Sanat, insanın dünyaya adımını attığı, görüş açısının idrakına varıp “insan” olduğunu anladığı ve düşünebildiği ilk andan itibaren var olmuştur. İnsanın evrende anlam arayışıyla başlayan yolculuğunda onun yol arkadaşı olmuş ve günümüze kadar farklı formlarda kendini göstermiştir. Resim, sanatın bir dalıdır ve doğada ilk noktanın konulduğu tuvalden başlayan bir süreçle kendini geliştirmiştir.

Hiçbir kuram, kendisini oluşturan kuramcısından ayrı düşünülemeyeceği gibi hiçbir eser kendisini oluşturan sanatçıdan bağımsız düşünülemez. Oedipus ve Sfenks tablosunun çözümlemesini yapmadan önce ressam Gustave Moreau’yu tanımamız gerekir.

Gustave Moreau, 6 Nisan 1826 – 18 Nisan 1898 tarihleri arasında yaşamını sürdürmüş Fransız bir ressamdır. Eserlerinde esin kaynağı çoğunlukla İncil ya da mitolojik ögelerdir. Akım olarak sembolizmi benimsemiş ve üretkenliğini bu alanda sürdürmüştür.

Araştırmamızın konusu olan Oedipus ve Sfenks tablosu ilk olarak 1864 yılında sergilenmiştir. Günümüzde Metropolitan Sanat Müzesi’nde sergilenmeye devam etmektedir.

Sanatçının mitolojik ögelerden beslenmesini, Oedipus ve Sfenks tablosunda açıkça görüyoruz. 

Tarihe dönüp baktığımızda mitolojik ögelerden beslenen birçok hikâyenin ulusların inançları doğrultusunda oluştuğuna tanıklık ederiz. Yunan mitolojisinde insanın kaderini değiştiremeyeceğine ve ondan, ne yaparsa yapsın kaçmaya gücünün yetemeyeceğine yönelik alt metinler barındıran bir hikâye olan Oidipus’un hikâyesi de bu söylemi destekler niteliktedir.

Mitolojide anlatılana göre Teb halkının kral ve kraliçesinin çocukları olmuyordur. Çift kâhine danışır. Kâhin, çiftin bir erkek çocuğa sahip olacaklarını ve bu çocuğun “ilerleyen yıllarda babasını öldüreceğini ve annesi ile evleneceğini” söyler. Söylenenlerden etkilenen kral, ilerleyen yıllarda erkek çocuğu doğunca kehanetin gerçekleşmesinden korkar ve oğlunu doğar doğmaz bileklerinden asarak ölüme terk ettirir. Bu çocuk Korint kralına ulaştırılır, eşi kraliçe tarafından şiş ayaklı anlamına gelen “Oedipus” ismini alır, evlat edinilir ve büyütülür.

Oedipus, yıllar sonra evlatlık olduğunu öğrenir ve gerçek ailesini aramak için yola koyulur. Karşılaştığı bir kâhinden kaderinde “babasını öldüreceği ve annesi ile evleneceği”nin yazdığını öğrenir. Duydukları karşısında kaderinden kaçmak ister. Yola çıkar ve yolda ansızın çıkan bir kavgada, kavgaya tutuştuğu kişiyi öldürür. Ölen kişi Teb kralıdır, Oedipus’un öz babasını öldürdüğünden haberi yoktur. Kehanet gerçekleşmeye başlamıştır ve Oedipus bunu henüz anlayamamıştır.

Kavgadan sonra yoluna devam eden Oedipus’un karşısına Teb halkının kurtulmak istediği Sfenks çıkar. Bu Sfenks, karşısına çıkan herkese bir bilmece soruyor ve bu bilmecenin cevabını doğru bilemeyenleri öldürüyordur. Oedipus’a da aynı soruyu yöneltir: Sabah dört, öğleden sonra iki, geceleri ise üç ayakla yürüyen şey nedir? Oedipus, Sfenks’in yönelttiği bu bilmeceyi bilen ilk kişidir. Cevap “insan”dır. İlk kez doğru cevabı bulan biriyle karşılaşan Sfenks buna dayanamaz ve intihar eder. Teb halkı, başlarına dert olmuş olan Sfenks’ten onları kurtardığı için minnettarlık göstermek adına Oedipus’a boşalan kral tahtına geçmeyi teklif eder. Oedipus kral tahtına geçince kraliçe de “öz annesi” olacaktır. Kehanet gerçekleşmeye devam ediyor, Oedipus kaçtığı kaderine ayaklarıyla gitmeyi sürdürüyordur.

Yeni kral Oedipus ile öz annesi kraliçenin evliliklerinden çocukları doğmuştur ve bundan sebep olacaktır ki Teb halkı için yıllar sonra bir bereketsizlik ortaya çıkar. Şehrin üstünden kara bulutlar eksik olmamaya başlamış ve şehir halkı bereketsizlikten bir türlü kurtulamamıştır. Bu durumdan kurtulmak için tekrar kâhine danışırlar ve kıtlığın, bereketsizliğin sebebini araştırırlarken tüm gerçekler birer birer ortaya çıkar. Gerçekler üzerine Oedipus’un öz annesi yani kraliçe intihar eder, olanların yükünü kaldıramayan Oedipus kendisini kör eder, tekrar yollara düşer. Oedipus ne yaparsa yapsın kendi kaderinden kaçamamıştır.

Gustave Moreau, incelediğimiz eserde Oedipus ile Sfenks’in karşılaşmasını resmetmiştir. Mitolojide Sfenksler görünüş olarak “insan başlı, aslan gövdeli” yaratıklardır. Hikâyede anlattığımız gibi Yunan mitolojisinde, karşılarına çıkanlara bilmeceler sorarlar ve cevaplarını bilmeyenleri yerler/öldürürler. Yunan mitolojisinde sfenkslerin yeri büyüktür.

Sfenks, Mısır mitolojisinde kullanılan görünüme uygun resmedilmiştir. Baş kısmı insan başıdır, gövdesi aslan gövdesidir ve bunlara ek olarak kanatları bulunur. Resmedilen bu Sfenks, Büyük Sfenks ile benzer nitelikler taşımaktadır.

Eserin sağ alt kısmında gördüğümüz el ve ayaklar Sfenks’in öldürdüğü diğer kişileri temsil etmek için resmedilmiştir.

Sfenks, sahip olduğu kadın başıyla, güzelliğiyle ve gücüyle Oedipus’u adeta köşeye sıkıştırmıştır ve pençeleri Oedipus’un üstündedir. 

Oedipus, bu güzel ve güçlü yaratığa karşı aynı şekilde güçlü ve sert bir duruş sergilemektedir. Oedipus, Sfenks’ten korkmuyordur.

Oedipus’un elinde gördüğümüz mızrak yüzyıllar boyu fallik bir sembol niteliği taşır. Yaşam gücü, askerî cesaret anlamlarına gelen mızrak, resimde Oedipus’un elindedir ve Sfenks’e karşı duruşuna korkusuz bir ifade katmıştır.

Resimde bir detay olarak sağ tarafta gözümüze yılan figürü çarpıyor. Yılan sembolik olarak güçlü anlamlar taşır. 

“Mitoloji ve dinde yılan hem pozitif hem de negatif simgesel anlamıyla çift yönlü bir güçtür. Koruyucu ve yok edicidir, aydınlık ve karanlık, iyi ve kötüdür.” (Wilkinson, 2011) 

“Toprak altındaki karanlık yerlerde evinde olan yılan, ölülerin güçlerine erişimi olduğu Ölüler Alemi’yle ilişkilendirilir. Buna karşılık Tanrılar ve ilahi güçle de bağlantılı bilinmiştir.” (Wilkinson, 2011)

Bu bağlamda resimdeki yılanın konumu nedeniyle (aşağıda yer alan cesete yakınlığı) Sfenks’in Oedipus’u kurbanları arasına katmasını beklediği şeklinde yorumlayabiliriz.

Resmin sağ tarafında gözümüze çarpan bir diğer detay kelebek oluyor.

“Mucizevi metaformoz döngüsü kelebeği dönüşüm, diriliş ve ruhla ilişkilendirmiştir. Mutluluk ve güzellik anlamlarını da taşır.” (Wilkinson, 2011)

Buradan yola çıkarak kelebeğin, yılanın iştahla beklediği ölüm haberine karşılık Oedipus’un hayatta kalacağına bir işaret olarak orada bulunduğunu düşünebiliriz. Oedipus, Sfenks’i yenecek ve hayatta kalmaya devam edecektir fakat bu zafer onun için bambaşka bir hayatın kapısını açacaktır, bir nevi dönüşüm gerçekleşecektir.

Eserin sol alt tarafında küçük bir incir ağacı görüyoruz. İlk zamanlardan beri besin kaynağı olan ve cennet meyvesi olarak bildiğimiz incir, mitolojik ögelerde yerini almıştır.
İncir ağacı, “Doğurganlık, bolluk ve barışı simgeler. Budizm’de ahlak eğitimini temsil eder. İncir yaprağı erkek cinsel organı ile bağdaştırılmıştır.” (Wilkinson, 2011)

Bu söylemlerden iki varsayıma ulaşabiliriz:

1-Budizm’de ahlak eğitimini temsil eder.

Oedipus’un kraliçeyle yani annesiyle evlenmesinden dolayı ortaya çıkan ahlaksızlık halka bereketsizlik ve kıtlık getirmişti. İncir ağacı çok büyük ve görkemli bir ağaç olmasına rağmen resimde küçük bir yer kaplıyor. Buradan da bu hikâyede ahlakın henüz “büyümediğini” ve ahlak eğitiminin derecesinin düşük olduğunu düşünebiliriz.

2-İncir yaprağı erkek cinsel organı ile bağdaştırılmıştır.

Oedipus’un Sfenks ile karşılaşmasından sonra Kral olmasıyla ve annesiyle birlikte olmasıyla kehanet gerçekleşmişti. İncir yaprağı, Oedipus’un cinsel organı ile yorumlanabilir.

Moreau, incelediğimiz bu tabloda, psikanalist kuramının kurucusu Sigmund Freud’un geliştirdiği “Oedipus Karmaşası/Kompleksi”nden etkilenen Sofokles’in ünlü Kral Oedipus tragedyasını kendi yorumuyla ele almıştır.

Oidipus kompleksi ya da Oedipus karmaşası, insan canlısının 3-6 yaş aralığında yaşadığı, karşı cinsteki ebeveynini sahiplendiği dönemdir.

Psikanalitik kurama göre insan canlısı fallik dönemde ödipal evreye girer. Bu, bireyin cinsel varlık çabasının bir izdüşümüdür. Bu döneme kadar insan canlısının kişiliği oluşacaktır ve bu dönemde yaşanılacak herhangi bir fiksasyon bireyin yaşantısının ilerleyen dönemlerinde patolojilere yol açacaktır.

Çocuk önce aynı cinsten ebeveyniyle özdeşim yaşarken ardından diğer ebeveyniyle daha sonra tekrar aynı cinsten ebeveyni ile özdeşir. Bu dönemin sağlıklı bir şekilde yaşanması bireyin sağlıklı cinsel kimlik oluşumunda önemli bir rol üstlenir.

Psikanalitik kuramın kurucusu olan ve tartışmalı söylemleriyle günümüzde dahi gündemden düşmeyen Sigmund Freud, Yunan tragedyasından etkilendiği oidipus kompleksi kavramını söylediği zamanlarda çok büyük tepki çekmişti.

Ödipal kuram klasik psikanaliz kuramına göre bütün nevroz teorisinin temelini oluşturur. Oedipus’un yaşadıklarından sonra Sigmund Freud, Oedipus için kuramına ismini vermekten ziyade belki de nevrotik tanısı koyardı.

Merve Bora

Editör: Elif Berra Kılıç

KAYNAKÇA

Wilkinson, K. (2011). Kökenleri ve Anlamlarıyla Semboller ve İşaretler. İstanbul: Alfa Basım
Yayım.

Dili bozmak, o millete karşı işlenmiş en büyük suçlardandır. Uluslar kendi dilleriyle dünyaya gelir; onunla düşünür, onunla konuşur, sevincini de hüznünü de diliyle dillendirir.

Dilerseniz önce başlığımıza isim olan bu cümledeki herkesin pek aşina olmadığı fakat Türk halkının dilinde asırlardır yaşayan kelimeleri gözden geçirelim. Agu Eski Türkçeye ait bir kelimedir ve zehir demektir. Anadolu’da bu kelime hâlâ yaşatılmaktadır. Kimi bölgelerde avu olarak da kullanılır. Bukağı ( Eski Türkçe. Bukağu) atların çifte atmalarını ve kaçmalarını önlemek için ayaklarına vurulan demir halkalı köstektir, bu köstek eski zamanlarda mahkûmlara kaçmalarını önlemek amacıyla da takılmıştır. Bu kelime Emine Işınsu’nun, Niyazi Mısrî’nin hayatını anlattığı ünlü bir romanına da isim olmuştur. Bukağılamak fiili de buradan gelmektedir.

Türk dilinin tarihî serüvenini göz önüne alıp bir düşünelim. Gerçekten de Türk dili bozulmuş, agulanmış, bukağılanmıştı. Bilim ve sanat dili Arap ve Fars dilleri etkisinde kendinden geçmişti. Osmanlı Türkçesi olarak tanımlanan bu dil, üç dilden meydana gelen karışık, melez bir formdaydı. Halk, aydınların dilinden bir şey anlamıyor, aydınla halk arasındaki uzaklık gittikçe artıyordu.

19. yüzyılı reform çabalarıyla oldukça hareketli geçiren Osmanlı aydınlarının en temel problemlerinden biri de dildi. Bir tarafta Divan şiiri ile Batı şiiri arasında sıkışıp kalmış, dilin imkânlarını zorlayan; şiirde yeni türler denerken kelimelerde de özgün olma hevesiyle zaten tükenmiş olan Divan şiiri mirası ile son nefeslerini veren şairler ordusu vardı. Şiirlerinde eski kelimelerden yeni kelimeler üretmiş ( tiraje, şegaf, lerzende, puşide…) alışılmadık bağdaştırmalar ( havf-î siyah, leyâl-i girizân…) denemişlerdi. Zamanla kontrolden çıkan dil meselesinde önlem alarak çalışmalara başlayan aydınlar da olmuştu. Örneğin Şinasi gazeteyi “halkın anlayacağı dili kullanacak bir araç” olarak gören ilk kişidir. Yazıda açıklık olması, yapmacıklık olmaması, yazıyı halkın anlayacağı biçime sokmak fikri ve eylemi ilk Şinasi’de görülmüştü.

“Şu halde Şinasi dil ve edebiyat çağdaşlaşmasının öncüsüdür. Bu anlamda Şinasi iki yenilik getirmiştir: biri, halk sözlerinin edebi değeri olduğunu göstermek, ikincisi geleneksel yazı yazma kurallarını çiğnemek. Birinci alandaki çabası halk sözlerini toplamasında gözükür. İkinci alanda “Şair Evlenmesi” adlı oyunda geleneksel kuralları bozarak yapma olduğu için sahneye hiç uymayan Osmanlıca konuşmasına aykırı yazma denemesine girişmiştir. Böylece Osmanlıcada ilk gramatik anarşiyi o başlatmıştır: bu anarşinin sonu ise Osmanlıca (konuşmanın değil) yazmanın sonu olmuştur. (Osmanlıca konuşulan değil yazılan bir dildir.)”

Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY, İstanbul, 2019. syf 262

Şinasi bu eylemiyle Türk dilini bukağılarından kurtarma yolundaki ilk adımları attıran öncü isimlerden biri olmuştur. Bu küçük adımlarla bir şeyleri değiştirmek isteyen neslin kavram ve anlam sorunu yaşadığı da bilinmektedir. Bu nesil Tanzimat hareketiyle hak, hukuk ve eşit bir düzen arayışı içindeyken ulusu ifade edebilecek tek bir kelime bulamamış, Osmanlı aydınlanmasında sıkışıp kalmıştır. Batı’da eğitim görmüş, okuyan, araştıran bu neslin büyük problemi kavram kargaşası olurken Türk ulusunu ifade edememiş, millet kelimesinin de “ümmet” anlamında kullanılmasından ötürü ileriye doğru atılan adımlar gecikmiştir. Hâl böyle iken Osmanlı dilinin, ne Osmanlının son döneminde ne de Türkiye’de yazı dili olarak kalmasına imkân yoktur. Zamanla daha da derinden anlaşılacağı üzere önce yazı dilini millîleştirmek, Türkçeleştirmek, millî Türkiye’nin en mühim vazifelerinden biri hâline gelmiştir.

1911 yılında Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan milliyetçi aydınlar, Yeni Lisan isimli bir bildiri yayımlayarak Türk dilinin sadeleşmesini ve öz formuna ulaşmasını talep ettiler. Bu bildiriyle birlikte Türk dilindeki sorunların teşhisi ve çözümleri ortaya konulmuştur. Arapça ve Farsça gramer kurallarının kullanılmaması, bu kurallarla yapılan terkiplerin kaldırılması, Arapça ve Farsça kelimelerin Türkçede söylendikleri gibi yazılması, başka Türk lehçelerinden kelimeler alınmaması ve İstanbul konuşması esas alınarak yeni bir yazı dilinin meydana getirilmesi gibi çığır açan önermelerle Türk dili yeniden soluk almaya başlamıştır. Türk dili bu kurtuluşunu kendi kuvvet ve vasıflarına borçludur. Türk dili ikinci devre olarak adlandırılan sistematik ilerlemesine 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun“u ile devam eden süreçte başlayacaktır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderlik edeceği bu inkılapla çalışmalara devam edilecektir.

“Her büyük değişme aşamasında dil sorunu ya yeni anlamlara eski sözlük hazinesinden sözcük bulma ya hazinede bulunan eski köklerden yeni sözcükler uydurma, ya Fransızcadan söylenişine uygun Arap ya da Latin harfleriyle biçimlendirilmiş sözcük sokma ya da halk dili hazinesinde buluna  köklerden yeni terim sözcükler yapma gerekliliği bundan ileri gelmiştir.”

Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY, İstanbul, 2019. syf 319.

DİL MEDENİ OLMAK İSTEYEN ULUSLARDA ŞUURLA YARATILIR*

1930’lu yıllara gelindiğinde gerek düzenlenen Türk Dili Kurultayları olsun gerek akademik çalışmalar olsun her bakımdan Türk dili şuurla işlenmiştir. Türkiye’nin 20. yüzyılda başladığı bu işleme başka milletler çok erken devirlerde başlamıştır. Örneğin Alman ulusunun dil konusundaki çalışmalarını siyasi olaylar ışığında ele alalım. Fransızlar, Almanlardan evvel medenileşmiş ve Almanları etkilemişlerdir. 12. yüzyıldan sonra Almanlar üzerinde Fransız edebiyatı tesirleri görülmeye başlanmıştır. Yaşam tarzlarından nezaket kurallarına kadar bir Fransızlaşma gözlemlenmiştir. Almanlar bu devirde, halk edebiyatı mahsulleriyle halk şairlerinin halk dilinden eserler vermesiyle dillerini kurtarabilmişlerdir. 13. yüzyılda zuhur eden Nibelungen Destanı şüphesiz bu halk şairlerinin dillerini muhafaza etmeleri sayesinde yazılmıştı. 13. asır Almanya’sında ilim sahasında, Latin dilinden edebiyatta Fransız hâkimiyetine karşı bir hareket başladı. Nihayet 16. asırda Alman dili bu dillere üstün geldi. Luther’in girişimleriyle edebî bir dil yaratma süreci başladı. Luther Hristiyanlığın mukaddes kitabını Almancaya tercüme edebilmek için edebî bir dile ihtiyaç duydu ve halka yönelerek kullanılan en nezih lehçe ile dinî metinleri tercüme etti.

“Alman halkı ancak o günden itibaren bir millet teşkil etti, çünkü dil bir milletin ruhunun kalıbıdır.”

Sadri Maksudi Arsal, Türk Dili İçin, TDKY, Ankara 2017. syf 56.

Luther bu aydınlanma sürecinde Alman dilinin lehçelerini öğrendi ve gramer kaidelerini tespit etti. Halka ulaştı ve halk dilinin konuşmalarını tespit etti. Bilindiği üzere Luther, İncil tercümesinde tek bir yabancı kelime kullanmamıştır. Aynı dönemde Alman şairleri ve aydınları dillerini bir ilim ve edebiyat dili derecesine kavuşturdular. 17. yüzyıla gelindiğinde Alman dilini temizlemeye şair Martin Opitiz devam etmiştir. Bu süreçte topyekûn hareket eden aydınlar yeniden, şuurla Almancaya dönmeye başlamışlardır. 18. yüzyıla gelindiğinde hem edebî hem de ilmî dili işlemenin zirvelerine ulaşan Almanların dili, günümüzde müstakil bir dildir. Almanya örneğinden hareketle tarihte Fransızlar, Finler, Macarlar ve medenileşmiş uluslar dillerini şuurla işlemiş ve ıslah etmişlerdir.

“Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Tük milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

2 Eylül 1930
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Türkiye’de dil çalışmaları alanının önemli isimlerinden biri olan Sadri Maksudi’ye göre başka dillerden alınmış kelimelerin muadilleri Türkçede var ise Türkçe olanı tercih edilmelidir. Türkçe eklerden terim yaratılmalı, Türkçenin başka lehçelerinden – ihtiyaç var ise- kelimeler alınmalıdır. Türkçenin Sırları isimli eserin yazarı olan Nihad Sami Banarlı ise Arapça ve Farsçadan aldığımız kelimeleri mirî malımız olarak görür. Türkçeleşmiş kelimelerdir diyerek daha ılımlı bir yaklaşım sergiler. Halkın kullandığı nice kelime artık dilimize yerleşmiştir. Türkçeleşmiş kelimeler ifadesinin içi boş değildir. Gerçekten de asırlarca beraber yaşadığımız kimi kelimeler bir zaman sonra bizden olmuşlardır fakat her meselede olduğu gibi dil meselesinde de ölçülü davranmak gerekmektedir. Sadri Maksudi’ye göre bu görüşün temeli boştur. Müstakil bir dil yaratma işi ehemmiyetlidir. Dilimize giren her kelimeyi sahiplenmemiz en başta Türklüğümüze bir ihanettir.

Türk dili, tarihin pek eski dönemlerinden bu yana var olmuş ve kendini tamamlamıştır. Farklı coğrafyalara yayılmış pek çok lehçesi mevcuttur. Türk dili fiil bakımından zengindir, 4000’den fazla yalın mastarı bulunur. Ekleri pek çoktur ve bu ekler sayesinde köklerden yeni kelimeler türetilebilir. Ahenklidir. Cümle yapısı kurallıdır. Cümle başında öznesi, sonunda ise yüklemi bulunur. (İstisnaları mevcuttur) Türk dilinin gramer kurallarına, belirlenmiş kaidelerine aykırı olan isim ve tamlamalar değil günlük dilde, kamuya ait yerlerde bile kullanılmamalıdır. Bu konuda hassasiyet en başta devlet katında olmalıdır.


15 Nisan 1929
 
“Bizi cehaletten kurtaran Ulu Gazi var ol!”

Osmanlı’da var olan, Türk dilini aşağı ve bayağı görme temayülünde asıl sorulması gereken başka bir soru daha vardır. Milletler, boyunduruğu altına aldıkları uluslara dillerini zorla öğretir, bir kültür işgali de yaparlar. Osmanlı, kültür emperyalizmi yapacak bir devlet değildi elbette ancak neden koruması altına aldığı milletlerin dilleriyle iştigal olmuştur da birebir almıştır? Bu sorunun klişe bir yanıt olarak dönütü yüksek edebiyat kültürü etkisi olacaktır ancak eksiktir. Türk edebiyatının da o nispette edebî değeri yüksek değil midir? Fazlasıyla yüksektir. Bu, “Bengü Taşlara” yontulan yazılı dönemin de öncesinden gelen bir birikimdir. Yine de bu, Osmanlının dille olan sorununu aydınlatmak ve anlamaya çalışmak zihnimizi hayli kurcalayacaktır, biz düşünmeye devam edelim. Acaba İslam dininin bu konudaki rolü nedir? Türklük şuuru, Müslüman olma hissinin karşısında mağlup oldu da dil de bu yüzden mi kıymetini kaybetti? Bugün Arap alfabesini yüceltmenin altında Kur’an dili olması gibi nedenler yatıyorsa neden olmasın değil mi? Gözden çıkarılmış, yok sayılmış bir Türklük bilincinde elbette Türk dili de payını almıştır.

Günümüzde yükselen Osmanlı seviciliğinde dil konusunda içi bomboş bir hayal yatmaktadır. Bu tür insanlar Arap alfabesiyle bırakın okumayı, işitse bile anlayamayacağı bu karışık dilin savunuculuğunu yapmaktadır. Türk dilini bukağılarından kurtarmak için çabalayan onca neslin emeğinden habersiz olan bu yığınlar cehaletleriyle, çağdaşlaşma çabalarından rahatsız oldukları için eskiyi savunmaya kalkışmaktadır. Edebiyat alanında ayrım yapmadan bir bütün olarak görüp her devrini ayrı ayrı inceleyen, benimseyen ilim sahasındaki aydınlar bugün de vardır ve dil için çalışmaktadır. Ayrıştırmayı seven ve mazinin kuru hayalleriyle beslenen kişileri de suya düşmekte olan hülyalarıyla baş başa bırakmak gerekir. Zorunlu eğitim yıllarında bile Türkçenin önemini kavrayamamışlarsa bırakalım bu kişiler de cahil kalsın, müstahaktır.

Türk dilini sevmeden Türk’ü sevmek imkânsızdır. Çünkü milletin en büyük esası dilidir. Türk dili emekle işlenerek bu günlere kadar gelmiştir. Bizler bunu biliriz ve deriz ki mirasa miras katmak için çabalayan gençlerin ellerinde Türk dili yeniden yükselecektir.

*Bu cümleler Sadri Maksudi Arsal’ın Türk Dili İçin isimli kitabından alınmıştır.

Nur Aydoğan

“Nerede olursanız olun, ölüm sizi bulur; hatta isterseniz sağlamlaştırılmış yüksek kalelerde olun…”

Nisa Suresi, 78. Ayet


“Ve Karanlık, Çürüme ve Kızıl Ölüm hepsini sonsuz boyunduruğu altına aldı.”

Kızıl Ölümün Maskesi

Orta Çağ’ın zamanı, mekânı belli olmayan bir yerinde Prospero ve ordusu sefil köyün içinden geçerken köyün, Kızıl Ölüm’ün acımasız kollarında acı çektiğini görürler. Prospero köyü yakmaya karar verir ancak Gino ve Ludrico ona karşı çıkar.

İnsanları demir kalesi altından gözleyen prens, bu iki asiyi öldürecekken Gino’nun güzeller güzeli sevgilisi Francesca’yla karşı karşıya gelir. Francesca, kızıl saçları ve masum yüzüyle kalbini Tanrı’ya adamış bir kızdır. Prens onu, sevgilisini ve babasını alıp kaleye götürür. Gino ve Ludrico kara zindanları boylarken Francesca, prens ile beraberdir.

Sarayın dışındaki yoksulluktan ve Kızıl Ölüm’den azade soylular, her gün şölenler düzenleyip zevkten zevke düşerler. Francesca, yeni girdiği dünyayı keşfetmeye çalışır. Prens ona bu konuda yardımcı olur. Prens şeytana inanmaktadır. Francesca saraya girdiğinde ilk işi, göğsündeki haçı alıp atmaktır. Yaşadığı sefil köyde Tanrı’ya inanmakta olan Francesca, bu şeytani ve zevk dolu kalede ürperir. Prospero, ona şeytan yolunun daha doğru olduğunu anlatmaya başlar. Çağlar boyu şeytanın rolü değişken bir hâldedir, bazen dünyanın en pislik varlığıyken bazen bilgi ve şehvetin temsilcisidir. Şeytanın isimlerinden biri olan “Lucifer”in anlamı, “ışık” demektir. Işığın, bilgeliğin ve ilerlemenin sembolü olduğunu düşünürsek diyebiliriz ki; tarihin bir döneminde insanlar, kendi zihinlerinde şeytanı yüce bir yere koymuşlardır. Belki de ona atfettikleri yücelikten korktukları için onu lanetli görmüşlerdir.

Prospero, Francesca’ya Tanrı’nın artık güçsüz olduğunu anlatır. Eğer bir Tanrı varsa bile yerini kötülüğe, acıya ve açlığa bırakmıştır. Pek de haksız sayılmaz çünkü filmin geçtiği dünyada ardı arkası kesilmeyen yağmacı akınları vardır ve onların işini kolaylaştırmak için dünyaya yayılan hastalıklar…

Sarayda bu ikili dışında biri daha vardır; Juliana. Prense ölümüne bağlı olan Juliana, şeytanla nişanlanmıştır ve kendisini şeytana adar. Burada şunu söylemek isterim: Hangi zevki deneyimlersek deneyimleyelim bunun en üst kademesi kendinden geçmektir ve ibadet etmek, insanın ruhunda en asil soylu zevklerden biridir.

Konuyu dağıttığımın farkındayım ama şeytana dönmek istiyorum. Özellikle Batı düşüncesinde şeytan, Tanrı’nın yasakladığı hatta yer yer yok saydığı zevklerin tek sahibidir.(Nietzche yanlış anımsamıyorsam “İnsanca Pek İnsanca” kitabında buna şiddetle karşı çıkıyor. Dinin, insanı kendi doğasından ayrı düşürdüğü için onu kısırlaştırdığını iddia ediyor. Hatta bu yüzden Nietzche’nin deccalı İsa’dır.) O yüzden bazen yakışıklı otoriter bir erkekken bazen de şehvet dolu bakışlarla insanı yoldan çıkaran bir kadın olarak düşünülmüştür.

Juliana, efendisine kendini adar. Şeytan, Juliana’nın isteğini kabul eder ancak fani hayattaki canını alır. Herkes şaşkın ve korkuyla olanlara bakarken Prospero, aksine gayet sevinçlidir. İnsanlara eğlenceye devam etmelerini söyler. Maskeli balo yapılacaktır. Herkes istediği kostümü giyip gelirken Hop Toad isimli cüce, Prospero’nun sağ kolu Alfredo’yu kandırır. Ona bir “şempanze” kıyafeti giydirir. Cüce ise onun sahibidir. Kalabalığın ortasında cüce ve Alfredo rollerini oynarken Cüce Hop Toad, belki de Alfredo’nun ona tahkir dolu bakışlarının intikamını alırcasına şempanzeyi kırbaçlar ve sonunda yakar.

Prospero ise bu olan biteni sadece gülerek izlemekle yetinir. Zaten amacı da budur: İnsanların zevkten çıldırması, ölene dek zevkle dolması…

Konuyu bir daha dağıtıyorum ama bunu söylemem gerek: Alfredo’nun şempanze gibi giyinmesini önemli buluyorum. Bu kostümü giymesi belki de insanın, özündeki vahşiliğe bir eğlence ortamında geri dönmesi olabilir. Zira her oyun, eğlence, eskilerden kalma ritüellerin devamı ya da gerçek olanın eğlence adı altında bir tekrarıdır. (Buna, yanılmıyorsam “oyun kuramı” diyorlar. Bilgisayar oyunlarından tutun da en basit çocuk oyunu bile eski Pagan dönemlerin dinî ritüellerinden gelmektedir, bu ritüeller bizi gerçek hayata hazırlar.)


Filme geri dönelim. Filmin anlatmadığım bir yerinde Prens, Gino’yu köyüne geri dönmesi için serbest bırakmıştı. Gino köyüne geri dönerken bir ağaç altında kırmızı giyimli bir adamla karşılaşır, onunla konuşur. Kırmızı kıyafetli adam ağacın altında kartlarla oynamaktadır. Bu sırada kalede maskeli balo devam etmektedir. İnsanlar dışarıdaki ölümün onlardan uzak olmasının
verdiği mutlulukla doludurlar. Prens, elini tuttuğu Francesca ile aralarında gezer. Sonunda “kırmızı giyen adam” sarayda, balo salonundadır. Yanından geçtiği herkes kızıla boyanır, elinden kimse kurtulamaz. Prens onun “ölüm” olduğunu anlar ve sarayına teşrif ettiği için çok sevinir. Çünkü düşünür ki ölüm, tıpkı kendisi gibi şeytanın bir kuludur ancak gerçek böyle değildir. “Ölümün sahibi olmaz ve ölüm uğrayacağı kişinin yüzüne bürünür.” der kırmızı giyinen adam. Prens, şeytanın onu yarıda bırakmasının acısını tatmadan ölümü tadar.

Bu dünyada hakkında kesin bilgi sahibi olduğumuz iki gerçek var: Doğum ve ölüm. İnancımız ve coğrafyamız, bu iki gerçeği nasıl anlamlandıracağımız konusunda bizi yönlendirse de ikisi, varlığından şüphe edilmeyen gerçeklerdir. İnsanın kendisinden sonra bir kalıntı bırakma isteğidir doğum. Sancıları acıdır ama insanın başka bir insanı meydana getirmesi, fikir olarak gayet olağanüstüdür. Ölüm ise acıdır. Hatırlanmak istenmez, adı geçince konu değiştirilir, tövbeler çekilir. Gece uyurken, sokakta gezerken rastgele bir zamanda size uğrar. Tıpkı Prens Prospero’ya uğradığı gibi…

Berat Şendil

“Çıktım yücesine seyran eyledim

Dost ile gezdiğim çöller perişan

Bir başıma olsam gam çekmezdim

Bir ben değil, cümle alem perişan”

Osmanlı, Türkmen’e toprak bırakmamaya kararlıdır. Yörükler yavaş yavaş ovalara yerleşmeye başlamıştır. İşte bu vakitte tuz çıkarıp tuz satan Alakuşlar, sorun yaşadıkları Artuklular ile anlaşmak isterler. Artukluların beyi bunu kabul eder ama bir şart koşar: Alakuş obasının güzeli, Selman Ali’nin göz bebeği Gökçeçiçek, Artukoğlu Ahmet’e varacaktır.

Sevdiceğini insanüstü bir sevgiyle seven Selman Ali, atasının, anasının, obasının istikbali için bu teklife razı olur. Oba için kurban edilen Gökçeçiçek bu duruma sinirlenir, dünyadaki varlık sebebi Selman Ali’ye beddualar eder. Obanın delikanlısı, umudu Selman Ali, bağrında bu yarayla tuz yoluna çıkar. Dünyadaki diğer özü Gökçeçiçek ise el çeker dünya işinden, köyün dedesinin yanına gider.

Aslında burada, obanın vicdanının da manevi kata yükseldiğini görürüz. Çünkü ilk günah işlenmiş, âşıklar ayrılmıştır.

Selman Ali yolda iken bir kaza geçirir. Bu kazayla taşıdığı tuzlar dökülür, adamlar ve hayvanlar telef olur. Bu, işlenen günahın ödenen ilk bedelidir.

Tüm oba endişe ile yiğitleri beklemeye koyulur. Tüm bunlar olurken Gökçeçiçek var olan dünyadan sıyrılmıştır artık, gözü başka bir âleme açılmıştır. Bir bakıma Gökçeçiçek, Türkmen’in eski, unutmak istediği geçmişinin ruhu olmuştur. Hiç beklenmedik yerlerden çıkıp Türkmen’in unutmak istediği eski inancının ritüellerini gerçekleştirir. Ancak “obanın özü” sonradan gelenleri korkutur, onun için “Kırklara karıştı.” derler. Oysa Gökçeçiçek’in yaptığı sadece onlara eski hâllerini, saf ve bozulmamış zamanları hatırlatmaktır ve her eskiye dönüşte olduğu gibi oba, şimdi de büyük bir krizdedir.

Her kriz fırsatçısını doğurur, bu krizin fırsatçısı da “Katırcıoğlu” isimli bir paşadır. Yörükleri düze indirmek ve onların topraklarına konmak istediği için paşa, bu krizi fırsat bilir. Alakuşlara, yitip giden tuz ve hayvanları için yardım edeceğini belirtir. Ancak öne sürdüğü şartlar kul olmakla eş değerdir.

Obanın insanı istişare için toplanıp başa yaşlı bir anayı geçirirler ve sonunda istemeseler de paşanın teklifini kabul ederler. O anda Gökçeçiçek karanlığın içinden çıkıp dilek ağacını yakar, ateş tüm obayı alır da bırakmaz. Bu ateş doğanın ve Tanrı’nın, özlerini inkâr eden Türkmen’e bir cezasıdır. Gökçeçiçek bu alevlerle beraber tüm obanın gözü önünde “şaman ayini” yapar. Asırlardır bu hareketleri unutmuş, “öteki” diye kodlamış Türkmenler korkudan titrerler, yapılana anlam veremezler. Katırcıoğlu da yoluna taş olan bu güzele, yanan alevin şiddetine denk bir nefret duyar.

Selman Ali, bir yoldaşı ile beraber obaya geri döner. Çaresiz kalmış oba halkı yiğitlerin dönmesine çok sevinir. Gökçeçiçek dışında kimse onun geleceğini düşünmemiştir. Selman Ali’nin gelmesiyle oba halkı rahatlar, tekrardan Katırcıoğlu’nun fikrini düşünürler. Gökçeçiçek, ölümden dönmüş sevgilisini görünce tepki vermez, efsunlanmış gibidir. Sevgilisinin meczupluğunu gören Selman Ali, onu gerçeğe çekmek için çabalar ancak obanın güzeli Gökçeçiçek oralı olmaz.

Türkmen’in topraklarına göz diken Katırcıoğlu, emellerine karşı koyan Gökçeçiçek’i ortadan kaldırmaya karar verir. Önce eşkıyaları köye salar ancak köylüler eşkıyaları kovalarlar. O sırada Gökçeçiçek’in deli olduğunu düşünen Artuk Ali onunla evlenmekten vazgeçer. 

Adı deliye çıkmıştır Gökçeçiçek’in, erkeği Selman Ali’yi görür gözü de görmez olmuştur. O, artık atalarının ruhuna ve o ruhun doğduğu yere, doğaya aittir. Selman Ali çaresiz bir hâlde dedeye danışır. Dede, Selman Ali’ye tek çare sunar: Kemençeyi kalpten çalarak Gökçeçiçek’i aşkın kuvvetiyle sarsmalıdır.

Bunlar olurken Katırcıoğlu ve adamları Gökçeçiçek’i tımarhaneye götürmek için obaya gelir. Zincirlenen Türkmen güzelini obadan çıkarırken bir melodi yayılır havaya, Selman Ali kemençeyi yüreğinin en mahrem yerinden çalar sevdiği için. Gökçeçiçek içine girdiği efsunlu dünyadan kurtulur, aşkını hatırlar. Âşıklar vuslata erer ve tüm oba göçe kalkar.

Anlattığım 1972 senesinin filmidir efendiler, ancak bu öyle bir filmdir ki olay sanki yaşanmış da çekilmiştir. Gökçeçiçek Türkmen’in içinde sakladığı özüdür ancak zor durumda ortaya çıkar, Türkmen’i sarsar. Kim bilir belki Anadolu’nun uzak bir yerinde bir Gökçeçiçek, özünden ayrılan bir Türkmen’i sarsıyordur…

Berat Şendil

Ben insanlığın en büyük fanıyım, ben hümanistim. Belki de son hümanist, 20. asrın benim eserim olmadığını kim iddia edebilir?” 

-John Milton, Şeytanın Avukatı 

“…. Sonra İblis, İsa’yı yükseklere çıkararak bir anda O’na dünyanın bütün ülkelerini gösterdi. O’na “Bütün bunlar yönetimini ve zenginliğini sana vereceğim.” dedi. “Bunlar bana teslim edildi, ben de dilediğim kişiye veririm. Bana taparsan sana verilecek.”

-Luka İncili, 4/5 

Hristiyanlık düşüncesinde şeytan, Tanrı’nın karşıtı hatta yer yer onu yenebilecek güçte olan bir karakterdir. Tanrı tasavvuru durağan bir düzeni temsil eder. Hristiyanlık düşüncesinde Tanrı ve şeytanın neden böyle düşünüldüğünü anlamak için tarihsel arka plana bakmak gerekiyor.

Hristiyanlığın doğduğu ortama baktığımızda Roma’nın uzak bir eyaleti olan Filistin karşımıza çıkıyor. Ünlü Babil sürgününden yaklaşık beş yüz yıl geçmişti. Romalılar Filistin’i işgal etmişti. Yahudiler buna tepki verse de sonuç Roma’nın zaferiydi. Dünya tarihinin ilk toplu intiharı masada bu işgal dönemine aittir. İsa’nın yaşadığı dönemde Yahudilerin, Roma iktidarına ses çıkarmayan din adamlarından rahatsızlık duyduğunu İncillerden anlayabiliyoruz. Hristiyanlık düşüncesine göre Tanrı’nın oğlu İsa, zalim bir yönetim altında yaşayan ve kendi inancından sapmış Yahudiler için gelmişti. Ona inanan 12 Havari halktan ve alt kesim memurlardan oluşuyordu. İncil’de İsa’nın Filistin topraklarında yaptığı gezileri ve başından geçenleri okuduğumuzda yoksul halk kitleleri içinde yaşadığını anlayabiliyoruz. İsa’nın bizzat kendi havarilerinden biri tarafından ihbar edilmesi bundan hareketle de Tanrı’nın oğlunun, dolaylı yoldan Tanrı’nın da, mağdur olması önemlidir. İsa’nın ölümünden sonra Havariler, Filistin’den ayrılıp Anadolu’ya ve Roma dünyasına yayıldılar. İmparator Konstantin’e kadar Hristiyanlar, sayıları artmakla beraber devlet tarafından baskı ve zulüm gördüler. Dini kendi doğasından çıkaran ilk eşik budur. Çünkü o zamana kadar gizlenip zulüm altında yaşayan rahip ve papazlar artık devletle beraber hareket ediyorlardı. Ölümü gayet aşağılayıcı bir şekilde olan İsa, artık bir devletin efendilerinin önünde diz çöktüğü bir sembol hâline gelmişti. Ancak yine de Hristiyanlığın özünde tedirginlik ve her an zarar görme korkusu olduğunu unutmamak gerek. Orta Çağ boyunca Hristiyan Batı, bozkırdan gelen ya da kuzeyden gelen halkların ve kısa süre de olsa İspanya coğrafyasında yaşayan Müslüman Arapların tehdidi altındaydı. Bu tehdit dolu siyasi durum Hristiyan kültüre işlemiştir. Belki de şeytan imgesinin güçlü olmasının sebebi budur. 

“Akıl hiçbir zaman maddeden bağımsızlaşmasa dahi kültür, ancak aklın kendi bağımsızlığını tahayyül etmesiyle gelişebilir.”[1] Bu alıntıyla beraber “Şeytanın Avukatı” filminden bahsetmeye başlayalım.

Kevin Lomax Anglo- Sakson kültürün bağrında yetişmiş, başarıya odaklı bir avukattır. Film, karakterin tacizci bir öğretmeni savunmasıyla başlıyor. Aklının iç yapısını oluşturan sembollerin Tanrı’nın onları özel seçtiğine ve her şeyi yapmaya hakları olduğuna inanan Amerikan kültüründen geldiği barizdir. Serisinin bozulmaması uğruna vicdanının onaylamadığı kişileri kolayca savunmaktadır. Tacizci öğretmeni de başarılı şekilde savunduktan sonra karısı ve arkadaşlarıyla bunu kutlar. Çevresindeki kimsenin vicdani yönden bakmaması da ana karakterin bireysel bir imaj değil de toplumun bir kesiminin realize edilmiş hâli olduğunu bize düşündürüyor. Serisinin bozulmamasını kutlayan Kevin, New York’ta yaşayan John Milton isimli bir iş adamından teklif alır. John Milton, dünyada insanlar içinde yaşayıp dünyadaki kargaşaların hepsinin kaynağı şeytandır. Dünyadaki tüm zevkleri kendisinde toplayan şeytan, Kevin ve eşinin başını döndürmüştür.

Burada filmi anlatmaya biraz ara verip “şeytan” kavramı hakkında konuşmak gerekir. Şeytan, ilk olarak bugünkü anlamıyla Zerdüşt inancında görülmüştür.[2] Düalist yani ikili inanç anlayışlarında şeytan, tüm karanlık ve kötülüğün sembolüdür. Şeytanın diğer özelliği de insanın kendi içindeki arzularını etkileyebilmesidir. Bu yönden şeytan Eski Yunan’daki Dionysus ile özdeşlik gösteriyor. Doğudan batıya gelen Dionysus, esrikliğin ve coşkunun tanrısallaştırılmış hâlidir. 

Şeytan insanları, insanın kendi içindeki arzuları bildiğinden onları sadece açığa çıkarır. Böylece insanı kendisine çizmeye çalıştığı yoldan saptırır. Filmde de John Milton’ın monoloğunda bahsedip kendisini haklı çıkardığı husus budur. Daha da açarsak; insanın Tanrı’ya ya da ideal atfettiği iyilik, huzur genellikle gerçekte var olmayan dileklerdir. İnsan, kendi yaşadığı dünyanın ve kendi içindeki özün vahşi vasatlığından rahatsız olan bir canlıdır. Bu vahşi vasatlıktan kendini kurtarmak ve etrafında değişen doğaya kendini uydurmak için kültürel evrimini başlatmıştır. Bu evrimin sürecinde arzu edilen düzeni, statik huzuru “iyi” yada “Tanrı” temsil ederken; doğanın vahşiliğini, kontrol edemeyen arzuları ise “kötü” yada “şeytan” temsil etmektedir. Bu bağlamda filmde Tanrı’ya bağlılığı en bariz olan kişi Kevin’ın, geçmişte John Milton ile ilişkiye giren, böylece şeytan tarafından bir kez kandırılan annesi olması bize şaşırtıcı gelmemelidir. 

16.asırdan itibaren değişen dünya hâli içinde din, Batı toplumu içinde savunma durumuna geçmiş ve değişen dünya şartlarına göre kendini değiştirmeye başlamıştı. Eski siyasi güçleri olmayan din adamları yeni oluşan sınıflarla mücadele etmeye başladı. Din ile mücadele eden sosyal sınıflardan biri Seküler hukuktur. O zamana kadar din kavramı altında değerlendirilen hukuk, toprağa dayalı “Aristokrasi” gücünü kaybetmeye başlayınca bunla beraber din gücünü de kaybetmeye başladı. Hukuk da dinin gücünü kaybettiği alanlardan biriydi. Kuzey İtalya şehirlerinde papanın hukuk adamlarıyla Kutsal Roma- Cermen İmparatorluğunun atadığı Podestalar çekişme hâlindeydiler[3]. Zaman içinde Seküler hukuk devletin girebildiği her yere girmiştir. Dinî hukuk ise kendi alanına çekilmiştir. Filmin baş karakterlerinden olan John Milton’ın son sahnede sarfettiği “ Lawyers are the Devil’s Ministry ” sözüyle yeni dünyanın, yeni ruhban sınıfının hukukçular olduğunu belirtmesi de bu bağlamda düşünülmelidir.[4]

Kaos ve gizli kalan arzuların efendisi şeytan, dünya üzerinde Tanrı’nın düzenine karşı güçlenmiş olan hukuku kendi düzenini, kendi krallığını kurmak için kullanacaktır. Çünkü hukuk neredeyse üç asırdır kendine özgü bir din gibi büyüyüp kendi esaslarını, yorumlarını ve memurlarını yaratmıştır. 

“ Mutluluk sona ermesin diye/ Şeytanın başından çıkarcılığından korunmak gerekir/ Mutluluğunuzu elinden almak için / Size çok güzel ve iyi görünecektir!/ Ne kadar kutsal görünse de / Gözleri onu ele verecektir.”[5] 

Kevin Lomax, John Milton’ın davetini kabul ettikten sonra bu dizeleri okusaydı sanırım her şey erimeden kurtarıp evine geri dönebilirdi. Ancak onun kazanma ve ün gözünü boyamıştı. Film boyunca eşinin erimesine şahit olsa da tersi için zerre çalışmadı. Nitekim bu Milton tarafından da söylenmiştir. Milton, asla zorla bir şey yaptırmamıştır. O sadece yolu döşemiş Kevin ise yürümüştür. Milton, Kevin’ı oğlu olduğu için senelerdir aramaktadır. Burada Deccal kavramına kısaca girmek gerekiyor: Nasıl Tanrı oğlunu dünyaya gönderip huzur ve düzen getirmeyi amaçlıyorsa şeytan da oğlunu dünyaya gönderip huzursuzluk ve düzensizliği getirmeyi amaçlayabilir. Burada karşımıza bıçak gibi ortadan ikiye ayrılmış simetrik bir inanç çıkıyor. 

Şeytanın her şeyi iyi planlasa da unuttuğu küçük bir ayrıntı vardır; insanı onun eline düşüren kişisel iradenin yine onun yenilgisini getireceği… Kevin her şeye rağmen kendi iradesiyle kafasına sıkar. Böylece şeytan yenilmiş olur. Ancak son sahnede şeytanın yine kendini göstermesi, İnsan- Şeytan mücadelesinin , yani insan ve onun arzuları ile olan mücadelesinin, sonsuza dek devam edeceğinin bir delilidir. 

Berat Şendil

 [1] Camilia Paglia, Cinsel Kimlikler, sayfa 51 

[2] Seçkin Sarpkaya, Türklerin Şeytani Masalları, sayfa 154 

[3] Konu hakkında daha bilgi almak için şu eseri inceleyebilirsiniz; İtalyan Şehir Cumhuriyetleri, Daniel Waley-Trevor Dean, Çeviren: Hamit Çalışkan 

[4] Yukarıda atıf yaptığımız ve yapmaya devam edeceğimiz monolog ve diğer diyaloglar için bakınız: https://www.rottentomatoes.com/m/devils_advocate/quotes/ [5] Friederich Nietzche, Şen Bilim, sayfa 25

Artemis Tapınağı bugün İzmir, Selçuk sınırları içinde bulunan Antik Yunan şehri Efes’in en ünlü yapılarından biridir.

Kuşadası yolunda kentin sonunda görülen, yolun sağ tarafında yer alan sahada mevcut bulunan Artemis Tapınağı, antik dünyanın 7 harikasından biridir. Sidon’a göre diğer 6 harikayı geride bırakacak bir ihtişama sahiptir. Bulunduğu saha halk dilinde “İngiliz Çukuru” diye adlandırılmıştır.

Tapınağın yer aldığı sahada günümüzde sadece birkaç mimari parça, bir sütun ve tapınağın temelleri bulunmaktadır. Tapınak, 262 yılında gerçekleşen Got saldırılarından sonra bir daha eski hâline getirilmemiştir.

Demir Çağı’nda Hellas’tan Batı Anadolu’ya yapılan göçlerle Efes ve Anadolu’daki Tanrıların anası olan Kybele kültü, muhâcirlerin Artemis kültü ile birleştirilmiş ve yeni bir kült meydana getirilmiştir. Kybele’ye ve Artemis’e tapınma ritüeli, yüklenilen anlamlar ekseriyetle aynı olsa da farklı betimlenmiştir. Kybele oturur vaziyette ve gebe olarak tasvir edilirken Artemis kıyam hâlinde, bolluk ve bereketi simgelemek adına ise çok göğüslü tasvir edilmiştir.

Kybele heykeli
Artemis heykeli


Artemis, birçok farklı inanca mensup halkın tapındığı bir kült oldu. Yeni ortaya çıkan bu kült için M.Ö. 7. yüzyıldan itibaren farklı devirlerde mabedler inşa edilmiştir. 19. yüzyılda gerçekleşen İngiliz çalışmaları sonucunda bulunan kalıntılar sayesinde saha üzerinde beş veya daha fazla inşa devresi olduğu tespit edilmiştir. Plinius’a göre ise tapınak yedi defa yapılmıştır. Plinius, tapınağın 115 metre uzunluğunda, 55 metre eninde olup her biri 18 metre olan 127 kolon tarafından tutulmakta olduğunu söylemiştir.

Bu görselin boş bir alt özelliği var; dosya ismi: aretmiiis.jpg
*Tapınağın dijital ortamda hazırlanmış rekonstrüksiyonu

Tapınağın ilk hâli Arkaik devirde inşa edilmiş olup üç safhası vardır. Bu safhalarda bulunan fildişi ve altınlar bize, mabedin ilk kez M.Ö. 7.yüzyılda bir sunak olarak inşa edildiğini göstermektedir. İlk safhada ağaçtan, ikinci safhada taş ile inşa edilen tapınağın 3. safhasının inşası, Giritli mimar Chersiphorn ve oğlu tarafından M.Ö. 570 yılında başlatılmıştır. Mimar; Hitit, Asur ve Mısır mimarisinden etkilenmiş ve sonunda Hereieon’la yarışabilecek kadar azametli bir yapı ortaya çıkarmıştır. Bu Arkaik Artemisyon, İonik mabedlerin Asya’daki ilk örneği olarak gösterilmektedir.

Mermerden inşa edilen tapınağın, çatısının ahşaptan olduğu düşünülmektedir. Aynı zamanda Mimar Chersiphorn’un Samos şehrindeki Heraieon Tapınağı’nın mimarlarından biri olan Theodoros’tan aldığı tavsiye üzerine temelden çıkacak olan fazla suyun yapıya zarar vermesini engellemek için temeline ağaç kömürü tozu dökmesiyle temelin sağlam bir şekilde oturtulmasına muvaffak olunmuştur. Tapınağın çevresi çift sıra hâlinde dizili sütunlardan oluşmaktaydı. Plinius bu görüntüyü Doğa Tarihi adlı eserinde “sütun ormanı” olarak betimlemiştir. Tapınağın sella bölümünde, Roma kopyalarının Efes müzesinde bulunduğu ve ahşaptan yapıldığı düşünülen bir Artemis heykeli bulunmaktaydı.

Lidyalılar döneminde tapınak, Lidya kralı Krezus tarafından tekrar ve daha büyük olarak inşa edilmiştir. Önceki hâlinden çok daha büyük olan bu tapınağın inşası, ancak M.Ö. 430 yılında sona ermiştir. Tapınağı taşıyan sütunlardan 36 tanesi kabartmalı kâidelere sâhipti. Bu kabartmalı sütunlar Lidya Kralı Krezus’un armağanıydı. Üzerinde Krezus’un hediyesi olduğunu belirten bir yazı yazan sütunlardan biri günümüze ulaşmıştır. Tapınağın bu safhasındaki yivli sütunların boyu 19 metreyi bulmakla birlikte taşıdıkları arşitrav bloklarının yaklaşık 24 ton ağırlığında olduğu düşünülmekteydi. M.Ö. 21 Temmuz 356 gecesinde adını tarihe geçirmek isteyen Herostratos adlı bir akıl hastası tarafından tapınak, çatısındaki ahşap kısmın aleve verilmesi suretiyle yakılmıştı.

Artemis tapınağı için Hellenistik dönemin başlaması ise şöyle gerçekleşmiştir; rivayete göre tapınağın yakıldığı gün Büyük İskender, Efeslilere mabedi tekrar yaptırmak ve masraflarını da karşılamak istediğini söylemiş fakat bu teklifine karşılık tapınağın üzerine adının yazılmasını istemişti. Gurur sahibi insanlar olan Efesliler, kadim tapınaklarını ihya etme onuruna bir Makedon’un nail olması fikrine bile kolay kolay tahammül edemeyecekleri hâlde bir de üstüne birinin adını yazdırma fikrini onur kırıcı bulmuştu. Dünyanın en büyük cihangirlerinden birinin bu jestini kolay kolay reddedemeyecekleri için politik bir cevap düşünüp “Bir tanrının başka bir tanrıya sunuda bulunması alışılmış bir yöntem değildir.” diyerek kibarca bu teklifi reddettikleri rivayet edilir.


Bu iki olayın sonucunda Efesliler Artemis Tapınağı’nın en görkemli hâlini kendileri inşa etmişlerdir. Yeni Artemision’un uzunluğu 105 metre, genişliği 55 metre olup 6 bin metrekarelik bir sahada mevcudiyet gösteriyordu. Plinius ve Vitruv’un söylediğine göre tapınağı ayakta tutan sütunlar ekseriyetle kabartma ve süslere sahipti. Bu sütunlardan biri de dönemin ünlü heykeltıraşı Skopas’ın eseriydi. Artemision, bu hâliyle devrin insanları tarafından dünyanın 7 harikasından biri olarak kabul edilmişti.

*Artemision’un günümüzdeki kalıntıları

İ.S. 287 yılında Efes’in yerinin değişmesi üzerine tapınak yeni kurulan kentin dışında kalmıştı. Bu devirden sonra tapınak, kutsal bir inziva mekânı hâline geldi. Bir iddiaya göre bir süre sonra Artemis’in “bakirelerin tanrıçası” olarak anılması hasebiyle tapınağın bulunduğu mahalleye evli kadınların girmesi yasaklanmıştı.

İ.S. 263 yılında gerçekleşen Got saldırısıyla büyük bir tahribe uğrayan mabed tekrar inşa edilse de Hristiyanlık dininin etkisiyle yeni tapınağın ömrü pek uzun olmamakla beraber sonraki yüzyıllarda yıktırılan Artemision’un bazı mimari parçaları St. Jean Bazilikası ve Ayasofya’nın yapımında kullanılmıştır.

*British Museum’da sergilenen Artemision kalıntıları

Raphael Sanzio veya Santi’nin bu meşhur eseri Bakire Meryem ile Aziz Joseph’in evliliğini gösterir. Panel üzerine yağlı boya olan tablo 1504’te tamamlanmıştır ve Raphael’in sanatçı olarak artan olgunluğuna ve güvenine bir örnektir. Burada eserin renkleri canlıdır ve karakterlerinin yüzleri özel ve sakindir. Raphael, üç yıl önce Perugino ile çıraklığını bitirmiş ve Floransa’ya gitmek üzere olduğu Umbria’da yaşıyordu. İlk eserleri komşu Città di Castello kasabası kilisesi içindi. Bunlardan biri Albizzini ailesi tarafından yaptırılan Bakire Meryem Evliliği idi. Joseph ve Mary’nin düğününün teması, Perugino tarafından yapılan önceki çalışmalardan ilham alınmıştır. Papaz, gelin ve damat ön plandadırlar.

Resim; görüntülerin, parlak renklerin ve şeffaf alanın kullanımının gösterilmesi açısından muhteşemdir. Bir Rönesans sanatçısı olarak Raphael, perspektifi güzel bir şekilde betimleyebilmiş ve bu durum tabloda açıkça görülüyor. Resmin arka planında, yuvarlak ve heybetli olan İtalyan tapınağını görebiliriz. Tapınak duvarlarında kapıların boyandığı ve tapınağın açık olduğu anlaşılmaktadır.

Açık kapılardan biri ile parlak mavi gökyüzünün görüntüsü ve altındaki tepelerin görünümü vardır. Tapınak tuvalin en üst kısmına yerleşmiştir.

Tören kıyafetleri giymiş çeşitli insanlar bulunmakta ve gerçekleşmekte olan evliliğin öneminin farkında olmadıkları çok belli.

Ön planda düğün havası egemendir ve nikah yüzüğünün yerleştirilmesine hazırlanırken hem gelinin hem de damadın elini tutan rahibi gözlemleriz.

Bakire Meryem’in arkasında, kimlikleri bilinmese de belki de akrabası olan bir grup kadın duruyor. Ayrıca kırmızı elbise giyen görüntünün solunda küçük bir kız gözlemliyoruz. Doğrudan gözlemciye bakıyor. Aziz Joseph’in arkasında duran bir grup insan var ve yine kimlikleri bilinmiyor. Oldukça büyüleyici olan ise tüm insanın çubuk taşıyor ama çiçek açan tek çubuk Aziz Joseph’in çubuğu.

Bakire Meryem kırmızı bir elbise giyiyor; saçları ince bir örtü ile süslenmiş ve canlı mavi bir pelerin giyiyor. Joseph, omuzlarının etrafına sarılmış ayrıntılı bir pelerin ile, düz bir cüppe giydiği görünüyor.

Yusuf (İbranice: Yosef; Yunanca: Ioséph), İsa’nın annesi olan Mary ile evlenen ve İncil’de İsa’nın yasal babasıydı. Luka İncili’nde, Yusuf Nasıra’da yaşadı ve İsa Beytüllahim’de doğdu çünkü Yusuf ve Meryem, oraya seyahat etmek zorunda kaldı.

Joseph’in mesleği sadece bir kez belirtiliyordu ve marangoz olarak anılıyordu. Joseph Katolik Kilisesi, Ortodoks Kilisesi, Oryantal Ortodoks Kilisesi, Anglikanizm ve Lutheranizm’de Aziz Joseph olarak saygıdeğer bir kişiliktir. Hem Katolik hem de Protestan geleneklerinde Joseph, işçilerin koruyucu azizi olarak kabul edilir ve çeşitli bayram günleriyle ilişkilendirilir.

Raphael, İtalyan ressam ve Yüksek Rönesans mimarıydi. Çalışmaları, formun netliği, Michelangelo ve Leonardo da Vinci ile birlikte, o dönemin en büyük ustalarından biridir. Raphael, 37 yaşında ölmesine rağmen büyük eserler bıraktı ve son derece üretkendi. En bilinen eseri Vatikan’daki Atina Okuludur.

Kariyerine Umbria’da başladı, dört yıl boyunca Floransa’da Floransa’nın sanatsal rönesansı için zaman geçirdi ve sonra Roma’da son on iki yılını iki Papa ve ortakları için çalıştı.

(Raphael tarafından “Bakire Evliliği”, Mary ve Joseph arasında bir evlilik töreni anlatıyor. Perugino’nun esinlendiği benzer temalı versiyon Raphael’e ilham verdi, iki sanat eserindeki farklılıklar Raphael’in daha ince ve zarif stili ile daha çok ön plana çıktı. Bu eserde, 1504 yılında İtalyan Yüksek Rönesans döneminde boyanmış bu eser Fransisken kilisesi için yaptırılmıştır.)

Osmanlı sarayında bulunan ilk ressam, Fatih döneminde onun portresini yapan Gentile Bellini’dir. Bilindiği üzere kendisi bir İtalyandır. Türk Resim Tarihinde, İtalyan ressamların özel bir yeri vardır. Türkiye’de 1882’de açılan (Sanayi Nefise Mektebi) Güzel Sanatlar Akademisinde görev alan 5 yabancı profesörden 4’ü İtalyandır. İlk yabancı ressam, İtalyan kökenli Leonardo de Mango, yağlı boya kürsüsünü yönetiyordu. Pastel ve Karakalem türlerinin hocası Salvator Valeri’ydi. Resim tekniği ve Suluboya dalında -o zamana göre- bir otorite sayılan Philippe Bello’dan sonra, padişahın hususi emriyle, Sanayi Nefise Mektebi hocalığına Ecvaroni tayin olundu. Bunu izleyen yıllarda, Fausto Zonaro saray Ressamlığına atandı. Eserlerinde bir tasvir gerçekçiliği olan Fausto Zonaro, Şark sahnelerini tuvale geçirmekte büyük bir ustaydı. Fausto Zonaro da bir İtalyandı.



Küçük yaşından beri okuduğu doğuya dair kitapların çekiciliği, Zonaro’ya İstanbul yolunu açtı. 1891 yılında kavuştuğu İstanbul’u dünya cenneti olarak niteleyen sanatkar, bu ülkeye yerleşmeye karar verdi. İstanbul’u her yönüyle yansıtan tablolarıyla kendisini saygın bir sanat çevresinde buldu. İstanbul’a doyamayan ressam; her gün koltuğunda tuvalleriyle doğaya çıkıyor, görkemli görünümlerle kucak kucağa yaşıyordu. O günlerde İstanbul’u bir coşku seli kaplamıştı. Türk donanmasının ünlü gemisi (Ertuğrul) Uzak Doğu’ya, Japonya’ya gidiyordu.

Dönüşünde azgın dalgalara gömülen bu gemi, Galata’dan olağanüstü bir törenle uğurlandı. Sırmalı kostümleri gözleri kamaştıran Ertuğrul gemisinin subayları; mızıka sesleri, halkın duaları ve alkışlar arasında yurttan ayrıldılar. Bu uğurlamadan çok duygulanan Zonaro; bu görkemli uğurlama törenini ustalıkla tuvale aktardı. Zonaro’nun bu tablosu Yıldız Sarayı’na sunuldu. Eser, onun Saray Ressamlığı’na atanmasını sağladı. Bu suretle Zonaro (Ressam-ı Hazret-i Şehriyarî) sıfatını aldı. Bu arada Padişahın nişanıyla da onurlandırıldı. Fausto Zonaro, yirmi yıl Türk Saraylarının ressamlığını yaptı.



Ressam aynı zamanda Padişahın direktifleriyle tarihî tablolar, Türk kahramanlığını yansıtan tablolar yaptı. Tarihî tabloların en meşhurları; Fatih’in İstanbul’a girişi, Preveze Zaferi, Osmanlı-Yunan muharebesini yansıtan kahramanlık sahneleridir.



Zonara; Boğaziçi’nin güzelliğini, İstanbul’un tarihî semtlerini, camilerini, çeşmelerini, hamamlarını toplum yaşamındaki olayları, düğünleri, bayramları, dervişleri, seyyar satıcıları, arzuhalcileri, tulumbacıları, arabacıları, sucuları, balıkçıları, eski İstanbul’u ve İstanbul tiplerini tüm gerçekçiliği ve özelliğiyle, solmaz renkleriyle, silinmez çizgileriyle yaşatmış olan bir ressamdır.


1896 yılında II.Abdülhamid’in saray ressamlığını yapan Fausto Zonaro (1854-1929), Venora ve Paris’te sanat eğitimi görmüştür. İstanbul’a ailesiyle birlikte yerleşmiştir. Saray ressamı olmadan önce diplomat eşlerine resim dersi vererek geçimini sağlamaktaydı. II.Abdülhamid’e armağan ettiği resim padişah tarafından çok beğenilince saray ressamı olarak çalışmaya başlamıştır. Zonaro’ya hem Mecidiye Nişanı hem de saray ressamlığı unvanını kazandıran bu resim “Ertuğrul Süvari Alayı’nın Galata Köprüsü’nden geçişi” isimli eseridir. Sanatçının Galata Köprüsü üzerinde, Ertuğrul Süvari Alayı’nın geçişini ilk gördüğü andan itibaren her Cuma Galata köprüsüne gelerek eskiz yaptığı bilinmektedir ve ayrıca, kompozisyon içerisinde bu sahneye tanık olarak kendisini ve eşini de resmetmiştir. İstanbul’daki yaşamı çok uzun sürmemiş, Padişah’ın tahttan indirilmesiyle birlikte Zonaro’nun da işine son verilmiş; evine ve eşyalarına da el konulmuştur. Bunun üzerine doğduğu şehre San Remo’ya dönen Zonaro, ömrünün sonuna kadar İstanbul özlemiyle yaşamıştır.



Türk Saraylarında ve bazı eski ailelerde hayli eserleri bulunan Fausto Zonaro, İstanbul’un renkli görünümlerini, değişik tiplerini tuvale geçirmekte ustalığıyla ün kazandı. Ona Boğaziçi ressamı, tarihî olaylarla kahramanlık sahnelerinin ressamı, ışıklı bir portre ressamı denilmesinin nedeni; fırçasının bu üç türde ustalaşmasıdır.

Zonaro’nun Türkiye’den ayrılışı tatsız bir anıydı. İtalyanların 1911 yazında, Osmanlı topraklarından olan Trablusgarp’a saldırışı üzerine Türkiye büyük bir çalkantı içine düştü. İtalyanların bu haksız işgali protesto edilirken, Türkiye’deki İtalyan asıllıların da yurt dışı edilmeleri kararlaştırıldı. Bunlar arasında Güzel Sanatlar Akademisi (Sanayi Nefise Mektebi) profesörleriyle, Zonaro da vardı.

Onun Saray Ressamı olması ve Şehzadeliğinde Abdülmecit Efendiye resim dersi vermesi gibi özel durumu, sürgün kafilesine katılmaktan alıkoymadı. Oysa Zonaro’ya o günlerde paşalık payesi verilecek ve ressam büyük bir sergi ile bu mutluluğunu kutlayacaktı. Yurdu terk etmesi için kendisine üç gün mühlet tanınan Zonaro atölyesinde bulunan üç yüz kadar eserini yok pahasına sattı ve göz yaşlarıyla İstanbul’dan ayrıldı. Zonaro, İtalya’da yerleşmek için -denizi bir parça olsun İstanbul’u andırır düşüncesiyle- San Remo’ya gitti. İstanbul özlemiyle, Boğaziçi’yi yansıtan tablolar yaptı. Bir taraftan da arttırdığı içkisiyle bohem havalı panolar hazırladı. 19 Temmuz 1929 günü, San Remo’da öldü.

Tasarım: 30Eksi

13 Şubat 2019 yılında aramızdan ayrılan Ozan Arif’i rahmet ve minnetle anıyoruz.

Ozan Arif, Samsun’un Terme ilçesinde 10 Haziran 1949 yılında dünyaya gelir. Samsun’da eğitim ve öğretimini alan Şirin, yine Samsun’da öğretmenlik hayatına başlar. Görev yıllarında eşi Süheyla Hanım’la evlenir. Baskılar sonucu 1979 yılında mesleğinden ayrılmak mecburiyetinde kalır.

Öğretmenlik hayatıma ailemin bulunduğu, ilkokulu ve ortaokulu bitirdiğim Samsun’da, Samsun’un Karaoyumca köyünde başladım. Bir yıllık stajyerlik sürem bittikten sonra yine Samsun’un Dergeviş köyüne tayin oldum. 1972 yılında aynı köyde benim gibi öğretmen olan eşim Süheyla Hanım’la evlendim. Bu köyde 5 yılı öğretmenlik, 4 yılı müstakil okul müdürlüğü olmak üzere 9 yıl maarife hizmet ettim. 1979 yılında inançlarımdan ve prensiplerimden taviz vermediğim için, (zaten hayli maceralı geçen) öğretmenlik mesleğinden, devrin iktidarın baskısı yüzünden ayrılmak zorunda kaldım. Öğretmenliği çok sevmeme, gayet başarılı ve takdirnamelerle dolu meslek hayatıma rağmen, günün şartları karşısında çok sevdiğim mesleğimden ayrılmak zorunda ayrılmak zorunda kaldım.

Yar olmadı bize Maarif; Ne yapsın Ozan Arif?

https://www.ozan-arif.net/index.php/ozan-arif

Ozan Arif, 1964 yılında bağlama ile tanışarak kadim aşıklık geleneği yolunda ilk adımını atar. Ozan Arif bu durumu şöyle anlatır:

 “…Ortaokul çağlarında çocuk yaşta bu sevdaya gönül vermişim. O yaşlardan beri verdiğim mücadelenin karşılığını, tertemiz yüreklerde sevgi sarayları kurarak aldım. Ülküdaşlarımın sevgi ve muhabbetinden daha büyük beşeri ödül olamaz.”

Sanat söz konusu olduğunda ödüller almaya pek erken yaşta başlamıştı. Okul dönemlerinde şiir ve resim alanında birincilikler ile başladı ödül almaya. Özellikle şairliğe kabiliyeti yadsınamazdı. Yaşı ilerledikçe yöresinin dışına çıkmış, ülkesinde tanınmaya başlamıştı. Birçok şiir ve Halk Edebiyatı yarışmalarında ödülleri bulunan Ozan Arif; Türk Halk Edebiyatı’nın şiir, irticalen şiir söyleme, atışma, lebdeğmez, güzelleme gibi pek çok alanında Türkiye birincilikleri aldı.

Ayrıca Konya’da düzenlenen Türkiye Aşıklar Bayramı’nda farklı dallarda birincilikler kazandı. Ayrıca yine bu kapsamda, 1976, 1977, 1978 yıllarında her dalda altın madalya kazandı…

www.ensonhaber.com/biyografi/sanatci/ozan-arif-kimdir

Ülkücü Hareketin önde gelen simalarından biri olan Ozan Arif 12 Eylül sürecini şöyle anlatıyor:

12 Eylül olayı geldi çattı… İnanan, milli ve manevi değerlerine sahip çıkan, memleketin, milletin bekasını düşünen insanları ezen bu olay karşısında ya zindana, ya gurbete gitme gibi iki durumla karşı karşıya kaldım. Zindana girmektense, dışarı çıkarak bir şeyler yapmam gerektiğine (en azından uğradığımız haksızlığı yurt dışında yaşayan insanlarımıza anlatmamız gerektiğine) karar vererek 24 Eylül 1980 tarihinde bir yolunu bulup evimi, ailemi, çocuğumu hepsinden daha kıymetlisi vatanımı geride bırakıp Almanya’ya gittim. Bir yıl sonra eşimi ve oğlum Mehmet Alp’i yanıma alma fırsatı buldum. Anlatsam başlı başına bir kitap olacağına inandığım 11 yıllık adeta sürgün hayatından sonra, 5 Kasım 1991’de memleketime, vatanıma döndüm. Hakkımızda 190 seneye yaklaşan ceza talepleriyle açılan davaların birçoğundan beraat ettim.

https://www.ozan-arif.net/index.php/ozan-arif

Kaç yıl oldu on iki eylül, oldu olalı,

İdareyi bu beyler ele aldı alalı,

Senelerdir dinledik tantanayı, mavalı

Ben on iki eylül’ün nesini seveceğim,

Sevmediğim gibi de devamlı söveceğim

https://www.ozan-arif.net/index.php/siirler

Gurbette iken yazdığı şiirleri gurbetçi Türklerin sesi olur.

Almanya unuttun mu seni sen?

Demokratik insancıldın hani sen!

Hele düşün hatırlarsın dünü sen!

İlk geldiğim zaman bando çaldınız

Neden şimdi bana düşman oldunuz?

https://www.ozan-arif.net/index.php/bir-devrin-destan/3-boeluem

Alamancılık” olarak dilimizde karşılık bulan 1960 sonrası işçi göçü, Anadolu’dan milyonlarca insanı Avrupa ülkelerine sürükledi. Oralarda, öncelikle sosyolojinin konusu olması gereken Türk yerleşimleri oldu. Gurbetçilerin kendilerine göre yaşama tarzları oluştu ve elbette müzikleri ve edebiyatları da oluştu.

Ozan Arif’i 12 Eylül fırtınasının Avrupa’ya savurduğunu biliyorum tabii. O, birçok ülkücü gibi mücadeleyi Avrupa’da sürdürmek isteyenlere katıldı. Daha doğrusu katılmak zorunda kaldı. Ama savrulduğu yer, kendinden önce ve kendinden sonra, şu veya bu sebeple milyonlarca Türk’ün de savrulduğu yerdi ve Arif de onların içinde yaşadı; gurbet duygusunu, vatan hasretini onlarla birlikte yaşadı; onların sesi, onların sazı oldu.

Kaynak Yeniçağ: Ozan Arif’in şiiri – Ahmet B. ERCİLASUN

Başbuğ Alparslan Türkeş’in “manevi evladım” diyerek hitap ettiği Ozan Arif’in Başbuğ’a ithaf ettiği şiirleri bulunmaktadır.

Vatanın, milletin sahibi biziz,

Başbuğ’um emrinde, emrindeyiz biz.

Bu yolda bir ölür bin diriliriz.

Başbuğ’um emrinde, emrindeyiz biz.

https://www.ozan-arif.net/index.php/bir-devrin-destan/2-boeluem-bir-devrin-destan

Başbuğum 4 Nisan bak geldi yine,

Hasretin hep arttı, hiç eksilmedi…

Dile kolay dile, yirmi bir sene,

Hasretin hep arttı, hiç eksilmedi

Hep fikrinden feyiz alan yürekte

Sağ iken sevginle dolan yürekte

Samimi ülkücü olan yürekte

Hasretin hep arttı, hiç eksilmedi

www.ozan-arif.net

Ozan Arif korkusuz bir dil ve üslupla kaleme aldığı şiirleriyle Türkiye’de siyaseti, politikayı, yönetimi eleştirir. Kimilerinin köşesine sinip menfaatleri için sustuğu dönemlerde Ozan Arif susmaz. Açılım sürecinden, Fetö’ye; darbe girişimlerinden, Pkk terör örgütünün bölücü faaliyetlerine dair yazdığı onlarca şiiri ve yazıları bulunmaktadır. Televizyon ekranlarından sunduğu ve katıldığı çeşitli programlar (Ceviz Kabuğu, Türkmeneli Tv, Avrupa Masası, Ateş Çemberi) vesilesiyle tam bir Ülkücü ruhuyla duruşundan asla taviz vermez.

Dinle beni ey millet… Dinle beni ahali…

Bu açılım, ne iştir, nedir bunun meali?

Ne olacak bunlarla memleketin bu hali?

Habur’da gördünüz bak, çizgiden kaydı bunlar,

İhanetin adını açılım koydu bunlar….

https://www.ozan-arif.net/index.php/siirler

Şiirleri ve besteleriyle Ülkücü gençliğin severek dinlediği biri olan Ozan Arif hislerimizi şu şiiriyle dile getirmiştir:

Aslımız Oğuz aslı,

Ülkücü derler bize,

Neslimiz Asım nesli

Ülkücü derler bize.

Cihandır eşiğimiz,

Ocaktır beşiğimiz,

Dokuzdur ışığımız,

Ülkücü derler bize.

https://www.ozan-arif.net/index.php/bir-devrin-destan/2-boeluem-bir-devrin-destan/item/1466-%C3%BClk%C3%BCc%C3%BC-derler-bize

Ozan Arif’e 2017 yılında gırtlak kanseri teşhisi konulur. Tedavi sürecinden sonra nükseden kansere karşı 2018 yılında daha ağır bir süreç başlar. Kansere bağlı komplikasyonların gelişmesi neticesinde Samsun 19 Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde 13 Şubat 04.50’de hayata gözleri yuman Ozan Arif henüz 69 yaşındadır.

Oğlu Mehmet Alp Şirin sosyal medya üzerinden Ozan Arif’in vefat haberini şöyle duyurmuştur:

Türkiye’nin, Türk Halk Edebiyatının son dönem ozanlarından, Ülkücü hareketin gür sesi olan Ozan Arif’e vefa borcumuzu ödemek ve onu yad etmek için kaleme aldığımız bu yazıdan hareketle bu toprakların kıymetlerinin isimlerini sonsuza dek yaşatacağımıza dair sözümüzü tazeliyoruz.

ÖLMEZ BU HAREKET, ÖLMEZ BU DAVA.