Senelerdir Liman Kalesi’ni geri alamayan Gazi Umur Beğ, (Dukas’ın yazdığı Bizans Tarihi’nde de bu duruma çok üzüldüğü belirtilir.)bu duruma çok üzülüyordu. Liman kalesi, haçlıların elinde iken Bizans ve Doğu Avrupa işlerine karışması, üzerine yeni yeni kuvvetlerin yönelmesine yol açmış, fakat Umur Beğ bunları etkisiz kılmayı başarmıştı. Buna rağmen, Aşağıkale haçlıların elinde idi. Öteki yandan Haçlılar da küçük bir kalede sinmiş, hareket edemez olmuşlardı. Umur Beğ ise diğer faaliyetlerini devam ettiriyordu. Haçlılar ile Umur Beğ arasında 1347 senesi sonlarında bazı temaslar başladı. Ayasuluğ (bugünkü Selçuk/İzmir) hâkimi Hızır Çelebi ile İzmir hâkimi Umur Beğ, 1347 sonları ile 1348 başlarında Haçlılarla bir anlaşma sağlamışlardı. Bu anlaşmanın şartları belliydi: İzmir Liman Kalesi, haçlılarca yıktırılıp, şehir Türklere teslim edilecekti. Buna karşılık Türkler de haçlılara her iki liman ve çevresinde bazı imtiyazlar vereceklerdi. Ancak Papa Vl.Clement’in kurmak istediği Haçlı gücüne bütün Avrupa devletleri iştirak etmemişti. Meselâ Cenova buna katılmıyordu çünkü Cenevizlilerin Türklerle erken devirde barış anlaşması vardı. Bu açıdan bazı Avrupa devletlerinin de aynı şekilde ticârî ayrıcalıklar elde etmesi diğer devletleri rahatsız ediyordu. Bu sebeple Aydınoğulları ile Latinler arasında sağlanan anlaşma Papa’nın onayını alamadı ve yürürlüğe girmedi. İzmir’in Liman kalesi meselesini çözmek isteyen Umur Beğ ise barış imkanının kalmadığını görünce hayli müteessir oldu. Geriye savaşmaktan başka seçenek kalmıyordu ki o da zaten yıllardır bunun içindeydi. Fakat bu işi de kesin olarak çözmeye kararlıydı. Umur Beğ’in hayatını anlatan ve Şair Enverî tarafından yazılan “Düstûr-Nâme” adlı eserde onun bazı rüyaları anlatılmaktadır. Ağabeyi Hızır Çelebi’nin hasta olduğunu rüyasında görünce hemen Ayasuluğ’a koşmuş, orada onu sağ görünce çok sevinmişti. Bu defa orada rüyada kendisini meleklerin ortasında gördü. Rüyâsını anlattığı kardeşleri, onun şehid olacağına işaret olunduğundan ağlaştılar. Hızır Çelebi’den gayri, küçük kardeşleri Süleyman Şah ile İsa Beğ’de birlikte idiler. Paşa, gece gündüz gözünün seğirdiğini, yüzünün kara kana bulaştığını söylüyordu. Bundan sonra “Hakdan dilediğinin şehid olmak olduğunu, geride kalanların bu dünyada mutlu olmalarını” istemişti. Artık Umur Beğ, rüyasında kendisine gösterilmiş olan şehidlik yolundaydı. Düsturnâme’deki satırlar olayı daha açık olarak açıklamaktadır:

Dedi hem Dündar Beğe; “Ey dür

Yedi nice pehlivanları bu yer

Gel senünle Hak yoluna ölelim

İkimiz varup şahâdet bulalum

Baş açup dün gün ölümü isterüz

Hak yoluna başa kılıç yastaruz.”

Dedi Paşa, “Gireyim ben pusuya

Gireyim derya kenarında suya.”

Dedi Dündar’a, “Sehergâh sen görün

Birkaç er ile pusu yerin

Çıka kâfir kılmaya senünle cenk

Son demi bolayki kiram çok frenk.”

Gece Paşa geldi pusuya girür

Geldi Dündar, ol pusu yerin görür

Çünki tenha gördü Dündar’ı adû

Cümle taşra çıkdı ötdürür boru

Alay ile çünki taşra çıkdılar

Pusu yok sanub kenara bakdılar

Nâgehân çıkagelür şah-ı Guzât

Tiğ elinde saldı a’dâ üzre at

Ol firenk alayı içine dalar

Sağ u sola tiğ-ı burrânı salar

Doldu ol leşker içi zâr u figah

Sel gibi oldu kan akdi revân

Doldurur ol yeri anda küşteden (küşte: ceset)

Yığılur kâfir yücelür püşteden (püşte: tepe)

Kıra kıra kale içine tıkar

Kılıcı oduyla hasm evin yıkar

Kalenin önünde bir divan var

Tokad ağzında ağaç var üstüvâr

Kurtulan sürtüp girürler içerü

At depüp yortup gelür Paşa gerü

Göğsü gürlerdi köpüğü saçılur

Yüzüğün kaldırdu yüzü açılur

Erişür iki azep der “Tokadı

Ya kesün yahud bunu açun” dedi

Çaldı tokadı kılıç elde tutar

Kılıç ol ağacun içine batar

Der ki “Bu kaleyi bugün ya alam

Almaz isem ya şehid olup ölem”

Bunu derken döndü nâgâh bir firenk

Urdu ok ile alm hatm oldu cenk

Aktanlub ol dem ol kûh-ı girân

Getürüb ol dem şehâdet verdi cân

Hak anun kıldı duasın müstecab

İki âlemde bulur ol feth-i bâb

Uşcı arı canı cisminden çıkar

Hak ana cennet kapusın açar

Karşu çıktı huriler rıdvan ile

Gaziler canlan hem gılmân ile

Götürür kalkan ile anı eren

Kan edüb göz yaşını anda eren

On sekiz yaşı ata oldu süvâr

Hem yeğirmi bir yıl etdi kâr-zâr

Yediyüz hem kırk sekiz idi sâl

Yaşı otuzdokuz etdi intikal

Eylemişdür ol yeğirmi altı gazâ

Rahmet anun rûh-i pâkine sezâ

Hak anun ruhunu kılsun şâdıman

Ravza-ı cennet içinde her zaman…

Bizans Tarihçisi Dukas ise Umur Beğ’in ölümü şöyle anlatmaktadır:

“Ömer bey (Aydın oğlu Ömer Bey’e Umur Bey de derler) İzmir’e geldiği zaman şehrin Haçlılarla dolu olduğunu görünce, çok mustarip oldu ve kendi kendine «Ya kaleye zaptetmeliyim ve yahut ölmeliyim» dedi. Bu «frâre»ler harp işinde mâhir adamlardı. Şehir ise başka binaların inşasına hacet kalmayacak derecede mamur idi. Ömer bey «frere»ler ile muharebe etmeğe başladı ve harbin kazanılması için mevcutlara ilâveten iktiza eden yeni tedbirler aldı. Gece gündüz durmadan çarpışmalara devam ediyordu. Toprağı kazıp siper yapıyor ve düşmanın taarruzunu defetmek için duvarlar inşa ediyordu. Bu mücadele ve çarpışmalar esnasında Umur bey, bir Licos gibi taarruz ederek, ordusu ile beraber kale hendeğini bile geçmeğe ve kale duvarlarına merdivenler koymağa muvaffak oldu ve kudurmuş kurt gibi, askerinin en önünde yukarı çıkmağa başladı. Muzafferiyet mükâfatım yalnız kendisi için almak istedi. Fakat her şeyi iyi bir şekilde idare eden ve istediği gibi çeviren İlâhi mukadderat Ömer beyin canavarca ve devâsâ hücumunu gördü, her ne kadar merdiven basamaklarından yukarıya çıkarken kalkanı ile kaleden atılan oklara karşı kendisini muhafaza ediyor idiyse de duvarın en yüksek yerine çıkmak için daha ne kadar mesafe kaldığını görebilmek üzere, miğferini biraz yukarıya kaldırdığı sırada, atılan bir ok alnına isabet etti, iki kaşı arasına girdi ve baş aşağı yere yuvarlandı. İstediği şanlı ölüme kavuştu. Aynı zamanda Türklerden bir çok kimseler maktul düştü. Hendeğin içine yuvarlanmış olan Ömer beyin ruhsuz cesedini askerleri alarak İzmir şehrine naklettiler. Dağın tepesindeki bu şehir eski ve ahlâkı bozuk İzmir’in kalesi (Kadife kalesi) idi. Bu şehri az zaman evvel Şarkî Roma imparatoru Ioannis Dukas imar etmişti. Ömer beyin babası ve bir Türk beyi olan Aydın ise ihtiyar Andronikos’un saltanatı zamanında İzmir’i zaptederek, o zamandan beri elinde bulunduruyordu. Ömer beyin encamı da bu suretle sona erdi.”

Umur Beğ şehit olduğunda 39 yaşındaydı. Askerleri onun naaşını önce Kadifekale’ye götürdüler. Orada gerekli hazırlıklar yaptıktan sonra Birgi’ye götürdüler. Umur Beğ, kendisi için İzmir’de babasının türbesi yakınlarında bir türbe ve bitişiğinde zaviye inşa ettirmişti. Ancak kardeşleri onu buraya değil, babalarının yanına defnettiler. Türbede (Aydınoğulları Türbesi) Aydınoğulları’nın kurucusu Gazi Mehmet Beğ ve Gazi Umur Beğ’in yanı sıra Gazi Mehmet Beğ’in oğulları İsa Beğ ve Bahadır Beğ’in de sandukaları vardır. Türbe bugün İzmir’in Ödemiş ilçesinde bulunmaktadır.

Osman Sefa YALÇIN

Devamını Oku

Yunanistan’ın Batı Trakya’da 5 Türk okulunu daha kapatmasıyla Türk dünyasının bir kez daha sızlayan yarası; “Batı Trakya Türklerinin” vaziyeti, epey sınırlı şekilde de olsa bugünlerde basınımızın gündeminde. 

Soldan Sağa: Afet İnan, Venizelos, Bayan Venizelos, Atatürk

İşin aslı, Atatürk ve Venizelos’un harpten sonra başlattığı iyi niyet ortamı İsmet Paşa ve Adnan Menderes döneminde de devam ettirilmişti. Öyle ki, Lozan’da Batı Trakya Türklerinden “müslüman azınlık” olarak bahsedilmişken, Mübadele Anlaşması’nda “Türk” ifadesi açıkça kullanılmıştır. Bu dostluk rüzgarlarının estiği dönemde Yunanistan “Türk etnik kimliğini” tanımış hatta Türk isminin okulların adında geçmesini kanunla dahi zorunlu hale getirmiştir. Lâkin Türkiye-Yunanistan ikili ilişkilerinin izlediği rota sebebiyle 1955’ten itibaren bu durum artık tam tersine dönmüştür. Örnek olarak 1987 senesinde “Batı Trakya Türk Öğretmenler Birliği” ve “Gümülcine Türk Gençler Birliği Derneği”, “Türk sıfatının Yunan vatandaşları ve Müslüman Yunanlılar için kullanılamayacağı” gerekçesiyle kapatılmışlardır. Kökleri yarım asırdan öteye uzanan bu baskı politikalarını, bunların açık ve acı neticelerini hemen her alanda görmek kabildir. Örneğin bugün, Yunanistan’da okur-yazarlık oranının en düşük olduğu yer Batı Trakya’dır. Yunan Hükümeti, Batı Trakya Türklerinin eğitim haklarına mütecaviz politikalarını uzun yıllardır sürdürüyor. Lozan’a göre azınlıkların kendi eğitim kurumlarını işletme hakkı olsa da, Hükümet bu kurumları “Din İşleri ve Eğitim Bakanlığı’na” bağlı olarak elinde tutuyor. Bu da zaten bölgede süregelmekte olan “sistematik eğitimsizliğin” Yunan Hükümeti açısından bir tür sağlayıcı cihazıdır.

“TEK SUÇUMUZ YUNANİSTAN’DA TÜRK OLMAK”

Uzun yıllar boyu, Türk azınlığın üzerinde güdülen baskı politikaları kapsamında, Türklerin topraklarının ellerinden alınması, hukuken “yetim” kılınmaları, Türklerin yerel yönetimlerdeki “çöpçülük, temizlikçilik” gibi işler haricinde kamu görevlerine asla kabul edilmemeleri, Türklerin kurduğu vakıf, dernek gibi her türlü sivil toplum kuruluşunun ortadan kaldırılması ya da işlemez hale getirilmesi ve Yunan Hükümetinin üzerlerinde sürdürmekte kararlı olduğu “sistemli eğitimsizlik politikası” vasıtasıyla Batı Trakya Türkleri bugün, “karnını doyurmaktan” başka hiçbir şeyi düşünemez bir topluluk halinde tutulmaya çalışılıyor. Bütün bu asimilasyon siyaseti neticesinde, Türk azınlığın ekseriyeti kaliteli ilköğrenim alamadığı için yüksek eğitimden fiilen mahrum durumdadır. Yüksek eğitimin olmadığı yerde de haliyle öğretmen yetişmiyor ve Yunan Hükümeti Türk öğretmenlerin olmadığı yerleri Yunan öğretmenlerle doldurarak Türk okullarında Türkçe eğitimi her fırsatta daha da kısıtlıyor. İhtiyaca binaen, İstanbul’daki Rum öğrencilerin öğretmenlerine karşılık olarak Türkiye’den gönderilen öğretmenlerin, vazifelerine yönelik her türlü engellemeyi yapan Yunan Hükümeti, bu öğretmenlerin bir kısmını da her yıl reddediyor. 1973 yılından beri Türkiye’de eğitim görüp Yunanistan’da vazife üstlenmesi için girişilen hiçbir öğretmene, Batı Trakya’da Türk dilinde eğitim veren hiçbir okulda çalışma müsaadesi verilmedi. Her yıl, Türk okullarında eğitim döneminin başlamasına yakın başlayan ve uzun süren göstermelik tadilatlarla zaten zor işleyen müfredatta mütemadiyen değişiklikler yapılıyor ve maksatlı çıkarılan kanun gereği sınıra yakın yerlerde inşaat ve tamiratların ruhsata tabi olması nedeniyle okullara gerekli bakımları yapılamıyor. Bütün Batı Trakya’nın da bu “sınıra yakınlık” kapsamına girdiğini siz de takdir edersiniz.

Batı Trakya Türklüğünün gördüğü mezalim tabii ki eğitimle sınırlı değil. Şüphesiz ki vakıflar bir cemiyetin varlığını koruyan en mühim cihazlardandır. Lozan, 40. maddesiyle “Yunanistan’daki müslüman azınlığa, masrafları onlara ait olmak üzere, her türlü hayır kurumlarıyla dini ve toplumsal kurumları, okulları kurmak, yönetmek ve denetlemek” hakkını tanısa da Yunan Hükümeti Türk azınlığın bu hakkına saygı duymuyor. Ülkede başa gelen darbe yönetimleriyle bu vakıfların idareleri çok defa değişse de bu değişikliklerin asla Türklerin haklarını iade eder şekilde gerçekleştiği vaki değildir. Son yıllarda bu baskılar hafiflemiş olsa da müdahaleler hala sürüyor. Zaman zaman bu vakıflara ait, hukuken vergiden muaf olan birçok menkul ve taşınmazlara hayali vergiler tahakkuk ettirilip, sonra da ödenmediği gerekçe gösterilerek ipotek konuluyor, kısaca vakıf malları zamana yayılan bir tür yağmaya tabi tutuluyor.

“Lozan Konferansı Zabıtları” ve Anlaşma’nın resmi verileri dikkate alındığında Batı Trakya Türkleri 1920’lerde bölge arazilerinin % 84’üne sahipti. Günümüzde bu oranın % 20’lere düşmüş olması Türk azınlığın üzerindeki baskının ne denli kuvvetli olduğunu gözler önüne seriyor. Göreve gelen -neredeyse- bütün Yunan hükümetlerinin Yunan vatandaşlarının bölgeden toprak alması için sağladığı imtiyazlar, ayrılan kotalar, Türklere ait bu toprakların kamulaştırılması ve “anasdasmos” denen arazilerin birleştirilmesi uygulamasına tabi tutulması, Osmanlı toprak dağılımının ve mülkiyetlerinin durum Yunanlıların lehine olduğunda tanınıp, Türklerin lehine olduğunda çift standart uygulanarak tanınmaması gibi baskı politikaları sonucu toprak dağılımı böyle dramatik bir biçimde değişmiştir. Kamulaştırılan arazilerin % 80–90’ının Türklere ait olması kamulaştırma politikasının amacını sarih şekilde ortaya koymaya yetiyor. Temelde “verimli arazilerin değerini artırıp, kullanılmayan araziyi yeniden tarıma kazandırmayı hedefleyen, miras gibi sebeplerden dolayı bölünerek zamanla ekonomik verimliliğini kaybetmiş toprakların kendi aralarında ya da başka topraklarla birleştirilerek yeniden dağıtılmasına” dayanan “anasdasmos” uygulaması sıra Türklere geldiğinde hep en verimli arazilerin alınıp, daha büyük ama verimsiz ve değersiz arazilerin verilmesi şeklinde işlemiştir.Batı Trakya’daki arazi dağılımını kendi lehine değiştirmek konusunda insan haklarını ihlâl etmekte ve kendi yurttaşları arasında etnik temelli ayrımcılık yapmakta hiç beis görmeyen Yunanistan, Batı Trakya’daki demografik yapıyı Türklerin aleyhine değiştirmek için de elinden gelen çabayı sarf etmiştir. Bölgedeki Türk azınlık baskı siyaseti ile vatanlarından göçe zorlanmış ve dönemin Sovyetlerinde yaşayan Yunan kökenliler çeşitli imtiyazlar ile getirilerek Batı Trakya’da iskân edilmişlerdir. Bu taşıma nüfusa Batı Trakya Türklerine ait birçok araziler kamulaştırılarak dağıtılmış ve üstüne, Rodop ilinde “Romania” ve İskeçe’de “Eketenepol” adlı göçmen yerleşimleri oluşturulmuştur. Son olarak, bölgede demografik dengeyi bozmaya dönük yapılan en ırkçı uygulama ise öyle sanıyorum ki 1999 yılında Yunanistan Başpiskoposu Hristodulos’un Batı Trakya’da üç çocuğa sahip olan “Elen-Ortodoks” ailelere yerel metropolitliklerce ayda 40 bin Drahmi maddi yardım yapılmasına yönelik kararıdır. Bütünüyle ırkçı emeller taşıyan bu uygulama herkesçe anlaşılacağı üzere bölgenin demografik yapısını Batı Trakya Türklüğü aleyhine değiştirmeyi amaçlamaktadır. Lâkin bence bütün bu uygulamaların içinde en zalimâne olanı “vatandaşlıktan ıskat” meselesidir. 1955 senesinde çıkarılan “3370 Sayılı Yunan Vatandaşlık Kanunu’nun” 19. maddesi hem Yunan Anayasası’nın 1. ve 2. maddelerine, hem de Lozan’a aykırı bir şekilde vatandaşlık hakları açısından “Yunanlı ile Yunanlı olmayanı” birbirinden ayırmış ve uzun yıllar boyu Yunan hükümetlerinin elinde; bölgenin etnik fotoğrafını Yunanlılar lehine değiştirmek adına en mühim cihazlardan biri olmuştur. Bu zalim uygulama 1998 yılı başında kaldırıldığı o güne kadar çeşitli bahanelerle, toplamda 60.004 Batı Trakya Türkü vatandaşlıktan atılmıştı. Bu kanun öyle bir garabettir ki, “vatandaşlıktan çıkarma” yetkisini Ulusal Konseye danışılması koşuluyla ancak hangi kriterler üzerinden kullanacağı belli olmayan bir şekilde İçişleri Bakanlığı’na vermiştir. Bu hesapsız (ve hesaplı) inisiyatif aslında bir kriter gözetmek durumunda da değildi; zira, tek bir amaç vardı: “Batı Trakya Türklerinin sayısını mümkün olduğu kadar azaltmak!”

Dr. Sadık Ahmet ve Alparslan Türkeş

Batı Trakya Türklüğünün en sancılı ve bir türlü çözüme varmayan meselelerinden biri de “müftülük meselesi”. Hâlihazırda da, Gümülcine ve Dedeağaç’ın ikişer ayrı müftüsü var. Birisi atanmış, birisi seçilmiş olan; aynı anda iki müftü. Tuhaf değil mi? Türk azınlık 1985 senesine değin 1913 Atina Anlaşması gereği kendi müftülerini kendisi seçiyordu. Hukuktan eğitime; vakıf işlerinden cami idarelerine kadar müslüman azınlığın neredeyse bütün meselelerine dair yetkileri ve görevleri olan müftüler Yunanistan’daki diğer Hristiyan din adamlarıyla eşit haklardan ve muafiyetlerden yararlanıyorlardı. Lâkin 1984 yılında Gümülcine Müftüsü Hüseyin Mustafa Efendi’nin vefatıyla yerine Yunan Hükümeti tarafından Rüştü Ethem atanır. Müslüman azınlığın fikri alınmadan yapılan bu atama üzerine Türkler 1990’da yeni ve resmi makamlarca kabul görmeyen bir seçim yaparlar ve Mehmet Emin Aga İskeçe’ye, İbrahim Şerif de Gümülcine’ye Müftü olarak seçilir. Yunan Hükümeti bunun üzerine 2345 sayılı kanunu kaldırır ve yerine 1920 sayılı kanunu getirir. İşte bu yeni kanun, müftülerin cemaat tarafından seçilmesini men eder ve müftülerin tayini hususunu bütünüyle Yunan Hükümetine bırakır. Daha sonra çıkarılan kanunlar ile müftülerin ellerinden vakıf malları üzerindeki yetkilerinin alınması ya da diğer Müslüman cemaatlerle yapılacak yazışmaların Türkçe olmasının yasaklanması gibi dayatmalar ihdas edilir. İşte, müftülük meselesinde ikiliğin ortaya çıkmasına giden süreç aşağı yukarı böyle gelişir.

İskeçe Seçilmiş Müftüsü Ahmet Mete

Şu anda İskeçe’de biri Yunan Hükümeti tarafından atanmış olan Mehmet Emin Şinikoğlu ve diğeri İskeçe Türk Azınlığı tarafından seçilmiş olan Ahmet Mete olmak üzere iki müftü bulunmaktadır. Aynı şekilde Gümülcine de biri Yunan Hükümeti tarafından atanmış olan Cemali Meço ve diğeri Gümülcine Türk Azınlığı tarafından seçilmiş olan İbrahim Şerif olmak üzere iki müftü bulunuyor. Her ne kadar AİHM tarafından, 14 Aralık 1999’da İbrahim Şerif davasında “Şerif’e karşı yürütülen idari işlemlerin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin düşünce, din ve kanaat özgürlüğüne dair 9. maddesinin ihlali” olduğu gerekçesiyle ve 2006 yılında Mehmet Emin Aga davasında bir kez daha haksız bulunarak mahkum edilmiş olsa da, Yunanistan; gayrimeşru uygulamalarıyla zaten bin bir türlü gadre uğrattığı Batı Trakya Türklerini dini anlamda da bölmek çabasıyla haksız ısrarını sürdürüyor. Öyle ki Yunan Hükümeti Batı Trakya Türklerinin hür iradeleriyle seçtikleri Müftüleri İbrahim Şerif ve Mehmet Emin Aga’yı defaatle yargılamış ve haksız hapis cezalarıyla cezalandırmıştır. Mevcut İskeçe Seçilmiş Müftüsü Ahmet Mete tehdit edildiğini açıklamıştı. 2017 yılında cenaze namazı kıldırdığı için “makamı gasbetmek” suçundan 7 ay hapis cezasına çaptırılan Mete, Yunan Maliyesi tarafından yeni aldığı arabasının kredisini bildirmediği gerekçesiyle 41 bin Euro para cezasına çarptırılmıştı. Tam da sırası gelmişken Yunan Hükümeti’nin “uygun gördüğü hallerde” vergiden muaf olan vakıf mallarına dahi vergi tahakkuk ettirip borcun ödenmemesi gerekçesiyle ipotekler koyduğunu hatırlatmak isterim. Ayrıca Atina yönetiminin seçimleri kaldırarak atamalar yapmasını eleştirdiği için yargılanan gazeteciler Cengiz Ömer ve Feyzullah Hasankaya geçtiğimiz şubat ayında 15’er ay hapisle cezalandırılmışlardı.

Gümülcine Seçilmiş Müftüsü İbrahim Şerif

İşte Batı Trakya Türklüğünün üzerindeki mezalim öyle birkaç okulun kapanması ile mahdut bir mesele değildir. Yunanistan’ın zalimâne politikaları yıllardır durmadı. Batı Trakya Türkleri’nin nefesini ebediyen kesmeye azmettikleri ama Avrupa Birliği’ne giriş sürecinde gevşetmek zorunda kaldıkları ilmeği yine ve yeniden, her fırsatta daha da sıkıyorlar. Faal olarak kullanılan, tarihi eser statüsündeki camilerin tadilatı için ruhsat vermek konusunda dahi her türlü zorluğu çıkarıyorlar.

İki Devletin diplomasi tarihinde görüldüğü üzere Batı Trakya Türklerinin durumu ile diplomatik gelişmeler hep paralellik gösterdi ve bugün; hem Ege’de, hem Doğu Akdeniz’deki durumu dikkate alırsak Türk azınlığın şu anda ve yakın gelecekte muhatap oldukları, olacakları şartlar ile ilgili iyimser olmak maalesef mümkün değil.

Batı Trakya Türklüğünü yetim koymak hür ve hürriyet aşkıyla mayalanmış olan Türk Milleti için züldür. Devletimizin Batı Trakya Türklüğü uğruna Doğu Akdeniz ve Ege’deki haklarından vazgeçeceğini ya da aynını yapması için Yunanistan’ı ikna edebileceğini düşünmüyorum. Lâkin bu meseleyi düşününce hatırımda ilk canlanan, Müslüman Türk halkının namusunu Yunan’a ve Bulgar’a terk etmek anlamına gelen “Geri çekil!” emrini reddedip, tüm yetki ve rütbelerinden azade olarak tarihteki ilk Türk Cumhuriyeti olan Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ni kuran Süleyman Askerî Bey ve silah arkadaşları geliyor. “Vakıf İmparatorluğu” kurmuş bir tarihin varisleri olarak “cemiyetçilik” anlayışımızı artık “köy, kasaba dayanışma derneklerinin” dışına çıkararak “Dış Türklerle” ve “Esir Türklerle” ilgili ciddi toplumsal çabalar ortaya koymalıyız. Önce Türk, sonra uluslararası kamuoyuna sağlıklı ve güncel bilgiyi ulaştıracak platformları ortaya çıkarmalı ve oluşacak kamuoyunun “Esir Türkler” için birikecek beklentilerini karşılamak üzere atılabilecek olan adımları da atmalıyız.

*Süleyman Askerî*

Tüm bunları yapmaya ve bu yolda çabalamaya tarih bizi memur eyledi. Zira unutmayalım ki şu söz bir dileğin değil, tarihi bir tespitin tezahürüdür: “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur.”