Ben çocukken bu ülkedeki insanlar sağlıklı düşünme yetisine sahip olmasa da herhangi bir yanlış karşısında eyleme geçebilecek basirete sahiplerdi. Hatta bundan beş sene öncesine kadar yasaklara, yanlışlara, haksızlığa karşı reaksiyon gösterebiliyor; hiç değilse birkaç slogan atıp pankart açabiliyordu. Cümlemin mübalağasına bakmayın, ben henüz çok genç biriyim. Nitekim çocukluğum da AKP Türkiye’sinde geçti. Fakat Erdoğan ve yancılarının iktidarda kaldığı süre boyunca, özellikle parlamenter sistemin bitişiyle olağanüstü ivme kazanan bir baskı artışını bizatihi izlemek mecburiyetinde kaldım. Malumu konuşmayı çok istemiyorum ve amacım “Muhalif kitleler hakkını savunmuyor” gibi sitemlerde bulunmak da değil. Zaten bu yazıyı yazmamın sebebi de hakkımızı savunmak ve isteklerimizi dile getirebilme hakkımızın eskiden yavaşça şimdi ise hızlıca elimizden alındığından bahsetmek.

Sadece yaşadığımız son iki-üç yılı tahayyül edin, yaşanan tüm skandalları gözlerinizin önüne getirmeye çalışın. Bunlardan sadece birinin başka bir ülkede yaşandığını düşünmeye çalışın şimdi. Ne olurdu? Yer yerinden oynardı, değil mi? Bizde ise yaprak bile oynamadı. Üstüne üstlük, çok zoruma giderek söylüyorum bunu, bu memleketin yarısı bunları savunuyor. Hatta kendi canından daha çok savunuyor, bunun uğruna taraf etrafıyla düşman oluyor, kendi izzetini çiğniyor. Tamam, eyvallah Türkiye hiçbir zaman toz pembe bir gündeme sahip, tam anlamıyla adaletli bir bürokrasiyle yönetilen, cinayetlerin işlenmediği, yolsuzlukların dönmediği bir ülke değildi. Fakat bu millet hiçbir zaman bu kadar aşağılanmamış, aptal yerine konmamış ve emeğiyle kodamanları doyurmamıştı. Türkiye’de daha önceden bir kız çocuğunun öldürüldüğü ve babasının tımarhaneye atılmaya çalışıldığı gündem olsa yer yerinden oynamaz mıydı? Hadi diyelim yer yerinden oynamadı, hiçbir şey değişmez miydi? Elbette değişirdi. Ne oldu peki? Ne değişti de artık şaka yapar gibi açıklamalar ile her istediklerini yapıyor ve hiç tepki almıyorlar?

Birincisi; çok güçlendiler. TSK’dan bürokrasiye, belediyelerden emniyet teşkilatlarına, ülkenin en küçük kurumuna kadar ele geçirdiler. Lobilerini kuvvetlendirdiler ve kendilerinden olmayan herkesi elimine ettiler. Artık hiçbir kurum ve kuruluşta kendilerine aykırı ses çıkartabilen kimse kalmadı. Milletin güvendiği hiçbir resmî alan, kamu kurumu kalmamış vaziyete gelene kadar kendi kaleleri yapmadıkları hiçbir yer kalmadı. Kurumların yanında STK’larda ve vakıflarda yaptıkları lobicilik ve kendi kurdukları vakıflara akıttıkları paralar ile küçükten büyüğe menfaat sahibi yüz binlerce bir köpek gibi sadık yandaşlar edindiler.

İkincisi; iş dünyasını ve zengin sınıfı ele geçirdiler. Yine kamu paraları ve ödeneklerle zengin ettikleri yandaş iş adamları sayesinde iç ve dış ticaretteki söz sahibi tüm piyasaların kontrolü onların oldu. Bu noktada devlet işleyişini bile kendilerine özgü, ne liberal ne de kamucu olan melez bir sistem hâline getirdiler. Öyle ki artık büyük ihracat ve ithalat iş anlaşmaları tarikat şeyhlerinin icazetiyle gerçekleşmeye başladı.

Üçüncüsü; medya organlarını ya sahip oldukları finansal güçle ya da sindirerek tamamen kendilerine bağlı hâle getirdiler. Artık televizyonda ve gazetede onların söylediğinin aksine bir şeyler anlatabilecek kimse kalmadı. Kitleleri uyuşturma konusunda maharetli olan televizyon ve gazeteler bu sayede kendilerine bağlı olan cahil güruhları daha da fanatik hâle getirdiler. Bu medya organlarıyla kendilerine organik ya da inorganik düşmanlar/kötü adamlar edinip sürekli bunlarla mücadele ettiklerini vurgulayıp demagoji yapıyor, halkı da bu sayede kendilerine bağlı tutuyorlar.

Dördüncüsü; sürekli demagoji ve ajitasyona başvuruyor, toplumu bu mefhumlarla dizayn ediyorlar. Bazen Türkiye’yi çok güçlü ve müreffeh gösterip topluma bu güveni güç gösterisiyle aşılıyor, bazen de bazı terör eylemlerinin gerçekleşmesine müsaade etmek dahil olmak üzere insanlarda korku yaratacak gündemler oluşturmak suretiyle toplumun içgüdüsel olarak sırtını dayamak isteyeceği bir mekanizma arayışına girmesini istiyorlar. Örneğin, Beşiktaş’ta onlarca polisimizin şehit olduğu saldırının faili Türkiye’ye girdiğinde istihbarata bildiriliyor. Hatta İstanbula geldiği de bildiriliyorsa da o bombacı o bombayı yine de patlatabiliyor. Nasıl? Türkiye Cumhuriyeti’nin kolluk ve istihbarat kuvvetleri bu kadar beceriksiz mi, yoksa bunun olması işine gelecek birileri mi var? O dönemi iyi hatırlayın. Her yerde bombalar patlıyor, terör eylemleri had safhada kendini gösteriyordu. Ben o dönemlerde liseye gidiyordum. O patlamalar diplerinde olmaya başlayana kadar vatan ve millet kaygısı gütmeyen, hatta yanı başlarındaki PKK’lılara bile müsamaha gösterip ahbaplık kuran insanlar bir anda vatan ve devlet sevdalısı kesilmeye başlamıştı. Çünkü insanlar canlarının tehlikede olduğunu hissedince güvenecekleri bir kavram arayışına girmişlerdi. Devlet dediğimiz mekanizma da orada boylu boyunca duruyordu. 

İşte benim bahsedeceğim konu da artık alışkanlık hâline getirdikleri bu korku iklimi. Evet, bunu alışkanlık hâline getirdiler çünkü artık kimseye kendilerini sevdirme kaygıları kalmadı, kamuoyunun desteğiyle elde edecekleri bir şey kalmadı. Bundan sonraki hedefleri sahip olduklarını ellerinde tutmak. Bu noktada hırçın olma sebepleri de bunları elde edene kadar akıllara durgunluk verecek kadar namussuzluk yapmış olmaları. Güçlerini kaybederlerse edindikleri çakma asaletten de tamamıyla mahrum kalacaklarını biliyorlar. Bu minvalde kimin söylediğini bilmediğim, belki de bir Tofaş marka arabanın arka camından okuyup aklıma kazınmış, sevdiğim bir söz var; “Yalan söyleyerek yol alabilirsin, yolun sonuna kadar gidebilirsin. Fakat asla geri dönemezsin.” İşte Erdoğan’ın ve taraf etrafının kaygısı da bununla ilişkili. Sadece iki seçenekleri var; ya bu güçlerini kaybetmeyecek daha da ilerleyecekler ya da ellerindeki ve yüzlerindeki çamurların bedelini ödeyecekler.

İşte bu ahval içinde istedikleri en büyük şey reaksiyon gösteremeyen bir toplum ve eleştirmeyecek zihinler. Bizimse protesto yapabildiğimiz son yer olan sosyal medyayı geçtiğimiz aylarda sınırlandırmak istediler ve bununla ilgili bir yasa düzenlediler. En kötüsü de ne biliyor musunuz? Memlekette hâli hazırda gönüllü jurnalcilerin ve sevmediği şeylerin yasaklanmasını isteyen ahraz insanların varlığı. Devletin yaptığı her şeyin meşru olduğunu kabul eden ve devletin kutsal bir şey olduğunu düşünen insanların desteğiyle iyice gırtlağımıza çökmek isteyen “Şahsım Devleti” elimizde kalan son şeyi bile gasp edecek cüreti kendinde buluyor.

“İyi hoş da ne yapalım?” diye soruyor olabilirsiniz. Kimseye yapması gerektiği şeyleri söyleyecek küstahlığı ve haddi kendimde bulmasam da ben ne yapmayı düşünüyor ve neyin doğru olduğuna inanıyorsam onu söyleyeceğim:

Korkmak ve yılgınlık göstermek firavunun en çok istediği şey, korkmayacağım. Üretmeye çalıştıkları her yasağa ve istibdada karşı çıkacağım. Ayrıca halis niyetle yapmamış olduklarına emin olduğum herhangi bir müspet icraatlarına alkış tutmayacağım. İnsaf beklemek gibi bir hataya düşmeyecek ve onlardan daha güçlü olmak için çalışacağım. Ayrıca şahsının menfaatinden başka bir şeyi düşünmeyen bir Gürcü ve şakşakçılarının kontrolünde olan bir otoritenin kutsal olduğuna asla kani olmayacağım. Ve ilk cümlemde değindiğim rahatsızlığın sonucu olarak; eylem ve protesto hakkımı elimden aldırmayacağım. Eğer hep beraber bu cümlede mutabık olursak zaten bu hakkımızı elimizden alamayacaklar.

Unutmayın; firavunlar analarından firavun olarak doğmazlar. Onları firavun yapan etrafındaki yardakçılarıdır. Onu firavun olarak yaşatan ise ona boyun eğenlerdir. Yine unutmayın ki; her firavunu tahtından edecek bir Musa vardır. Biz milyonlarca Musa olursak karşımızda durabilecek hiçbir Firavun peyda olamayacaktır.

Vera Çakmak

 

Yıla henüz başlamışken Elazığ ve Malatya’dan gelen deprem haberiyle sarsıldık, onlarca canımızı maalesef ki enkaz altında kaybettik. Bir nebze dahi olsa acımız dindi/ diniyor derken bu sefer de Ege’nin incisi İzmir’den gelen haberle yüreğimiz dağlandı. Deprem ne yazık ki peşimizi bırakmıyor. Hele hele de korona salgınıyla savaştığımız bu günlerde depremin de bir cephe açması bizi derinden üzmüş ve yüreğimizi ağzımıza getirmişti deyim yerindeyse…

Peki, afetlere ne kadar hazır Türkiye?

İçişleri Bakanlığı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı ya da bilinen adıyla AFAD kurumu “Afetlere Hazır Türkiye” mottosuyla bir çalışma başlatarak vatandaşları bilinçlendirecek projeler planlamış ve bu bağlamda bir yandan arama kurtarma alanında faaliyet gösterecek sivil toplum kuruluşlarını eğitmeye başlamış, diğer yandan ise “afad gönüllü ( https://gonullu.afad.gov.tr/)” projesiyle kendi bünyesinde gönüllü çalışacak vatandaşlarımızı yetiştirmeye başlamıştı.

Afetle mücadele sadece kurumların görevi değil, hemen her vatandaşın insanlık görevi olarak karşımıza çıkıyor. Mücadele; afet öncesi, afet sırası ve afet sonrası olmak üzere üç kısma ayrılıyor. Bu kısımları da elimizden geldiğince çevremize anlatalım ve uygulamaya çalışalım. Unutmayalım ki afet değil bilinçsizlik öldürür…

DEPREM ÖNCESİ ALINACAK ÖNLEMLER

  • Yerleşim bölgeleri titizlikle belirlenmelidir. Kaygan ve ovalık bölgeler iskâna açılmamalıdır. Konutlar gevşek toprağa sahip meyilli arazilere yapılmamalıdır.
  • Yapılar deprem etkilerine karşı dayanıklı inşa edilmelidir (Yapı tekniğine ve inşaat yönetmeliğine uygun olarak).
  • İmar planında konuta ayrılmış yerler dışındaki yerlere ev ve bina yapılmamalıdır.
  • Dik yarların yakınına, dik boğaz ve vadilerin içine bina yapılmamalıdır.
  • Çok kar yağan ve çığ gelen yamaçlara bina yapılmamalıdır.
  • Mevcut binaların dayanıklılıkları arttırılmalıdır.
  • Konutlara deprem sigortası yaptırılmalıdır.

Bu önlemlerin yanı sıra, yapısal olamayan yani binadan değil de eşyalardan kaynaklanacak hasarlardan korunmak için günlük kullandığımız eşyaları ev içine yerleştirmede aşağıda sayılan önlemleri almalıyız:

  • Dolap üzerine konulan eşya ve büro malzemeleri, kayarak düşmelerini önlemek için plastik tutucu malzeme veya yapıştırıcılarla sabitlenmelidir.
  • Soba ve diğer ısıtıcılar sağlam malzemelerle duvara veya yere sabitlenmelidir.
  • Dolaplar ve devrilebilecek benzeri eşyalar birbirine ve duvara sabitlenmelidir. Eğer sabitlenen eşya ve duvar arasında boşluk kalıyorsa çarpma etkisini düşürmek için araya bir dolgu malzemesi konulmalıdır.
  • Tavan ve duvara asılan avize, klima vb. cihazlar bulundukları yere ağırlıklarını taşıyacak şekilde, duvar ve pencerelerden yeterince uzağa kanca ile asılmalıdır.
  • İçinde ağır eşyalar bulunan dolap kapaklarına mekanik kilitler takılarak bu kapakların sıkıca kapalı kalmaları sağlanmalı.
  • Tezgâh üzerindeki kayabilecek beyaz eşyaların altına metal profil koyarak bunların kayması önlenmelidir.
  • Zehirli, patlayıcı, yanıcı maddeler düşmeyecek bir konumda sabitlenmeli ve kırılmayacak bir şekilde depolanmalıdır. Bu maddelerin üzerine fosforlu, belirleyici etiketler konulmalıdır.
  • Rafların önüne elastik bant ya da tel eklenebilir. Küçük nesneler ve şişeler birbirine çarpmayacak ve devrilmeyecek şekilde kutuların içine yerleştirilmelidir.
  • Gaz kaçağı ve yangına karşı, gaz vanası ve elektrik sigortaları otomatik hâle getirilmelidir.
  • Binadan acilen çıkmak için kullanılacak yollardaki tehlikeler ortadan kaldırılmalı, bu yollar işaretlenmeli, çıkışı engelleyebilecek eşyalar çıkış yolu üzerinden kaldırılmalıdır.
  • Geniş çıkış yolları oluşturulmalıdır. Dışa doğru açılan kapılar kullanılmalı, acil çıkış kapıları kilitli olmamalıdır. Acil çıkışlar aydınlatılmalıdır.
  • Karyolalar pencerenin ve üzerine devrilebilecek ağır dolapların yanına konulmamalı, karyolanın üzerinde ağır eşya olan raf bulundurulmamalıdır.
  • Tüm bireylerin katılımı ile (evde, iş yerinde, apartmanda, okulda) “afete hazırlık planları” yapılmalı, her altı ayda bir bu plan gözden geçirilmelidir. Zaman zaman bu plana göre nasıl davranılması gerektiğinin tatbikatları yapılmalıdır.
  • Bir afet ve acil durumda eve ulaşılamayacak durumlar için aile bireyleri ile iletişimin nasıl sağlanacağı, alternatif buluşma yerleri ve bireylerin ulaşabileceği bölge dışı bağlantı kişisi (ev, iş yeri, okul içinde, dışında veya mahalle dışında) belirlenmelidir.
  • Önemli evraklar (kimlik kartları, tapu, sigorta belgeleri, sağlık karnesi, diplomalar, pasaport, banka cüzdanı vb.) kopyaları hazırlanarak su geçirmeyecek bir şekilde saklanmalı, ayrıca bu evrakların bir örneği de bölge dışı bağlantı kişisinde bulunmalıdır.
  • Bina yönetimince önceden belirlenen mesken veya iş yerinin özelliği ve büyüklüğüne göre uygun yangın söndürme cihazı mutlaka bulundurulmalı ve periyodik bakımı da yaptırılmalıdır. Bu cihazlar:
  • Kolayca ulaşılabilecek bir yerde tutulmalıdır.
  • Yeri herkes tarafından bilinmelidir.
  • Duvara sıkıca sabitlenmelidir.
  • Her yıl ilgili firma tarafından bakımı yapılmalıdır.
  • Bir kez kullanıldıktan sonra mutlaka tekrar doldurulmalıdır.
  • Binalarda asansörlerin kapı yanlarına “Deprem Sırasında Kullanılmaz!” levhası asılmalıdır.

DEPREM ANINDA YAPILMASI GEREKENLER

DEPREM ANINDA BİNA İÇERİSİNDE BULUNULUYORSA:

Kesinlikle panik yapılmamalıdır.

  • Sabitlenmemiş dolap, raf, pencere vb. eşyalardan uzak durulmalıdır.
  • Varsa sağlam sandalyelerle desteklenmiş masa altına veya dolgun, hacimli koltuk, kanepe, içi dolu sandık gibi koruma sağlayabilecek eşya yanına çömelerek hayat üçgeni oluşturulmalıdır.
  • Baş, iki el arasına alınarak veya bir koruyucu (yastık, kitap vb.) malzeme ile korunmalıdır. Sarsıntı geçene kadar bu pozisyonda beklenmelidir.
  • Güvenli bir yer bulup diz üstü ÇÖK, başını ve enseni koruyacak şekilde KAPAN, düşmemek için sabit bir yere TUTUN.
  • Merdivenlere ya da çıkışlara doğru koşulmamalıdır.
  • Balkona çıkılmamalıdır.
  • Balkonlardan ya da pencerelerden aşağıya atlanmamalıdır.
  • Kesinlikle asansör kullanılmamalıdır.
  • Telefonlar acil durum ve yangınları bildirmek dışında kullanılmamalıdır.
  • Kibrit, çakmak yakılmamalı, elektrik düğmelerine dokunulmamalıdır.
  • Tekerlekli sandalyede isek tekerlekler kilitlenerek baş ve boyun korumaya alınmalıdır.
  • Mutfak, imalathane, laboratuvar gibi iş aletlerinin bulunduğu yerlerde; ocak, fırın ve bu gibi cihazlar kapatılmalı, dökülebilecek malzeme ve maddelerden uzaklaşılmalıdır.
  • Sarsıntı geçtikten sonra elektrik, gaz ve su vanalarını kapatılmalı, soba ve ısıtıcılar söndürülmelidir.
  • Diğer güvenlik önlemleri alınmalı, gerekli olan eşya ve malzemeler alınarak bina daha önce tespit edilen yoldan derhal terk edilip toplanma bölgesine gidilmelidir.
  • Okulda, sınıfta ya da büroda sağlam sıra ve masa altında veya yanında; koridorda ise duvarın yanında hayat üçgeni oluşturacak şekilde ÇÖK-KAPAN-TUTUN hareketi ile baş ve boyun korunmalıdır.
  • Pencerelerden ve camdan yapılmış eşyalardan uzak durulmalıdır.
DEPREM ANINDA AÇIK ALANDAYSANIZ:
  • Enerji hatları ve direklerinden, ağaçlardan, diğer binalardan ve duvar diplerinden uzaklaşılmalıdır. Açık arazide çömelerek etraftan gelen tehlikelere karşı hazırlıklı olunmalıdır.
  • Toprak kayması olabilecek, taş veya kaya düşebilecek yamaç altlarında bulunulmamalıdır. Böyle bir ortamda bulunuluyorsa seri şekilde güvenli bir ortama geçilmelidir.
  • Binalardan düşebilecek baca, cam kırıkları ve sıvalara karşı tedbirli olunmalıdır.
  • Toprak altındaki kanalizasyon, elektrik ve gaz hatlarından gelecek tehlikelere karşı dikkatli olunmalıdır.
  • Deniz kıyısından uzaklaşılmalıdır.
DEPREM ANINDA ARAÇ KULLANIYORSANIZ:
  • Sarsıntı sırasında karayolunda seyir hâlindeyseniz:
    – Bulunulan yer güvenli ise yolu kapatmadan sağa yanaşıp durulmalıdır. Kontak anahtarı yerinde bırakılıp pencereler kapalı olarak araç içerisinde beklenmelidir. Sarsıntı durduktan sonra açık alanlara gidilmelidir.
    – Araç meskûn mahallerde ya da güvenli bir yerde değilse (ağaç, enerji hatları veya direklerinin yanında, köprü üstünde vb.) durdurulmalı, kontak anahtarı üzerinde bırakılarak terk edilmeli ve trafikten uzak, açık alanlara gidilmelidir.
  • Sarsıntı sırasında bir tünelin içindeyseniz ve çıkışa yakın değilseniz araç durdurulup aşağıya inilmeli ve aracın yanına yan yatarak ayaklar karna çekilip, ellerle baş ve boyun korunmalıdır. (ÇÖK-KAPAN-TUTUN)
  • Kapalı bir otoparkta iseniz; araç dışına çıkılıp, aracın yanına yan yatarak ellerle baş ve boyun korunmalıdır. Yukarıdan düşebilecek tavan, tünel gibi büyük kitleler aracı belki ezecek ama yok etmeyecektir. Araç içinde olduğunuz takdirde, aracın üzerine düşen bir parça ile aracın içinde ezilebilirsiniz.
METRODA VEYA DİĞER TOPLU TAŞIMA ARAÇLARINDAYSANIZ:
  • Gerekmedikçe kesinlikle metro ve trenden inilmemelidir, elektriğe kapılabilirsiniz veya diğer hattan gelen başka bir metro ya da tren size çarpabilir.
  • Sarsıntı bitinceye kadar metro ya da trenin içinde, sıkıca tutturulmuş askı, korkuluk veya herhangi bir yere tutunmalı, metro veya tren personeli tarafından verilen talimatlara uymalısınız.

DEPREM SONRASINDA YAPILMASI GEREKENLER

KAPALI ALANDAYSANIZ:
  • Önce kendi emniyetinizden emin olun.
  • Sonra çevrenizde yardım edebileceğiniz kimse olup olmadığını kontrol edin.
  • Depremlerden sonra çıkan yangınlar oldukça sık görülen ikincil afetlerdir. Bu nedenle eğer gaz kokusu alırsanız, gaz vanasını kapatın. Camları ve kapıları açın. Hemen binayı terk edin.
  • Dökülen tehlikeli maddeleri temizleyin.
  • Yerinden oynayan telefon ahizelerini telefonun üstüne koyun.
  • Acil durum çantanızı yanınıza alın, mahalle buluşma noktanıza doğru harekete geçin.
  • Radyo ve televizyon gibi kitle iletişim araçlarıyla size yapılacak uyarıları dinleyin.
  • Cadde ve sokakları  acil yardım araçları için boş bırakın.
  • Her büyük depremden sonra mutlaka artçı depremler olur. Artçı depremler zaman içerisinde seyrekleşir ve büyüklüğü azalır. Artçı depremler hasarlı binalarda zarara yol açabilir. Bu nedenle sarsıntılar tamamen bitene kadar hasarlı binalara girilmemelidir. Artçı depremler sırasında da ana depremde yapılması gerekenler yapılmalıdır.
AÇIK ALANDAYSANIZ:
  • Çevrenizdeki hasara dikkat ederek bunları not edin.
  • Hasarlı binalardan ve enerji nakil hatlarından uzak durun.
  • Önce yakın çevrenizde acil yardıma gerek duyanlara yardım edin.
  • Sonra mahalle toplanma noktanıza gidin.
  • Yardım çalışmalarına katılın. Özel ilgiye ihtiyacı olan afetzedelere -yaşlılar, bebekler, hamileler, engelliler- yardımcı olun.
YIKINTI ALTINDA MAHSUR KALDIYSANIZ:
  • Paniklemeden durumunuzu kontrol edin.
  • Hareket kabiliyetiniz kısıtlanmışsa çıkış için hayatınızı riske atacak hareketlere kalkışmayın. Biliniz ki kurtarma ekipleri en kısa zamanda size ulaşmak için çaba gösterecektir.
  • Enerjinizi en tasarruflu şekilde kullanmak için hareketlerinizi kontrol altında tutun.
  • El ve ayaklarınızı kullanabiliyorsanız su, kalorifer, gaz tesisatlarına, zemine vurmak suretiyle varlığınızı duyurmaya çalışın.
  • Sesinizi kullanabiliyorsanız kurtarma ekiplerinin seslerini duymaya ve onlara seslenmeye çalışınız. Ancak enerjinizi kontrollü kullanın.***

İlyas Bazna

Editör: Elif Berra Kılıç

(Teknik bilgiler için AFAD internet sitesinden yararlanılmıştır.)

Bundan seneler önce Şükrü Erbaş’ın “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” şiiri yayımlandığı vakit toplumda büyük ses getirmişti. Şaire dava açanlar, imzasız tehdit mektubu yollayanlar, ölüm tehditleri peşini bırakmamıştı. Öyle ki Süleyman Demirel bile bir eleştiri yazmıştı bu şiir hakkında. Oysa hedef köylülerden ziyade zihniyetti. Şair de Süleyman Demirel’in eleştirisinden sonra şu cevabı vermişti:

Bu şiir, başımın belası bir şiir. Tarihsel ya da sosyolojik açıdan dünya kadar söz söylenebilir. Şiirde söylediklerimin dışında -şiirin açıklaması olarak değil elbette- çok kısa şunları söyleyebilirim: Ben kaba bir dünyada yaşamak istemiyorum. Benim geleceğimi ufukları eşiklerinden öteye varamayanlar belirlesin istemiyorum. Bencilliğinden başka erdemi olmayan insanların dünyamıza iyilik ve güzellik katacağına inanmıyorum. Felsefeyi, sanatı, bilimi bilmeyen, küçümseyen; dinini mülke, mülkünü dine dönüştüren insanları sevmiyorum. Ne yazık ki ülke, tenha kasabalardan ışıklı kentlere kadar, bu düzeysizliğin egemenlik alanı hâline geldi. Gerisinde bu bakışın yattığı bir tepki şiirdir “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?”. Kendim için, onlar için, insan onuruna yakışır bir yaşama biçimini tersinden söyleyen bir dili, kurgusu vardır. Sevmediğimiz değil, sevdiğimiz insanlar bize dert olur değil mi? Yargılanan aslında feodalizm, gelenekler.

Bizler de şimdi üzerine bir şiiri henüz yazmasak da başlığı atıyoruz: Devleti niçin öldürmeliyiz?

Devleti öldürmeliyiz çünkü yaşanan her felaketten aklanarak çıkmayı başaran ve vatandaşlarını suçlu çıkarabilen ilk yapı kendisi. Beraberinde ise birçok insanın ölümünde parmağı olan para babalarını yanında taşımayı ihmal etmeyen bir yapı.

Birkaç gün önce İzmir depremi ile beraber sarsıldık hepimiz. Sadece binalar değildi sallanan, beklenen İstanbul depremini hatırlattığı için geleceğimiz de sallandı. Yıkılan sadece 17 bina değildi, devlete olan inancımız, devletle vatandaşın karşılıklı imzalamış olduğu bağlılık sözleşmesi de yıkıldı. Hepimiz sorguluyoruz artık. Bizler enkazdan kurtarılan her can için sevinirken bu insanlar neden bu enkaz altında bu dehşeti yaşadılar; neden evlerinden, hayatlarından bağları koparıldı, diyoruz. Yaşamalarına seviniyoruz elbette ama ya ölenler? Yarım kalan hayatlar? Darma duman olmuş aileler? Bunların eksiklikleri nasıl giderilecek? Bu ülkenin bakanları bölgeye “cumhurbaşkanının talimatıyla” gidip dakikalarla yarışılırken görevlinin elinden telefonu alıp kameralar önünde bizleri şoka sokarken devletin yıkılmadığını kim söyleyebilir?

Yetkililer yıllardır gerek ekranlarda gerek konferanslarda deprem gerçekliğini gündeme taşımaya çalışırken, siyasiler meydanlarda keyif çayı fırlatırken vatandaşa kim bu devletin AKP devleti değil de Türkiye Cumhuriyeti Devleti olduğunu söyleyebilir? Gündemimiz afet kriz yönetimi olmalıyken, gazetecilerimiz müteahhitleri ve şirket sahiplerini soruları ile köşeye sıkıştırmaları gerekirken kalemi güçlüden yana olanlar çıkıp “Emine Erdoğan’ın çantaları imitasyon” diye haber yaparken kim bu devletin vatandaşın sahibi değil de güvencesi olduğunu söyleyebilir?

İzmir depreminin arama kurtarma çalışmaları henüz tamamlanmamışken, hayatlar kurtarılmaya çalışılırken bir ilin belediye başkanı çıkıp utanmadan yüzsüzce “Her şeyi devletten beklemeyin. Biraz para verin sıfır ev alın.” diye açıklama yaparken ve bu olağanmış gibi davranırken kim siyasetin ve devletin bir ahlakı olduğundan söz edebilir?

Bizleri temsil etsinler diye oy verdiğimiz vekiller depremden kurtulan canlar üzerinden edebiyat yapıp Allah’ın mucizesi demekten öteye geçemeyip mafyalaşmış müteahhitlere, denetim yapmayan devlet kurumlarına hesap sormazken kim bu devletin devlet olduğunu söyleyebilir?

Başımızda bir “devlet” olduğu tartışmalı iken sosyal devlet olduğumuzu söylemeye cüret edecek olanları şimdiden kenara not edelim. Zira sosyal devlet olma yolunda atılan adımlar sosyal devlet olma sorumluluklarının yanına henüz yaklaşamıyor. Vatandaşlar, deprem vergisi nerede, dediği vakit sanki hainmişiz gibi cevap verenler demokratik lider gibi davranmaktan ziyade tiranlıkları sorgulandığı için adeta öfkeden deliye dönüyor.

Devleti öldürmeliyiz.

Şehit düşmüş silah arkadaşının cenazesinde fotoğrafını taşıyan erin fotoğrafı, şehit olduğunda taşındığı vakit devleti öldürmeliydik.

Devleti öldürmeliyiz.

Her şeyden habersiz evine giderken bir psikopat tarafından öldürülen Ceren’in ardından ‘Şiddete dur de!’ diyen Pınar, birkaç ay sonra bir cinayete kurban gittiği vakit devleti öldürmeliydik.

Devleti öldürmeliyiz.

Yurdundan uzakta hayalleri için bu topraklara gelen Nadira bir milletvekilinin evinde ölü bulunduğunda deliller karartılıp vekil aklanmaya çalışıldığı vakit devleti öldürmeliydik.

Devleti öldürmeliyiz.

Katili belli bir cinayete kurban giden Rabia Naz’ın babası bu cinayetin peşini bıraksın diye üzerine gidilip deli raporu alması için zorlandığı vakit devleti öldürmeliydik.

Devleti öldürmeliyiz.

Elazığ depreminin ardından sosyal medyada ‘Deprem vergisi nerede?’ diye soran Ali Kaygusuz’un cansız bedeni İzmir depreminde enkaz altından çıkartıldığı vakit devleti öldürmeliydik.

Bu ülkenin insanları bunları hak etmiyor. Bunca adaletsizliği, bunca yolsuzluğu, böylesine pişkince değersizleştirilmeyi hak etmiyor. Bizler kendi ülkemizde insanca yaşamak, hak ettiğimiz refah hayatı sürebilmek, geçim kaygısı gütmeden yaşamımızı devam ettirmek istiyoruz. Bizler seçim için sandık başına gittiğimiz vakit kötünün iyisini seçmek istemiyoruz artık. Bizler fakirliğe zorlanıp bunun Allah’ın bir imtihanı olduğu yalanına inandırılmak istemiyoruz. Zira Allah’ın iktidardakilere ve yandaşlarına ayrıcalık tanıyan bir “AKP”li olduğunu düşünmüyoruz. Doğduğumuz topraklardan gitme hayali kurmak değil burada bize ait olan bu ülkede ideallerimizi, hayallerimizi gerçekleştirebilecek imkânlara araya birilerini sokmadan hak ettiğimiz şekilde ulaşmak istiyoruz sadece.

Her gün yaşanan adaletsizlikler sonrası umudumuz tükenmesin, hayallerimiz daha fazla yıkılmasın diye devleti öldürmeliyiz. Bu ölüm ki bir umuda, yeni bir başlangıca gebe olabilir ancak.

Esenlikler.

Sinem Saka

Editör: Elif Berra Kılıç

Bu yazının amacı birilerini suçlamak ya da övmek değil. Yazının ilerleyen yerlerinde suçlananlar ve övülenler yer alabilir ama bunlar abartılı ya da yanlı sözler olmayacaktır, sizi temin ederim. 

25 Ocak 2020 saat 20.55’te (en azından öyle geçmiş kayıtlara) Elazığ’ın batısında Malatya sınırına çok yakın bir yerde 6.8 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. İlk haberler 7.2 dese de resmî rakam sonra 6.8’e geriledi. Yaşamayınca bilemiyor tabii insan büyüklüğünü, öyle bir şiddet ki Kayseri’deki halkı bile korkudan sokağa döktü. Elazığ ve Malatya’daki halkın korkusunu siz düşünün. Depremden 3 ilçe ve 2 şehir merkezi çok etkilendi. Size anlatacaklarım sadece bir ilçede olanlar… Diğerlerini yakından gözlemleme şansım olmadı. Biraz öncesinden alalım olayları. 2018 yılı civarlarından başlatalım, belki biraz daha öncesinden.

İlçede altyapı ve görüntü düzenlemesine gidildi. O zamanki belediye başkanı ilçenin eskimiş içme suyu borularını, yolları ve eski evlerin caddeye bakan dış cephelerini düzeltmek istedi. Fikir güzeldi de uygulayacak nitelikli insan sıkıntısı çekti sanırım (başta kendisi olmak üzere). Örneğin ilçedeki eski (denilene göre tarihi değeri de var) kerpiç/toprak evleri restore(!) etti. Son derece kaliteli malzeme kullanıldığına dair sizi temin ederim. Ama ne yazık ki o güzelim tahtaları, çürümüş, eski tahtaların üstüne çaktılar. Eski, küçük işlemeli, hafif yumru çıkıntılı desenleri, güzel demir tokmakları olan ahşap kapıların yerini düz tahta kapılar aldı. Beyaz ve kahverengi renklerine boyandı tüm dış cephe (İlçedeki tüm eski evlerde bu şekilde bir tane bile ev yoktu!). En ufak bir güçlendirme yapmadan milyonlarca lira gömüldü 3 mahalledeki evlerin dış cephelerine. İlçenin ilk evleri toprak damlı evlerdi. Her sene onarım gerektirdiğinden hemen hemen tüm ev sahipleri yıllar içinde toprak damlarını metalik saçlı çatılara dönüştürdüler. O metalik saçların ana yola bakan tarafları kırmızıya boyandı. Toplam masraf kalemleri:

-Tahta kapı

-Tahta pencereler

-Tahta kaplama

-Boya (Yeni evleri de boyadılar uyumlu olsun diye. Pimapen pencereler, balkon korkulukları… Çatılar bile boyandı.)

-İşletmelere tahta tabela…

Peki sonuç? Yılların yorgunluğuyla yıpranmış, birçoğu şişmiş duvarlar tamir edilmeden sadece makyajlanarak milyonlar harcanıp öylece bırakıldı. O zamanlar bazı sorular sorduk:

1) Restorasyon bilmeyen aklımızla binaların bu renk ve bu şekilde restore(!) edilmesini hangi bilgili kişiler karar verdi. İlçenin mimari yapısı bu muymuş?

2) İnsanlıktan anlamayan aklımızla: Aynı işi bir yerden sonra devralan 3 müteahhit neden ilçenin spor kulübüne ciddi bağışlar yaptılar? İlçeye olan bu sevgileri bir ayda nasıl oluştu?          

3) Mimarlıktan anlamayan aklımızla: Bu makyajlı binalar bakım görmedi, depremde falan… (Allah muhafaza) bir şey olmasın. Güzel bir görüntü verdiniz, bari sağlam olsun, yapılan masraf boş yere olmasın. Tabii önemli adamlar değildik, önemli adamlar düşünüp bir şeyler yapmışlar. Vardır bildikleri (!) bir şeyler. Gerçi depremden önce altyapıyla ilgili birkaç ufak sorun yaşanmıştı ilçede, oradan aldık bazı ilk sinyaller. Misal, güzel, modern bir içme suyu şebekesine kavuşmuştu ilçe, üstüne de mükemmel bir asfalt döşenmişti. Ama gelin görün ki bazı evlere ana borulardan bağlantı yapılmamış. Sonuç: İhaleyi alan firma işini yapıp gittiği için belediyenin ekipleri asfaltın bazı bölümlerini kazıp su bağladılar sonra üstünü toprak ile de örttüler ama o kadar. Sonraki 6 ayda pek el değmese de yavaş yavaş kapattılar yollardaki küçük çukurları, yamalı bohça misali. Tabii bunlar ufak dertlermiş… 25 Ocak sabahı anladık. 

Depremin büyüklüğünden, yıkımlardan, verdiği psikolojik ve fiziksel zararlardan bahsetmeyeceğim. Onu, birkaç ay boyunca televizyonlardan ve çeşitli sosyal mecralardan izlemişsinizdir zaten. Unuttunuz biliyorum ama kayıtları var, açın bakın.

Depremden sonra ne oldu?

O dünya kadar masraf yapılan evlerin hepsi ağır hasar aldı. 18 Ekim itibarıyla hâlâ yıkılmayı bekliyor. (Evet bazı binalar yıkıldı ama tehdit oluşturan birçok bina hâlâ yıkılmadı.) 

İlçe merkezine çadırlar, battaniyeler, ısıtıcılar vb. geldi, neredeyse ışık hızıyla ulaştı. Bazı vatandaşlar üçer beşer aldı, bazılarının eline hiç bir şey ulaşmadı haftalarca.

Evlerini ağır hasarlı gösterenler kira aldılar ama evde kalmaya devam edenler de oldu içlerinde.(Daha sonra da evlerinin hasarlı olmadığını söylediler. Devlet “hasarlı olan binaları yıkacağız” deyince de mahkemelik oldular.)

Deprem zedeler içinden biraz zamlı fiyatlarla da olsa ev bulanlar oldu. 

Geriye kalanlara konteynerlar getirildi neredeyse kimse beğenmedi bunları, çadırda kalıp bu konteynerlara geçmeyenler bile oldu. Kimi içini kötü, eski, kullanılmış gördü. Kimi de ilçenin sonuna kurulmuş bu konteynerı uzak buldu. 

Diğer illerden yardımlarda geldi. Ama bir ilden gelen tır var ki ona apayrı bir yer açmak lazım. Bir tır dolusu çöp göndermişler sağ olsunlar, yakacak olarak kullanıldı. Misal yarım yumruk büyüklüğünde deliği olan ayakkabılar, yırtık eski kazaklar vb. Hatta bu gelen yardım malzemelerini depolayıp işe yarayanları çöplerden ayıranlar hala eşyalardan çıkan kokudan yakınıyor. Bir çok yardım malzemesi geldi bunların hepsi kötü değildi. Ama bir ilden yola çıkan koca bir tır yaklaşık 1.000 km mesafe kat edip çöp getirince insan onun üstünde ayrıca durma gereği hissediyor. Geriye kalan yardımlara ne oldu peki? İhtiyaç sahiplerine vermeye çalışanlar ile eşe dosta dağıtanlar arasındaki rekabetten kim ne kadarını aldı onu kestirmek güç ama iki tarafta az çok aldı bir şeyler. 

50 bin nüfusu bile olmayan bir ilçeden bahsediyoruz ama ne çok haksız para dönmüş. Oysa daha yeni yapılan TOKİ’lerden, hasarlı binaların yıkılamamasından, verimli tarım arazilerinin kentsel dönüşüme kurban gideceğinden, o arsaların üstüne dikilecek evlerden sağlam evlerin çürük gösterilmesinden, ilçenin tarihinden ve gerçek yapısından çok uzakta güneydoğunun bazı evlerinin görünümü verilmeye çalışılarak yapılacak yeni TOKİ’lerden, sağlam belediye binasının yıkılıp yeni bir bina yapılması için uğraşılmasından, depremin üzerinden 9 ay geçmesine rağmen yeni evlerin yapılamamasından, bazılarının hemen 10 bin TL deprem yardımı almasına rağmen bazılarının 3 ay sonra 3 bin TL civarı almasından bahsetmedik bile… Tüm dünya küresel salgından eve hapsolduğu zaman bile büyük-küçük depremler yüzünden insanların korkuyla dışarı fırlamalarından, ömürlerinde ilçeye adım atmamış İstanbul’da yaşamış adamların babadan kalan depremden on yıl önce virane olmuş evleri için yardım parası istemelerinden bahsetmedim bile… Hele dışarıdan yağma için gelenlerden korumak için ilçeye gelen özel harekat polislerinden hiç bahsetmiyorum. Ya da köylerde kendileri ve hayvanlarına bir yer bulamadıkları için kış vakti dağbaşında günlerce dışarıda yatan insanlardan da bahsetmedim… Ha bir de şey vardı, tapulu bazı binaları depremde hasar almış evler listesinden silmişlerdi. Yıkılma listesinde yok hak sahibine hakkı verilmiyor ama yıkım ekibi o evden başlamak istiyor yıkıma…

Deprem dediğimiz şeyden kaçış yok ama çürük binalar yapanlardan, para hırsıyla gözleri dönmüş imza sahibi haramilerden, “Ben fazla aldığımda başkası az alır” diye düşünemeyenlerden, çöpe atması gerekeni yardım kutusuna atandan, bilinçsiz plansız bilgisiz iş yapıp devleti zarara uğratanlardan ve daha sayamadığım nicesinden kaçış var mı? Depremden korunma yolları belli, ya bunlardan? Mağdur edebiyatı değil bu yazdıklarım ülkenin küçücük bir yerinde olanlar, sizce Türkiye’nin diğer yerleri çok mu farklı? Milyonluk şehirlerde deprem olsa neler olacak siz düşünün… Gerçi doksanlı yıllarda oldu. Yaralı kadının kolunu kesip bileziğini almışlardı! Ahlaki eksiklik böyle zamanlarda daha çok ayyuka çıkıyor anlaşılan. 

Bir dost…

Ali Ak

Editör: Ekrem Müftüoğlu

Ernest Gelnner 1925 tarihinde Fransa’nın Paris şehrinde doğdu. 1962’den 1984’e kadar Londra  İktisat Okulu’nda felsefe profesörü olarak görev almış daha sonra 1983 – 1993 tarihleri arasında  sosyal antropoloji profesörü olarak Cambridge Üniversitesi’nde bulunmuştur. Daha sonra Cambridge ve Prag Üniversitelerinin ortak projesi olan “Orta Avrupa Üniversitesi” çerçevesinde Milliyetçilik Araştırmaları Merkezi’ni yönetti. Bu yazıda onun 1994 tarihli Milliyetçiliğe Bakmak kitabındaki “Kemalizm” bölümünden pasajları ve bu pasajların düşündürdüklerini yazacağız. 

Birinci Bölüm: Türk Devrimi’nin Modernite Anlayışı ve Ordunun Kemalist Cumhuriyet Üzerinde Konumu

“… Mark Twain’e ait olduğunu sandığım eski bir espri vardır: Twain sigarayı bırakmanın çok kolay bir şey olduğunu söyler, o kadar kolaydır ki kendisi defalarca bırakmıştır. Türk subayları da demokrasiye bağlılıklarını onu sık sık yeniden kurarak göstermişlerdir.”

“… Kısaca, moderniteye derinden bir bağlılık olsa da bu sadakat, gelişmiş ve kısıtlayıcı bir doktrine sıkı sıkıya bağlı değildir. Şüphesiz ortada bir Kemalist “hadisler” ve literatür toplamı vardır ancak bu, Türkiye’nin yaşadığı modernleşme deneyimindeki olası gelişme çizgilerini önceden belirleyecek özgüllükte değildir.” Kitabın 114-115. sayfalarında Kemalist düzende askerin Türk demokrasisi üzerindeki konumu ve moderniteye bakışı hakkında bunlar söylenmektedir. Yazar, Kemalizm’in “modernite”ye ve ordunun “demokrasi”ye bakışını kendince yorumlamıştır. Buradan hareketle şunu diyebiliriz ki: Kemalist devrimin motivasyonuyla II. Mahmut’un ve onu takip eden Tanzimat bürokratlarının motivasyonu aynıdır. Kemalist asker – sivil bürokratlar yeni bir cumhuriyet inşa ederken şark gururunu kıramamış ve moderniteyi bir temel amaç olarak görmemişlerdir. Bunun sebebi bu kişilerin temeldeki dileğinin kendisinden önce gelen devlet adamları gibi “bozulan  düzeni tesis etmek” olmasıdır. Modernite bu insanların fikir dünyaları için birer enstrüman işlevi  görüyordu. O hâlde Mustafa Kemal Atatürk ile III. Selim arasında zihnen hiçbir fark yoktur. İkisi de modernleşmeyi zorunluluk olarak görmüştür. Ancak aralarında çok temel bir fark vardır: III. Selim, askerî ve idari alanda ıslahatlar yapmaya başladığında karşısında yeniçerilerin ve onları alttan destekleyen ulema sınıfın direnciyle karşı karşıyaydı. “Kapı kulu” yani hanedanın hususi birlikleri olarak düşünülen yeniçeriler, zaman içinde büyük şehirlerde mafyalaşmış, devletin çoğu kritik kararında etken olmaya başlamışlardı. “Fetih” ve “vergi ekonomisi” diyebileceğimiz bir ekonomik sisteme hükmeden hanedan için en güçlü birliklerinin hantal ve işlevsiz hâle gelmesi çok büyük bir sorundu. III. Selim yeniçerinin üstüne gitmeye çalışsa da bunun bedelini kanla ödemiştir. Mustafa Kemal Atatürk ise Sultan Selim’den daha şanslıdır. Bir kere kendisi “Muzaffer Gazi”dir. Bu, “Türk lider” geleneğinde yaygındır. Türk bilincinin mitolojik babası sayılan Mete Han, babasını öldürdükten sonra idari düzenlemeye girmiş, bozkırdaki tüm toprakları sancağı altında toplamıştır. II. Mehmet ise kendisine muhalif Türk aileleri İstanbul’u fethederek susturmuş ve kendine özgün değişimlere imza atmıştır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk Millî Mücadele’yi kazanarak kırılmaz bir karizma oluşturmuştur. Üstelik Gazi Paşa’nın karşısında ona direnebilecek bir yekûn ulema ya da askerî sınıf yoktur. Zaten onun da içinde bulunduğu “Jeunne Turc” geleneği tüm idari ve ekonomik sınıflardan oluşan büyük bir gruptu. Tek emelleri varlıklarını devam ettirmekti. 1914-18 arası Birinci Cihan Harbi’nde büyük bir yenilgi almışlardı. Mağlubiyetin acısıyla dağılan bu nesil çoğunlukla Atatürk etrafında kenetlendiler. Devrimin ilk safhasında bu nesil içinden “muhafazakâr” muhalifler tasfiye olmuşlardır. 

Gelelim ordunun Türk Demokratik Düzeni üstündeki rolüne: Burada üzerine yorum yaptığımız anekdotlar 2002 öncesidir. Okuma yapılırken buna dikkat etmek gereklidir. Zira 2002 sonrası Türkiye’de “Siyasal İslam” mevzi kazanmış ve kendine has bir düzen kurmuştur.

Ordunun Türkiye üzerinde olan etkisini tartışmadan önce çoğu kişinin sormadığı bir soruyu soralım: Türkiye toprakları demokrasiye elverişli midir? Anarko – Türk’ün son sayısında yazdığım “Anadolu Coğrafyasının Otokratik Kökenleri” isimli yazıda Anadolu coğrafyasının Perslerden beri tek elden ve hanedan dışında güce izin vermez bir yapıyla yönetildiğini yazmıştım.[1] Bu iki unsurun ana yatağında yaşayan Anadolu coğrafyasının halkları tek bir aile/yönetici sınıf tarafından yönetilmeye alışmış ve ekonomik olarak ise özerk bir yapıdan hep uzak kalmışlardır. Doğu Anadolu’da coğrafyadan dolayı izole edilen Kürt beyleri hariç Osmanlı’da hiçbir mülk Hânedan-ı Âli Osman’dan ayrı düşünülemez. Zaten onlar da Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren verilen beratlarla “otonom” bırakılmıştır. [2] Anadolu’nun her yerinde padişahın karizması o kadar kalıcıdır ki “Celâlîler” bile gücünü direkt padişaha gösterememişlerdir. Hatta hanedana karşı gelen Karaman eyaletinde Turgutlu boyunun “Davutlar” aşiretinden birinin isyanında öbür isyancılardan farklı olarak Âl-i Selçuk’tan olduğunu ilan edip siyasi hedef gütmüş ancak diğer Celâlîler onu yalnız bırakmışlardır.[3]

Kuzey İtalya kentlerinde ise papalık ile imparatorluk arasında güç savaşı yaşanıyor, şehirler git gide kendine özgü kimliklere kavuşuyordu. Kıta Britanyası’nda ise lordlar, kralın yetkisini sınırlandırıyordu. 17. asrın sonunda ise gelişen burjuva ile feodaller arasında iç savaş meydana geldi. Kanlı savaşın sonunda cumhuriyet ilan edildi. Bu iki örneği rastgele vermedim, ilk örnekte Kuzey İtalyan Kentleri, Papalık ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu arasında kalarak kendi idari sistemlerinde dinin (burada bahsedilen inanç değil -karıştırılmamalı- dinin idari kurumu olarak anlaşılmalıdır) alternatifi olan seküler devlet kurumlarını sağlamlaştırmıştır. İngiliz iç savaşı ise kralın meşruiyeti, onun aleyhinde gelişen burjuva ve klasik soylular elinde sınırlandırılmıştır. Ülkemizin geleneğinden ve dünyadan bahsettikten sonra sorduğumuz sorunun cevabını verelim: Türkiye toprakları demokrasiye elverişli değildir. Çünkü Türkiye coğrafyasının tarihinde demokrasiyi önceleyecek bir gelenek yoktur. Gökalp, Türklerin kurultay ritüelinin demokrasiyi öncelediğini iddia etse de bu, anakronik bir örnektir (buna anakronik dememin sebebi çok uzun, açıklamayı başka zamana bırakıyorum). Âl-i Osman, Oğuz boy geleneğinden gelse de bizzat “oradan çıkıp orayla” kavga etmiştir. Selçuklularda da aynı şey geçerlidir. Bu bir nevi “Türk’ün emperyal olma döngüsü” diyeceğimiz bir süreçtir; Türk beylerinden biri sancak kaldırır, irili ufaklı boylar etrafında birleşir, devlet kurulur, Türkmenler geri plana atılır, devlet “emperyal” hâle gelir. Konuyu çok dağıttığım için ordunun konumunu kısaca anlatmaya başlamalıyım. Cumhuriyet kurulduktan sonra adım adım gerçekleştirilen devrimlerin sonucu olarak halk içinde çok büyük bir muhalefet oluştu.1950 seçimlerinden itibaren sağ partilerin seçimleri kazanması devrimin bir avuç bürokrat elinde olduğunun en büyük delilidir. Rejimi kuranlar halka verdikleri demokrasinin rejim aleyhinde kullanıldığını görmüşlerdi (kaldı ki demokrasi de Türk devrimcisi için “hedef” değil “araç”tı). Bu endişe otomatikman ordunun demokrasinin “bekçisi” ilan edilmesini sağladı. Çünkü ordu cumhuriyetin dönüştürücü aygıtıydı. Cumhuriyet süngüler üzerinde kurulmuş ve Atatürk’ün kişiliğinden de hareket olarak militarist bir kimliğe bürünmüştür. Ordunun devrimci bir aygıt olarak kullanılması hususunda aslında Türkiye biricik değildir. Kuramsal demokrasinin oturmadığı Orta Doğu ve Latin Amerika ülkelerinde ordu aynı görevi görmüştür. Baas Rejimi ve Arapların efsanevi lideri Abdülnasır’ın “Hür Subaylar Hareketi” buna birkaç örnektir. 27 Mayıs’a giden süreçte ve sonrasında ordu, bekçilik görevini yapmış, rejimi tehdit edenleri temizlemiş ve kışlasına dönmüştür. Ancak bulaştığı cunta belası, 1962 Şubatı ve 1963 Mayısı’nda meydana gelen “Aydemir vakası”na, ilerde de 9 Mart Muhtırasına neden olmuştur.  

1980 darbesinde ise oluşan iç savaş ortamını sona erdirmek için sahneye çıkmış, “asli” görevini yapmış ve memleketi yine bir sağ partiye bırakarak kışlasına geri dönmüştür. Askerin son olarak sahneye çıktığı süreç Refah Partisi’nin iktidar olup 28 Şubat MGK kararlarının alındığı süreçtir. Asker, cumhuriyetin ilk döneminde en çok mücadele verdiği İslamcıların iktidara gelmesinden oldukça rahatsız olmuştu. Bu sefer doğrudan müdahale etmek yerine toplumu dizayn etmiş ve açıkça rejim karşıtı olduğu belli olan iktidar ortağı RP’sini cendereye almıştır. Ordunun  bahsettiğimiz müdahalelerde en büyük hatası, doğan kriz ortamlarını sadece sonlandırmak ve üstüne bir şey koymamaktır. Yani ordu, temsilî demokrasiye hem saygı duymamış hem de saygı duymuştur. Ordu içinde solcu (Madanoğlu ve Muhsin Batur gibi subaylar ki ismi zikredilenler daha sonra 9 Mart Hareketi olarak bilinen Sol – Kemalist kalkışmalara katılmıştır.) ya da milliyetçi birkaç subayın fikirleri (Türkeş’in başını çektiği on dört subay, bu kişiler de ilerde MHP’yi yani Türk milliyetçiliğinin ilk etkin partisini kurmuşlardır.) dışında genel kanı kargaşayı engellemek ve olduğu yere dönmektir.

Bugünden on küsur yıl öncesinde “de-militarizasyon” süreci başlamıştır. Bu sürecin sonunda ordu, “rejim bekçiliği” görevinden vazgeçmiş ve kurulan sivil iktidarlara sadık, kendi görev sınırlarına çekilmiş bir biçim hâlini almıştır.

(Sevgili okuyucu kitaptan alınan iki diğer alıntı da çok uzun açıklamalara sahip metinlerdir. Onlardan ikinci yazımda bahsedeceğim. )

Nazmi Berat Şendil

Editör: Elif Berra Kılıç


KAYNAKÇA

[1] Anarko Türk Dergisi, 13. Sayı (Buradan ulaşabilirsiniz)

[2] Şah İsmail, Safevi Kızılbaş Devleti,Yıldırım Cengiz, Sayfa 271.

[3]  Türk Halkının Dirlik Düzen Kavgası, Akdağ Mustafa, YKY.

Flu TV Cem Toker’i misafir etmiş, keyifle dinledim. Tuzu kuru bazı saçmalıklar dışında fena değildi.

İlker Canikligil, Amerika ve Avrupa’nın gelişiminin Afrika’nın sömürülmesiyle elde edildiğini söylerken Cem Bey: Onlar da kendilerini sömürtmeselerdi, diyor.

Şimdi, bu düşüncenin aptalca olduğunu düşünebilirsiniz, tarihsel gerçekliğe oturtmak isteseniz oturtamazsınız. Afrikalılardan bahsediyoruz, kabile devrini geçememiş bir “kıta adam” bunlar. Mısır ve Kartaca’yı ayrı tutuyorum diyeceğim ama konumuz temelinde “güç” ile ilgili.

Bu iki devlet zayıf düştüklerinde medeni dünyanın kurucuları olan Romalılar tarafından sömürüldüler.

-Kartaca direkt yok edildi!-

Sahi gerçekten Afrikalılar neden Avrupa’yı sömürmedi? Canları mı istemedi, balta girmemiş ormanlarında av peşinde koşarken hiç gidip bir yeri işgal etmek akıllarına gelmedi mi? Belki evet!

Peki ya Roma, Osmanlı ve diğer “fatih imparatorluklar” bunu nasıl yaptı? İngiltere’ye kadar bütün Avrupa, medeniyeti Romalılardan öğrendi. Neydi medeniyet? Hamamdı, yoldu, meclisti, ordu sistemiydi, mühendislikti, sanattı…

Romalılar da bunları çoğunlukla Anadolu’dan aldı. Bir medeniyetin olgunlaşması, yönetim ve fetih arzuları duyması için etkileşime, ticarete ve yüce hayallere ihtiyacı var. Roma gibi Akdeniz medeniyetleri buna sahipti. Eğer Çin’in ve Hindistan’ın yollarındaysanız siz de sahiptiniz.

Yeni insanlarla tanışıyor, onlarla ticaret yapıyor, masallarını dinliyor ve hiç gitmediğiniz toprakların hayallerini kuruyorsunuz. Ama başarılı bir sefer için düzgün yollara, orduyu ve meclisi komuta etmenize, komuta etmek için de sisteme ihtiyacınız var.

Eğer büyük bir medeniyet kurmamış ve bilmediğiniz toprakların rüyasını görmemişseniz, bunların hiçbirini bilmiyorsanız şanslısınız, bilen birileri tarafından işgal edilecek ve nesiller içinde onlardan pek çok şey öğreneceksiniz!

Zayıf düştüğünüzde de başınıza bu gelecek. -Neyse ki herkesin başına geliyor.-

Eğer Amerika’yı 1492 yılında Christof Colombe yanlışlıkla keşfetmese, sonraki yıllarda İspanyolların, Portekizlilerin ve diğerlerinin işgal ve sömürüsüne maruz kalmasaydı, yüzlerce yıl boyunca hiç dokunmadan bıraksaydık o kıtayı, muhtemelen günümüzde hâlâ Orta Çağ’ın ruhuyla yaşıyor olacaktı. Her medeniyet bana göre ihtiyaçları ölçüsünde gelişir ve genel olarak hep aynı yolu izler. İlginçtir ki biz Türkler, Türkistan’da büyük pek çok medeniyetin erişemediği -ya da düzelteyim- çok geç eriştiği noktaları yakalamış, bu keşifler sayesinde hayatta kalmış, sayıca ve gelişmişlik açısından bize üstün medeniyetleri yıkmış ve yeniden inşa etmiştik. Tüm bunların bir abartı olduğunu da söyleyemem. Neyi keşfettik peki?

Bizi diğerlerinden farklı kılan, hayatta kalmamızı ve genişlememizi sağlayan şeyler nelerdi? Dünyanın Fransız İhtilali’yle öğrendiği kavramı, “milliyetçiliği” 1400 yıl önce biz kavramlaştırmıştık. Devlet/ordu/bürokrasi üzerinde sistemli bir anlayışa sahiptik. Kabilecilik anlayışı yerelde söz sahibi olsa da genel yönetim algılayışında devlet, lider ve konfederasyon fikri hep vardı. Sefer zamanı Türk/gayritürk göçebe topluluklar bir anda seferber olabiliyor ve hareket edebiliyorlardı. Peki bu adamların ne zoru vardı da bunları yaptılar?

Çünkü ticaret yolları üzerinde duruyor, Batı ve Doğu ile sürekli etkileşim hâlinde kalıyorlardı. Dünyanın ilk süvari sınıfını oluşturup silah/maden teknolojilerinde gelişmiş, hızlı hareket eden topluluklar oldular ve hayatta kaldılar!

Bahsi neden Afrikalılardan açıp Türklere geldin, diye soracaksanız söyleyeyim: Coğrafya bir toplumu şekillendiren ilk ve en önemli etmen. Türk toplulukları bu coğrafyalarda ya var olacak ya da yok olacaklardı. Ne Çinlisi ne Hint’i ne Bizanslısı ne Arap’ı ne Pers’i sağ bırakmazdı bizi. “Nomad” toplumların kendileriyle olan kavgaları da cabası.

Afrikalılar peki çok mu rahattı da gelişmek için çabalamadı? Hayır, hayatta kalacak, kabileyi bir arada tutacak kadar geliştiler. Belki yapabilecekleri bundan daha fazlası da değildi. Ama diğerleri gibi hukuk, mimari, siyaset, ordu kurgularına büyük ihtiyaç duymadılar. Belki tamamen kendi hâllerine bıraksak bugün üstün bir toplumun gelişmişlik seviyesine uzun, zor bir süreçten sonra gelebilirlerdi ama olmadı. İşgal edildiler, köle oldular ve dünyanın farklı köşelerine göç ettirildiler.

Şimdi atalarının iki yüz yıl önce rüyasını bile göremeyecekleri bir dünyanın parçasılar. Amerika’da, işçilerinin ücretini ödemeyen yahut kömür madenlerini, halkı kanser yapmasına rağmen şirketlere peşkeş çeken siyahi bir yönetici görmek işten bile değildir.

Bir anda aklıma esti, acaba Afrikalıların dinî inançlarında da fetih fikri var mıydı? Cevabını bilemeyeceğim bir soru üzerinde durmadan şu Avrupalıları irdelemeye devam edelim.

Roma’nın savaştığı ve en uca kadar medeniyet götürdüğü bu topluluklar (ulus demek onlar için zor) efendilerini yani “babalarını” yıktıktan sonra hemen kendilerininkini kurmak istediler. Roma’nın faziletlerinden pek azını alabilmiş bu topluluklar, onun ufukları fethetme arzusunu taşımıyorlardı. Büyük imparatorluklar yerine küçük devletler kurdular ama öyle mi durdular, hayır! Bilinçaltına ittiğimiz en büyük arzular gibi bu devletlerin de Roma rüyaları bastırılıyordu. Kolonizasyon, sömürge ve ticaret ağları belki böylece kuruldu. Genişleme isteğinin bir dışa vurumu olarak küreselleşme, insanlığın kolektif bilincinin bir ürünüydü.

Devam edelim, Avrupa nasıl Afrika’yı, Hindistan’ı, Çin’i ve hatta Amerika’yı sömürecek duruma geldi? Artı değer, yeni icatlar, kredi sistemi, fikrî mülkiyet, mülkiyet hakkı ve bunların teminatı bir hukuk sistemi. Burada her şey birbirine bağlı; önce mülkiyet hakkının felsefesi kurulmalıydı, sonra bu felsefenin ortaya çıkardığı yasalar ve o yasaların yarattığı atmosferin var ettiği teknolojiler, buhar makinesi, telgraf vb. icatların geliştirdiği ekonomiler ve ordular.

Tüm bunların Afrika’da gelişememesi bizi şaşırtıyor mu?

Gelelim tekrar İngiltere’ye, tüm bunlar gelişirken İngiliz vatandaşları ülkelerine güveniyorlardı. Bireysel kredi alan ve dünyanın geri kalanıyla ticaret yapmak isteyenlerin öz güveni ve devletin desteği küreselleşmenin kapılarını açtı. Fransa’yla savaşan İngiltere, savaşı Fransa’dan daha çok devam ettirebilecek güce sahipti ve kazandı.

Savaş ekonomisine bağlı tarım toplumları ise zamanla sınırlarının sonuna geldi ve art arda giriştiği savaşları kaybetmeye başladı. Osmanlı İmparatorluğu bunlardan biriydi. Osmanlı kendi dönemini geç kavramış ve yetişememişti. İsteksiz ve bitkindi, savaşa daha girmeden kaybetmiş ve yıkılışının sesleri Arap kabilelerinin bile ağzını sulandırmıştı.

Peki bizi ne bekliyor?

Dünya, uzun vadede yaptığı yatırımların meyvelerini toplarken Türkiye siyasi tartışmaların kısır döngüsüne hapsoldu. Gündemi biz değil onlar belirliyor. Genç nesil otuzlu yaşlarına yürürken ihtiyaç ve eğitim borçlarına boğulmuş durumda, kendi ekonomilerine sahip değiller. İş bulamıyor, hâlâ sınavlara giriyor ve gün geçtikçe tükeniyorlar. Genç nesil devlete ve adalet kurumlarına inancını çoktan yitirdi. Ortalama bir Avrupalı gencin yaşamı, ortalama bir Türk gencinin yaşamından çok daha kaliteli. Beş yılda bir bütün egemenlik haklarımızı verdiğimiz kimseler bizim çıkarlarımızı korumak istemiyor. Ülkenin bizatihi geleceği olan gençler, ülkesinden beklentilerini kesmiş ve güvenini kaybetmişken ekonomik büyümenin öncülü olan sermaye yatırımını çekebilir miyiz? Hayır! Dengesiz, rasyonelliğini kaybetmiş bir yönetim olarak Türkiye’nin günü kurtarma politikaları bitti. Uzun ve orta vadeli yatırımları yapmaksa istemiyor. Çünkü bu yatırımların meyvelerini kendilerinin değil, kendilerinden sonra gelecek partilerin yiyeceğini biliyor ve kesinlikle bu milletle aynı gemide olmayan iktidar bunu talep etmiyor. 2053 ve 2071 vizyonları ise günü kurtarmanın farklı bir yansımasından başkası bir şey değil.

Küreselleşen dünyada sizinle ekonomik, siyasi ilişkiler kurmak başkalarının çıkarına değilse, yatırımları güvende değilse, sosyal-siyasi dengesizlik yüksekse, yatırımlar için öngörülebilirlik yoksa, sermaye sizinle bir ilişki kurmuyorsa global dünyanın masasına oturamazsınız. Yaşlı iktidar erki bu yeni dünyayı anlamaktan çok uzak -ki biraz önce söylediklerim iktisat tarihinin konuları.- 21.yy’da maliyet, mülkiyet, sınırlılık ve hatta para form değiştiriyor. Kavramlar ve sınırlar bizim bile öngörebileceğimizden daha hızlı değişirken siyasetin iplerini eline almayan yeni nesillerin oyun dışında kalması, kendi kaderini tayin edememesi riskleri ile karşı karşıya geliyoruz.

Her döneminde farklı bir yedi düvelle savaşan Türkler, hayatta kalmak için yeni bir savaşa giriyor; iklim krizi, ekonomi-teknoloji savaşları, siber bir distopya, kuraklık ve muhtemel büyük göç dalgaları… Artık yeni paradigma da: Birbirimizi yok etmek zorunda değiliz, birbirimizi destekleyerek hayatta kalabiliriz. Birinin yükselmesi için diğerinin ezilmesine gerek yok. Ama olur ya dünya bizim öngördüğümüzden farklı döner, o zaman bu toplumun hayatta kalması bugüne bağlı. Babalarımız bizi kurtaramaz, onlar kendilerini de kurtaramaz, kendimiz için savaşmazsak kimse yanımızda da durmayacak!

Bir gün birinin sizin için “Onlar da kendilerini sömürtmeselerdi!” demesini istemiyorsanız silkinin ve kendinize gelin.

Cengizhan Selçuk

Editör: Elif Berra Kılıç

Öncelikle belirtilmesi gereken ilk husus, dezavantajlı yahut hak kaybına uğramış kişi veya grupların durumlarını en iyi ifade edebilecek olanlar yine kendileri olacağı için üçüncü taraflarca söz haklarının gasbedilmemesi gerektiğidir. Diğer bir deyişle, hak talebinde bulunacak olanlar, eksik bırakılmış yahut gasbedilmiş olan hakların detaylarına herkesten daha fazla vâkıf olduğu için bu hakların teminini kendileri sağlamalıdır. Bu yüzdendir ki bu mağduriyete dahil olmayanların bu durumlar hakkındaki yorum ve yargıları iyi niyetle yapılmış edim ve söylemler olmaktan daha cüretkâr tavırlar sergilememelidir. 

Konu kadın hakları, peki neden bir erkek konuşuyor? Özellikle de girişte yapılan söylemle çelişircesine. Buna verilebilecek en makul cevap şudur ki ilkin, bu haklı davada taraf belli etmek kaygısı taşımak, ikincil olarak ise bu mücadelenin zafere ulaşmasında ufak da olsa bir katkı sağlayabilmek gayesine sahip olmaktır. 

Asıl meseleye gelmeden önce, hâlen daha bu yazının bir kadın tarafından kaleme alınmamış olmasından rahatsızlık duyan okur için şunu belirtmek isterim ki bu yazıyı kaleme alma cüretini kendimde bulmama kaynaklık eden isim, Jhon Stuart Mill’dir. Siyaset felsefesi tarihinde yüce insan Platon’dan sonra doğrudan “kadın sorunu”na dair kaygıyla yaklaşan ilk erkek filozoftur, demek yanlış olmaz sanırım. 3 yaşında Grekçe öğrenen, 8 yaşında Platon okuyan Mill, kadın ve erkek eşitliğinin tesis edilmesi için liberal ve faydacı paradigmaları uzlaştırıp kadının bağımsızlığı için fikrî çalışmalar yapmıştır. Mill eğer konuşmamış olsaydı feminist hareket ilerlemesinden ve haklılığından bir şey kaybetmezdi fakat şüphesiz bazı eksiklikleri yahut gecikmeleri olurdu. 

Mill gibi büyük bir atılım gerçekleştirmek yahut kuvvetli bir teori üretmek gibi bir gayem yok. Yalnızca ehemmiyet verilmesi gerektiğini düşündüğüm bir konuyu kendimce tekrar gündeme getiriyorum. Peki nedir o konu? Antagonizma. Yani siyasalın özü.

Hâlen daha tartışmalı olarak kabul edilse dahi Carl Schmitt, siyasalın özünü en iyi kavramış ve ifade edebilmiş siyaset bilimcilerden biridir. Kısa bir şekilde Schmitt’in görüşlerini özetlemek gerekirse: Nasıl ki sanatın özü güzel ve çirkin, ahlakın özü iyi ve kötü, iktisatın özü kâr ve zararsa; tıpkı bunlar gibi siyasalında bir özü vardır ve bu dost/düşman ayrımıdır. Peki dost/düşman ayrımı derken neyi kastediyoruz? Elbette ki kişisel görüşler çerçevesinde nitelenen bir ayrım değil bu. Bir örnekle açıklamak gerekirse: Yüksek sesle müzik dinlediği için düşman kesildiğin komşun değildir, buradaki kasıt, eğer komşun farklı bir etnik kimliğe yahut dinî görüşe sahip olduğu için aranızda bir husumet oluyorsa işte bu siyasaldır, dost/düşman ayrımındadır. 

Çağdaş siyasal teoride ise bu kuram hem karşılık bulmuş hem de eleştirilmiştir. Chantal Mouffe gibi siyasalın özünü kavramaya yönelik çalışmalar sürdüren siyaset bilimciler, Schmitt’in kuramı üzerine gitmeyi tercih etmişlerdir. Nihayetinde Mouffe, siyasalın özündeki antagonizmayı agonistik bir siyasal düzleme çekmeyi önermiş, bugünün dünyasında mevcut pek çok sorunun çözümü için bu anlayışı öne sürmüştür. Peki agonistik ne anlama geliyor? Kabaca Schmitt’in dost/düşman ayrımını (antagonizma), tabiri caizse yumuşatarak bir biz/onlar (agonizma) ayrımına evriltmektir, diyebiliriz. 

Yeterince laf kalabalığı yaptıysak asıl konuya giriş yapıp yazıyı fazla uzatmadan sonlandıralım. Öncelikle belirtmek gerekir ki feminizm, siyasal bir hegemonyanın ürünüdür. Multidisipliner çalışmalar ve farklı pratik mücadelelerle birçok koldan çözümlenmeye çalışılan bir sorun olsa da “kadın”ın siyasala içkin sorunları çözümlenmedikçe diğerleri havada kalacaktır. Bu noktada ise mevcut hegemonyanın kadına yeter-gördüğü siyasal, yıkılıp yerine bir yenisi inşa edilmesi suretiyle bertaraf edilmelidir. Diğer türlü bir inşa etme sürecine girilmemesi, mevcut hegemonik düzeni onamak anlamına gelir. 

Toplumsal çatışmada en önemli yerlerden birine sahip “kadın hakları” konusu, bir tür biz/onlar ayrımı belirlenmedikçe ne sistematik bir ilerlemeyi sürdürülebilir kılabilecek ne de aksi yönde gelen tehditleri öngörebilme lüksüne sahip olacaktır. Peki nasıl olacak bu ayrım? İlk akla gelen ve makul sayılabilecek hâliyle, biz/onlar ilişkisinin temel düzeyde kadın/erkek olarak kurulduğunu söyleyebiliriz. Lakin şunu sormak gerekli, bu ifade durumu çözüme kavuşturmaya muktedir midir yahut doğruluğu kesin suretle sorgulanamaz mıdır? Bu soruya feminist teorinin radikal kanadının vereceği yanıt şüphesiz bellidir, haksızlar da demiyorum. Çoğu teori pratikte kazanç elde edebilmek adına radikalleşmelidir, en azından belli ölçütlerle. 

Kadın/erkek şeklinde yapılacak bir ayrım, kadın hakları konusunda erkek cephesinden gelebilecek destekleri es geçmek problemini de beraberinde getirecektir ya da kadın cephesinde oluşan gediklerin görmezden gelinmesi sorununu doğurabilecektir. Ayrıca bu tür bir ayrımın biz/onlar şeklinde olmaktan ziyade antagonizmayı körükleyecek nitelikte bir dost/düşman ayrımı olduğu da söylenebilir. Buna karşın bir ayrım yapmaksızın yekûn bir mücadeleye girmeye kalkmak, şüphesiz kaosa zemin hazırlayacak hatta belki de hareketin dinamikliğine ve haklılığına zarar verecektir. Bu yüzden yapılabilecek olanın en makulü, biz/onlar ayrımının belirlenmesi ve egemen iradeye hak talebinde bulunacak olanların harekete süreklilik kazandırması olacaktır. Burada bu ayrımı kesinleştirmek yahut kadınlara akıl vermek gibi bir gayem yok, yalnızca farklı bir bakış açısı getirebilmek yahut hâlihazırda düşünülenleri sağlamlaştırmaktır derdim. 

Ayrımın kadın haklarını savunanlar/savunmayanlar şeklinde düz bir mantıkla yapılacak olan türünün de çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü mücadelenin savunusu için gerekçeler kişilere göre değişebilmektedir. Nitekim hareket yalnızca “kadın hakları” olarak değil, bugünün pek çok sorunuyla da ilişkili olan bir hareket olma niteliğine erişmiştir. Şöyle ki nasıl ilk dalgada feministler yalnızca oy hakkı gibi haklar için mücadele etmiş ve bunları elde edince hareketin dinamizmini kaybetmişse; yahut ikinci dalgada hareket içindeki beyaz-siyah, alt-üst sınıf gibi hizipleşmeler yine hareketi sekteye uğratmışsa; bugün benzeri şekillerde düşülebilecek tuzaklar yine bu haklı davanın zararına olacaktır. Ayrıca “kadın hakları” olarak bahsettiğimiz mefhum yalnızca kadınlar için değil, erkekler için de oldukça önemlidir; nihayetinde erkeğin sosyal hayat ve statüsünü de kadının konumunu ele almadan değerlendirmek sağlıksız olacaktır. Yani asıl mesele kadının hak ve özgürlüklerini elde etmesi olmaktan ziyade, toptan bir dönüşüm gerekliliğidir. 

Türkiye’de -hatta yer yer dünya genelinde- bir insan hakları problemi olduğu noktası da gözden kaçırılmamalı, bu yüzden kadın hakları; insan hakları özelinde temel birey hak ve özgürlüklerini içeren, pozitif ayrımcılığın getirebileceği denge bozukluklarına karşı temkinli olan bir hareket olduğu idrakinde olmalı. Bunun yanı sıra, kadının uzlaştırıcı bir kurum olarak yurttaşlık statüsüne sahipliği bile kimi zaman tartışmalı olurken kadına söylem ve edimlerinin radikalliği yahut denge bozuculuğu hakkında ikazda bulunmanın ne kadar abes olduğunun da bilincine varılmalı. Ekseriyetle yaşam hakkı mücadelesi veren kadınların, “kendilerine dikkat etmesi gerektiği” gibi primitif söylemlere bir son verilmeli, hiç kimsenin yaşayış ve kimliğinden dolayı hak kaybı veya gaspına uğramaması gerektiği yerleşik bir bilinç hâline getirilmelidir. Genel itibariyle antagonizmayı, agonistik bir düzleme taşımak adına feminizmin yapabileceği makul biz/onlar ayrımından birisi: Feminizmin ne kadın ve erkek üzerinden yasa yapacak hukuki bir kurum ne de kadınların yaşadıkları yüzünden rehabilite edilmelerini sağlayacak psikolojik bir kuram olduğunun farkında olarak (bu nitelemeyi bir metinde okumuştum fakat kaynağı gayretlerime rağmen bulamadım, atıfsız bırakmamak adına müellifine selam duruyorum), feminizmi salt siyasal zemine oturtup siyasal antagonizmayı çözmek için bir araç olarak yurttaşlık hedefine ilerletmek olabilir. Dolayısıyla cinsi yahut ideolojik farklılık gözetmeksizin, kadının yurttaş olmasını – yani hak sahibi olabilme hakkının olmasını- savunan kişi ve grupların oluşturduğu “biz”e karşı, bunu tesis etmesi gereken egemen irade ve buna karşı tutum sergileyen kişi ve grupların oluşturacağı bir “onlar” olacaktır. İndirgemeci yaklaşımlardan uzak kalınarak gerçekleştirilecek mücadeleler, başarıya ulaşma ihtimali en yüksek olanlar olacağı için müdafaanın meşruiyetini en geniş perspektiften ele almak gerekmektedir. Bu yüzden gönül rahatlığıyla diyebiliriz ki biz yurttaşlığı savunuyoruz, yurttaşlarımızın -düz hesap- yarısını teşkil eden kadınları savunuyoruz. Kadınların söylem ve edimlerini sonuna kadar destekliyor, onlara bir şey öğretmeye kalkmıyoruz. Nitekim biz -maalesef- tuzu kuru olan tarafız…

Oğuz Can Acar

Editör: Elif Berra Kılıç

“Bir öğretiyi, düşünceyi, inancı, siyasayı vb. başkalarına tanıtmak, benimsetmek, yaymak ereğiyle sözle, yazıyla ve benzeri türlü araçlarla, yollarla gerçekleştirilen her türlü çalışma.” Propagandayı böyle tanımlıyor sözlük. 7/24 haber ajanslarını, tartışma programlarını parsellemek yetmemiş olacak ki artık propaganda için dizilere de tarihe de el atıldı. “Yeni Türkiye” diyerek yarattıkları bu beşeri zeminde tarihi de yeniden yazmak ve tarihe, kendi ihtiraslarına göre şekil vermek gerekiyordu. Her şeyin yağmaya ve talana kurban gittiği “yeni” düzende tabii ki tarih de yeniden yazılacak ve bu durumdan payını almadan duramayacaktı. Her yere el atıp tarihe dokunmamak olacak iş miydi? İktidarın temel dayanağı propaganda olduğu için tarihi de araçsallaştırmak kaçınılmazdı. Bu işte en büyük pay sahibi de diziler olacaktı.

Siyasi iktidarın propaganda aracı hâline getirilen bu diziler ve tarafgir tarihçiler tarafından pazarlanan “yeni” ve “millî” tarih de tarihimizde yer almış müstesna şahsiyetlerin yakasına tutunacak, herhâlde bu iş sürüp giderse sakız gibi yapışacak, o kişilerin aziz hatıralarını incitmekte beis görmeyecekti.

Siyasette iktidar olmanın muktedir olmak demek olmadığını tabii ki siyasal iktidar da anlamış, muktedirliğin bir yolunun da kültürel iktidara sahip olmaktan geçtiğini görmüştü. Bu yüzden kendince bir millî tarih yaratmaya çalışan siyasal iktidar, bu tarihi televizyon yoluyla yaymayı ve kültürel iktidarına ön ayak etmeyi düşünmüştür. Kitlelere pompalanan bu millî tarih, dizilerle de kalmayacaktı çünkü siyasi iktidarın geldiği gelenekte bu çaba hep vardı. Bilhassa Fatih Sultan Mehmet ekseninde gelişen sözde “millî tarih” anlayışına dindar Abdülhamit ve Ertuğrul tiplemesi de televizyon dizisi aracılığıyla katıldı. Neo-Osmanlıcılık akımıyla da iyice ivme kazanan bu sözde millî tarih yaratma çabası, kültürel iktidar kurmanın yanında Neo-Osmanlıcılık akımının propagandasında bir bayrak taşıyıcısı olma görevini üstlenecektir.

Siyasi iktidar güncel kaygılarıyla tarihi eğip bükmekte, kendi ihtirasları için istediği şekle sokmakta asla sakınca görmüyor. Özellikle tarih dizileriyle pompalanan bu propaganda gittikçe iktidarın egemenlik kaygısının bir aracı hâline geliyor. Daha çok, “kutuplaştırma aracı” olarak kullanılan bu propagandada tarihi karakterler genelde toplumun benimsediği, sevdiği karakterlerden seçiliyor ama Abdülhamid ile ilgili olan dizi bunun biraz dışında. Çünkü Abdülhamid imajı siyasal iktidar tarafından yeni yeni çiziliyor ve toplumun gündemine oturuyor. Diğer bir örnek ise Diriliş Ertuğrul. Her iki dizide de güncel olaylar adeta o zamanlara uyarlanıp birebir dizide yansıtılıyor. Abdülhamid dizisinin odak noktası ise mağduriyet. Tabiri caizse her alanda kendine mağduriyet yaratmakta pek mahir olan siyasi iktidar, bu alandaki mücadelesini de mağduriyet üzerinden sürdürüyor. Ancak tüm bunlara rağmen tarih kalpazanları tarafında dizideki olayların gerçek olduğu iddiası devam ediyor. Bilhassa Abdülhamid dizisinden propaganda kokusu diğer dizilere nazaran daha çok geliyor. Aslında bu dizilerin çok büyük kitleler tarafından izlendiğini göz önünde tutarsak siyasi iktidarın da bu yöntemi çok benimsediğini ve beğendiğini söyleyebiliriz.

Öncelikle biraz Diriliş Ertuğrul adlı diziden bahis açacak olursak dizi, propaganda aleti değil adeta siyasi iktidarın bir kolu gibi çalışan siyaset aracı. Ülke gündemine sürekli gönderme yapan dizinin muhalif kesimi hedef aldığı çok bariz şekilde belli oluyor. Güncel siyasetle birebir ilerleyen dizi gündemi seçimlere dahi göndermelerde bulunuyor. Osmanlı’nın kuruluşunu konu edinen film, dizi veya kitap belki daha önce çekilmiştir ve yazılmıştır ama emin olun ilk defa Ertuğrul Gazi doğrudan iç siyasetimize müdahil oluyor(!), Kayılar Türkiye Cumhuriyeti’nin iç işlerine ilk defa müdahale(!) ediyor. Öyle ki Ertuğrul Gazi yeri geliyor faiz lobisiyle mücadeleye girişiyor yeri geliyor muhaliflere şamarı vuruyor. Sürekli bir hainle karşı karşıya kalan Ertuğrul Gazi, hasmını alt ederken ülkemizin gündemine de yorum getirmekten geri durmuyor. İç ve dış mihraklarla karşı karşıya kalan Ertuğrul Gazi, onlarla mücadelesini sürdürürken siyasi mesajı da doksana çakmayı ihmal etmiyor. Her ne olursa olsun bu dizinin, siyasi iktidarın tarih propagandasının en güçlü kollarından biri olmaya devam edeceği belli.

Yukarıda Abdülhamid imajının yeni yeni çizilmeye başladığını söyledik, evet çiziliyor ama tabii ki siyasi iktidarın ihtiraslarına göre. Zaten yazımızda bahsedeceğimiz şahsiyetlerden biri de Abdülhamid, aslında en çok onun yakasına yapıştılar desek yanlış olmaz. Çizilen Abdülhamid imajı genelde dindarlık ve muhafazakârlık üzerine çiziliyor ve Abdülhamid’in bu yönleri güncel konuların da malzemesi hâline getiriliyor. Dindar ve iyi Abdülhamid’in muarızları hep yabancı, Yahudi, Ermeni, dine uzak tipler olarak yansıtılıyor. Aslında burada mesele dindar iyi tiplemesi, dindar olmayan kötü tiplemesi rayına oturtuluyor. Hâlbuki Mehmet Akif de Abdülhamid’e muhalifti. Bugün Türkiye’de Mehmet Akif’in vatanperverliğini, dindarlığını sorgulayabilecek biri var mıdır? Gerçeklik iddiaları daha en başta burada çürüyüveriyor. Abdülhamid tiplemesinde yaratılan bu dindar imajın siyasi iktidarın kendi politik argümanını toplumsal alanda kabul ettirme ve ona zemin açma amacı taşıdığı bariz. Aslında dindar Abdülhamid, seküler ve laik Mustafa Kemal’in bir alternatifi olarak topluma sunuluyor. Kurt bir politikacı olan Abdülhamid’i uçurup kaçıran, evliya yapan tarih de aslında bu amacı taşıyor. Laik ve seküler Mustafa Kemal’in karşısına “abdestsiz yere basmayan” dindar Abdülhamid çıkarılıyor ve Mustafa Kemal’i tuş ediyor. Böylece siyasi iktidarın kendi kitlesi de gönlünü “eylemiş” oluyor. Abdülhamid’in çilesi burada da bitmiyor, tarihi gerçekliği göz önüne alırsak tam bir denge siyaseti güden Abdülhamit yeri geliyor elçi tokatlıyor yeri geliyor kralları tehdit ediyor yeri geliyor racon kesiyor. Böylece sert mizaç unsuru da dindar tiplemesine yerleşiyor. Burada da kitlelerin gazı güzelce alınıyor. Mustafa Kemal’in “Geldikleri gibi giderler” sözünün karşısına Abdülhamid’in “Allah’ın da bir hesabı var” sözü çıkıyor ve kalpazanların tarih mastürbasyonu son hızla devam ediyor. Tiyatroya, polisiye romanlara pek meraklı olan, opera ve operet dinlemeyi seven, gençliğinde bizzat yabancı hocalardan müzik dersleri alan Abdülhamid’in  -ki Abdülhamid doğu müziğini kasvetli bulur, batı müziğini tercih ederdi- dindar yönü o kadar baskın ve sık sunuluyor ki zaten bahsettiğimiz bu yönlerini görmeye de fırsat bulamayan kitle, bunlardan bîhaber yaşamaya devam ediyor. Dindar Abdülhamid tiplemesi adeta bu yönleri absorbe ediyor ve siyasi iktidar, dindar Abdülhamid tiplemesiyle son hızda gaz almaya devam ediyor.

Diğer bir çilekeşimiz ise Fatih. Osmanlı tarihinin en aydın padişahı olan Fatih, bu kitlenin elinde bayraklaşıyor ve gerçeklikten uzak bambaşka bir Fatih’e dönüşüyor. Tabiri caizse onun da çilesi başlıyor. Fatih’in emaneti İstanbul’u talana ve yağmaya peşkeş çeken siyasi iktidar, Fatih’in fethini ise en şaaşalı gösterilerle kutlamakta beis görmüyor, Fatih’i de bu propaganda rüzgârına kaptırıp götürüyor. Fetih kutlamaları iktidarın seçim mitinglerine dönüyor ve Fatih birdenbire iktidar partisinin bir neferi olarak zuhur ediyor. Bir yandan da Fatih, bir yerlere mesaj vermenin veyahut tehdit etmenin aracı hâline geliyor, muhalif kitleler ise Haçlı askeri olarak vücuda geliveriyor. Bizans’a dünyayı dar eden Fatih, mitinge dönen fetih kutlamalarında ise meydandaki Fatih “dış güçler”e parmak sallıyor, Türkiye’yi onlara dar ediyordu. Kutlamalardaki çilesi bu kadar süren Fatih’in bir başka çilesi ise ham sofuların dilinde başlıyor. Aslında Fatih’in buradaki çilesi çok çok daha eskiye gider. Genelde Siyasal İslamcılık‘ın çatısı altında toplanan ham sofular Fatih’i her türlü propagandaya alet etmekten imtina etmiyor. Kongre mi var Fatih orada, toplantı mı var Fatih oraya damlıyordu. Hatta Fatih’in İstanbul’u fethettiği sırada kalbinde ne varsa kongrede de o vardır. Müspet ilimlerle, batı-doğu dilleriyle, matematikle, şiir ve edebiyatla, felsefeyle meşgul olup devrin en yüksek âlimleriyle hemhâl olan Fatih bu sefer de şekilsiz sakalı, kan damlayan kılıcı ile bir adam azmanı olarak karşımıza çıkıyor. Fatih’i bu şekle sokan ham sofular bununla da kalmıyor Rönesans adamı, ilim âşığı Fatih’i mutaassıp bir mürteci kılığına sokuyor.

Göründüğü gibi Fatih’i de Abdülhamid’i de kılıktan kılığa sokan bu düşünce ve propaganda şekli uzun süre daha bu haddi kendinde bulacak gibi görünüyor. O haddi kendinde bulmuş ki Ertuğrul Gazi’yi de çile çekenler kervanına müdahil ediyor. Türkiye’de kendi geleneğini yaşatmak isteyen her iktidar, benliğini ve mücadelesini böyle yerlere dayamakta beis görmüyor, bundan sonra da görecek gibi durmuyor. Bu yüzden tarihteki büyüklerimizin çileleri pek de bitecek gibi gözükmüyor…

Aklın almayacağı hezeyanları tarih diye pompalamaktan çekinmeyen, tarihi “tahrif”e çeviren tarih kalpazanları her dönemde vardı, var olmaya da devam edecek. Evet dizilerle yazıp bozma furyası yeni başladı ama şartların elverdiği her imkânla onlar pek mahir oldukları bu tahrif işlemini geçmişte de yapmıştı. Hitap ettikleri, kulaktan dolma bilgilerle yaşayan, tarihle ilgisi olmayan, tarih bilgisi dizilerle sınırlı olan kitle ise belki yaşananların dizi ve kurgudan ibaret olduğunu anlamakta dahi güçlük çekecek insanlar. Tabii şu anda en etkin propaganda araçlarından biri olan medyanın tarafgir bir grubun elinde olması kalpazanların bir diğer avantajı. Bu yüzden tarih kalpazanlarının hayatımızın her alanına nüfuz etmesi işten bile değil.

Tarihi tahrife çeviren tarih kalpazanlarının içlerinde her ideolojiden, her gelenekten insan barındırması da cabası. Kendi dünya görüşlerine göre tarihi çekip çeviren bu kalpazanlar, kimi zaman düşmanlık ederek tahrif ettiler kimi zaman da dost gibi. Bu zamanda olduğu gibi eski dönemlerde de karşılarına tarihini muhasebe etmeyi bilen, sağlıklı ve vicdanıyla düşünebilen insanlar çıkıp günahlarını yüzlerine vurdular. Bugün bize düşen ise her sahada, her alanda, her ortamda bu kalpazanların en şiddetli muarızları olmak. O devirlerin tahrifçilerinin bugün nasıl esameleri dahi okunmuyorsa “âlim” değil ama “arif” olan milletimiz gelecekte de tahrifçileri değil gerçekleri haykıranları yâd edecek…

Osman Sefa Yalçın

Editör: Elif Berra Kılıç