bu Sfenks, karşısına çıkan herkese bir bilmece soruyor ve bu bilmecenin cevabını doğru bilemeyenleri öldürüyordur. Oedipus’a da aynı soruyu yöneltir: Sabah dört, öğleden sonra iki, geceleri ise üç ayakla yürüyen şey nedir? Oedipus, Sfenks’in yönelttiği bu bilmeceyi bilen ilk kişidir. Cevap “insan”dır. İlk kez doğru cevabı bulan biriyle karşılaşan Sfenks buna dayanamaz ve intihar eder. Teb halkı, başlarına dert olmuş olan Sfenks’ten onları kurtardığı için minnettarlık göstermek adına Oedipus’a boşalan kral tahtına geçmeyi teklif eder. Oedipus kral tahtına geçince kraliçe de “öz annesi” olacaktır. Kehanet gerçekleşmeye devam ediyor, Oedipus kaçtığı kaderine ayaklarıyla gitmeyi sürdürüyordur.

Yeni kral Oedipus ile öz annesi kraliçenin evliliklerinden çocukları doğmuştur ve bundan sebep olacaktır ki Teb halkı için yıllar sonra bir bereketsizlik ortaya çıkar. Şehrin üstünden kara bulutlar eksik olmamaya başlamış ve şehir halkı bereketsizlikten bir türlü kurtulamamıştır. Bu durumdan kurtulmak için tekrar kâhine danışırlar ve kıtlığın, bereketsizliğin sebebini araştırırlarken tüm gerçekler birer birer ortaya çıkar. Gerçekler üzerine Oedipus’un öz annesi yani kraliçe intihar eder, olanların yükünü kaldıramayan Oedipus kendisini kör eder, tekrar yollara düşer. Oedipus ne yaparsa yapsın kendi kaderinden kaçamamıştır.

Gustave Moreau, incelediğimiz eserde Oedipus ile Sfenks’in karşılaşmasını resmetmiştir. Mitolojide Sfenksler görünüş olarak “insan başlı, aslan gövdeli” yaratıklardır. Hikâyede anlattığımız gibi Yunan mitolojisinde, karşılarına çıkanlara bilmeceler sorarlar ve cevaplarını bilmeyenleri yerler/öldürürler. Yunan mitolojisinde sfenkslerin yeri büyüktür.

Sfenks, Mısır mitolojisinde kullanılan görünüme uygun resmedilmiştir. Baş kısmı insan başıdır, gövdesi aslan gövdesidir ve bunlara ek olarak kanatları bulunur. Resmedilen bu Sfenks, Büyük Sfenks ile benzer nitelikler taşımaktadır.

Eserin sağ alt kısmında gördüğümüz el ve ayaklar Sfenks’in öldürdüğü diğer kişileri temsil etmek için resmedilmiştir.

Sfenks, sahip olduğu kadın başıyla, güzelliğiyle ve gücüyle Oedipus’u adeta köşeye sıkıştırmıştır ve pençeleri Oedipus’un üstündedir. 

Oedipus, bu güzel ve güçlü yaratığa karşı aynı şekilde güçlü ve sert bir duruş sergilemektedir. Oedipus, Sfenks’ten korkmuyordur.

Oedipus’un elinde gördüğümüz mızrak yüzyıllar boyu fallik bir sembol niteliği taşır. Yaşam gücü, askerî cesaret anlamlarına gelen mızrak, resimde Oedipus’un elindedir ve Sfenks’e karşı duruşuna korkusuz bir ifade katmıştır.

Resimde bir detay olarak sağ tarafta gözümüze yılan figürü çarpıyor. Yılan sembolik olarak güçlü anlamlar taşır. 

“Mitoloji ve dinde yılan hem pozitif hem de negatif simgesel anlamıyla çift yönlü bir güçtür. Koruyucu ve yok edicidir, aydınlık ve karanlık, iyi ve kötüdür.” (Wilkinson, 2011) 

“Toprak altındaki karanlık yerlerde evinde olan yılan, ölülerin güçlerine erişimi olduğu Ölüler Alemi’yle ilişkilendirilir. Buna karşılık Tanrılar ve ilahi güçle de bağlantılı bilinmiştir.” (Wilkinson, 2011)

Bu bağlamda resimdeki yılanın konumu nedeniyle (aşağıda yer alan cesete yakınlığı) Sfenks’in Oedipus’u kurbanları arasına katmasını beklediği şeklinde yorumlayabiliriz.

Resmin sağ tarafında gözümüze çarpan bir diğer detay kelebek oluyor.

“Mucizevi metaformoz döngüsü kelebeği dönüşüm, diriliş ve ruhla ilişkilendirmiştir. Mutluluk ve güzellik anlamlarını da taşır.” (Wilkinson, 2011)

Buradan yola çıkarak kelebeğin, yılanın iştahla beklediği ölüm haberine karşılık Oedipus’un hayatta kalacağına bir işaret olarak orada bulunduğunu düşünebiliriz. Oedipus, Sfenks’i yenecek ve hayatta kalmaya devam edecektir fakat bu zafer onun için bambaşka bir hayatın kapısını açacaktır, bir nevi dönüşüm gerçekleşecektir.

Eserin sol alt tarafında küçük bir incir ağacı görüyoruz. İlk zamanlardan beri besin kaynağı olan ve cennet meyvesi olarak bildiğimiz incir, mitolojik ögelerde yerini almıştır.
İncir ağacı, “Doğurganlık, bolluk ve barışı simgeler. Budizm’de ahlak eğitimini temsil eder. İncir yaprağı erkek cinsel organı ile bağdaştırılmıştır.” (Wilkinson, 2011)

Bu söylemlerden iki varsayıma ulaşabiliriz:

1-Budizm’de ahlak eğitimini temsil eder.

Oedipus’un kraliçeyle yani annesiyle evlenmesinden dolayı ortaya çıkan ahlaksızlık halka bereketsizlik ve kıtlık getirmişti. İncir ağacı çok büyük ve görkemli bir ağaç olmasına rağmen resimde küçük bir yer kaplıyor. Buradan da bu hikâyede ahlakın henüz “büyümediğini” ve ahlak eğitiminin derecesinin düşük olduğunu düşünebiliriz.

2-İncir yaprağı erkek cinsel organı ile bağdaştırılmıştır.

Oedipus’un Sfenks ile karşılaşmasından sonra Kral olmasıyla ve annesiyle birlikte olmasıyla kehanet gerçekleşmişti. İncir yaprağı, Oedipus’un cinsel organı ile yorumlanabilir.

Moreau, incelediğimiz bu tabloda, psikanalist kuramının kurucusu Sigmund Freud’un geliştirdiği “Oedipus Karmaşası/Kompleksi”nden etkilenen Sofokles’in ünlü Kral Oedipus tragedyasını kendi yorumuyla ele almıştır.

Oidipus kompleksi ya da Oedipus karmaşası, insan canlısının 3-6 yaş aralığında yaşadığı, karşı cinsteki ebeveynini sahiplendiği dönemdir.

Psikanalitik kurama göre insan canlısı fallik dönemde ödipal evreye girer. Bu, bireyin cinsel varlık çabasının bir izdüşümüdür. Bu döneme kadar insan canlısının kişiliği oluşacaktır ve bu dönemde yaşanılacak herhangi bir fiksasyon bireyin yaşantısının ilerleyen dönemlerinde patolojilere yol açacaktır.

Çocuk önce aynı cinsten ebeveyniyle özdeşim yaşarken ardından diğer ebeveyniyle daha sonra tekrar aynı cinsten ebeveyni ile özdeşir. Bu dönemin sağlıklı bir şekilde yaşanması bireyin sağlıklı cinsel kimlik oluşumunda önemli bir rol üstlenir.

Psikanalitik kuramın kurucusu olan ve tartışmalı söylemleriyle günümüzde dahi gündemden düşmeyen Sigmund Freud, Yunan tragedyasından etkilendiği oidipus kompleksi kavramını söylediği zamanlarda çok büyük tepki çekmişti.

Ödipal kuram klasik psikanaliz kuramına göre bütün nevroz teorisinin temelini oluşturur. Oedipus’un yaşadıklarından sonra Sigmund Freud, Oedipus için kuramına ismini vermekten ziyade belki de nevrotik tanısı koyardı.

Merve Bora

Editör: Elif Berra Kılıç

KAYNAKÇA

Wilkinson, K. (2011). Kökenleri ve Anlamlarıyla Semboller ve İşaretler. İstanbul: Alfa Basım
Yayım.

[ Türk Dünyası Araştırmaları dergisinin 241. sayısında yayımlanan “Hristiyanlığın Kabulünden 20. Yüzyıla Kadar Rusya’da Çift İnançlılık (Dvoverie)” makalesinden alınmıştır.]

Rusya’da Hristiyanlığın 10. yüzyıldan itibaren yayılmaya başladığı ifade edilmiş ve bu yüzyılın sonuna doğru ise ilk kiliseler meydana getirilmiştir. Ruslar, Hristiyanlığı kabul ettikten sonra eski ve yanlış olarak tanımladıkları inançlardan kurtulduklarını, Hristiyanlığın Ruslara birlik ve beraberlik içinde, büyük devlet olma yolunu açtığını düşünmüşlerdir. Rus Ortodoksluğunda azizlik, Hristiyanlığın itikadı boyutuna ek olarak kültürel unsurların etkisi altında kalmıştır. Ruslar için azizleri bilmek sadece dinî meseleleri değil, aynı zamanda yerel kimlikleri ve tarihi tanımada bir araç olarak görülmektedir. Buna bağlı olarak da azizlik, dinî, ulusal ya da yerel kimliklerin kesişimini gözler önüne seren bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır.

Rus azizler ikonlarda resmedilmişler, dualarda anılmışlar ve kendilerine mucizeler atfedilmiştir. Buradan hareketle Rus azizler, geçmişte yaşanan kutsal olayların öncüsü olan kutsal Rusya’nın ortaya çıkmasına katkıda bulunan tarihi şahsiyetler olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca Rus Ortodoks Kilisesi kendi tarihinin temeli olarak azizleri ifade etmiştir. Bunun sebebi ise kilisenin tarihini sağlam bir zemine bağlamak istemeleridir. Hatta kiliseyi, İsa’nın on iki havarilerinden biri olan Aziz Andreas’tan başlatmışlar ve kilise kendini “apostolik kilise” olarak nitelendirmiştir. Buradan hareketle Aziz Andreas ve Aziz Pavlus, Hristiyanlığın ilk döneminde Slav bölgelerinde misyonerlik faaliyetleri gerçekleştirmişlerdir. Öyle ki bazı din adamları, tanrı ve azizlerin benzer özellikler taşıdığını ileri sürmüşlerdir. Böylece paganların Hristiyanlaşması daha kolay olmuştur.

Rusların geleneksel inançlarının içeriği ile azizlerin barındırdığı özellikler arasında benzerlikler mevcuttur. Nitekim atalar kültü ve onların muhafızları, tanrıların ve tanrıçaların görev dağılımları, azizler ile doğrudan ilişkilidir. Ruslar, Hristiyanlığı Prens Vladimir döneminde devlet dini olarak benimsemişlerdir. Lakin Vladimir’den önce yönetici sınıftan bu yeni dini ilk benimseyen Azize Olga’dır. Azize Olga, İstanbul Patriği’nin önünde vaftiz olmuştur. Hatta İmparator Aziz Konstantin’in annesinin adı olan Helena ismi Azize Olga’ya verilmiştir. Bu olaydan sonra Helena ismini alan Azize Olga’nın, Kiev’de bir Ortodoks merkezi kurma girişimleri olmuştur. Slavlar göçebe bir düzenden yerleşik bir düzene geçtikleri zaman tanrı inançları da gelişme göstermiştir. Neticede Slavlar bu yeni dinle tanıştıktan sonra geleneksel olan din ile Hristiyanlık harmanlanmıştır. Slavlarla iletişimi sağlayabilmek ve Yeni Ahit’in okumalarını kolaylaştırmak için Aziz Kiril (826-868) Slav alfabesini oluşturmuş, bu sayede Ruslara Hristiyanlığın yolunu açmıştır. Ardından edebî ve dinî eserler tercüme edilmiş ve halk bilinçlendirilmiştir. Tercüme edilen eserlerin içinde azizlerin hayatını konu alan eserler de ortaya çıkmıştır. Aziz Feodosi Peçerski, Aziz Boris ve Gleb’in hayatını konu alan bir eser ortaya çıkarmış, bundan sonra azizlerin hayatını konu alan ve “jitiye” olarak adlandırılan bu tür, Rus edebiyatında bir gelenek hâline gelmiştir.

Ruslar peyderpey bu yeni yola girmişlerdir ve yeni dinin kabulünden sonra da eski inancın kültürü tamamen yok olmamıştır. Eski tanrılar zamanla isim değiştirmiş lakin fonksiyonları aynı kalmış ve bu özellikler azizlere atfedilmiştir. Örneğin; Vladimir’in Hristiyanlığı kabulünden sonra adaletin, savaşın ve gök gürültüsünün tanrısı olan Perun’un ahşap tasviri, bir atın kuyruğuna bağlanıp Dinyeper Nehri’ne doğru sürüklenmiştir. Üstelik bu tasvir artık bir put ya da bir şeytan olarak görülmüş, nehre kadar sopalarla dövülmüş ve nehirde batırılmıştır. Tanrı Perun’un batırıldığı yerin adı uzun yıllar boyunca “Perun derinliği” olarak anılmıştır. Tanrı Perun, bu yeni dinin kabulünden sonra diğer tanrılar gibi şeytan olarak görülmüştür ve Perun tapınakları kapatılmış, onun yerine Ortodoks kiliseleri inşa edilmiştir. Kilise, bu pagan izler ile etkin bir biçimde mücadele etmiştir ama bu geleneksel dinin etkisi yüzyıllar boyunca toplumun hafızasında kalmayı başarmış ve Tanrı Perun’un anısı yaşamaya devam etmiştir. Perun ve Veles tanrılarının sahip olduğu özelliklerini, fiiliyatlarını Tanrı ve Hristiyan azizleri devralmıştır. Vladimir’in Kiev’de vaftiz olduğu yere Aziz Vasili adına kilise yapılmasını emretmesi Tanrı Perun’un izlerinin tamamen yok olmadığının bir göstergesi diyebiliriz. Bununla beraber Hristiyan folklorunda Perun, ateşten arabası olan gökyüzünde dolaşan ak sakallı Aziz İlyas ile anılmaya devam etmiştir. Sonuç olarak Perun’un hatırası tamamen yok edilememiştir.

Bir başka örnek ise tüccarların ve sığırcıların koruyucusu olan doğa tanrısı Veles’dir. Hristiyanlığın kabulünden sonra Veles tanrısı, Rus ikonografisinde keçi, koyun, inek ile çevrili olan Aziz Vlasios olmuştur. Aziz Vlasios’a ek olarak Aziz Nicholas da zaman zaman Tanrı Veles’in yerini almıştır. Bir nevi işlevlerinin ve kimliklerinin aynı olduğu görüşü mevcuttur. Bununla beraber Uspenskiy’e göre Aziz Nicholas ve Tanrı Veles figürlerinin birbirine benzer pozisyonlarının olması Tanrı Veles ile Aziz Nicholas’ın benzerliğinin bir kanıtıdır. Ayrıca Aziz Nicholas bir İtalyan tüccar konumuna bürünmüştür ve tahıl yüklü gemileri taşraya göndermesinin ardından kıtlığa çözüm bulmuştur. “Bu nedenle, Hristiyan bağlamı Nicholas’a olan lore’a kolayca ilham vermiş olabilir ve azizin sadece mitolojik Thunder-bearer / ejderha modeli ile açıklanırsa sorunlu olabilecek diğer figürlerle birleştirilmesi için bir açıklama sunmuştur.” Uspenski, efsanedeki Aziz Nicholas ve Peygamber İlyas’ın çatışmasının tıpkı Perun ve Veles arasındaki çatışma olduğunu vurgulamıştır.

Bir başka konu ise Slav mitolojisinde görülen şifacılık faaliyetlerinin Rus Ortodoksluğunda azizlerde yansıtılmasıdır. Slav kültüründe hem insanları hem de hayvanları iyileştirebilen, kendi kendilerine yetişmiş olan kırsal kesimdeki şifacılara “Znahar” ismi verilmiştir. Znaharların, hasta ile göz teması kurması oldukça önemli bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır. Çünkü şifacı, hasta ile göz teması kurmazsa bu, o hastanın tedavi edilemeyeceği, tedavinin yararlı olamayacağı anlamına gelmektedir. Tedavinin işe yarar kısmı ilaçlar değil, şifacının sözleri olduğu algısı Slav kültüründe yer edinmiştir ve şifalı ilaçların sadece bir yatıştırıcı olduğu algısı oluşmuştur. Doğu ve Orta Slav geleneğinde şifacılar, aracı ya da fısıldayan anlamlarına gelen “Şeptun” ve “Şeptuha” kelimeleri ile özdeşleştirilmişlerdir. Bu şifalı sözlerin fısıltı şeklinde söylenmesinin oldukça önemli olduğu ifade edilmiştir. Çünkü tedavinin işe yaraması için bu konuda bilgisi olmayan insanların bu büyülü sözleri duymaması gerekmektedir. Bu sihirli sözler Rusçada konuşmak anlamına gelen “gavarit” fiilinden türemiş olan “Zagovar” kavramı ile özdeşleştirilmiştir. Bu kavram, iyi amaçla söylenen sihirli sözler için kullanılmıştır. Kısacası bu sihirli sözlerin kilidi mühürlenmiş olarak karşımıza çıkmıştır.

Büyücü hekimlerin evlerine bakacak olursak şifacıların evlerinde kilit olmadığı, evin içinde ot kokusunun hâkim olduğu ve evin ardışık kalaslarla restore edildiği karşımıza çıkmaktadır. Şifacıların tedavi için kullandıkları malzemeleri ulu orta yerlere koydukları ve tedaviye başlamadan önce Tanrı’ya dua ederek şifalı ilacı hazırladıkları da bu hekimler hakkında bir başka ayrıntıyı gözler önüne sermiştir. Bundan başka şifacıların, hastalarından kendileri için beyaz bir bez parçası istediklerini görmekteyiz. Hatta şifacılar, hastalardan topladıkları paraları Tanrı’ya mum yakmak için aldıklarını ileri sürmüşlerdir. Bu hekimlerin tedavi yaptıkları mecralarda genellikle geceleri ateş yakmadıklarını, uzun süre boyunca ateşin yanmadığını ve bunun sebebi olarak da komşularının bunu tedavi amaçlı ilaç hazırlamak için değil de kötü ruhları yardıma çağırdığını düşünmemeleri için ateş yakmamaya büyük önem verdiklerini görmekteyiz.

Znaharlar, hastalıkların canlı bir töz olduklarına inanmışlardır. Hastalıkla konuşma, soru sorma, cevap bekleme, emir verme gibi durumların olduğunu görmekteyiz. Şifacılar arasında bazı tedavi yöntemleri konusunda fikir ayrılıkları ortaya çıkmıştır lakin otların tedaviye iyi gelmesi konusunda ise fikir birliği sağlanmıştır. Kırsal kesimde, bu şifacıların saf olmayan kötü ruhlarla irtibat halinde oldukları düşünülmüştür ve kırsal kesim, şifacılara hep şüphe ile yaklaşmıştır. Şüphe ile yaklaşılsa da şifacıların kendi ruhlarını bu kötü güçlere teslim etmediklerini de düşünmüşlerdir. Şifacılar, toplumda saygı gören kesim olarak karşımıza çıkmıştır. “Bu iş öncelikle yaşlı erkekler, yalnız bekâr erkekler ya da dul kadınlar ve yaşı geçmiş bakire kızlar tarafından yapılmıştır.” Buradan hareketle şifacılar insanlara yakın ilişkilerde bulunmamışlardır.

Şifacı hekimler genellikle erkeklerden oluşmuş fakat kadın hekimlerde varlıklarını göstermişlerdir. Bu hekimler ise “Znaharka” ismini taşımıştır. Bu kadın hekimlerin dış görünüşleriyle normal insanlara benzedikleri karşımıza çıkmaktadır.

Kadın hekimler, büyücü hekim ve koca karı hekimi ile de hastalara destek sağlamıştır. Bu hekimler, şifacı hekimi tamamlamıştır. Hatta Moskova öncesi dönemde sıradan insanlar arasında iyileştirme gücünün kadınların elinde olduğu ifade edilmiştir.

Bu hekimler, erkeklerin müdahale edemedikleri durumlarda hastaya müdahale etmişlerdir. Çünkü bazı hastalıklar için yalnızca nazik bir kadının elinin işe yarayacağı algısı o dönemin zihniyetinde mevcut olarak karşımıza çıkmıştır.

Doğu Slav mitolojisinde bu şifacıların büyülerini insanlar, hayvanlar ve kendilerinden korkan bekçiler için kullandıkları görülmüştür. Büyücü hekimlere yağmuru engelleme, kaderi önceden bilme gibi yeteneklerin atfedildiğine inanılmıştır.

Büyücü hekimlikte ot ile tedavi edebilme, üfürükçülüğün ise sonradan eğitim ile kazanılabileceği anlayışı mevcuttur. Üstelik hekimliğin kan bağıyla anadan kızına geçtiğini de görmekteyiz. Hatta şifacı hekimlerin geneli erkek olsa da en iyi şifacı hekimler kadınlar olarak ifade edilmiştir. Kuzey Rusya kültüründe dişleri tam olan kişinin büyü yapma gücüne sahip olacağı anlayışı hâkim olmuştur. Büyücü hekimlerin her hastalığı tedavi edebildikleri algısı o dönemde hâkim olan algı olarak karşımıza çıkmıştır. Bununla beraber Slav toplumunda hastalıkların ortaya çıkmasında tanrının hoşnutsuzluğu, şeytan, nazar, Porka ve maleik cadılık gibi unsurların etkisi olduğuna inanıldığı ifade edilmiştir.

Porka’nın İngilizcede kesin olarak bir karşılığı olmasa da Batı’da bir büyücü tarafından yapılan kötülüğü belirten Latince “maleficium” sözcüğünden geldiği ileri sürülmektedir. Bir başka anlamı ise daha erken dönemde yaralama, hasar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Ayrıca büyüleri bozma, nazar, kötü sözler, zedeleme, korku sonucu yakalanılan hastaları tedavi etmişlerdir. Bu hekimlerin çoğunlukla çocuklarda uyku sorunu, yılan sokması ve diş ağrısı gibi olaylarda uzman oldukları ileri sürülmüştür. Bundan başka şifacılar, hayvanlarla ilgili her türlü kötü durumlarda onlara yardım etmiştir.

Bunun yanında çalınan eşyaları bulmuşlar ve hırsızları yakalamışlardır. Bu geleneğin özellikle Kuzey Rusya’da hâlâ varlığını sürdürdüğü ileri sürülmüştür. Bu şifacılar Tanrıdan ve kutsal doğadan ilham alarak hastaları iyileştirmişlerdir. Bu büyü hastaların ekmek, su, votka, sarımsak gibi yiyecek ve içeceklerine yapılmıştır. Büyücü okunmuş su ile hastanın hasarlı yerine bu suyu dökerek ve hastanın her yanını silerek buna ek olarak da yaptığı bitkisel ilaçları hastaya vererek hastalığı iyileştirmişlerdir. Bunların dışında toprak, kesici aletler, kutsal su ve Paskalya Bayramı’nda kullanılan masa örtüsünün de hastalıklara iyi geldiği öne sürülmüştür. Şifacıların ya da halk hekimlerinin bu özellikleri geleneksel inancın, kültürün önemli bir ögesi olarak karşımıza çıkmıştır.

Büyücüler genellikle insan içine pek çıkmamışlar ve karanlık dünyalarında işlerini yapmaya devam etmişlerdir. Halk hekimleri ise kendilerini gizlememişler, dua etmeden ve istavroz çıkarmadan işlerine başlamamışlardır.

Başkaca büyücülerin diğer büyücüleri çağırması aşamasında şifacılar, büyücüleri uzaklaştırmıştır. Hatta kırsal kesim, şifacıların sözüne itibar etmişler ve onların sözü ile birlik olmuşlardır.

Şifacı hekimler cadılardan ve büyücülerden farklı olarak şeytana başvurmamışlardır. Şifacılar; büyülerin, suların, bitkilerin, insanlara iyi gelecek malzemelerin gücünü kullanmışlardır. Yalnız büyü bilgisi, büyücülerinki gibi günahtır ve bu bilginin devam edebilmesi için şifacının bu bilgiyi ölmeden önce birine aktarması gerekmektedir. Büyücülerin olduğu gibi şifacılarında, su falına bakarak geleceği tahmin etme gücü olduklarını görmekteyiz. Bu şifacı hekimler zamanla yerini köylü hekimlere bırakmıştır. Şifacılar hem büyücü hem de ebe olarak ifade edilmiştir. Üstelik Rusya’da papazların bu hekimlerden yararlanması engellenmeye çalışılmıştır. Ayrıca 19. yüzyılda Rusya’daki kırsal kesimin, diplomalı olan doktorlara itibar etmedikleri ileri sürülmüştür. Buna ek olarak halk bu doktorların sıradan insanlara çare bulamayacaklarını sadece varlıklı insanların hastalıklarına çare bulacaklarını düşünmüşlerdir ve şifacı hekimlere gitmeye devam etmişlerdir.

Rus Ortodoks Kilisesi’ndeki azizlerin de tıpkı Slav kültüründe varlığını sürdürmüş olan şifacı hekimler gibi canlı varlıklara şifa verdiklerini görmekteyiz. Ruslar, azizlerin bu özelliklerinin temelini dine dayandırmıştır. Örneğin; Aziz Nikolay’ın şiddetli bir fırtınanın olduğu zaman yüksek bir direkten düşmüş olan bir denizciyi dirilttiğine inanılır. Nikolay’ın mucizeleri ölümcül değildir, aksine gücünü hastalarının mezarından ve kalıntılarından almış, onları iyileştirmiştir.

Aynı şekilde Aziz Filaret de genç yaşındayken kekeme bir kız çocuğunu iyileştirmiştir. Şifacı olan azizlerin mabetleri yapılmış ve ikonaları kutsallaştırılmıştır. Örneğin; Aziz Nikola’nın ikonu 12. yüzyılda Knez Mistislav Vladimiroviç’i iyileştirdiği öne sürülmüştür. Hastalar, hastalığın türüne göre belirli azizleri tercih etmişlerdir. Örneğin; ayak ağrısı için Aziz Simeon Verhoturski’e, bel ağrısı için Aziz Serafim’e başvurmuşlardır.

Rus halkı bu ikonların güven ve sevgiyi temsil ettiğine ve kötü ruhları uzaklaştırdığına inanmışlardır. Örneğin; Vladimirli ikonası, 1395 senesinde Moskova’yı Timur’un saldırısından korumuştur.

Bir başka örnek ise Büyük Petro döneminde gerçekleşen Poltava Savaşı’nda Aziz Meryem’in Kazanlı ikonasına dua edilmiştir ve Rus ordusu savaştan muzaffer bir şekilde çıkmıştır. Ruslar, Hristiyanlığı kabul ettikten sonra da şifa etkisi olduğuna inanılan ve kutsal sayılan putların yerine Azizlerin ikonlarına dua ederek ikonlardan şifa beklemişlerdir. Bununla birlikte azizler öldükten sonra da onların kutsallığının atfedildiği ikonlardan her türlü yardım beklenilmiştir ve Rus halkı bu ikonlara saygı duymuş, onlara ibadet etmiştir. Ruslarda, azizlerin ikonlarını evlerinin duvarlarına astıkları zaman bu ikonların evlerini muhafaza ettikleri algısı mevcuttur. Bu ikonların ailedeki doğum, ölüm ve evlilik kayıtlarını tuttukları öne sürülmüştür. Slav mitolojisinde akrabalık ve doğumla ilgili olan Tanrı ise Rod’dur. Aynı zamanda hayat veren bolluk ve bereket tanrıçası Makoş’un da doğum, ölüm, evlilik, el işi kayıtlarını tuttuğu karşımıza çıkmaktadır. Tanrıça Makoş daha sonra Pareskeva Piyanitsa ile ilişkilendirilmiştir. Pareskeva ise evlilik, bereket, sağlık, el işi gibi konularda etkili olan tanrıçadır. Rus azizlerinden biri olan Pareskava, Makoş ile ilişkilendirilmiş bir putperest özelliklerini taşıyan azize olarak kayıtlara geçmiştir. Nehirlerde, su kuyularında yaşadıklarına inanılan suda boğularak intihar eden ya da anneleri tarafından lanetlenmiş olanların ruhuna ise “Rusalka” ismi verilmiştir.

Bu kadınları onurlandırmak için Rusalnaia Nedelia festivalleri düzenlenmiştir. Nedelia Bayramı ise Aziz Paraskeva ve Aziz Sreda ile bağdaştırılmıştır. Ayrıca Aziz Nedelia, Aziz Anastasia ile de bağdaştırılmıştır. Paraskeva, Nedelia, Sreda bu üç azize pagan tanrıçalarının Hristiyan kimlikleri olarak kabul edilmiştir. Bununla birlikte Stoglav Konseyi; Saint Paraskeva, Aziz Sreda ve Nedelia’yı paganizme dayanan kaderin tanrıçası olarak niteleyen bir kararname çıkarmıştır. Daha sonra azizlerin bu özellikleri Tanrı ile eş olmasından dolayı kilisenin bunu kabul etmeyeceği anlayışı gün yüzüne çıkmıştır.

Slav mitolojisinde bolluk tanrıçası Makoş’un el işlemelerindeki boynuzlu betimlemeler XIX. yüzyılda Rus kadınlarının bayram kıyafetlerinde karşımıza çıkmış ve bu kıyafetlerdeki betimlemeler Makoş’a atfedilmiştir. Bununla beraber Levkiyevskyaya, Makoş’u aile, doğum ve her türlü kadın fiiliyatlarının koruyucusu olarak adlandırmıştır. Makoş ile ilişkilendirilen Paraskeva Pyatnitsa’nın evlilik ve bereket konuları üzerinde etki etme özelliği mevcuttur.

Slav mitolojisinde koruyucu olarak nitelendirilen çeşitli tanrıların putları ya da resimleri olduğu gibi azizlerinde özellikleri itibari ile ikonları karşımıza çıkmaktadır. Üstelik azizlerin ikonları ailedeki doğum, ölüm ve evlilik gibi konularının kaydını tutmaktadır. Slav mitolojisinde de Makoş, Rod, Pareskava gibi tanrı ve tanrıçaların varlıklarını, azizlerin sürdürdüğünü görmekteyiz. Hristiyanlıktan sonra yasaklanan eski inancın, Hristiyanlığın devlet dini haline geldikten sonra da devam ettiğini ve “dvoeveri” kavramının varlığının ortaya çıktığını görmekteyiz. Rus halkı tarafından ibadet edilen Aziz Petr Muromski ve Azize Fevroniya, evlilik, aşk, aile, iyilik gibi konularda etkili olmuşlardır.

Ruslar, Aziz Aleksandr Nevski’yi güneşe benzetmişlerdir. Slav mitolojisinde eski güneş tanrısı olarak bilinen aynı zamanda gökyüzünün tanrısı olan Yüce Tanrı Svarog ve onun oğlu yeni güneş tanrısı Dajbog önemli tanrılar olarak karşımıza çıkmıştır. Rus halkı için çeşitli çabalar göstermiş olan Aziz Aleksandr Nevski’nin, Svarog ve Dajbog gibi saygı görülmesi ve Aziz’in ikonuna ibadet edilmesi ve Nevski’nin güneşi temsil ettiğine inanılması pagan inancının kalıntılarının olduğunu gösterir.

Slav mitolojisinde yeraltı ve evlilik tanrısı olarak bilinen, Lel ve Polel’in annesi olduğu düşünülen Tanrı Lada’dan aynı konularda Rus halkı yardım beklemiş ve Tanrı Lada’ya ibadet etmiştir. Buradan hareketle Tanrı Lada’yı, Aziz Pyotr Muromski ve Azize Fevroniya ile bağdaştırabiliriz.

Kilisenin eski inançları devam ettirmesi, insanları Tanrı’ya karşı gelmek ile suçlamaları, bu insanları azizlerin affetmesi ve merhamet göstermeleri, eski geleneği devam ettirenleri doğru yola yöneltmeye çalışmaları bizlere pagan inancının hâlâ varlığını sürdürdüğünü göstermektedir. Aynı zamanda Rusya toplumunun çeşitli dinlere sahip olduğunu, Hristiyanlığın ve paganizmin tarihsel olarak iç içe geçtiğini, geleneklerin çoğunun Hristiyanlık içinde yeni anlamlar kazandığını ifade edebiliriz.

Bununla birlikte diğer toplumlarda da tek tanrılı inanca geçmelerine rağmen eski pagan geleneklerinin devam ettiği görülmüştür. Örneğin; Ahmet Yaşar Ocak’a göre mitolojide yer alan ögeler, Türk toplumunda İslamiyet’in kabulünden sonra da farklı görünümlerle etkisini devam etmiştir. Bu ögelerin aynı şekilde varlığını sürdürdüğü iddia edilemez. Ancak İslam kültürü içinde bu yeni dinin terimleri ve kendi has unsurlarıyla yer aldığını söylemek mümkündür. İskandinav mitolojisinde de benzer ifadeler mevcuttur. İzlandalı yazarlar İskandinav mitolojisindeki Ragnarok’u evrenin sonunu getirecek bir savaş olarak tanımlamışlardır. Bazı akademisyenler, Hristiyan yazarlar kıyamet düşüncesini Ragnarok’un bu betimlemesiyle bağdaştırmışlardır. Sonuç olarak bu süreç Rus toplumunda olduğu gibi diğer toplumlarda da benzer şekilde yaşanmış, eski kültür ve gelenekler şekil değiştirerek yeni kültür ve gelenekle harmanlanmıştır.

 

Özge MERT

 

Kaynakça

AKYILDIZ, Cemile Ercan: “Germen Mitolojisinde Yaratılış”, Atatürk Üniversitesi  Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 18/1, Erzurum 2014.

ASLANOVA, Sevinç: Rus Ortodoks Kilisesi, A.Ü. S.B.E. Basılmamış Doktora Tezi, Ankara 2006.                 

AVŞAR, Lale, “Kubadabat Çinilerindeki Harpi-Şiren Figürünün İzini Sürerken”, Akademik Bakış Dergisi, Sayı: 31, Kırgızistan 2012.

BULGURLU, Vera Geelmuyden: “Doğu Ortodoks Dininde İkonaların Anlamı”, İkonolar, Çev.: Ali Özdamar, Kitap Yayınevi, İstanbul, 2005.

ELIADE, Mircea: Dinsel İnançlar ve Düşünceler Tarihi -Muhammed’den Reform Çağına-, Cilt: III, Kabalcı Yayınevi, İstanbul, 2017.

EREN, Mariia Talianova: “Slav Sihirli Sözlerinin Morfolojisi: Yapısı ve Sınıflandırılması”, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 6, Sayı: 81, Elazığ, Kasım 2018.

GOLEMA, Martin: “Slavic Mitra. Benevolent and Legal Pole of the Function of Religious Sovereignty in the Slavic Mythology and Epic”, Studia Myhtology,Slavica, XVI, 2013.

GREEN, Garry: Slavic Pagan World Complation, Lulu, October I, 2009.

HUNT, Priscilla: “Ivan IV’s Personal Mythology of Kingship”, Slavic Review,

Vol. 52, No. 4, Winter 1993.

KAIRJANOV, Abay: “Türk Süper Etnosunun Ritüelleri”, çev. Halit Aşlar ve Tolganay Temirkanova, Berceste, Sayı: 138, Aralık 2013.

KENNEDY, Mike Dixon: Encyclopedia of Russian & Slavic Myth and Legend, ABC-CLIO, Oxford, England,  1998.

LENHOFF, Gail: “Christian and Pagan Strata in the East Slavic Cult of St. Nicholas: Polemical Notes on Boris Uspenskij’s Filologičeskie Razyskanija v Oblasti Slavjanskix Drevnostej”, The Slavic and East  European Journal, Vol. 28, No. 2, 1984.

MAMYTOV, Abdimuhamet: Rus Ortodoks Kilisesi’nde Azizlik, Berian Yayınevi, Ankara 2013.

MARINICH, Vladimir G.: “Revitalization Movements in Kievan Russia”, Journal for the Scientific Study of Religion, Vol. 15, No. 1, 1976.

OCAK, Ahmet Yaşar: “İslâm’ın Temel İnançları Etrafında Oluşan ‘Mitolojik’ Kültür: “İslâm Mitolojisi” Yahut İslâm İlahiyatının İhmal Edilmiş Önemli Bir Sorunsalı”, Milel ve Nihal, İnanç, Kültür ve Mitoloji Araştırmaları Dergisi, Cilt: 6, Sayı: 1, Ocak-Nisan, İstanbul 2009.

 Öksüz, Gamze: Rus Mitolojisi, Çeviri Bilim, İstanbul, 2014.

RATHBURN, Robert R.: “The Russian Orthodox Church as a Native Institution Among The Koniag Eskimo of Kodiak Island”, Arctic Anthropology, Vol. 18, No. 1, 1981.

RIHA, Thomas (Ed.): “The Kurbsky-Ivan the Terribble Correspondence”, Readings in Russian Civilization, Vol. 1, Russia Before Peter the Great, 900-1700, 1969.

TOPSAKAL, İlyas: Rus Misyoner Kaynaklarına Göre Rus Çarlığı ve Türkler

(1552-1917), Ötüken Neşriyat, İstanbul 2018.

UZELLI, Gönül: Slav Mitolojisi İnanışlar ve Söylenceler, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2016.

ZGUTA, Russell: “Witchcraft and Medicine in Pre-Petrine Russia”, The Russian Review, Vol. 37, No. 4, 1978.

Şahmeran; zayıf, ince, erkeksi hatlara sahip, gövdesinin yarısı yılan bir kadın. Onu diğer sürüngenlerden ayıran en büyük özelliği ise kırk bacağının olması. Cennetten kovulduğu gün gibi bilge ve tehlikeli.

Shahmaran

İlyas çıraklık zamanı gelmiş bir gençtir. Babasının onu bir şahmerancıya çırak vermesiyle başlar hikâye. Şahmeran ustası Mansur’un ilk dersi, sabırdır. Sabır bir şahmerancının bilmesi gereken belki de en önemli şey. İç içe hikâyelerle süslenmiş bir doğu masalı havasındaki hikâye, Camsap’ın, Belkıya’nın, Cihanşah’ın ve Ukap’ın da hikâyesidir. Şahmeran’ın Bacaklarında üzerinde en çok durulan kavram, “ihanet” düşüncesidir. “Bir Şahmerancı, en çok bunu öğrenmelidir: İhanet etmemeyi…” [1]

Çembere aldığım konu, kişioğlunu ihanete sürükleyen tetikleyici duygulardır.

“Nedir, Şahmeran hikâyesinin bağrında taşıdığı zehir? (…) Yılanla, insanın dostluğu (ki buna, düşmanlığı da diyebiliriz) eskiye, çok eskiye uzanır, ta elmanın tarihine dayanır.”[2]

“En kötüsü de ağzımdaki acılık. Ne kan, ne ateş, ne ölüm… Bu, hepsinin karışımı bir şey. Ağzımı açmak yetiyor her şeyi kapkara görmeme, insanlardan tiksinmeye. Ne zor, ne acı şeymiş insan olmak!”[3]

Peki, nedir insanoğlunun en büyük zaafı?

“(…) onlara vesvese verdi ve: “Rabbiniz size bu ağacı sırf melek olursunuz veya ebedi kalanlardan olursunuz diye yasakladı, dedi. Ve onlara: Ben gerçekten size öğüt verenlerdenim, diye yemin etti.”[4] (A’raf Suresi, 20–21)

“Şimdi burada senin için ne acıkmak vardır, ne de çıplak kalmak. Yine burada sen, susuzluk çekmeyecek, sıcaktan da bunalmayacaksın. Derken şeytan onun aklını karıştırıp ‘Ey Âdem! Dedi, sana ebedilik ağacını ve sonu gelmez bir saltanatı göstereyim mi?”[5] (Taha Suresi 118–120)

Şahmeran da, Camsap da dost ihanetini tatmıştır. Yusuf misali kuyuya atılan Camsap, şüphesiz insanlara güvenmemesi gerektiğini bildiği halde onları salan Şahmeran, “ihanet”ini biliyordu. Şahmeran, insanoğluna güvenilmeyeceğini bildiği halde neden onlara güvenmişti? Şüphe, duyguların mı yoksa zekânın mı kusuruydu? Yahut güven? Şahmeran’ın Camsap’a duyduğu ilgi onu serbest bırakmasını sağlayan şeydi. Belkıya için şöyle demişti “…düpedüz bir insan değil. Bir gerçeğin, bir düşüncenin, bir inancın, bir insanın peşinden koşuyor… Böyle biri bir gizi korumak pahasına ölümü göze alabilir. (…) Canına sahip çıktığı gibi sözüne de sahip çıkabilir.” Şahmeran’ı şüpheye düşüren şey onun dava adamı bir insan olmasıydı. Bu insan, gerçekten sözüne sahip çıkabilir miydi? Şahmeran şu sözünden, kararındaki kusuru anlayabiliriz:
“Bunu insanoğlunu sınamaktan çok, Belkıya’yı sınamak olduğunu daha o zamanlar seziyor, kararımdaki ‘duygu’ payından korkuyordum.” [6]

Şahmeran’ın korkusu şüphe odaklıydı. Duygularına yenildiğinde Şahmeran da kendi tebaasına ihanet etmiş olmuyor muydu?

Ukap ve Belkıya’ya olanları nereden bildiğini sorduğunda Şahmeran, Belkıya’nın vezirinden öğrendiğini söyler. Onu neden saldığı sorulduğunda ise Şahmeran;

“İhanet, sevgi söz konusu olduğu zaman vardır. İşte onun için seni, vezir gibi kolayca salıvermem.”[7] der. Başından sonuna kadar, bu ihanet zinciri hep var olacaktır. İlyas ustasını kıskanacak, Camsap bedensel zaafları yüzünden Şahmeran’a ihanet edecek. Belkıya amacının esiri olacak, amacı için ihanetten çekinmeyecektir. Bir amaç zamanından önce bitirilmek istendiğinde, doğasını kaybedecek, ulaşılması gereken hedef için her şey mubah olacaktır.

Tüm sorunun özü, kusursuzluktan mahrum kalmaktı. Şahmeran’ın ihanetsiz sevgiyi araması, Belkıya’nın hayali, amacı, Camsap’ın sözüne olan inancı… Bunu hak etmediklerini düşünmeleri, yok olsalar bile kurtulamayacakları bir acının farkına varmaları… Yalnızlıkta atılan tüm adımlar gibi her seferinde aynı ağacın dibine getiriyor karakterleri.

Korku ve şüphe, bedeni ve zihne esir aldığında Şahmeranın sözleri her seferinde haklılığını koruyacak.

“Ben sana söylemiştim ya Camsap, insanoğlu ihanet eder.”[8]

Çünkü insanın yaşamı bunun üzerine yazılmıştı. İnsan, korkar, şüphe eder ve ihanet eder. Tüm varoluşun anlamlandırılmasıdır bu. Oysa insan en çok kendinden korkar, kendinden şüphe eder, kendine ihanet eder. En kolay unuttuğumuz söz kendimize verdiğimiz sözdür. Şahmeran bile yarı insan yapısıyla bunun bir parçası olmuştur. Kararsızlıklardan sonra duygusal zaafları üzerine kuruludur. Şahmeran, vezirin adamları tarafından götürüleceği zaman Camsap’a korku içinde ki bekleyişini ve bunun anlamsızlığını şu şekilde anlatmıştır.

“(…) belki de bütün hayatım katilimi beklemekle geçti, ben bunu saklanmak sandım; ta başından beri yazgımı başkalarının ellerinde bırakmakla; kaçıp saklanmakla; gizlenmeyi korunmak sanmakla; insan gibi hissedip, yılan gibi yaşamakla; duygularıma yenilmekle; saklandığım yerde olacakları beklemekle ben zaten ölümümü hazırlamış oluyordum. Belki de bütün hayatım gizli ve nazlı bir intihardı?”[9]

İnsanı ihanete teşvik eden yaşama içgüdüsü, Şahmeran’ın yaşama gereğini silikleştirmekle, anlamsızlaştırmaktaydı. Ne Camsap ne Belkıya ihanetin acısını sonsuza kadar çekecek. Acı bile anlamdan yoksun kalacak. Şahmeran’ın intiharı yahut ölümü, şüphenin ve korkunun hayatı devam ettiren ve sonunu getiren şey olduğunu anlattı.

Cengizhan Selçuk

Kaynaklar:

[1] Murathan Mungan, Cenk Hikâyeleri. İstanbul: Metis Yayınları, 2013, 21.

[2] a.g.e, 23

[3] Camus Albert, Caligula, IX. Sahne

[4] Kur’an-ı Kerim, İstanbul: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2010, 151

[5] a.g.e, 319

[6] Murathan Mungan, Cenk Hikâyeleri. İstanbul: Metis Yayınları, 2013, 44

[7] a.g.e, 61

[8] a.g.e, 23

[9] a.g.e, 93