İkinci Dünya Savaşı’nın Dönüm Noktası: 1941 Yılı

İkinci Dünya Savaşı’nın kaderini en kesin şekilde belirleyen ve bir dönüm noktası olarak adlandırılabilecek olay, Almanya’nın Sovyetler Birliği’ne saldırmasıdır. Bu saldırı eğer başarılı olsaydı, Almanya hemen hemen tüm Avrasya’ya egemen hâle gelebilir ve savaşın sonunda dünya haritası temelinden değişebilirdi. Bu saldırının başarısız olması, Almanya’nın Avrupa’daki üstünlüğünün yavaş yavaş ortadan kalkması ve sonunda Üçüncü Reich’ın yok olmasıyla sonuçlanmıştır.

Hitler’in bu harekâta karar vermesinin birçok nedeni vardır. Öncelikle Hitler, siyasi yaşamına Sovyet komünizmi karşıtı bir söylem ile başlamıştı ve Yahudilerin komünizmin kuruculuğunu ve önderliğini yaptıklarını iddia ediyordu. İkinci bir neden, Hitler’in benimsediği Lebensraum (hayat sahası) doktriniydi. Almanya eğer dünya gücü olacaksa, tüm doğal kaynaklarıyla “merkez bölge”yi ele geçirmeliydi. Sovyetler Birliği, Almanya’ya ham madde veriyordu ancak bunun devamlılığı şüpheliydi. Sovyetler Birliği’nin, Almanya’nın “hayat sahası” içine giren Balkanlar ve Boğazlara doğru genişlemek istemesi bir tehditti. Diğer bir neden, Sovyetler’in zamandan kazanarak silahlanıyor ve güçleniyor oluşuydu. Bu yüzden, tıpkı Napolyon’unki gibi bu devlete karşı önleyici bir savaşa girişilecekti ve Hitler’e göre İngiltere’nin teslim olmamasının en önemli nedeni, Sovyetler Birliği’ne güvenmesiydi. Dolayısıyla, Sovyetler yenilirse, İngiltere barış görüşmelerine mecbur edilebilirdi. Ayrıca Almanya’nın donanması zayıftı ve hava gücü de İngiltere’yi teslime zorlayamamıştı. Ancak Almanya’nın büyük ve güçlü bir kara gücü vardı ve Sovyet toprakları da bu gücün kullanılabileceği tek yerdi. Almanya, Avrupa’nın en güçlü ordusuna sahip olan Fransa’yı altı hafta içinde zapt etmişti; Sovyetler’i yenmek daha da kolay olmalıydı. Kısacası Sovyetler’in tehlikeli bir devlet olmasının yanı sıra savaşın kolay kazanılacağı fikri de bu kararda belirleyici olmuştur. Hitler’e göre bu, küçük savaşların en sonuncusuydu; yoksa büyük savaşların ilki değil.

Savaşın çabuk neticeleneceği düşünüldüğünden Almanya, savaş hazırlığını aceleye getirdi ve uzun süreli planlar yapmadı. Sovyetler’in gücü konusunda Alman genelkurmayının çok fazla malumatı yoktu ve Sovyetler’in Finlandiya karşısındaki başarısızlığından ötürü Kızıl Ordu hafife alınmıştı. Sovyetler Birliği, ikmal boyutu açısından tıpkı Fransa gibi düşünülmüştü: tankların geçebileceği güzel ve geniş yollar, bol malzeme ve yiyecek. Savaşın kısa süreceği düşünüldüğünden ayrıntılar üzerinde fazlaca durulmamıştı. Ancak savaşın daha başlangıcında durumun, Fransız harekâtına benzemediği anlaşılacaktı.

Almanya, 22 Haziran 1941’de Baltık’tan Romanya’ya kadar uzanan geniş bir cephe üzerinden Sovyetler’e karşı saldırıya geçti. Hitler’in planına göre, ilk saldırı altı hafta içinde başarılı olacak ve altı ay sonunda Sovyetler Birliği teslim olacaktı. Almanlar, yıl sonuna kadar Moskova’nın batısı, Leningrad ve Karadeniz çizgisi üzerinden ilerlediler. Sovyetler ise geniş alandan yararlanarak geri çekildiler ve Alman ordularını güç durumda bıraktılar. Almanlar git gide üslerinden uzaklaşmakta ve çete savaşları yüzünden lojistik destek merkezleriyle bağlantıyı sağlayamamaktaydılar. Almanlar, Moskova önlerine kadar gelmiş ve ülkenin en zengin endüstri bölgelerini ele geçirmişti. Ancak Rus ikliminde kış savaşı için hazırlanmamış olan Alman orduları, önce çamur, sonra kar ve soğuk yüzünden durakladılar. Almanya’nın Balkan harekâtı, Sovyetlere saldırı zamanını geciktirmiş; Mayıs ayı için planlanan harekât, Haziran’ın sonuna doğru başlatılabilmiş ve böylece Alman ordusu Ağustos ayında gelen Rus kış ve karına saplanmıştır. Rusların en acımasız komutanı General Kış, Almanları durdurmuştu; Napolyon’un uğradığı akıbete şimdi Almanlar uğramıştı. Bu şüphesiz büyük bir hataydı. Savaş ve Barış’ın üçüncü cildinde Tolstoy, Napolyon için “Quos vult perdere dementat” yani “Tanrı mahvetmek istediğini önce akıldan yoksun kılar.” der, bu söz Hitler için de düşünülebilir. Sonuç olarak, Sovyetler umulduğunun aksine bir darbede yıkılmadı ve ikinci darbe için bahar mevsimi beklenmeye başlandı. Hitler’in başlangıçta öngördüğü kısa ve başarılı harekâtın yerini, topyekûn bir savaş almıştır.

İkinci Dünya Savaşı çıktığı zaman ABD kamuoyu, Birinci Dünya Savaşı’ndaki tavrından farklı olarak Almanya’ya karşıydı. Hitler’in totaliter rejimi, saldırgan politikası, Yahudi düşmanlığı, demokratik rejimleri “çürük” olarak nitelendirmesi, antlaşmaları çiğnemesi; ABD kamuoyunu kötü yönde etkilemişti. Ancak bu durum savaşa gitmeyi gerektirecek kadar etkili değildi. ABD hükümeti de çıkardığı tarafsızlık yasalarıyla Avrupa politikasına karışmama yolunu izliyordu. Ancak savaş Almanya’nın lehine bir gelişme göstermeye başlayınca, bu tarafsızlık yasalarında değişiklik yapma ihtiyacı doğdu ve yapılan bir değişiklikle ABD, savaş malzemesi satışını serbest bıraktı. Bu değişiklik, İngiltere’nin işine yaramıştı. Ancak Fransa’nın düşmesiyle yalnızca tarafsızlık yasalarında değişiklik yapmanın İngiltere’ye yeterli olmayacağı anlaşılmıştı; İngiltere’nin gerek duyduğu artık, para ve silah yardımıydı. ABD, İngiltere’ye askeri yardım yapmaya başladı ve zorunlu askerlik yasası çıkararak silahlandırmaya başladı. Güvenliğini büyük ölçüde İngiliz gücüne bağlayan ABD için İngiltere’nin yenilgisi ya da Almanya ile anlaşması bu koruyucu işlevi ortadan kaldıracaktı. ABD, bunu engellemek istiyordu. 1941 yılında Başkan Roosevelt “Ödünç Verme ve Kiralama” (Lend-Lease) yasasını kongreye sundu. Bu yasaya göre ABD’nin güvenliğini güvence altına almak isteyen her ülkeye yiyecek ve savaş malzemesi dahil her türlü yardım yapılacaktı. Yine 1941’de Churchill ile Roosevelt, bir araya gelerek savaştan sonra dünyayı nasıl düzenleyeceklerine dair “Atlantik Demeci”ni yayımlamışlardı. Bu demeçle ABD’nin tarafsızlık politikasını artık bıraktığı anlaşılmaktadır.

ABD, güç durumda bulunan İngiltere ve Sovyetler’e yardım edeceği taktirde Pasifik bölgesini ikinci plana alması gerekiyordu. Dolayısıyla Japonya ile anlaşmak durumundaydı. Ancak iki tarafın da kendilerine göre anlaşma şartları vardı. Japonya’ya göre, öncelikle Avrupa’ya önem vermesi gereken Roosevelt, eninde sonunda Japonya’nın Çin üzerindeki üstünlüğünü tanıyacaktı. Roosevelt ise Japonya’nın ancak ABD baskısı ile saldırı politikasını bırakacağını düşünüyordu. ABD’nin Japon genişlemesine tepkisiz kalacağı yönündeki sanı ile hareket eden Japonya, egemenlik iddialarını sadece Çin’le sınırlı tutmadı; Büyük Doğu Asya Ortak Refahı Alanı, güneye doğru da genişleyecekti. Roosevelt, Japon yayılmasına petrol ambargosunu sıkılaştırarak cevap verdi. Bu durumda Japon ekonomisi ancak bir yıl dayanabilirdi. ABD’nin Japonya’nın anlaşma tekliflerini reddetmesi üzerine Japonya, savaşa karar verdi. ABD’nin Pasifik üstünlüğünü simgeleyen Pearl Harbor deniz ve hava üssüne saldırı yapılmasına karar verildi. Bu saldırı ile ABD’ye öldürücü bir darbe indirileceği ve Pasifik’teki kolunun kesileceği düşünülmüştü. 7 Aralık 1941 günü sabah saat sekizde saldırı başladı, saat onda ABD’nin Pasifik donanması ile hava filosunun büyük bir bölümü yok edilmişti. Japonya’nın saldırısı ile ABD’nin savaşa katılması, İkinci Dünya Savaşı’nda başka bir dönüm noktasını teşkil etmiştir. Sovyetler Birliği’nin savaşa dahil olmasından sonra ABD’nin de savaşa girmesi, en çok İngiltere’yi sevindirmiştir ve ikinci kez rahatlatmıştır. Öyle ki Churchill, “Haritadan silinmeyecektik. Tarihimiz sona ermeyecekti.” sözleriyle bu durumu ifade etmiştir. Saldırıdan dört gün sonra da Almanya, ABD’ye savaş ilan etmiştir. Hitler’in ABD’ye savaş ilanı diğer bir hatasıdır. Bu savaş ilanıyla Roosevelt ve askeri danışmanları, Almanya’nın yenilmesini ABD dış politikasının ilk ve en önemli amacı biçimine getirebilmişlerdir. Hitler’in ABD’nin gücünü küçümsemesinin, Sovyetler’in gücünü küçümsemesinden daha önemli sonuçları olacak ve hatasının bedelini çok geçmeden ödeyecektir. Bu gelişmeler savaş durumunda, askeri bakımdan, 1943 yılında Almanya’nın Stalingrad Savaşı’nı kaybetmesine kadar bir denge kuracaktır. ABD savaşa katıldıktan sonra gerek İngiltere’ye gerek Sovyetler’e geniş askeri yardım yapmaya başlamıştır.

Mihver devletleri bir dizi ufak ve planlı savaşla tedbirli bir biçimde ilerlerken, kendilerini bir dünya savaşı içinde buldular. Bir Avrupa mücadelesi olarak başlayan savaş, şimdi bir dünya savaşına dönüşmüştü ve yaşlı kıtanın statüsünü belki de bir daha geri dönülmeyecek biçimde dönüşüme uğratmıştı. Avrupa’nın Alman işgalinden kurtarılması için bir dış güce ihtiyacı olduğu açıktı. İngiltere’nin sınırlı gücü göz önüne alındığında, bu yardım ancak ABD veya Sovyetler Birliği’nden gelebilirdi. İşte Avrupa’nın bu iki devlete bağımlılığı, yaşlı kıtanın gücünün sona erdiğini göstermektedir. Bu durum ABD ile Sovyetler Birliği’ne Avrupa’ya askeri, siyasi ve ekonomik müdahale olanağını sağlamıştır. Uluslararası sistemin bu özelliği, 1990’lı yıllara kadar devam edecektir.

Kaynakça

ARMAOĞLU, F. (2018), 20. Yüzyıl Siyasi Tarihi, İstanbul: Kronik.

SANDER, O. (2009), Siyasi Tarih 1918-1994, Ankara: İmge.

YAZAR

Bekir Caner Şafak

EDİTÖR

Zeynep Gökçe Azman

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.