Feleğin çarkı dönmeyecek madem muradımca,
Gökler ha yedi kat olmuş ha sekiz, bana ne?
Ölüm bütün isteklerimi yok ettikten sonra
Ha dağda kurt yemiş beni, ha mezarda karınca…

Ömer Hayyam

“İyi ki doğdun 88-A, iyi ki doğdun 88-A!”  Evin en arka odasına daire biçiminde dizilip büyük ablamın doğum gününü telefondan kutluyoruz. Ablam telefondan televizyon ekranına yansıtılmış yüzüyle bize özlemle bakıyor, annem bana dönüp kapıyı kapatmamı işaret ediyor. Usulca kapıyı kapatıyorum. Kapının kapatıldığından emin olan annem usulca ekrana yakınlaşıyor. Ablamla göz gözeler, ablam ciğerden geldiğini sandığım bir samimiyetle “Annem!” deyip duruyor. Annem etrafa bakarak alçak bir sesle “Ayşe iyi ki doğdun kızım.” diyor. Ablam hıçkırarak ağlamaya başlıyor. Annem gözlerini yere indirerek sadece halıyı izliyor. Odada bulunan ortanca ağabeyim ve eşi, onların yanında olan küçük kardeşim ve arka tarafta tüm olanları kahrolur gibi izleyen dayım ağlıyorlar. Ben ise ağlamak yerine tedirginim. Her eve hediye edilen “hizmetçi” robot, annemin ablama adıyla söz etmesini duymuş olabilir. Tedirgin bir hâlle kapıyı aralayıp etrafa bakıyorum, etrafta kimse yok… Mutfaktan ocağın üstündeki harlayan ateşin sesi geliyor sadece… Kapıyı rahatlıkla kapatıyorum. Annemle ablam ağlaşmaya devam ediyorlar. Onları izlerken akıllı saatimin alarmı beni bu âlemden koparıyor. Kolumu kaldırıp bakıyorum “Bugün saat 14.00’te iş görüşmesi var.” Saate bakıyorum, görüşmeye bir saat kalmış. Ekrana, ablama döndüm:

-Abla benim çıkmam gerek, 14.00’te iş görüşmem var. 

Ablam  gözyaşlarını silerek gülümsedi. “Tamam kuzum, hadi kolay gelsin sana.” Ekrana doğru yürüdüm. “Tekrardan doğum günün kutlu olsun ablam.” Ablam bana karşılık bir şeyler söyledi. Odadan çıktım. Robot mutfaktan çıkmış, banyodaki çamaşırları sepete dolduruyor. “Kolay gelsin” dedim kısık bir sesle. Robot, o mekanik, soğuk kafasını bana doğru döndürüp konuştu:

-Teşekkürler 097-K Bey.

-Akşama yemek planımız nedir efendim? 

-Değerli müşterimiz, “Nizam” şirketimizin size sunduğu hizmet programına göre akşam yemeğiniz; beş yüz gram tavuk göğsü, dört bardak ölçütünde bulgur pilavı ve her aile bireyine özel altı tane protein barından oluşacak.

Demek bugün protein günüydü! Yüzümde hafif bir gülümseme oluşunca karşımdaki metal yığını eziyet çeker gibi gülümsedi. “İyi günler dilerim 097-K Bey.” Başımla selamını alınca yavaşça önündeki işine döndü. Odamın önüne gelip durdum. Gömleğimin üst cebimden anahtarı çıkardım. Odamı kilitlemek bana göre bir hareket değil aslında ama dört gün önce kitaplığımın karıştırılıp bazı kitaplarımın kaybolduğunu, Ipad’imin de karıştırıldığını anlayınca odamı kilitlemek zorunda kaldım.  Üstelik karıştırılan kitapların içerikleri de ilginçti… Birinin adı, Robot İhalelerinde Karanlık Perde: Naylon Robot İhaleleri‘ydi. Kitabın konusu dört sene önce yapılan “Onuncu Genel Robot İmalatı” ihalesinde Nizam Holding’in güçlü ortaklarından olan Tut Bilişim’in yüz bin robot siparişi alması ancak sadece doksan beş bin tane robot üretmesi, aradaki beş bin robotun kaybolmasıydı. Bu konu hakkında onlarca fikir vardı. Ben, bu kayıp beş bin robotun o dönem güvenlik işlerini işleten “Dayanış Ordu ve Polis” şirketinin şehrin güneyinde bulunan kampına sevk edildiğine inanıyorum. Burada geliştirilip Genel Hükûmet adına güney denizinden sevk edilmiş olabilir. Herkes bilir ki iki yıl önce Genel Hükûmetler Baş Vekili, Dünya Barış Konseyi tarafından Güney Denizi’nde hükûmet bayraklı gemilerin korsanlık ve operasyonlar yaptığı iddiasını görüşmek için çağrılmıştı.

Dolaptan uzun, siyah montumu çıkardım. Üstü tozlanmıştı, elimle temizledim. Dolabın diğer tarafından şemsiyemi ve güneş gözlüğümü aldım. Gözlüğümü dikkatli bir şekilde ipinin arkasından tutarak kafama taktım. Artık dışarı çıkmak için hazır sayılırdım. Kitaplığımdaki kitapları göz ucuyla saydıktan sonra odadan çıktım. Ipad’imi bıraktım, zaten pek kullanmıyorum. Kapıyı dikkatlice kilitledikten sonra kapının önüne gidip hizmetçiyi beklemeye koyuldum.

-Hizmetçi hanım bakar mısınız?

“Mekanik âdem evladı” banyodan çıkıp yanıma geldi. Gözleriyle beni süzüp güneş gözlüğümün kalitesini inceledi. Memnun kalınca kafasını sallayarak bu sefer de kıyafetimi incelemeye yöneldi. Bu uygulamanın ilk yapıldığı zamanlar çok gerilirdim ama artık aşı olurmuş gibi hissediyorum. Kıyafetimi de beğendi, kafasını sallarken gülümsedi.

-Değerli müşterimiz, kalite kontrol testiniz bitmiştir. İyi günler dilerim.

-Size de hanımefendi.

Evin kapısını açıp dışarıya çıktım. Beni dışarıda ilk selamlayan rüzgâr oldu. Onu iliklerimde selamlayıp merdivenlerden hızlıca indim. Gökyüzünde bulutlar yağmur hazırlığında bu, hiç şaşırtıcı değil. Metroya doğru yürüdüm. Metro girişinde “Üçüncü Meşale” şirketi amblemli güvenlik çalışanları sırayla halkın ateşini ölçüyordu. Sıra bana gelince gülümsedim. Memur elindeki aletle ısımı ölçtü.

-Kolay gelsin memur bey.

-(hafif gülümsemeyle) Size de sayın 097-K.

Ateşim ölçüldükten sonra metro içine yürüdüm. Tren çok geçmeden geldi, bindim. Arkaya doğru geçtim. Gideceğim yer bir saatlik mesafedeydi. Metrodan inip görüşme yapacağım şirkete doğru yürüyecektim.

Oturduğum koltuğa yaslandığımda arkada iki adamın konuşmalarını duydum. Robotlar hakkında konuşuyorlardı.

-Len, İ- 108.

-Ha birader söyle?

-Şimdi bu robotlar her yerdeler ya, niye biz hâlâ fabrikalarda çalışıyoruz?

Yandaki adam elektronik sigarayı içine çekip burnundan duman verdi. Duman, boynundaki güneş gözlüğüne kadar varlığını sürdürüp söndü.

-Bak şimdi, bir robotun sol parçası koptu diyelim masrafı ne kadardır?

– ( eliyle hesap yaparak ) Yedi bin ya da sekiz binden başlar, usta payını da kat on bin olur.

İ-108 arkasına yaslandı. Elektronik sigaradan daha sert çekti. 

-Peki güzel kardeşim bir insan kolu kopsa masrafı?

-Şirket sigortayla karşılar, olsa olsa üç bin.

-Yaa anladın mı?

-İnsan kanı robotun motor yağından daha ucuz demek.

-Doğru söyledin biraderim aynen öyle.

-Vay a.ına sen koyasın!

Küfrü duyunca gayriihtiyari gülümsedim. Tren iki durağı geçince yaşlı bir kadın bindi. Güneş gözlüğü gözünde takılıydı. Zar zor ilerleyerek bir koltuğa oturdu. Gözlükle çok komik görünüyordu. Arkasında oturan orta yaşlarda olduğu belli olan bir kadın sağ omzuna dokundu.

-Teyze gözlüğü çıkar istersen daha güneş çıkmadı.

-(kafasını arkaya döndürerek) Belli mi olur kızım, ne zamana ortaya çıkacağı belli olmaz.

Kaba bıyıklı bir adam gözlerini büyütüp saate baktı. 

-Belli ya teyzem, saat 13.30’da olacak. Daha yarım saat var.

Kadın cevap vermeden önüne döndü. İneceğim durağa üç durak kalmıştı. Bizim semti geçeli üç durak olmuştu, artık İşçi Mahallesi’ndeydik. Tren durduğunda üstlerine tulumlarını giymiş yahut siyah pantolon üzerine bulduğunu giymiş kirli sakallı iri yarı adamlar bindi. Arkadaki iki adam burada indiler. Birinin yüzüne dikkatlice baktım. Aklıma az önceki konuşma geldi. Adamın yüzünde yeni uyanmışlığın tüm emareleri vardı. Elleri yara bere içindeydi. Dikkatlice baktığında baş parmağında küçük bir yara bandı olduğunu gördüm. Arkasında oturan işçi, miskin miskin esnerken saatine bakıyordu. İneceğim yere bir durak kaldı. Yaşlı teyze saatine bakıp korkuyla “Güneşe on dakika kalmış.” dedi. Gözlüğümü tutup önünü sildim. Tren durdu. Yavaşça yerimden kalkıp metrodan indim. Havada turuncu bir renk var. Bu, güneşin çıkması demek…  Metrodan çıktığımda sağımdaki bir anne ve baba, çocuğuna neden gözlüğünü takması gerektiğini anlatıyordu. Çocuk “Baba, eskiden güneş hep tepemizdeymiş, o zamanlar nasıl yaşıyordunuz? Güneş neden günde bir kez görünüyor?” diye sordu. Babanın aklına hatırlamak istemeyeceği bir anı gelmiş olacak ki çocuğa sinirli baktı. Ben, güneşin her zaman üstümüzde olduğu günleri hatırlıyorum, şirketlerin üstümüze tanrı olmadığı günleri hatırlıyorum. Her şey mükemmel değildi, sokaklar yine suçlular, tembel memurlar ve gizli işsiz öğrencilerle doluydu. Ancak “özgür” olduğumuz inancını taşıyorduk. Artık özgür değiliz, birer “müşteriyiz”.  

Akıllı saatimden gelen alarm üzerine durup şemsiyemi açıp gözlüğümü taktım. Üç dakika kaldı, iki, bulutlar yavaş yavaş kayboluyor… Sonunda güneş ortaya çıktı, herkes durup güneşin geçmesini bekliyordu. Yanımdan üç kişinin geçtiğini hissettim. Biraz dikkat edince gözlüksüz ve şemsiyesiz olduklarını fark ettim.

-YAŞASIN GÜNEŞ!!!! Kahrolsun şirket!!!!  

-MÜSLÜMAN VİCDANINI ROBOTA SATMA!

-La İlahe İllallah! 

Herkes korkudan etrafa dağıldı. Üç genç güneş altında inleyerek yandılar. Polisler üç gencin yanına koştu. Çocukların ağlamalarını ve koşan ayak seslerini duyuyordum… Bunlar “Habib-i Şems” isimli örgüte üye gençlerdi. Güneş kısa süre sonra ortadan kaybolunca şemsiyemi kapatıp gözlüğümü indirdim. Çocukların bedeninde yanıklar var, iğrenerek onları süzdüm. Kendilerini adadıkları örgüt, göçmen mahallerinde Hasan Tüfeyl adında eski temizlik işçisi tarafından kurulmuştu. Bu Tufeyl, robotların şeytan işi olduklarını ve Nizam şirketinin dünyaya yaygın kâfir meclisinin üyesi olduğunu anlatıyordu.  Zamanla Arap göçmenler Tufeyl’in etrafında toplanmaya başlamışlardı. Ben, üniversitede iken arkadaşlarımın bazıları da gitmeye başlamıştı.  

Metronun bölgesinden çıkarken yürüdüğüm yolun tersinden ambulanslar geliyor. Tepemde bir güvenlik drone’u olay yerini fotoğraflayıp merkeze gönderiyor. İş görüşmesine yirmi dakika kaldı. Yağmur hafiften başlayınca şemsiyemi tekrar açtım. Biten yolun sağından dönünce her bina başında olan hoparlörlerden duyuru yapılmaya başlandı:

-Değerli müşterilerimiz! Metro bölgemizde olan  fiziki – sosyal arıza sonucu metro seferlerimiz saat 17.00’ye ertelenmiştir. Siz değerli müşterilerimize iyi günler dileriz!

Sanırım erimiş gençlerin bedenini yerden kazımak uzun sürecek. Sağ tarafımda uzunca bir yedek parça satan işportacılar var. Üçüncü işportacının arasındaki dükkânda elektro sigara ve tezgâh altında old school tütün vardı, dükkâna girdim. Adam elindeki tablete gömülmüş beni görmüyordu.

-Merhaba abi.

Bıyıkları dudaklarına karışan adam gözünü laptoptan ayırmıyordu. Öksürürken ağzını elinin  tersiyle kapayarak bana cevap verdi.

-Merhaba kardeşim.

Gözümle satıcının arkasına dizilmiş elektronik sigaraları inceledim. En ucuzları en sağ alttaki “Yükselen Yıldız” sigaralarıydı. Sesimi biraz yükselttim:

-Abi bir tane Yükselen Yıldız alayım.

Adam sanki ona zorla bir şey yaptırıyormuşum gibi yerinden kalkarak sigara kutusunu verdi. Kutunun içinde sigara, yedek sipsi ve şarj aleti vardı. Parayı verip dükkandan çıktım. Sokakta kaşları çatık üç polis memuru vardı. Üçü de etrafa dağılmış işportacıların ruhsatlarını soruyordu. Yanlarından geçerken kutudan sigarayı çıkarıp ucuna sipsiyi taktım. Sigaramdan derin bir nefes çekip İşportacı Sokağı’nı geçtim. Saat 13.45’ti. Şirket binası uzaktan belli olunca iç cebimdeki dün koyduğum flash belleğimi kontrol ettim. Bellek buradaydı. Bellek içine “öz geçmişim”le beraber iki sene önce oluşturduğum “komünikasyon projesini” de koymuştum. Eğer kabul edilirsem cansız nesnelerde internet alanında çalışacaktım. Elektronik sigaramdan birkaç nefes daha aldıktan sonra sipsiyi çıkarıp iç cebime koydum. Binaya yaklaşınca kapı önünde uzun bir sıra gördüm. Korkum buydu, genç gözlüklü bir gencin arkasına yerleştim. Camlı kapıyı açan karga burunlu memur sıradakinin ısısını ve göz merceğini inceleyerek aldı. Önümde olan gözlüklü çocuk kafasını geriye çevirdi.

-Siz de mi iş başvurusuna geldiniz?

-(kafamı salladım) Evet.

-Hangi departmana başvuracaksın?

-Sanal bilinç geliştirmeye, sen?

-Halkla ilişkilere. 

İkimiz arasında sessizlik oluşunca çocuk önüne döndü. Sıradaki yeni kişiyi aldılar. Beni içeri almalarına üç kişi kalmıştı. Çocuk yine kafasını geriye döndürdü.

-Sınava girdin mi? 

-Evet, iki ay önce olan sınav değil mi?

-Aynen aynen, nasıl geçti peki?

-Yanii, 87 aldım işte, okuldaki çalışma ortalamam da iyi.

-Umarım alırlar dostum, benim de puanım 75.

-Düşükmüş ya.

-(kafasını kaşıyarak) He ya ama mahallenin idare bürosunda dört yıllık kariyerim var. Deneyim olunca pek dikkat etmiyorlar.

Biz konuşurken önümüzdeki üç kişiyi de içeri almışlardı. Sıra gözlüklüye gelince mercek taramasını yapıp, vücut ısını kontrol edip içeri aldılar. Sıra bana gelmişti. Karga burunlu memur bana doğru yürürken bir çağrı üzerine içeri gitti. Onun yerine nöbet tutan güvenlik memuru usul usul yanıma geldi. Sağ elindeki mercek taramayı gözüme tuttu.

-Lütfen gözlerinizi açın.

Gözlerimi kocaman açtım. Mercek taramayı sol ve sağ gözlerimin üzerinde usul usul gezdirdi. İşlem bitince mercek taramayı aşağıya indirdi.

-Şimdi de sıcaklığınıza bakalım.

Elini iç cebine atıp sıcaklık ölçüm aletini çıkardı. Alnıma koyup iki dakika bekledi. Süre bitince sonuca baktı.

-Testleriniz olumlu beyefendi, hoş geldiniz.

Kafamı sallayıp seri adımlarla merdivenlerden çıkıp şirkete girdim. İçerisi gayet özenle tasarlanmıştı. Mülakatın olacağı odaya giderken duvarları inceledim. Nizam Holding’in kurucu sahibi beyin fotoğrafları ve şehir haritamız vardı.  Odanın önünde durdum. Derin derin nefes aldım. Kapı koluna elime götürüp onu döndürürürken söyleyeceklerimi tekrar düşündüm. Usulca kapıyı açtım. Kapının karşısındaki masada topuz saçlı bir kadın vardı. Beni görünce beton bir ifade ile selam verdi. Yanına yaklaşıp sandalyeye oturdum. Kadın, önündeki laptoptan bir şeyleri kontrol ederek konuşmaya başladı:

-İsminiz?

-97-K.

-( kaşlarını kaldırarak ) Lütfen isminizi tam söyleyin.

-Ben, anayasamıza göre müşteri numaralarımızın son iki hanesi yeterli diye biliyorum.

-Beyefendi o, devlet işlerinde geçerli, şirket başvurularında söylenmesi zorunlu.

-Pekala, 30324097-K 

Kadın kayıtlara bakıp bilgilerime ulaşınca tatmin oldu.

-097-K Bey, lütfen flash belleğinizi verir misiniz?

İç cebimden flash bellek çıkarıp kadına verdim. Kadın flash belleği laptopa bağlayıp dosyamı açtı, dikkatlice okudu.

-Nizam Enstitüsü’nde çalışmışsınız. Geçen sene de ev eşya robotları imalatında görevli olmuşsunuz. Gayet iyi bir cv, şimdi sorulara geçelim.

Soğuk  yüzünde zorlama bir gülümseme ile bana baktı. Gözleri korkutucu derecede maviydi. Arkasına yaslandı.

-Robotlar sizce korku unsuru mu?

-Yo hayır, tam tersi gündelik hayatımızda bize yardımcı olurlar.

-Cevap için teşekkürler, sizi “Robot Rehabilite”de çalıştırsak itiraz eder misiniz?

-Hayır, şirketin hangi konumunda çalıştığımdan çok kendi performansım önemlidir.

Kadın kaslarını hareket ettirerek korkunç gülümsemesini genişletti.

-Peki, sizce robotlar ve işçiler arasında gelir eşitsizliği var mı?

-Böyle idari ve iktisadi olaylarla ilgilenmiyorum.

-Bu bir cevap değil sayın 097-K.

-Açıkçası (inandırıcı olmak için gözlerinin içine baktım) robot işçiler konusunda bir rahatsızlık duyanlar var ama ben, geleceğimizdeki emek kalitesi için gerekli bir vazgeçilmezliğe sahip olduğunu düşünüyorum.

Gırtlağımı temizledim, kadın tekrar ciddileşip laptopa yaklaştı. Hakkımda kısa bir rapor yazdı.

-097-K Bey, başvurunuz inceleme evresine geçmiştir. Tebrikler.

-Yani seçildim mi?

-Şu an için bir şey diyemem. Üç gün içinde başvuru sonucu gelecektir.

Ayağa kalktım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Kadını selamlayıp odadan çıktım. Kafam allak bullaktı. Ne olmuştu? Seçilmiş miydim? Belirsizliği sevmem (sırf bu yüzden beş yıllık sevgilimi terk ettim). “Ya Yaşat Ya Öldür” benim sloganım budur. Şimdi, hayatımın geri kalanı için yapmaya karar verdiğim işten kesin yanıt alamamıştım. Hızlı adımlarla binadan çıktım. Dışarısı içimdeki kaosa zıt olarak daha düzenliydi. Sırada bekleyenlere göz attım. Aynı benim gibi hayatlarını cenderelerden kurtarmak istiyorlar. Az önce geçtiğim yollardan tekrar yürüdüm. Bundan sonra her şey pamuk ipliğine bağlıydı…

Berat Şendil

Editör: Elif Berra Kılıç

Mutfaktan enfes kokular geliyordu. Bu kokular Doğan’ı çok eskiye götürmüştü. Bugüne değin yapmamıştı annesi. Balkona hava almak bahanesiyle çıktı. Annesi sofraya çağırana kadar balkon demirlerine dayanmış hâlde sigaraları birbiri arkasına sıralamıştı. Nihayet yemek masasına oturduğunda annesi ile göz göze gelmiş, ikisi de aynı şeyi düşünüyorlardı. İkisinin de yarısı ikisinin de yarası…

O gün de annesi Azize Hanım yine mutfakta yaprak sarması, kuru fasulye, pilav yapmıştı ve Fırat’ın en sevdiği tatlı olan şekerpareyi. Doğan’ın haftalar sonra babasını görecek olması sevinciyle yaptığı şımarıklığa ve koşuşturmaya aldırmadan sofrayı kuruyordu Azize. Büyüyen karnına bakmadan onca hazırlık yapmıştı, hoş yorulmazdı ya. “Daha dün gibi” diye düşündü Fırat’la evlenmelerini tabakları masaya bırakırken. Babası “Ben asker adama kız vermem.”  diye tuttursa da onların sevgisi ihtiyarın kuru inadını kırmaya yetmişti. Yaşlı adamın sözleri ikisinde de yara açmışsa da bu konu hiç açılmayacaktı. Zaten torunu Doğan’dan sonra yaşlı adam bile unutmuştu olanları. Azize tüm bunları düşünürken kapı zilinin çalmasıyla irkildi. Fırat gelmişti… Doğan hoplaya zıplaya koştu kapıya. Tüm çocuksu sevecenliği ve baba özlemiyle açtı kapıyı. Babasının her gidişinde küser, geldiği vakitse unutuverirdi küslüğünü. Şimdi de öyle olmuştu. Önce eşine, onu bekleyişine sonra da kurulu masaya minnetle baktı Fırat, bu bakışın bin minnet olduğunu ikisi de biliyordu. Doğan’ın çekiştirmeleri ile yemeklerini yemeye başladılar. Babası yine bağlama çalsın, şiir okusun istiyordu. Onun için sandalyeleri üst üste koyup babasının bağlamasını indirmiş koltuğun üstüne çoktan koymuş babasına işaret ediyordu. Onun bu sevecen hâllerine ikisi de uzun uzun gülmüştü. Azize “Tamam oğlum yemeğini bitirsin baban, hem yorgundur.” diye hafiften sitem etti. “Anne, ağzıyla söyleyecek zaten. Hem babam türkü söylemekten bıkmaz ki.” diyerek yerine oturdu Doğan. Fırat bir şey söylemeden ikisini izleyerek gülüyordu. Tamam, dercesine göz kırptı oğluna. 

“Hani bize bir diyeceğin vardı söyle bakalım.” dedi Azize. Doğan sanki on değil de altmış yetmiş yaşındaymış edasıyla ellerini arkadan birleştirerek dikildi karşılarına. Babasının ona aldığı pantolon askılarını takmış, gösterircesine kasılıyor ve ufacık göbeği ile epey komik görünüyordu. Masanın etrafını adımlayarak “Kardeşimin adını ben koymak istiyorum, Aybüke olsun.” diye çırpıverdi minik ellerini. İkisi de bu çıkışı beklemiyordu, hayretle birbirlerine baktılar. Fırat oğlunu yanına oturtarak sordu : 

-Nereden aklına geldi oğlum kardeşinin adını vermek? 

-Geldi işte baba, öğretmenimin adı lütfeen! diye sarıldı boynuna. İsim konusunu konuşacak vakitleri olmamıştı Fırat’la Azize’nin. Bir yandan da iyi olmuştu bu ismi sevmişlerdi de. Fırat ikide bir “Aybüke!” diye nida ediyordu kendi kendine. Eli karnında Azize ise ona gülmekle yetiniyordu. Hep kızı olsun isterdi Fırat. Allah ona bir kız evlat nasip etmişti ve onu kucağına alabilecekti. “Ne güzel bir kız olur kim bilir Aybüke, ne güzel güler, kendisi onu güldürürdü… Herkes heyecan ve büyük bir umutla evlerine ay gibi doğacak Aybüke’yi bekliyordu.

Fırat bağlama çaldı, türküler okudu. Bu gece mıh gibi çakılı kaldı beyinlerinde. Türkü türkü yanıp yankılandı yürekleri. Ertesi sabah Fırat yine göreve gidecekti… Öyle de oldu. Lakin Fırat’ın bu gidişi diğerlerine hiç de benzemiyordu. Bu gidiş dönmeyişin habercisi, ruhu yaralayan sancıların müsebbibi olacaktı. Issız yolda kahpece bir pusuya düştü. Fırat’ın şehadet haberi çok geçmeden evine ulaştı. Azize Fırat’ın acı haberini alır almaz yıkıldı sağır oldu sanki. Yeryüzü ayağının altından kaydı, gök kubbe tepesine geçti âdeta. Öylece yığılıp kaldı. Doğan’ın çocukluğu babası öldüğü gün bitti, birden büyüyüverdi. Öğrendikleri onu büyümeye mecbur kılmıştı. Silahı öğrendi, hainliği, insanları öğrendi. Bir insana kaç kurşun sıkılır, bir beden ne kadar ayakta kalır? Babasının adı mı değişmişti. Fırat değil şehit diyorlardı ona Doğan’a ise “şehit çocuğu”…

Azize aldığı haberin ağırlığı ile hastanede açtı gözlerini. İnanamıyor, inanmak istemiyordu.  Bedenindeki acıyla ruhundakini mukayese edemiyordu. Daha kucağına alamadığı kızını da kurban vermişti o güne. Bir kurşun kaç insan öldürür, kaçını mezara gömer? Aynı el, aynı emel almıştı Aybüke ve Fırat’ı. Bundan sonra hayata nasıl devam edilir bilmiyordu. Evleri dolup taşıran etten duvar içindeki siyasilerin “Vatan sağ olsun” deyişleri batıyordu içine en çok. Ne kadar kolay söyleniyordu “Vatan sağ olsun”. Vatan, Fırat ve Aybüke ile birlikte de sağ olamıyor muydu? Bir eli kalbinde diğeri karnında bir ömür geçirmeyi nereden bilecekti ki bu takım elbiseli siyah gözlüklü adamlar, bu acıyı nereden bileceklerdi? Milyonların ağırlığı eşinin üzerinde, eşininki ise Azize’nin. Ayakları onu taşımasa da dik durmaya zorluyordu kendini. “Vatan sağ olsun” demek ancak sağ kalabilmesi için bedel ödeyenlerde eğreti durmuyordu bir tek. Gerisi hep ağız dolusu riya. Gözyaşını elinin tersiyle silip, başını kaldırıp tümden göğe dikti gözlerini. Bu toprakların kadınca duruşuydu bu bakış…

Yıllar geçmişti. Bir günün bin yıla denk olduğunu kimse anlayacak değildi. Hem herkes çoktan unutmuştu, Azize ve Doğan dışında. Kalmak, kalabilmek de herkesin harcı değil, anlaşılan en büyük gerçek buydu. Bir hafta sonra düğünü olacaktı Doğan’ın. Annesiyle birlikte babasına ve kardeşine gittiler, dua ettiler. Doğan, gözlerini yanı başındaki mezar taşında bulunan al bayrağa dikerek uzun uzun konuştu. Düğünü olacağını anlattı babasına ve kardeşine. Hayatının en güzel yıllarında yaşamı elinden alınan babası ve henüz bir gülüşüne bile izin verilmeyen kardeşi Aybüke’nin küçük mezarı kor gibi yakıyordu içini. Yaşasaydı yirmi üç yaşında olacaktı. “Hainliğin ve zalimliğin insan seçmeyişinin kanıtı gibiydi bir bebek mezarı.” Babasızlığını nişane gibi göğsünde taşıyan Doğan’ın içindeki boşluğu şehit çocuğu olmak bile dolduramamıştı. Oradan güçlükle ayrılırken ilerde bekleyen annesine takıldı gözleri. Azize, tıpkı yıllar önceki gibi bir eli kalbinde bir eli karnında çakılı duruyordu orada. Acıları hariç her şey eskimişti. Saçları, gözleri, elleri… Sessizce birbirlerine dayanarak yürümeye başladılar anne oğul. Hafif bir yağmur başladı, sanki içlerindeki acıyı söndürebilecekmiş gibi. Sonra babasının o son gece söylediği, ondan ilk ve son defa duyduğu türküyü anımsadı. Elindeki şemsiyeyi kapatıp yüzünü yağmura dayayıp söylemeye başladı. Sesi tıpkı babasınınki gibiydi. Azize Hanım gözlerini kapatmış dinliyordu oğlunu. Sanki Fırat’ın sesini duyuyormuş gibi…

Bak bulutlar geçiyor üstünden kaldır başını 

Al, mendilim sende kalsın, sil yaşını of, 

Memleket, sevdana yürek gerek 

Aysız gecelerde kumrular ağlar içimde 

Söz, düşsek de uzakların yoluna of, 

Öleceğiz doğduğumuz toprakta of, 

Memleket, sevdana yürek gerek. 

En çok da “Öleceğiz doğduğumuz toprakta” derken içten çıkıyordu sesi. Herkesin duyduğu ancak çok azının bilip yaşadığı cümlelerdendi. Adımları iyice ağırlaşmıştı artık. Türkü bittikten sonra bir süre susup ardından konuşmaya başladı Doğan. Hücrelerine kadar dağılan hislerini ilk defa cümlelere döküyordu: 

– Bana baba olamayan Fırat, toprağa evlat oldu. Aybüke’nin henüz duyamadığımız sesini, gözlerini, ellerini toprakla örttüler. İsyan değil ettiğim. Fıratlar, Aybükeler toprağa girmek için mi geliyor dünyaya? Yarım, yaram oldu. Acım da benimle birlikte büyüdü. Bedenim toprağa girse de bu acı bu topraklarda baki kalacak. Cerahatim var ancak kabahatim yok…”

Tuğba Şahin

Editör: Elif Berra Kılıç

“Anne! Burnumu nereye koydun?”

          “Hangi burnunu?”

          “Kırmızı olanı.”

           Annem, bu soruyu her sorduğumda aynı şaşkınlıkla cevap verir. Mutfaktan çıkıp, köpüklü ellerini kazağına silerek yanıma geldi. Elbise dolabımdaki en üst rafın arka taraflarından küçük kırmızı süngeri bulup masamın üstüne koydu. Mutfağa gitmek üzere arkasını dönüp yürümeye hazırlanırken birden durup yüzüme baktı.

        “Makyajını  yapmadın mı sen?”

        “Gittiğimde yapacağım. Baksana dışarıda yağmur yağıyor.” diyerek işaret parmağımla  pencereye vuran yağmuru gösterdim. Annem pencereye yaklaşıp tamamen kapalı olduğuna emin olduktan sonra, alçak bir sesle “Yine de babana gözükme sen.” deyip mutfağa döndü.

      Eşofmanımı çıkarıp kostümün sarı renkli altını bacaklarıma geçirdim. Hava soğuk olduğu için yün içliğimi içimden çıkarmadım. Kostümün üst kısmını giydikten sonra aynanın karşına geçip küçük kırmızı süngeri burnuma yerleştirdim. Uzun zamandır kullandığım için biraz gevşemişti ama yine de burnumdan düşmüyordu. Saçlarımı tepemde sıkı bir topuz yapıp bağladım. Elimle yüzümü yokladıktan sonra tıraş olmaya lüzum görmedim. Sakallarım makyajımı engelleyecek kadar uzamamıştı henüz. Birkaç farklı kostümüm olsa da genellikle hep aynı kostümü giyerim. Yakamdan göğsüme kadar kocaman, mor bir fırfır kıvrılıyor. Turkuaz rengindeki kolları büklüm büklüm inerek avuçlarımın ortasına kadar uzanıyor. Süs olsun diye turuncu renk üst kısmın üzerine iki tane beyaz düğme dikilmiş. Kırmızı süngeri burnumdan alıp cebime koydum. İçinde pompanın, balonların, iplerin, sünger ayakkabıların, peruğun, tel tokaların ve boya kalemlerinin olduğu ufak çantayı alıp ayakkabılarımı giymek üzere kapıya doğru yürümeye başladım. Yürürken olabildiğince ses çıkarmamaya çalışıyordum. Annemin dediği gibi salonda televizyon izleyen babama hiç görünmedim. Ayakkabılarımı giyerken televizyondaki üç kişinin tartışma sesleri geliyordu. Moderatöre ait olduğunu tahmin ettiğim bir ses, araya girip onları sakinleştirmeye çalışsa da pek başarılı olamıyordu. Kapıyı çekip dışarı çıktım.

       Gideceğim yer çok uzakta olmadığı için yürümek istedim. Otobüsteki garip bakışlardan kurtulabilirim böylece. Sokakta yürürken de benzer bakışları hissediyorum, ama insanlar aceleyle koşuşturdukları için bana pek de dikkat etmiyorlar çoğu zaman. Patron; kostümü giyinip gitmemi, müşterinin öyle istediğini söylemişti. Müşterinin makyaj yapmadığım için sorun çıkarmamasını umarak yürümeye devam ettim.

       Biraz yürüdükten sonra önündeki demir raflarda edebiyat dergilerinin ve günlük gazetelerin satıldığı büfenin önünde durdum. Büfeden sokağa doğru bir tente uzandığı için dergiler ve gazeteler ıslanmıyordu. Bazı dergileri jelatinle kaplamışlar. Rastgele, jelatin kaplanmamış olanlardan birini elime alıp sayfalarını karıştırmaya başladım. Sayfanın sol üst köşesindeki resminden henüz epey genç olduğu belli olan bir yazarın yazdığı hikayede karar kılıp okumaya başladım. Büfecinin ters ters bakmasına aldırmadan hikâyeyi bitirip dergiyi yerine geri koydum. Saatime baktığımda eğer koşarak gitmezsem geç kalacağımı fark ettim. Büfeden ayrılıp koşmaya hazırlanırken gözüm günlük gazetelerden birine takıldı. İlk sayfasında iki ülke lideri, iki uzak köşeden birbirine bakıyordu. Tankların ve tüfekle nişan alan askerlerin önündeki manşette, sayfanın yarısını kaplayan harflerle, “ SAVAŞ BAŞLADI!” yazıyordu. Diğer gazetelere baktığımda da buna benzer manşetler gördüm. Liderlerin suratlarında gururlu bir gülümseme vardı. Hayatımın şimdiye kadar yaşadığım kısmında ölümlerde ve cenazelerde ağlandığını görmüştüm hep. Karşımda duran iki kişi gördüklerimle  büyük bir tezat oluşturuyordu. Savaşta kaybedilecek onlarca canı düşündükçe yüzlerindeki ifade gittikçe çirkinleşti, kapkara bir hâl aldı gazetenin üstünde.

        Kapı daha  açılmadan yukarıdan çocukların seslerini duyabiliyordum. Kolundaki altın bilezikleri şıngırdatarak kapıyı açan kırmızı saçlı kadın, beni görünce kafasını yukarı kata çevirerek “Çocuklar! Palyaço geldi!” diye bağırdı. Çocuklar yukarıdan çığlık çığlığa inip meraklı gözlerle beni incelemeye başladı. İçlerinden biri “Senin yüzün niye boyalı değil?” deyince kırmızı saçlı kadın da aynı soruyu sorar gibi suratıma baktı. Lavabonun yerini sordum hemen. Makyajımı yapmak için lavaboya giderken sesimi inceltip, biraz da peltekleştirerek çocuklara beni yukarıda beklemelerini söyledim. Çantamdan birkaç tane yüz boyasını alıp makyajımı yapmaya başladım. Önce beyaz boyayla yüzümü bir çemberle çevirdim, içini yine beyaz renkle doldurdum. Kırmızı kalemle dudaklarımdan çeneme kadar yarım bir daire çizdim. Böylelikle yüzüme kaybolmaz bir gülüş kondurmuş oldum. Gözlerimden birinin etrafını mavi, diğerini turuncu renkle göz kapaklarıma kadar boyadım. Tel tokalarla peruğumu tepede topuz yaptığım saçıma tutturup cebimdeki kırmızı süngeri burnuma yerleştirdim. Gökkuşağının bütün renklerine sahip peruğum, kıvırcık bukleleriyle beni oldukça gülünç gösteriyordu. Kırmızı beyaz damalı sünger ayakkabıları da ayağıma geçirip yukarı kata çıktım.

         Körebe, saklambaç, birdirbir, Ali Baba’nın çiftliği gibi birçok oyun oynadık. Çocuklar; Ali Baba’nın çiftliğini oynadığımız sırada miyavlarken kırmızı saçlı kadın elinde doğum günü pastasıyla içeri girdi. Yanında diğer çocukların anne ve babaları da vardı. Hepsi “İyi ki doğdun Emre!” diyerek neşeyle haykırıyor bir yandan da alkış tutuyorlardı. Onların bu coşkusuna çocuklar da katıldı bir süre sonra. Hediyeler Emre’ye verilirken çokça fotoğraf çekinildi. Birkaç fotoğrafta Emre’nin yanında beni de göstermek istediler, ellerimi açarak poz verdim. Canım çektiği hâlde pastadan yiyemedim. Yüzüme sürdüğüm boyaların berbat tadını ilk işimde yemek yerken tecrübe etmiştim. O günden sonra dudaklarımda boya varken ağzıma bir şey almadım. Anne ve babalar içeri geri gittiklerinde boya kalemlerimi kucağıma serip çocukların yüzlerini boyamaya başladım. Kiminin yüzüne uğur böceğinin kırmızı beyaz renklerini sürdüm, kimine de kedi bıyıkları çizdim. Birkaçını süper kahramanlara dönüştürdüm. Uğur böcekleri odanın dört bir tarafına uçuştu. Kedi bıyıklarına sahip olanlar dört ayakları üzerinde miyavlayarak dolaşıyordu. Süper kahramanlar kendi aralarında kimin daha güçlü olduğunun kavgasına çoktan tutuşmuştu bile.

        Boya kalemlerini çantama kaldırıp balonları ve küçük hava pompasını çıkardım. Önümde sıraya geçen çocuklara vermek için balonları kıvırmaya başladım. Köpekler, kılıçlar, kelebek kanatları, kurbağalar, kuğular, şapkalar… Balonunu alan çocuk hemen başka bir çocuğun yanına balonunu göstermeye gidiyordu. Mavi bir balonu kılıç şekline getirmeye çalışırken büfedeki gazete geldi aklıma: Ellerinde tüfekle nişan alan askerler. Kılıcı bitirdikten sonra elimde tutarken kendimi onlardan biri gibi hissettim. Ha tüfek ha kılıç ne fark eder? İkisi de öldürmüyor mu? İkisi de silah değil mi?  Sonra karşımdaki çocuklara baktım, en büyüğü on yaşında. Biz büyükler, ufacık çocukların ellerine silahların oyuncaklarını vererek ne yapıyorduk ? Büyüdükleri zaman da ellerine gerçeklerini verip öldürmelerini, gerekirse ölmelerini istiyorduk onlardan. Çocuklara fark ettirmeden sağ işaret parmağımın tırnağıyla kılıcı patlatıp yok ettim.

        Önümde yedi sekiz yaşlarında, haki yeşili kıyafetler giydirilmiş, sarışın bir çocuk vardı. Kılıcı yok ettikten sonra poşetten başka bir balon alıp şişirmeye başladım. O sırada sesimi yine peltekleştirip “şirince” konuşmaya dikkat ederek sordum.

       “Senin ismin ne bakalım?””

       “Yavuz.”

        Şişirmem bittiğinde upuzun olan balonu elimde dolaştırırken gülümseyerek “ Sana kelebek kanadı yapmamı ister misin?” dedim. Yavuz çevresine baktı, “Bana kılıç yapar mısın? Kelebek kanatlarını kızlar takıyor hep.” dedi. Gözlerimi odanın geri kalanına çevirdiğimde ellerinde kılıçları olan erkekler, sırtlarına kelebek kanatları taktığım kızları kovalıyordu. Biraz düşündükten sonra “Kelebekler istediği her yere uçabilir. Sen uçmak istemez misin?” dedim tekrar gülümseyerek. Söylediklerim Yavuz’un hoşuna gitmiş olsa gerek hemen sırtını dönüp kanatlarını takmamı bekledi. İkinci bir balonu şişirip ufak bir iple kanatları sırtına bağladım. Yavuz oradan oraya zıplayıp bir koltuğun üzerine bir sandalyenin üzerine kondu. Biraz sonra kanatlarını annesiyle babasına göstermek için aşağı kata, daha uzaklara uçtu. Yüksek bir dağı aşıp zirveye ulaşmış gibi içim rahat bir şekilde gülümsedim kendi kendime. Balondan yapılmış bir kılıcı yok ederek dünya barışını sağlamaya ufak da olsa hizmet ettiğimi düşünmekti beni gülümseten.

        Yavuz, gözyaşlarını silerek babasıyla içeriye girdiğinde pembe tütülü sarışın bir kızın patlayan köpeğinin yenisini yapıyordum.Yavuz’un sırtında kanatları yoktu. Babasının hemen arkasındaydı. Uzun boylu gür kaşlı adam yanıma geldi, parmağıyla Yavuz’u göstererek konuşmaya başladı.

      “Palyaço abisi Yavuz’a kılıç yapar mısın?”

      “Kanatları beğenmedi mi?”

      “Beğenmedi, sen ona kılıç yapıver.”

        Yavuz, babasının arkasından çıkıp “Ben beğendim palyaço abi. Babam beğenmedi, patlattı kanatlarımı.” dedi. Adam gözlerini yuvalarından çıkarcasına büyüterek öfkeyle Yavuz’a bakmaya başladı. Canım sıkılmasına rağmen gülümseyerek “Gel o zaman yeni kanatlar yapalım sana. Hem öncekinden daha büyük kanatların olur.” dedim. Uzun boylu adam parmağını yüzüme doğru sallayarak bağırdı.

      “Erkek çocuğu kanat mı takar? Kılıç yapacaksan yap, başka bir şey istemiyorum.”

      “Yapmıyorum kılıç falan, çocuk kanat istiyor.”

        Sesimde ne incelik vardı ne de pelteklik. Çocukların sesi bir anda kesildi ve korkuyla bana baktılar. Onlara tekrar gülümsemeye çalışırken çenemin sağ tarafında bir şeylerin kırıldığını hissettim. Ayaklarımın yerden kesildiğini, havalandığımı hatırlıyorum… Yavuz’un babası ben yerdeyken hâlâ bağırıyordu.

     “Sen kimsin de bana bağırıyorsun ucube!”

      Ayağa kalktım. Ağzımı açınca azı dişim elime geldi. Anneler ve babalar, çocukların çığlıklarını duyup üst kata, yanımıza koştular. Yavuz’un babası bağırıp tehditler savururken eşyalarımı toplayıp lavaboya elimi yüzümü yıkamaya indim. Dudağımdan akan kan yüzümdeki boyayla birleşmişti. Palyaçoların komik gözükmesi beklenir fakat aynadaki görüntüm gerçekten korkutucuydu. Yüzümü yıkadıktan sonra havluyla kurularken Yavuz, ufak çekingen adımlarıyla yanıma geldi.

    “Palyaço abi özür dilerim.”

    “Sen bir şey yapmadın ki, sıkma canını Yavuz.”

    “Babam benim yüzümden dövdü seni, kanatlarımı da patlattı.”

     Kırılan dişim ağrımasına rağmen gülümsemeye çalışarak Yavuz’un önünde dizlerimin üstüne çöktüm. Ellerimle sırtına lastik balonları bağlıyormuş gibi hareketler yaptım. Yavuz ne yaptığımı anlamaya çalışırken “Artık görünmez kanatların var Yavuz. Baban göremez, o yüzden patlatamaz. İstediğin gibi uçabilirsin, özgürsün!” diyerek ellerimle kanat şekli yapıp havada birkaç kez kanat çırptım. Yavuz, sırtındaki kanatlarına dokunup yokladıktan sonra üstüme uçtu, sarıldı.

     Evden çıkarken yağmur daha da şiddetlenmişti. Yavuz’a taktığım görünmez kanatlardan bir çift de bende olsaydı keşke diye geçirdim içimden. Sonra gülümseyip “En azından elimde kılıç yok.”  diyerek evime giden yolu takip ettim.

Mustafa Çetin

Erkeğinin yaklaşan dudağını elleriyle durdurarak konuştu “Yoruldum artık, duralım.” Semra, vücudu örtüyle kaplı hâldeyken Mithat’a bakıyordu. Kesik kesik öksürdükten sonra bir kez daha konuştu “Saat kaç?” Mithat, Semra’nın sorusunu cevaplamak için elini çekmecenin üstündeki telefona uzattı.

-İki buçuk…

-Oo baya olmuş (bir kez daha öksürerek), uyuyalım mı?

-Olur.

Telefonu bırakıp arkasına yaslandı. Semra ince kollarıyla gövdesini sarıyordu. Küçük ellerinin sıcaklığı ruhunda meçhul bir yerlere iyi geliyordu. Derin bir nefes aldı. Kollarındaki kız kendisini uykuya bırakınca onu izlemeye koyuldu. Semra’yla on yıldır tanışıyorlardı. Onunla hiçbir zaman yakın olmamıştı. Sadece mezuniyette belge almak için kürsüye çıkarken bakışmışlardı. Bu kısa bakışmadan iki gün öncesine dek birbirlerinden haberleri bile yoktu hatta hâlâ neden onunla seviştiğini bile bilmiyordu. Eğilip kızın alnını öptü. Alnında sıcaklık hisseden kız, sağ elinin avucunu erkeğinin boynuna bastırarak okşadı. Saat Kulesi’nin sesi odaya rüzgâr gibi girmiş ve kulaklarını okşuyordu. Semra, Mithat’ın kulağına eğildi “Sen de uyu artık, yarın zombi gibi olacaksın.” Mithat duyduğu cümleye kafasıyla cevap verdi. “Uyu sen, ben uyurum.” Semra bir kez daha gözlerini kapattı. Yastığın tamamına dağılmış saçlarını elinde topladı. Mithat bunları izlerken canının sigara istediğini fark etti. Bir eliyle kadının göğüslerini okşarken bir eliyle çekmecenin üstünde sigara paketini aradı ancak bulamadı. Yavaşça yataktan kalktı. Semra kollarından giden erkeğinin gidişine anlam verememiş olacak ki kafasını kaldırmış, merakla Mithat’a bakıyordu. Mithat yarım gülümseme ile ona baktı “Salondayım, sigara paketimi bulucam.” Semra kafasını salladı. Tekrardan yatağa yığıldı. Salon çok dağınıktı. Tezgâhta yarım kalmış bir bira şişesi ve açılmamış çiğköfte vardı. Elini onların arasına atıp sigarayı aradı, bulamadı. Bir kez daha etrafa bakarken aklına kanepe geldi, elini kanepenin üstüne atıp ararken sigarayı yastığın altında ezilmiş hâlde buldu. İçinden bir dal alıp hemen yaktı. Üstünde dumanı dağılmış oda yine dumana bulandı. İçine, daha derinine çekti. Dışarıdan gelen köpek sesleri laptopta çalan meçhul yabancı şarkıyla sanki düet ediyordu. Bu kadar gür sesle havlayıp kavga eden köpekleri izlemek için ayağa kalkıp camın arkasından sokağı izlemeye koyuldu. Her taraf sessiz… Sadece arabalar ve köpekler konuşuyor… İki tane tekinsiz adam parkın içinde bir görünüp kayboluyor… Bu sessizliğin getirdiği rahatsızlık onu cezbetmişti. Lisedeyken kaldığı yurttan kaçıp amaçsızca gezerdi sokaklarda. Kulağında kulaklık, elinde sarma sigara, etrafında sarhoşlar, köpekler, işten dönen işçiler, araba bekleyen eskortlar… Hepsi sanki kendilerini ona göstermek ister gibi yanından geçerdi. “İnsan sergisi tiyatrosu” diyordu onlara. “Her gece on ikide TTM’de Deli Sarhoş Dayı’nın narasıyla sahnelenmeye başlayıp Şeyh Lütfullah’ın aslen Kara Bigalı olan imamın sabah ezanını göğe salmasıyla gösterimini bitirirler. Hep aynı kişiler oynamaz, bazen şehrin uzağındaki inşaatta çalışan işçiler daha çok olur ya da ergen irisi sarhoş gençler, hepsi Allah’ın bize sunduğu bir tiyatroda!” Bunları düşünürken kafasını geriye döndürüp kapıya baktı. Kapıya doğru ilerledikten sonra yatak odasına göz attı. Semra hâlâ uyuyor, dudakları hafif açık,  bir anda konuşacakmış gibi… Onun bu davetkâr ama nahif hâline bakarken sigarayı içine çekip külleri yere attı. Yaptığından pişman olurken “Siktir et” dedi içinden “Sabah temizleriz.”

Yatak odasının önünden ayrılıp dairenin kapısını açıp dışarıya çıktı. Apartmanın sessizliğini ayaklarıyla yararak merdivenlerden aşağıya doğru ilerledi. Apartman kapısının önüne gelince soğuk havanın yüzüne vurmasıyla öksürmek zorunda kaldı. Boğazını, içindeki ağrıdan ötürü okşayarak apartmandan çıktı. Üst taraftan yaşlı bir kadın elindeki kurt köpeği ile geliyordu. Durup onların gelişini izledi. Köpek, kadının elindeki tasmayı yok sayarcasına Mithat’ın ayağının dibine dek geldi. Mithat köpeğin kendisine saldığı nefesi içine çekerek öylece durdu. Sonunda sahibi tasmasını çekerek yönünü değiştirdi. Köpek biraz ciyaklayarak yürümeye devam etti. Mithat sol köşeden saparak ana caddeye giriş yaptı. Caddede birkaç büfe dışında tüm dükkânlar kapalıydı. Yürümeye devam etti. Uzaktan polise mi yoksa ambulansa mı ait olduğu bilinmeyen bir siren sesi geliyordu. Caddeyi tepeden tırnağa taradı. İlerde iki sütunla çevrelenmiş bir ara yol vardı. Mithat yürümeye devam etti. Karşı caddenin sağında sarhoş bir çift kavga ediyordu. Onları izleyen bir çift daha vardı. Yüksek ihtimalle arkadaşlarıydı. Tartışan çiftten erkek, kıza elini kaldırınca öbür ikili hemen ayağa kalkıp araya girdi. Onları izlerken hep hissettiği şeyi hissetti, vahşi bir hayvan belgeselini izlerken hissettiği şeyle aynıydı.

Hiçbir zaman böyle sosyal bir ortamı olmamıştı. İlköğretimde yaban derlerdi, lisede deli, üniversitede ise sadece bağlı bulunduğu teşkilatla görüşüyordu. En iyi arkadaşlarını orada kazanmıştı: Yozgatlı Yahya, orta boylu, sivri burunlu bir çocuktu. İlk başta hiç hoşuna gitmese de sonra sıkı dost oldular. Yahya o zamana dek tek normal arkadaşıydı. Mithat her şeyi karmaşık ele alırken Yahya yalın bir mantıkla her şeyi çözümlerdi. Bu huyu hoşuna gitmese de sayesinde hayatı daha iyi anlıyordu. Sonra Erzincanlı Kağan… İpince bir çocuktu, çok fazla sigara içiyordu. O kadar fazla içerdi ki bir keresinde paketi sakladı diye Mithat’a küsmüştü. Sonra başka kim vardı? Yürümeye devam ederken kafasını okşayarak hatırlamaya çalıştı: Keskinli Olcay, esmer bir çocuktu. Çok güzel sesi vardı. Ne zaman içseler ona türkü söyletirlerdi. Bu üç kişinin nerelerde olduğunu düşündü. Kaşlarını çattı, zor da olsa hatırladı. Yahya  bir kızla evlenip Avusturya’ya, akrabalarının yanına gitmişti. Kağan bölümü bitirdikten sonra üç yıl işsiz kalmıştı. En son partiden birinin aracılığıyla Dış İşleri Bakanlığına girmişti. Bunu iyi hatırlıyordu çünkü geçen ay telefonla konuşmuşlardı. Olcay ise…Kafasını biraz daha kaşıyıp onu hatırlayacak şeyler buldu, Olcay ondan beş yaş büyüktü. Her şey bitip üniversite değiştirince gittiği şehirde birkaç mekânda çıkıp şansını denemiş ancak yeterli popülerliği kazanamayınca bölümüne odaklanıp öğretmen olmuştu. 

“Hatta geçen Instagram’da gördüm.” diye konuştu kendi kendine “Öğrencileriyle fotoğraf atmıştı.” Onları hatırlamak iyi gelmişti, gülümsedi. Karşı caddedekiler gözden kaybolmuştu.

Caddenin yarısına gelince az önce gördüğü iki sütunla çevrelenmiş yolun önünde olduğunu fark etti. İleriye bakarak yola girdi. Huzursuz bir yer olduğu anlaşılan yolda, bir miktar yalnız ilerledikten sonra önünde bir arkadaş grubu olduğunu fark etti. Refleks olarak bıçağını aradı. Olmayan bıçağını ararken kalabalığı inceliyordu. Kendi hâllerinde oldukları belliydi. Yanlarına yaklaştıkça sesleri daha da berrak geliyordu. Bir yere gideceklerinden bahsediyorlardı. Arkalarındaki kısa boylu olan sigaralarının olup olmadığını sorunca sağdaki çocuk sırt çantasında tütün olduğunu söyledi. Tam olarak yanlarına gelince durup onlara laf attı.

-Selam gençler!

Hepsi durup kendilerine selam veren bu tuhaf adamın etrafını sardılar. Aralarında kirli sakallı olan öne çıkıp konuştu.

-Aleyküm Selam birader, hayırdır? 

Çocukların bu hâli hoşuna gitmişti. İç cebinden iki sigara çıkarıp birini ona verdi. Önce kendisinin sonra onun sigarasını yaktı.

-Hayır birader, hayır.

-Hayırsa (sigarayı içine sert çekerek) neden bizi durdurdun aga?

-Gezginim, öyle çıkıp yürüyeyim dedim. Gidecek bir yerim yok (konuşmasından alkollü olduğu belli oluyordu). Bir yere gidecekmişsiniz, size katılmak istiyorum.

-(Sigaradan bir yudum daha çekti) Anladım.

Arkadan bir çocuk kafasını uzattı.

-Salih, bırak gezgin bizle gelsin. Baksana lan, yerim yok diyor.

Mithat konuşmanın uzamasına sinir olmuştu. Gülen yüzü ciddi hâle döndü. “Birader sizi s.kmicem, korkmayın a… k…..m!”

Salih bu küfrü duyduğunda normalde sinirlenmesi gerekirken kendisini etkilenmiş buldu. “Tamam abi, katıl ne olacak, zaten yakın bir yer. “Kalabalık Mithat’ı da alarak yürümeye devam etti. Az önce araya giren çocuk Mithat’ın yanına gelip elini uzattı.

 -İsmin ne abi?

 -Mithat kardeşim, senin ?

 -Bedri abi, Şamlılıyım.

 -Şamlı’dan çok iyi arkadaşım vardı. 

 -İsmi neydi abi? Belki tanırım.

 -Şuan hatırlamıyorum kardeşim ama soyadı Tekinoğluydu.

 -Serhat mı abi? Senin yaşlarındaydı.

-Evet Serhat, görürsen Mithat’ın selamı var dersin.

 -Derim abi tamam. Sen nerelisin bu arada?

 -Bandırmalı kardeşim.

 -Aa hangi köyünden?

 -Sığırcı’dan.

 -Abi orayı bilmiyorum ama her sene ailecek geliyoruz Erdek’e, seviyom Bandırmayı.

-(Sahte bir gülümseme ile) Öyledir kardeşim.

Yürümeye devam ettiler. Aydınlık bir sokağa çıktılar. Bedri hâlâ yanındaydı. Önden biri telefondan şarkı açtı. Sansar çalıyordu.

“Hep söylerim on tane, dikiş var sağ elde”

Çocuklar şarkının sözlerine eşlik ederek yürümeye devam ettiler. Birkaçı şarkıdan etkilenip sigaralarını daha sert çekti. Mithat, Bedri’ye döndü:

-Söyle arkadaşlarına sesi açsınlar.

-(Bedri gülümseyip arkadaşlarına döndü) Beyler Gezgin abi sesi açın diyor. (Yine Mithat’a dönerek) Seviyor musun abi rap?

-Sevmez miyim kardeşim, lise sonda bir arkadaşımla beat meat yapıp kovalardık.

-Helal olsun abi.

-Bu arada biz nereye gidiyoruz kardeşim?

-Tuğberk abinin kahvesi var abi, oraya. Geceleri açık oluyor. Hem alkol falan da veriyor. Kıyak adamdır. 

– İyi bakalım.

Aydınlık sokağın sonuna geldiler. Şarkı sona gelmişti.

Bir parıltıya bakar moruk gözlerimin içinde” 

Sokağın ilerisinde ara sokağa girdiler. Orda da biraz yürüdükten sonra kahvehanenin önünde durdular. Önce cama vurdular. Orta yaşlı bir adam çıkıp gençleri tek tek içeriye aldı. Sıra Mithat’a gelince Salih “O da bizle abi” dedi. Adam selam vererek geri çekildi. İçeri girdiler. İçerisi sigara dumanından görülmez olmuştu. Arkada sesi Azer Bülbül’e benzeyen birinin şarkısı çalıyordu. Sağ duvara yakın bir yere oturdular. Mithat, kasanın arkasındaki tabloları inceledi. Bir tane tozlu bir Atatürk tablosu vardı, yanında Balıkesir haritası, son olarak bir avcı derneğine ait olduğu anlaşılan Tavşan fotoğrafı vardı. Kahveci geldi “Oyun oynayacak mısınız? Ona göre kartları ayarlayalım.” Salih sakalını kaşıdı:

-Olur abi (Mithat’a baktı) aga sen anlar mısın Poker moker?

-Yok kardeşim hiç anlamam, tavla bile beceremem.

-Hadi ya…

Salih’in yüzünün aldığı hâl ona Tahsin Başkan’ı hatırlattı. Karamanlıydı Tahsin Başkan, tekvandocuydu. Mithat’ı  çok severdi. Bir gün böyle oyun oynarken “Ulan Mithat en azından tavlayı bil a… k…” demişti . Sırf onun için tavla öğrenmişti. Her okul çıkışında oynarlardı. “Abi ne içeceksin? Kahveci soruyor.” Eskileri hatırlaması Bedri’nin araya girmesiyle kesilmişti. Kahveci başında bekliyordu. Ona doğru baktı. “Ben bir maden suyu alayım, ama bardak da getir. İçinde Limon olsun.” Kahveci huzursuz huzursuz kafasını sallayarak gitti. Oyuna başladılar. Mithat etrafı izliyordu. Herkesin yüzü soluk ve esmerdi. Arada hayvan anırmasına benzeyen kahkahalar yükseliyordu. Siparişler geldi. Mithat, kahveciye teşekkür edip önüne döndü. Çocukları dinledi. Oyunla ilgili konuşuyorlardı.  Buna biraz dayansa da çok çabuk sıkılmıştı. Yine etrafı izlemeye başladı. Sonra onu gördü… Uzakta, solda bir masada arkadaşıyla oturup bira gömüyordu. Gözlerini oraya doğru biraz yaklaştırdı. Evet oydu, neydi bu çocuğun adı? Bedirhan? Cihan? Zor da olsa hatırladı, İsmi Sinandı. Okulda sol örgüt üyesiydi. Onu “Apo afişi” asarken hatırladı. Yüzü ekşidi, dudaklarını kitledi. Bir şey daha hatırladı, İzmir’in işgalden kurtuluşunu anarken bir grup onları taşlamıştı. Sinan’ın yüzü kapalıydı. “Ama gözleri hiç değişmemiş piçin.” diye sayıkladı. Bedri “Efendim abi?” dedi. Mithat cevap vermeden bir şey yok anlamında hareket yaptı. Bedri önüne dönünce ayağa kalktı. Maden suyu şisesini kavradı, Sinan’a doğru yürümeye başladı. Uzaklaşınca Salih, Bedri’ye sordu:

-Bedri nereye gidiyor oğlum bu?

-Ne bilim kalktı gitti.

-Başımıza bela olacak bu herif. 

-Baksana deli a… k…..m.

Aralarında konuşurlarken Mithat yürümeye devam etti. Elinde maden suyu vardı. Etraftaki hiçbir şeyi duymuyordu. Sinan’a kitlenmişti. Sinan ise onu fark etmeden içmeye devam ediyordu. İyice yaklaştı. Gözlerini gözlerine dikti. Sinan aniden yanında biten bu adamı görünce şaşırdı.

-Sen Sinan mısın?

-(Arkasına yaslanarak ) Evet birader benim ne olmuş?

Maden suyunu Sinan’ın dudağında patlattı.

-Bir de benim diyor vatan haini pezevenk! (boğazını tutup yere attı) Senin ananı s…..m  a… k….n Pkk’lısı! 

Sinan yerden doğruldu. Kanayan ağzını kapattı.

-Ne diyorsun lan sen piç! 

Mithat’a yumruk attı ama Mithat’a etki etmedi. Mithat, Sinan’ın boğazını bir daha tutup tokat attı.”Beni hatırladın mı lan i..e! Ben Mithat, üniversiteden!” Sinan’ın gözleri büyüdü. “Mithat, faşist Mithat! Hatırladım, (bir yumruk daha attı) kaç arkadaşımı dövdün sen!” Mithat “Siz de abimi bıçakladınız.” diye karşılık verdi. Sinan, bira şisesini alıp Mithat’a doğru attı. Bir anlık yüzünü çevirmesiyle kurtulmuştu ama çenesi kanıyordu. Sinan, Mithat’ın üzerine yürüdü.

-Hala aynı  muhabbet mi? Ulan senin abinin elinde pala vardı pala!

-Ne olmuş a… k…..m? Siz Apo posteri asarken iyiydi! A…k herifler!

-Evet asıyorduk, devletin izin veriyordu. (Genişçe gülümsedi) Hem bizi hem seni kandıran devletin.

Mithat, Sinan’a sert bir tokat attı. Sinan duvara gidip geldi. Son gücüyle Mithat’ın boğazını sıktı.

– S…..m  Apo’yu! Kendine gel Mithat aradan sekiz sene geçti.

-Geçti de ne oldu? Gidenler gelmiyor! Canımızı yaktınız!

-Siz hiç yakmadınız di mi?  Seçim sonrası hepiniz PÖH olup anasını s……z bölgenin!

-Kodumun adamı, siz de isyan edip masum öldürmeseydiniz!

Salihler sesi duydukları gibi yanlarına gitmişti. Bir anlık soluktan cesaret alan Bedri Mithat’ı geri çekti.

-Tamam abi bırak hadi, hadi.

Mithat Bedri’ye rağmen ileriye gidiyordu. Çenesi feci kanıyordu. Sinan’ın da dudağı aynı durumdaydı. Birbirlerine vahşi hayvan gibi bakıyorlardı. Yaşlı ve cüsseli kahveci aceleyle yanlarına geldi. İkisini de tuttu.

-Ne oluyor lan burada! Çıkın gidin! Polis mi getircekseniz buraya!

Polisi duyan herkes ayaklanıp kavga edenlerin üzerine yürüdüler. Sinan bir sandalyeye oturup yığılıp kaldı. İki üç kişi gereksiz bir sinirle ona vurmaya başladı. Mithat ise biraz daha hızlı hareket ederek kapıya kadar gelmişti. Kapıdan çıkacakken Bedri elini tuttu. “Abi ilerde, sağda taksi dükkânı var. Bizim Reşat abiye selamımı söyle arabaya bin. Böyle eve yürüme.” Mithat gözleriyle onu onayladı. Kendisine doğru gelen kalabalığın, kendisine yaklaşmasına izin vermeden kapıdan çıktı. Dışarıda etkisini tüm ışığıyla hâlâ sürdüren bir ay vardı. Bedri’nin dediğini hatırlamaya çalışıyordu. “Sağda, ilerde” içinde bir mutluluk vardı. Sinan piçini öldüremese de kanını akıtmıştı. Topallayarak taksi durağını buldu. Taksiciler onu görünce rahatsız olmuşlardı. Göbekli olan Mithat’a yaklaştı.

-Selamün Aleyküm kardeş, taksi mi lazım? (Kelimeler ağzından zor çıkarır hâlde konuşarak) Reşat, Reşat diye biri varmış.

Yandaki  otuzlarında olduğu anlaşılan adam Mithat’a döndü.

-Reşat benim birader, ne oldu?

-Bedri’nin arkadaşıyım, az önce biriyle kavga ettim. 

-Bedri’yle miydin?

-Evet

-Onda bir şey var mı?

-Hayır

-(Derin bir nefes aldı.) İyi, nereye gitcen?

-Mağara Apart 5. 

-Tamam bekle arabayı getireyim.

Reşat yanından gitti. İlerdeki arabaya binip geldi. Mithat arabaya bindi. 

-Çok fena olmuşun istersen hastaneye gidelim?

-Yok sağ ol, bir an önce eve gideyim.

 -İyi sen biliyon, niye kavga ettin bea bu saatte?

 -Özel mevzu

 -İyi bakam öyle olsun

Araba hareket etti. Mithat kafasını cama yasladı. Çenesindeki kan yanağına yapışmıştı. Aklına eskilerden bir şarkı geldi.

“ Bir meltem eser gelir kızgın yara  üstüne, acılar diner gelir gül yarınlar üstüne”

Bu şarkıyı ne zaman dinlediğini hatırlamaya çalıştı. Yahya’nın evindeydi galiba. Yahya, Olcay, Yaşar ağabey sigara içip konuşurken Yaşar ağabey açmıştı. Hepsi nedensiz biçimde hüzünlenmişti. Olcay ağabey şarkıya eşlik etmişti. Arkada biri daha vardı, Berkay ya da Berk’ti adı, sigara sarıyordu. Hepsi tüm olanlara sinirliydiler. Yapmak istedikleri onlarca şey vardı. Ondan önce bir eylem vardı. Ona pankart hazırlamak için beraberlerdi.

Derdimiz anlaşılıp türküler söylenecek,canım yurdum Türkistan ne de güzel denilecek!”

Saat Kulesi bir kez daha yarattığı gürültüyle tüm şehre hâkim olurken apartın olduğu sokağın önüne gelmişlerdi. Taksi durdu. Mithat cüzdanını aradı ama almadığını hatırladı. Reşat’a döndü.

-Cüzdan yanımda yok, rehin versem olur mu?

Reşat sanki eski bir şeyi hatırlar gibi kısık sesle konuştu. Sesinin rengi hüzündü.

-Sayıkladığın şarkı, Ali Aksoy di mi? (İç çekti) Bu seferlik benden olsun. Kendine iyi bak gardaşım.

Mithat gülümsedi. Reşat’ın gözlerine baktı. Gözü yaşlıydı. “Allah’a emanet ol” diyip taksiden indi.

Dost dosta kavuşanda gözlerin sulanacak, öz yurdunda paryalık elbette  son bulacak” 

Mağara Apart’a yürürken taksicinin dediklerini düşündü. “Gardaşım” demişti. Bunu en son teşkilatta bir arkadaşından duymuştu. Son olarak onu hatırlamaya çalıştı, Özgür ya da Şerefti ismi. Tıknaz, iri, esmer bir çocuktu. Yanlış hatırlamıyorsa Maraşlıydı. Boksördü, onu da çok severdi.

Apartın içine girdi. Daireye yürümemek için asansöre bindi. Üçüncü katta durdu. Katta yürüyerek dairesinin önüne geldi. Anahtarla kapıyı açtı. Semra hâlâ uyuyordu. Kapı sesiyle gözlerini açmıştı. Mithat kapıyı kapatıp yatak odasına doğru ilerledi. Semra çıplak hâlde yürüyerek Mithat’ın yanına geldi. Ojeli  parmaklarını yüzünde gezdirdi. Kanı görünce şaşırdı.

-Nerdesin oğlum sen? Bunlar ne?

-Biraz gezdim, sigara aldım.

-E bu kan ne? 

-Köpek ısırdı yolda.

-Lan köpek yüzünü niye ısırsın?

-Düştüm, o zaman ısırdı. 

-Dalga  geçme lan benle! Ne oldu anlat.

Sinirli bir şekilde Semra’nın el bileklerini sıktı. 

-Semra ! Yarın anlatırım, yat yatağa!

-Bağırma lan bana! Tamam anlatma “ağır abi”! Kim bilir hangi siktiri boktan mesele için kavga ettin!

Semra ellerini kurtarıp yatağa tekrar uzandı. Mithat gülümsedi. “Aferin” deyip lavaboya girdi. Yüzünü yıkadı. Boynunda da bir kesik olduğunu fark etti. Tamamen temizlendikten sonra lavabodan çıktı. Semra’nın yanına yarı çıplak şekilde uzandı. Semra’yla neden seviştiğini anladı. Kız sevimli ve ilgiliydi ve bunlar, içine düştüğü kaosta ona iyi gelmesi için yeterli sebeplerdi…

Berat Şendil

Bütün erkekler nereye gitti? Geçen yaz babamla birlikte portakal ağacına kurduğumuz salıncakta sallanırken soruyorum kendime. Kuzenime doğru salınırken üstündeki beyaz yakalı mavi önlüğe takılıyor gözlerim. Durmadan okuldaki arkadaşlarını, derslerini, öğretmenlerini , bakkalda satılan horoz şekerlerini anlatıyordu bana. Birkaç yıl sonra benim de okula başlayacağımı söylemişti annem, okuldan dönenleri ağlayarak pencereden izlediğim bir akşamüstü. Ancak şu an ne yerden kesilen ayaklarımı ne de beyaz yakalı mavi önlüğü düşünebiliyorum. Sessiz geçen bir kahvaltıdan sonra evdeki bütün erkekler ayakkabılarını giyip, üstlerine paltolarını çekip gitmişlerdi. Hâlâ gelmediler. Sadece onların gidişlerine değil, dün geceden beri olan hiçbir şeye anlam veremiyorum.

Gece yarısı saat dördü geçerken çekmeceden yağlı bir kağıt ve iki tarafı tıraşlanmış kurşun kalemimi alıp olabildiğince sessiz, mutfak penceresinin önüne gitmiştim. Perdeyi aralayıp kara geceye baktığımda yıldızların arasında cılız ışığıyla hilal şeklindeki ay görünüyordu. Kağıdı karalamaya başladım. Öğretmenim olmadığı için bana bu ödevi yan komşumuz Leman teyze vermişti. Her gece kalkıp her seferinde farklı bir şekle bürünen ayın resimlerini çiziyordum kağıtlara. İlk günler hevesle kalkıp pencereye koşarken şimdi sıcak yatağımdan kalkmak biraz zor geliyor aslında. Olsun, eğer resim çizmeye bile üşenirsem birkaç yıl sonra okuma yazmayı nasıl öğreneceğim? Öğretmenlerim “Bu da ne tembel kızmış!” demez mi sonra bana?                

Ayın üstündeki ufak benekleri karalarken dedemle babaannemin kaldığı odanın kapısının açıldığını duydum. Dedemin uyumadığım için bana kızmasından korkup buzdolabının arkasına saklandım hemen. Neyse ki mutfağa hiç uğramadı, tuvalete gitmek için kalkmıştı herhâlde. Olduğum yerde ses çıkarmadan dedemin odasına gitmesini beklerken bu sefer başka bir kapının açıldığını duydum. Birkaç saniye sonra dedemle birlikte babam, iki kara gölge hâlinde mutfağın önünden geçti.

Gölgelerin sayısı zamanla arttı. Annem, Mümtaz ağabeyim ve Asu ablam, koşar adım geçtiler koridordan. Çok geçmeden babamın sesini duydum “İrem’in aynasını getirin.”. Sesi titriyordu nedense. Yatağımı boş görüp telaşlanmasınlar diye kalbim ine kalka koridordan odama doğru ilerleyen annemin karşısına çıktım. Kızmasını bekledim ama o, daha çok korkmuş bir hâlde yüzümü okşadıktan sonra elimden tutarak beni odama götürdü, yatağıma yatırıp üstümü örttü. Masamın üstündeki ufak aynayı alıp dışarı çıktı, ardından kapımı iki  kez kilitledi. Gözlerimi açık tutmakta zorlandığım için annemin kapıyı neden kilitlediğini, evdekilerin neden ayakta olduğunu, aynamla ne yapacaklarını sorgulamadan uykuya daldım. Babamın içini çekerek ağladığını anımsıyorum. Rüya mı görmüştüm yoksa gerçek miydi? Ayrımına varamadım.

Erkekler gitmişti ama eve sürekli birileri geliyordu. Gelenlerin içinde tanıdıklarım da vardı tanımadıklarım da. Her gelen yanında bir şeyler getirmişti. Bazısı tencerede sıcak yemekler bazısı da taş çömleklerde yoğurt getirmişti. Neler olduğunu anlamasam da evin içindeki gitgide büyüyen kalabalık hoşuma gidiyordu. Bahçedeki taşlı yoldan eve yürüyenler, yanıma gelip saçlarımı okşadıktan sonra adımı, yaşımı, büyüyünce ne olmak istediğimi soruyorlardı. Ne olmak istediğimi sordukları zaman her defasında farklı cevap veriyordum. Henüz ben de emin değilim ne olmak istediğimden. Cerrah, öğretmen, pilot, hemşire,terzi, bakkal… Hepsini aynı anda olabilir miyim acaba? Gelenler o kadar çoktu ki eve sığamadıklarından dış kapıyı açıp oraya bile sandalye koymuşlardı. Evden bazen ağlama, bazen de gülme sesleri geliyordu. Beni gördükleri zaman, ağlayanlar bile gülümsemeye çalışıyordu. Ben de onlara gülümsedim hep.

Akşamüstünü biraz geçerken birkaç araba bahçe kapısının önünde durdu. Babam, dedemin koltuk altına girmiş, yürümesine yardım ediyordu. Arkalarında küçüğünden büyüğüne birçok insan vardı. Kimisi bizimkilerle tokalaşıp mahalleye doğru yollandı, kimisi de dedem, babam ve ağabeyimin arkasından eve girdi.

Kalabalık birkaç gün daha sürdü. İlk kez gelenler de vardı, her gün gelenler de. Her gelen bizimkilere “Başınız sağ olsun.” diyordu. “Ölenle ölünmez”, “Geride kalanlar sağ olsun.” “Mekanı cennet olsun.”… Cennet neresi, anlayamıyorum. Kadınların toplaştığı odadan ne anlama geldiğini bilmediğim ezgili sesler yükseliyordu. Başlarında renk renk örtüler…

 Kuzenimle kahvaltıdan sonra bahçeye çıkmıştık.

“Yarın babaannemizin mezarına gidecekmişiz.” dedi.

“Mezar? Babaannem sizin evde değil mi? Annem öyle dedi.”

“Babaannem öldü. Söylemediler mi sana””

“Öldü mü? Birisi ölünce ne olur ki?”

Sustu sadece, hiç konuşmadan topraktaki kanatlı bir karıncayla oynamaya başladı. Neden sonra öğlen güneşinin altında yanakları parladı.

İlk defa gittiğim, upuzun ağaçlarına ve mermer çevrelediği toprakların üstündeki renk renk çiçeklerine hayran kaldığım “mezarlık” dediklere yere girerken annem ve ablam başlarına beyaz örtü geçirdi. Ben de istedim ama vermediler, daha küçükmüşüm. Parke taşlı yolda biraz ilerledikten sonra mermerlerin arasından yürümeye başladık. Bazısının önünde birkaç kişi durmuş, elleri havaya doğru açık, mırıldanıyordu. Mırıldanması biten elleriyle bütün yüzünü avuçladı. Bir tümseğin önünde durduk. Tıpkı o insanlar gibi aynı hareketi yaptılar bizimkiler de. Ben de ellerimi onlar gibi yapıp radyodan yeni öğrendiğim türküyü mırıldandım.

Ellerimi yüzüme götürdükten sonra toprağın üstündeki tahta parçasına sarılmış siyah örtüyü fark ettim. Babaannemin örtüsüydü, yarısı tahtaya sarılı yarısı toprağın üstünde. Hiçbir deseni olmayan, yalnızca kenarlarında ince işlemeleriyle gece kadar siyah bir örtü. Eğilip kokladım. Beni öperken teninden yayılan ihtiyarlık kokusu hâlâ üstündeydi.

Babama “Babaannem nereye gitti?” diye sordum. Babam, aceleyle gözlerini silip yamuk bir tebessümle “Uzaklara gitti kızım.” dedi. Ağlıyordu yine.

“Geri gelmeyecek mi?”

“Gelmeyecek.”

Göğsümde bir yumru hissettiğim anda gözlerimden yanaklarıma sıcak birkaç damla yaş indi. Bir vakit öylece baktım babama. Aklıma bir anda çarpan düşünceyle gülümsemeye başladım heyecanla. Göğsümdeki yumrunun biraz hafiflediğini hissettim. Aceleyle gözlerimi silip babamın elini çekiştirerek sordum, “Madem babaannem geri gelmeyecek, biz ona gideriz. Gideriz değil mi baba?” Babam bu sefer gözyaşlarını benden saklayamadı, babaannemin örtüsünü elinde gezdirdi, her ağzını açtığında gözlerinden daha fazla yaş aktı. Hiçbir şey söyleyemedi.

Siyah örtü, her gittiğimizde tahtada bağlı duruyordu.

Bir zaman sonra o da kayboldu, babaannem gibi.

Mustafa Çetin

Gri bir pikap seher vaktinden beri ağır aksak ilerliyordu otoyolda. Taşıtın kasasının silme dolu olduğu yetmezmiş gibi iki aile çoluk çombalak tıkışmıştı içerisine. Mesut üst üste sigara yakıyor, direksiyonda uyuklamasından korktukları için içeriyi duman altı etmesine kimse ses çıkarmıyordu. Camı açmaya yeltendiğinde “Aman abi, çocuklar üşemesin.” diye serzenişte bulunmasalardı eğer, arabanın içi bu hâlde olmayacaktı.

Tüm ısrarına rağmen Mesut direksiyonu bırakmayınca şoförü uyanık tutma vazifesi Emrullah’a kalmıştı. Emrullah allem etti kallem etti, asabi, muhabbetten hazzetmez ağabeyini konuşturmanın bir yolunu buldu.

İsmihan arabaya bineli gözünü dahi kırpmamış, pürdikkat kocasını izliyordu dikiz aynasından. Tedirgindi çünkü Mesut uyuklayıp arabayı refüjde sektireli iki ay olmamıştı daha. Esra ise güneş gözlüğünü takmış, kafasını cama yaslamış, hava alacalandığından beri öylece uyukluyordu. Kulak arkası sızlayarak uyandığında saçlarını kokladı ve eltisine doğru kısık sesle söylenmeye başladı:

-İsmihan, kocana söylesene içmesin şu mereti. Bak saçım başım sigara koktu canım.

-Vardığımızda yıkanırsın. Sakın söyleneyim deyip de tepesini attırma.

‘‘Niye çekiniyorsunuz canım bu kadar?” diye eltisine çıkıştıktan sonra kocasının kulağına da aynı şeyleri fısıldadı. Emrullah çiçeği burnunda karısının her dediğini emir telakki ederdi ama ondan da çok ağabeyinden çekinirdi. Neyse ki ağabeyi ikirciklenmesini anlamıştı da, sigarayı salladı dışarıya. Ardından karısına “Uşakların üstünü ört.’’ dedi ve camı dibine kadar indirdi. 

İsmihan üzerlerini örtmeye kalmadan, çocuklar titreyerek uyandılar. Büyük çocuk kısık gözle yolu izliyor, kız kardeşi ise annesine sarılmış, bir kez daha uykuya dalmaya çalışıyordu. 

Emrullah boş bulunup teybi açınca, yola çıktıklarından beri gözü yumulu annesi, ürpererek sıçradı ve ‘‘A uşak! A ahmak uşak!’’ diye söylenmeye başladı. Emrullah helallik üstüne helallik istiyor, bir yandan da arka koltuğa uzanarak kadının elini öpmeye çalışıyordu.

Çocuklar babaannelerinin dediklerine katılarak gülmeye başlayınca Esra’nın sabrı adam akıllı taştı. ‘‘Yeter Emrullah! Dön sen önüne! Nasılsa yine uyur anneciğin!’’ dedi.

Ana omuz silkti, ardından:

-Şonun sesini aç Emrullah, yeter ki şo fışkınınki duyulmasın!

-Tamam ana. Hemen açıyorum. Anam benim…

Esra, kayınvalidesinin dediklerine acayip içerlemişti. ‘‘O teybi sakın açayım deme Emrullah!’’ diye ikaz etti.

‘‘Olur bita…’’ deyip sustu Emrullah. Bu kadar insanın içerisinde ‘‘bitanem’’ diye seslenmek yakışık almazdı.

Mesut ‘‘Aç teybi Emo.’’ deyince kimse üstüne laf söyleyemedi ve inatlaşma kesildi. Henüz Çanakkale’den çıkmış sayılmazlardı ve yerel bir frekansta haber bülteni sunuluyordu.

‘‘Çan’da işletilen eski maden sahası rehabilite edilerek alana 23 bin 320 fidan dikildi. Bakanlığın hazırladığı eylem planı ile bozulan maden sahaları, rehabilitasyonu yapılarak tabiata tekrar kazandırılıyor. Madencilik faaliyetinin sona erdiği sahaların rehabilitasyonu konusunda lüzumlu…’’

Mesut teybi kapadı. Emrullah “Ne güzel dinliyorduk ağabey…” diyecek oldu ama arka koltukta annesi içli içli ağlamaya başlayınca vazgeçti diyeceğinden.

‘‘A uşaklar! Deyiverin bana, nereye gideyoz?’’ diye sızlanıyordu ana, ‘‘Yine bir ocak buldunuz, oraya gideyoz dimi?’’

Birden içeri öldüresiye boğucu, öldüresiye kasvetli bir hava çöktü. Kimse yanıt vermeyince ‘‘Mesut!’’ diye seslendi bu kez de, ‘‘Bana deyiver oğlum…’’

Mesut’un gözü yoldan milim şaşmıyordu. Ancak önünü görmediğinin, boşluğa bakarcasına olduğunun bir tek karısı farkındaydı.

‘‘Emrullah, bari sen deyiver oğlum. Nereye gideyoz?’’

‘‘Manisa’ya gidiyoruz ana.’’

‘‘Çanakkale’nin suyu mu çıktı da a oğul?’’

‘‘Manisa’da iş bulduk ana. Çalışmaya gidiyoruz.’’

‘‘Ne gözel işiniz vardu ya eski yerde…’’ 

‘‘Ağabeyim tek başına yetişemiyordu ana o işe.’’

‘‘E sen ne göne durayon a oğul?’’

‘‘Benim kafam hesaba basmıyormuş ana. N’apsın? Mesut ağabeyim de yetemiyormuş tek başına. O yüzden bu iş sana göre değil, iyisi mi gidelim Manisa’ya, hem emmi oğlu da orada kazmacı, yanında bir iş ayarlar bize, dedi.’’

Birden masmavi gözleri kıpkırmızı kesti kadının. ‘‘Oy!’’ dedi, ‘‘Göçükten çıkalı kaç ay oldu a oğul? Hani söz verdiydiniz, bir daha ocağa inmeyecez diye? Na bu uşak daha mememdeydi. Sen hatırlamıyon mu bubanı a Mesut? Bir çuvala koyduydular da öyle verdiydiler, al kocanın cenazesini, diye. Sizi de çuvalda verseler n’aparım ben a oğul?’’

Armutçuk’ta grizu patlayınca ana dul, Mesut yetim kalmıştı. O zaman okul çağındaydı ama hâlâ dün gibi hatırlıyordu babasını gömdükleri günü. Bir torbanın içerisinde, babasının olup olmadığı bile şüpheli insan parçalarını gömmüş, baş ucuna bir tahta çakmışlardı. O günü anımsayınca gözü doldu. Burnunu oduncu gömleğinin koluna sildi. ‘‘Haklısın ana,’’ dedi, ‘‘Söz verdik vermesine ama n’apalım?’’ 

‘‘İlle ocakta çalışacaktınız da, ne diye yerimizden ettin bizi a uşak? Zonguldak’ta ocak mı yoktu?’’

‘‘Bilmezmiş gibi konuşma ana. Zonguldak’taki ocak hangimize yetiyordu? Kaç yıl bekledik de alım olmadı. Açlıktan ölse miydik?’’

Emrullah atıldı, ‘‘İnsanın memleketi gibisi var mı ana? Keşke iş olsaydı da orada kalsaydık. Esra da çok severdi oraları, demi ağabey?’’ 

Mesut, denilenin üzerinde durmadı. ‘‘O gün göçükten sağ salim çıktık ya ana,’’ dedi, ‘‘Allah biliyor tövbe etmiştim madene. Ama gördün işte. Pazarcılık yaptık da n’oldu? Tazminat alınca elimiz üç kuruş para görmüştü, onu da batırdık. Allah bizi böyle yaratmış işte. Babam rahmetli de demez miydi, okusan n’olacak, yine madende ya sütuncu olacan ya kazmacı, diye? Denedik işte ana, elimizden başka iş gelmiyor.’’ 

Ana iki omzunun içine sinmiş, içli içli ağlarken diğerleri alacası bol göğe doğru ilerleyen ön camı izliyordu. Emrullah teybi açmış, şarkıya eşlik ediyordu, ‘‘Genç ömrümü çürüttüm/Göğsüme vura vura.’’

Alper Şahin

Bu yazılan, Mecnun’un ağzından Leyla’ya bir mektuptur. Mektup Mecnun’un mirası üzere açık bırakılmıştır ve kıyamete kadar yalnızca gerçek aşıklar tarafından tamamlanacaktır.

Kulağıma uzaktan bir ses geliyor. İsmimi söylüyor. Belli belirsiz
fakat tanıdık bir ses bu. Hatta o kadar tanıdık ki bir ara kendi sesimle
karıştırıyorum onu. Ağlayarak uyanıyorum uykumdan sonra. Bin yıl mı
geçti, hiç uyanıp tekrar uyudum mu bilemiyorum. Küçük bir düş
hatırlıyorum sadece ve o düşe ait bir ses. Derken biri ismimi söylüyor,
kulağıma fısıldayarak. Bu ses o ses mi diye dinliyorum dikkatlice, bu o
değil, üçüncüde anlıyorum. Zaten kulağıma fısıldanan da benim ismim
değil. Zaten burası da memleketim değil. Her şey garip! İçine
hapsolduğum bu beden de kimin? Hani, o ses nerede? Oysa artık o
kadar çok ses duyabiliyorum ki. Bunlardan birçoğunun bana ait
olduğuna yemin edebilirim fakat hangisi benim bilmiyorum. Tanıdığım
tek bir kişi var, onu bekliyor gibiyim. Sanki bana kim olduğumu
söyleyebilecek biri o. Sesini en son duyduğumda şairin “ervah-ı ezel”
dediği zamandaydık. Ervah-ı ezel, kalu bela… Burada şairler bana
memleketimi hatırlatıyor. Ondan bir haber verirler diye birçok kez
danıştım. Bazıları onu görmüş gibi konuşur, bazıları onun gibi… Bense
sadece onun sesini taklit etmeye ve baktığım her yerde onu aramaya
devam ediyorum.

Bana bu alemde “insan” diyorlar, tanış olduğum bazı şairler ise “yolcu”.
Memleketime döneceğime dair umut veriyorlar. “Gideceksin, merak etme”
diyorlar. Zaten burada şairlerden başkasına güvenilmez. Fakat kime
şair dediğin de önemlidir. Ben sadece memleketlilerime şair diyorum.
Çünkü biliyorum ki şiir, benim memleketimin şarkısıdır. Oranın rüzgarı
bile değse kulağına, asırlar süren bir sarhoşluğa düşüverirsin. Yavaş
yavaş hatırlıyor muyum ne? Hatırlamasam ne çıkar gerçi! Özlüyorum
yine de. İnsan unuttuğu şeyi de özlermiş diyorum. Bu, insan olmaya dair
öğrendiğim ilk şey. Belki insan sadece özlemekten yapılmıştır diye de
geçiyor içimden. Bir gün biri, “Özlüyorsan göğe bak” demişti. Aşağıdan
yukarıya yalvarır gibi bakıyorum şimdi. Sonsuz mavilik ve yılmaz bir
irade ile başımın üstünde duran bu kubbe, özlemimi bir nebze alan,
kalbimin endişesini biraz olsun yatıştıran bir serinliğe dönüşüyor.
Yalnız yürüyorum yolumu. Fakat bir rehavet çöküyor. Bedeni uyuşturan,
yolu uzatan bir ağırlık… Göz kapakları bile sadece gökten gelebilecek bir
haberin umudu ile açılmaya zorluyor kendini. Dönüyorum ki yanıma,
dostum tebessüm ederek bakıyor bana. Elinin altında olup kaçmasından korktuğu bir şeyi tutar gibi göğsünü sıkıyor ve diyor ki: “Yalnız hüznü vardır kalbi olanın”. İşte o zaman hatırlıyorum sanki unuttuğum her şeyi, bir bir hatırlıyorum… Önce kalpler yaratıldı, daha sonra bedenler. Yaratılan her kalp ikiye ayrıldı ve her bir parça birer bedene yerleştirildi. Şimdi ise gönderildiğimiz bu yerde yarım kalple yaşamanın hüznünü çekiyoruz. Meğer bunca zaman içimde hissettiğim boşluk bir yarının eksikliğiymiş. Kalbin yarısı, ömrün yarısı, inancın ve umudun yarısı… Yaşam dedikleri şeyse bir olmanın ya da olamamanın hikayesiymiş.

Yoluma devam ediyorum tekrar. Tıpkı dostum gibi, elimi kalbimin üzerine
bastırarak bunca zaman unutmanın acısını çıkarır gibi hasretle
yürüyorum. Bir de bakıyorum ki ileriden gelen biri görünüyor. Hiç
unutmadığım sesi ile ismimi söylüyor, ismimizi. Ve işte sensin…
Karşımda duran sen, gözleri ile bana memleketimin sonsuzluğunu
getiren sevgili. İçinde yanan ateş cennetimin güneşidir. Senin gelişin
memleketimin baharı, yaprak dökmeyen dalları kirpiklerin. İnip
kalktıkça aşk karşımda duruyor. Silinen hafızamın tek anısı sensin.
Kendimi unutturan seni unutturmadı bana. Vaktidir tamamlanmanın.
Fakat, hayır! Neden arkanı dönüyorsun bana? Hayır, o koşarak
zirvesine tırmandığın dağ bizim değil! Neden bakmıyorsun yüzüme?
Döndüğün yön bizim değil! Anladım bakmayacaksın buraya. Zirvesine
yerleştiğin dağdan, tırmanmaya çalışırken kaç kere düştüğümü bile
görmedin. Oysa elini bir uzatsaydın tutacaktın. Zirveden birlikte
bakacaktık göğe. Secdelerimiz bir olacaktı. Bende kalan bir emanetin
var, onu da verip gideceğim. Senden göremediğim merhametin asıl
sahibine, merhametin kendisine gideceğim. Tek sığınağım O’dur.
Ve gidiyorum bu diyardan… Kaç yüzyıl geçti bilmem, kaç denizde
boğuldum, kaç dağ yıkıldı üzerime, kaç şair öldü benden sonra, kaç
kalp yarım kaldı, kaç güneş battı bilmem. İçimde memleketimin hasreti,
bir kavuşmaya doğru gidiyorum. Hikayem anlatılacak asırlarca. Aşık
oldu değil, aşık öldü diyecekler arkamdan. Kalbimin akıbetini soracak
çocuklar benden sonra dedelerine. Titreyen elleri, sarkmış yüzünden
süzülen tek damla yaşı silerken, kalbimin nasıl beni bıraktığın o dağın
eteğinde, göğüs kafesimi yırtarak çıkıp sana doğru uçtuğunu anlatacak
ve senin bedeninde nasıl diğer yarısıyla bir olduğunu. Benim nasıl bir
hiç olarak o dağın eteğinde kaldığımı da ve diyecek ki: “Oysa aşk değil
de nedir bir ömrün feda edileceği, aşk değil de ne?”


(1) İlhami Çiçek, Satranç Dersleri kitabından alıntıdır.

Nazlı SOLMAZ

Örs üzerinde dans eden çekicin çıkardığı ritimli ses tüm sokağa yayılmıştı. Anlayana içli bir musiki mertebesindedir bu ses. Fakat cami imamının oğlu Davut’un dışında herkes için kuru bir gürültüden ibaretti. Öğle ezanı okunalı bir saati geçmişti. Mayıs ayının sıcağı tüm haşmetiyle kasabanın üzerindeyken bir de dükkandaki ocağın ateşi İshak Dede’yi hayli terletmişti. Boynundaki havlusuyla terini sildikten sonra dinlenmek için yerdeki tabureye oturmadan kıraathanenin çırağı Durmuş’a çay istemek için seslenecekti ki, dükkânın kapısından içeriye Davut girdi. İshak Dede’nin yorgun yüzü hemen tebessüm halini aldı. Kapıya yanaşarak tok sesiyle “Durmuş! Evlat, buraya bir çay, bir de oralet!” diye seslendi.

Davut, İshak Dede’nin dükkanının tek müdavimiydi. Her gün okuldan sonra yemeğini yer, nefesini dükkanda alırdı. Çünkü İshak Dede’ye ayrı bir muhabbet beslerdi.  Orada dinlediği hikâyeler, şiirler; aldığı öğütler o kadar hoşuna giderdi ki, eve varır varmaz babasına anlatıverirdi hemen. Babası da “Yahu bu demirci benden iyi yetiştirecek oğlumu…”diye söylenirdi her defasında.

Demirci İshak’a kasabadaki herkes mesafeliyken, Davut’un her gün dükkânda olması tuhafına giderdi insanların. Hatta çok defa imam efendiyi uyarmışlardır da, “Demircinin yanına gönderme şu çocuğu” diye. “Saçtan, sakaldan, bıyıktan herifin yüzü görünmüyor yahu! Bir de namaz kılıyor. Bıyıkları ağzına doluyor, insan bir makaslar. Öyle değil mi hocam?” diyerek hem şikâyet ediyorlar hem de eleştiriyorlardı Demirci İshak’ı. İmam da her seferinde gülerek, “Demirci iyi adamdır, uğraşmayın! Yıllardır bu kasabada yaşar, bir yanlışını gördünüz mü?” diye sorarak savunurdu adamcağızı.

Durmuş, dükkandan içeri girip masa niyetine kullanılan yağ tenekesinin üzerine çayı ve oraleti bırakırken “İshak Dede, ustam artık demirciden parayı peşin al dedi. Yanlış anlama, kıraathane benim olsaydı vallahi böyle bir şey yapmazdım.” diyerek mahcubiyetini belirtti. Demirci İshak, olgunluğunun hakkını vererek “Canını sıkma evlat.” dedi. Cebinden biraz fazlaca para çıkararak “Al bunları götür ustana, neyse borcumuz alsın.” dedi. Durmuş tekrar sıkılgan bir tavır ile “Dedem doğruluğunu, dürüstlüğünü şu kasabada bilmeyen yoktur. Hakkaniyetli adamsın. Ama ustam işte… Sadece ustam olsa iyi. Kimse hazzetmiyor senden. Biraz önce de seni çekiştiriyorlardı. Sonra ustam birden, çayların parasını da al gelirken. Gayrı demirciye veresiye çay yok dedi.” diyerek durumu izah etti. Demirci pamuktan farksız ak sakallarını sıvazladı, çaydan bir yudum aldı ve “Mühim değil evlat, ellerine sağlık bu arada, çay çok lezzetli olmuş. Sen çabuk kavradın bu işi. Herkes böyle çay demleyemez.” diyerek rahatlattı Durmuş’u. Durmuş da gülümseyerek “Afiyet olsun. Bitince seslen, yine getiririm ben. Ustam bekler, bağırmadan gideyim.” diyerek çıktı. Demircinin canı hayli sıkılmıştı ama belli etmiyordu. Hemen Davut’a dönerek “Hele yudumla Davut can oraletini, soğuyacak şimdi. Bir yandan da anlat bakalım, nasıl geçti bugün okul?” diye sordu. Davut, oraletten bir yudum aldı. Bardağı tabağa koydu. Düşünceli bir tavırla “Çarşıdaki bütün dükkânlarda çırak var. Senin çırağın yok. Okulu bırakayım, ben de sana çırak olayım. Ben de demirci olmak istiyorum dede.” dedi. Demirci İshak, gülerek Davut’un başını okşadı. Çay bardağını eline aldı, bardağı eliyle kavradı. Bardağın sıcaklığını avuç içinin tamamında hissetti. Çaydan bir yudum daha aldı. Davut’a “Bak evlat! Ben bu mesleğe on yaşında başladım. Şu gördüğün ateş, örs ve çekiçle elli yıllık dostluğum var. İlk ve tek ustam rahmetli babamdır. Pirim ise Davut peygamber. Evet, severim mesleğimi. Demirciliğin öyküsü, medeniyetin öyküsüdür adeta. Medeniyet, bir demirci ustasının elindeki çekiç darbeleri ile şekillendi dersek abartmış olmayız. Öte yandan Türk kültüründe de önemli bir yere sahiptir demircilik. Geçmişte demir dağı eritti bir usta ve kutlu milletin hürriyet destanı yazıldı. Nice usta ellerden çıkmış zağlı kılıçlarla nice topraklar fethedildi. Bilir misin? İlk demirci Hz. Davut’tur. Yüce Allah’ın hikmetiyle ilk zırhı yapıp giyendir O.”

Birden Demirci İshak’ın aklına ateş geldi. Körüğün başına gitti ve zincirini aşağı çekerek ateşi harladı. Ateşin sönmemesi gerekiyordu. Sabaha elindeki bel küreğini yetiştirmesi lazımdı. Tekrar Davut’un yanına geldi. “He ya Davut can. İsmini taşıdığın peygamber ilk demircidir. Oradaki inceliği fark ettin mi? Davut peygamber kılıç yahut başka bir silah yapmıyor. Savaş darbelerinden korunmak için zırh yapıyor. Nedir bu? Savaşın, kıyımın yanlışlığına işarettir. Şu gördüğün çatlamış, yarılmış eller de çok şükür şimdiye kadar mutfak bıçağı dahi yapmamıştır. Olur da bir cana kıyılmasına uzaktan da olsa sebep oluruz diye… Şimdi gelelim sana. Eğer içinde yaşadığımız asrın Davut’u olmak istiyorsan okula gideceksin. Derslerine iyi çalışacaksın. Bilgiye aşık olacaksın. Unutma evlat, artık insanlığı koruyacak zırhlar laboratuvarlarda bilimle yapılıyor. Senin yerin de köhnemiş demirci dükkânı değil, ilim kokan laboratuvarlar, kütüphanelerdir.” dedi. Davut gerçekten ikna olmuştu. Okumalıydı. Çok çalışmalıydı. Vakit ikindiye yaklaşıyordu. Davut, “Ben artık eve gideyim dedem, yarına ödevlerim var.” diyerek müsaade istedi. Demircinin yüzünde tebessüm belirdi. Alnından öptü Davut’u ve “Ha şöyle evlat. Sana yakışan da budur. Hadi bakalım selam söyle ailene. Söylediklerimi de sakın unutma.” dedi.

Demirci ocağın başına geçti hemen ve bel küreğini bitirmeye koyuldu. Bir yandan da “Belki de son işin olur bu koca İshak, ha gayret…” diyerek mırıldandı.

Sabah namazını kıldıktan sonra hiçbir şey atıştırmadan kasabanın en zengininin evinde aldı soluğunu. Namazlarını ya dükkânda ya da evde kılıyordu. Camiye cumadan cumaya gidiyor, bahçede hasır üstünde kılıyordu cumayı. Çünkü camiye girmesine dahi söyleniyordu kasabalı. Evini ve dükkânını satmak istediğini söyledi. Bir iki konuşmadan sonra değerlerinin biraz altında fiyata anlaştılar. Daha sonra Demirci camiye İmam efendinin yanına gitmek için ev ve dükkânın yeni sahibiyle helalleşip oradan ayrıldı. Tam caminin bahçe kapısına varmıştı ki Hoca ile karşılaştı. Selamlaşıp hâl hatır sorduktan sonra hocaya bir zarf verdi ve “Hocam bu zarfta bir mektup var. Bu mektubu Cuma vaazında cami cemaatine okumanı istiyorum. Çekinmeden okuyabilirsin, tehlikeli bir şey yazmıyor.” dedi. Demirci içleri para dolu iki ayrı zarf daha verdi hocaya ve ekledi “Bunlarla ilgili de mektupta yazdım açık bir şekilde. Davut’a çok selam söyle. Belki bir daha görüşemeyebiliriz. Hakkınızı helal edin.” İmam hemen lafa girerek “Okurum elbet İshak Efendi, beni sıkıntıya sokmayacağını bilirim ama hayrola?” dedi. Demirci bir cevap vermeden gülümseyerek hoca ile tokalaştı ve ağır adımlarla tren istasyonuna doğru ilerledi.

Cuma vaazında İmam efendi mektubu açtı şaşkın bakışlarla kendisini izleyen cemaate okumaya başladı. Mektupta daha fazla kasabada kalamayacağı, kalırsa huzursuzluğa sebep olacağını yazmıştı. Ayrıca Demirci İshak mektubunda, sattığı evinin parasını camiye bağışladığını belirtmiş, dükkânının parasını ise Davut’un eğitimi için harcanmasını istediğini yazmıştı. Bir de kasabalıya “Kusuruma bakmayın ne olur… Her dem nefsimizi makasladığımızdan sakala, bıyığa fırsat bulamadık.” notunu yazmış ve Yunus Emre’nin “Bir kez gönül yıktın ise/Bu kıldığın namaz değil” dizelerini hatırlatmıştı. Mektuptan sonra cami cemaati birbirlerine kafalarını sallayarak pişmanlıktan uzak “İyi adammış vesselam.” cümlesini söylemekle yetindiler. Müezzinin ezanıyla irkilip toparlanmaya başladılar. Az sonra Allah’ın huzurunda namaza duracaklardı.

Muhammet TANG

Selman Amca, her akşamüstü olduğu gibi o gün de tam vaktinde sokağın başında görüldü. Eskimiş fötr şapkasını sağ eline aldı, şapka yüzünden dağılmış seyrek saçlarını yavaşça düzeltti, düzeltirken karşıdaki simitçiye selam vermeyi de ihmal etmedi, her zamanki gibi.
Bütün Beyoğlu esnafı, belediyenin zabıtaları, hatta kendisini gündelik telaşlarda unutmuş büyük bir kalabalık bile onu tanırdı. Belki ismini, gerçekte ne iş yaptığını, kaç yaşında olduğunu bilmezlerdi ama bilirlerdi ki akşamüstü oldu mu yaşlı bir adam; başında şapkası, bir elinde taburesi, diğer elinde siyah ve klasik bir keman kutusuyla oradadır. Herkes onu, yüzünden hiç eksik olmayan gülüşüyle hatırlardı. Özellikle çocuklara -bilhassa kız çocuklarına- karşı ayrı bir sevecen davranırdı. Tesadüfen küçük bir kız çocuğu, onun keman çalışını duyup yanına geldi mi, onun meraklı bakışları altında kaybolurdu Selman Amca. Onu güldürmek için elinden geleni yapar, çoğu zaman başarırdı da. Caddeden gelip geçenler büyük bir keyifle dinlerlerdi onu. Selman Amca taburesini açtı, kemanını çıkardı, şapkasını ayağının dibine koydu ve bildiği parçaları çalmaya başladı. Belli bir listesi ya da sırası yoktu. Önce Vivaldi’nin Dört Mevsim’inden bir bölümü çaldı, sonra David Oistrakh’ın Mendelsshon Konçertosu’nun ilk bölümüne başlamıştı ki etrafın kalabalıklaştığını, diğer günlerden daha fazla insanın onu dinlediğini fark etti. Genci, yaşlısı, öğrencisi, hatta elinde süpürgesi, akşam çöplerini almakla görevli bir belediye çalışanı dahi – ne olduğunu idrak edemese de- kulağına hoş geldiği içindir ki onu dinliyordu. Sımsıkı el ele tutuşan gençleri gördü, sonra ufak, sarışın bir kız çocuğu, babasının elinden tutmuş… Yüzündeki tebessümü hiç bozmadı, bir an durdu, düşündü. Bir yandan notalara basıyor bir yandan da bu kadar insanın kendisinde uyandırdığı şeyleri düşünüyordu:
Uzun zamandır tek başınaydı, oda kadar bir evde, sessizliğin içine doğmamıştı ama sessizliğin içinde yaşıyordu. Masaya hep tek tabak koyar, çoğu şeyi sırf yanında biri yok diye yapmak istemez, ertelerdi. Şu el ele tutuşan gençlerin yerinde olmak için hayatının birçok safhasından vazgeçmeye, birçok fedakârlığı büyük bir mutlulukla yapmaya hazırdı. Geçen zamana baktığında büyük pişmanlıklar duymuyordu fakat layıkıyla yaşanmamış bir hayat görüyordu ardında. Buraya her gün gelmesinin sebebi de biraz buydu. Karşısındaki insanlarda yaşayamadıklarını görüyor, onlarla birlikte yürüyor ve hayal kuruyordu. Eşini kaybedeli bir yıl olmuştu. Unutacağına ihtimal vermiyordu, hafifler sanmıştı, olmadı. Parçanın bitmesiyle düşünceleri de bıçak gibi kesildi. Mutlu bakışlar ve alkışların arasında aklına tek bir soru geldi, düşündü. Tebrikleri aynı tebessümle karşıladı. O anda, aklındaki soruyu karşısındakilere sormak, bağırmak, hatta içinden bir nefret gibi söküp atmak niyetindeydi.
Yapamadı. Dudaklarında kısık, anlaşılmayan bir ses:
— Yalnızlık ne renkti?