Ankebut

Evine giderken bir Afgan’ın tecavüzüne uğramamak uğruna direndiği için öldürülen 16 yaşındaki kız kardeşim Ayşegül Aydın ve ne idüğü belirsiz insanların yığın yığın ülkemize gelmesi sonucunda Suriyeli bir sapık tarafından öldürülen 23 yaşındaki kız kardeşim Ada Uzkul’a…

Mücadelemiz, kanımızla suladığımız topraklarda çocuklarımızın rahatça yürüyebilmesi için…

Birinci Parça

Çarmıha gerilen bedeninden ruhu ayrılan İsa Peygamber göğe yükselirken dönüp baktığında annesini ve Yuhanna’yı görmüş. Bizzat kendisinden dinlediğim kadarıyla oldukça üzgün olan halk arasında o ikisinin yüzünde bir ferahlık varmış. ‘’Sanki canımın yanmadığını biliyor gibilerdi’’ diyor İsa Peygamber. Ne kadar dramatik bir hikayesi olduğunu zaten tüm dünya duyduğu için bir de kendisinden dinlemek beni yorar diye müsaade isteyip Yunus Emre ile Nesimi’nin tavla müsabakasına bakmaya gitmek için yanından ayrıldım. Uzun krem rengi elbisemin eteklerini savurarak yürürken yan taraftaki banklarda oturan küçük bir kız çocuğuna gözüm takıldı, yeni gelmişti herhalde buraya. Yanına gidip, banka oturdum. Çocukları oldum olası severdim, sevmediğimi söylerdim ama çok severdim. İnsanlara çocuk sevdiğinizi söylediğinizde bir kabile gibi çoğalmanızı beklerler ve çocuklarını size rahatlıkla bırakabilirler. Biraz tedbirli olun yaşayan dostlar. Küçük kızla aramızda sessiz bir anlaşma var gibiydi, bir süre öyle oturduk. Gözlerini bana çevirdi. Bakıştık, ‘’yeter artık, sıkıldım’’ dedi ve elime oyuncak bir örümcek bıraktı.

Bölüm I

وَاَقْسَمُوا بِاللّٰهِ جَهْدَ اَيْمَانِهِمْۙ لَا يَبْعَثُ اللّٰهُ مَنْ يَمُوتُۜ بَلٰى وَعْدًا عَلَيْهِ حَقًّا وَلٰكِنَّ اَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَۙ

(Kâfirler, “Allah ölen kimseyi diriltmez.” diye en kuvvetli yeminleriyle Allah’a yemin ettiler. Hayır, bu ölüleri diriltmek, Allah’ın kendisine karşı bir vaadidir. Ancak insanların çoğu bunu bilmezler. Nahl, 38)

Sarsıcı güzellikte Alman tatlısı yapan Meşk kafeye gitmek için sokağa dönen insanların çığlık sesleri birbirine karışıyor, ambulans sesi, polis sireni derken tam bir curcuna yaşanıyordu. Aslında orada olup olmadığımla ilgili şüphelerim de vardı ama bu ilerleyen sayfaların konusu. Genç bir kadının başına toplanan insanlar ah vah ediyor ama tek bir harekette de bulunmuyorlardı. Doğrusu, bu genç kadın bendim ama ben miydim emin olamıyorum. İnsan kendi bedeninden ayrılınca fena bir bunalım yaşıyormuş. Bedenimden ayrılalı yaklaşık 20 dakika oldu. Önce ne yapacağımı bilemedim, hafif bir kandırılmışlık hissi geldi. Ben de cesedimin yanındaki kaldırıma oturup, ellerimi çeneme koydum ve beklemeye başladım. Bakınca bayağı tatlı kızmışım, kanların içinde görünmeyen kısmı tam anlamasam da zayıflamışım bu aralar, çok iyi. Ölü halinizin güzel görünmemesi de apayrı bir dert konusudur bu arada. Telefonumu alan pembe saçlı bir kız şifreyi kıramayacağını anlayınca hiç beklemediğim bir hamle yapıp telefonu parmağıma tuttu. Telefon açılınca da son aramalardan biricik eşimi bulup aradı. Uygun kelime seçmeye çalışırken gözyaşları elimin üstüne damlıyordu. Teknik olarak hiçbir şey hissetmesem de refleksle elimi silmeye çalıştım. Yine de kızın çok tatlı ve Anadolu tabiriyle ciğerli olduğunu düşünüyordum. Casper gibi olduğum için kendi elimi duvardan geçirme çalışması yapmak için ayağa kalktım, dolanmaya başladım. Arabaların içine girdim, kafeden bir şeyler yemeye çalıştım ama olmadı, bu biraz üzdü. Nihayetinde sevgili eşim teşrif etti. Bu sahneyi kaçıramazdım, onu izlemek için tekrar az önce oturduğum yere geldim. Yüzündeki her mimiği görmem lazımdı. Afalladı, şoka girdi, sinirini nereye yönlendireceğini bilemedi, diz çöktü ve yapmaması gereken bir şeye davrandı. Beni kucağına almaya çalıştı. Of. Ne yazık ki bedenim paramparçaydı. Kollarının arasında kaybolduğum çok zaman olmuştu ama bu o zamanlardan biri değildi. Acı bir tecrübe oldu. Bağırmasını eminim tüm memleket duymuştur. Her zaman yaptığım gibi ona sarılıp, sakin ol deme isteğimi bastıramadım. Yanına gittim dokundum ama bir gariplik oldu. Dokunduğum yerden elim geçmedi. Nasıl ki ölmeden önce birine dokunduğumda iki normal vücudun hissedeceği sertlik varsa öyle oldu. Bir anlık kan çanağına dönmüş gözlerini bana çevirdi, gördüğünü sandım ama görmemişti. Polislerin onu tutup geriye çekmesini, ambulanstan inenlerin hızlıca bedenimi toplamaya çalıştıklarını bulanık gözlerle gördüm. Ben de polis arabasına bindim, Erkin, kendisi eşim olur arkada bir polisle oturuyordu. Resmen taş kesilmiş, bir noktaya odaklanmış bakıyordu. Yol boyunca aklıma hiçbir şey gelmedi, sokaklara baktım, anılarımı düşündüm. Hatırlayamadım, sanki yolda ilerledikçe hafızam sıfırlanıyordu. Baş dönmesine benzer bir his vardı ama tanımlamak da zordu gözlerime elimi attığımda bir boşluğa denk geldiği için anlamakta zorlanıyordum. Hastanenin önünde inince telaşla koşturan insanların arasından geçip acil müdahale edilecek olan odaya girdim. Müdahale edilecek bir tarafım kalmamıştı zaten öleli yaklaşık 45 dakika olmuştu. Polisler, Erkin’i bir yere oturtmuşlardı öylece yumrukları sıkılı karşıya bakıyordu. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Yanına oturup onu teselli etmeyi, sakin ol demeyi çok isterdim. Kendi ölümümü duymayı beklerken bir telaşla koşturan hemşireleri sanki bu işlerden anlıyormuşum gibi takip etmeye başladım. Merakıma yenik düşmüştüm. Doğumhane önü kalabalıktı, hemşireler hem koşturuyor hem de soru soranlara cevap vermeye çalışıyorlardı. İçeriye süzüldüm, biraz ilerde ameliyathane masasında yatan anneyi gördüm. Doktorla beraber sanki bu işten anlıyormuşum gibi aşağıya doğru eğildim. Yeni doğmuş olan bebeğin hiç hareketi yoktu, doktor onu yukarı kaldırdı klasik denilebilecek birkaç yöntem denedi ama nafile nefes almıyordu. Hiçbir fikrim olmamasına rağmen yardım edebilirmişim hissiyle çocuğa doğru elimi uzattım ve kalbinin olması gereken yere hafifçe dokundum. Bir ışık patlaması oldu ve ani karanlıkla baş başa kaldım.

Bölüm II

“Nasıl yeniden bulurum?” dedim “seni”
“O zor gün geldiğinde dirilecek olanlardan sor beni; gözleri çekik ve bayrakları çelik”
İşte ben öldükleri günden beri hayattayım.

Ruhun sürekli ıstırap duymasının mümkün olacağına inanmazdı hiç. Hayat ne olursa olsun akar, hafızada kalanlar ara ara gün yüzüne çıkar ama güne devam edilir diye düşünürdü. Aradan geçen yıllarda da böyle olmasını ummuştu ama her sabah aynı sancıyla uyanıyordu. Elini yanındaki yastığa uzatıyor, orada kimseyi bulamıyor, yataktan kalkmak azap oluyordu. Her anıyı, sahneyi, mesajı hatırına getiriyordu gün içinde. Nihal’in, sık sık her şeyi unuttuğu için sitem etmesinin altı da boş çıkmıştı böylece çünkü en ufak detay bile aklındaydı. Unutmadıkça acısı katlanıyordu. Günlük koşusunu yaparken farkında olmadan yine bu düşünceler aklına üşüşmüştü. Bir kahve alıp, parktaki banklardan birine oturdu. Hem nefesleniyor hem de insanları izliyordu. Cıvıl cıvıl bir hayat, özellikle de gençler. Birkaç liseli çimenlerin üzerine oturmuş tatlı kahkahalarla sohbet ediyorlardı. Az ilerde bir çift fotoğraf çekmekle meşguldü. Nihal ne kadar severdi fotoğrafları. Onun için müthiş bir hatıraydı fotoğraflar, bunun için bile kavga etmişlikleri vardı. Nihal’in aşırı hareketli, aşırı pozitif ve neşeli olması, her duyguyu zirvede yaşaması bir yandan hayatlarını kolaylaştırıyor bir yandan zorlaştırıyordu. Öyleydi yani. Seneler önce. Bu senelerde değişen ne oldu diye düşünmeye zahmet bile etmedi. Özlemekten, özlemden çıldıracak hâle gelmekten bıkmıştı artık. Telefonunu çıkarıp biraz gündeme baktı, kafasını dağıtmanın en iyi yollarından biri de sinirini ve mutsuzluğunu başka kanallara yönlendirmekti. O, ciddiyetle haber okurken yanına biri oturdu. Kafasını hafif eğerek baktı, küçük bir kız çocuğuydu bu. Kıyafetleri bu civarda oturan ailelerin giydireceği tarzda değildi. Kirli bir tişörtü ve bol bir eşofmanı vardı. Taş çatlasa 9 ya da 10 yaşındaydı. Saçlarını tek örgü yapmıştı ve güneşte kızıllaşan kahverengi saçları vardı. Kız, kafasını aniden çevirince Erkin gerildi. Bu kadar bakmasının sebebi de bugün her şeyin ona Nihal’i hatırlatıyor olmasıydı. Küçük kız, biraz sonra kalktı eliyle hafifçe Erkin’in dizlerine dokundu. Hadi der gibi bir el işareti yaparak yürümeye başladı. Erkin, çocuğun kaybolduğunu ya da yardım istediğini düşünmüştü. Dünya rezalet bir yerdi ve bunun için hiçbir şey yapamayacağının farkındaydı. En azından bir kız çocuğuna yardım etmiş olma fikriyle kalktı, küçük kızın yanından yürümeye başladı. Nereye gidiyoruz diye sormayı düşündü ama onu ürkütmek istemiyordu. Biraz sonra Nihal’in en sevdiği hamburgercinin önündelerdi. Küçük kız, sanki hep buraya gelirmiş gibi rahatlıkla içeri girdi. Senelerdir hiç buraya gelmeyen, bu sokaktan geçmemek için yol değiştiren Erkin’in ise kalbi sıkışmaya başlamıştı. Hiçbir zaman unutmamıştı, aslında yoğunluğu, sıkıntıları ona çoğu şeyi unuttururdu. Nihal en çok buna kızardı, “hiçbir şey hatırlamıyorsun bizle ilgili” derdi. O gittikten sonra en ufak şeyi bile hatırlar olmuştu bu ilk başlarda fazla acı çektiği için başına geliyor sanmıştı ama yıllar geçtikçe bunun bir ceza olduğunu anladı. Şimdi bu hamburgercinin önünde de bambaşka bir sınav veriyordu. Onunla gittiği yerlere gitmekten kaçınıyor, onun sevdiği şeylerden uzak duruyordu. Bunu sadece kendisinin yapmadığını, Nihal’in arkadaşlarının da bununla baş etmek için onu anımsatan her şeyden kaçtıklarını biliyordu. Küçük kızın arkasından adeta içeride sevgilisini her zamanki yerinde görecekmiş gibi ürkerek girdi. Küçük kız, sık sık geldiği bir mekânmış gibi rahattı, cam kenarında Nihal’in en sevdiği yere oturdu. Erkin’in adımları karışmıştı, yutkundu, durakladı. Kızın karşısına adeta kendini bıraktı. Garson menüleri bırakıp gidince kız büyük bir ciddiyetle incelemeye başladı. Nihal olsaydı bakar bakar kocaman bir hamburger yiyeceğim şimdi der, yarısını yine Erkin yemek zorunda kalırdı. Biraz sonra garson geldi, Erkin öncülük etmek için siparişini söyledi, küçük kız önce garsona sonra Erkin’e bakarak “Kocaman bir hamburger yiyeceğim şimdi” dedi.

Bölüm III

Bize böylece gözyaşı saydıran yaşamak adına
Ben o şafaktan beri ayaktayım

Bir gözleri ahuya zebun olan Muhibbi’nin romantiklik seviyesini tartıştığımız ekibin içerisinde bir vasfı olmayan tek kişiydim. Tamam, az buçuk elimizin kalem tutmuşluğu, iki üç öykü karalamışlığımız vardı ama Peyami Safa, Firdevsi’yi hurma ağacıyla kovaladığında yorumlarımızı biraz olumlu tutmamız gerektiğini idrak etmiştim. Ortam güzel sayılırdı, alışmak kolaydı. Ruhlar, yaşayan insanlardan daha yapıcıydı çünkü tartışmaların sonucu hiçbir yere varmıyordu. Bir kere bir Anadolu cin hikâyesi anlatmıştım da benimle üç gün dalga geçmişlerdi. Geçmişe dair anılarım buradaki diğer ruhlar kadar sağlam değildi. Neden bilmiyorum ama onlar yeryüzüne gidip, gezebilirken ben daha hiç çıkamamıştım. “Araf’ta Anksiyete” adlı bir kitap yazsam İletişim Yayınları talip olabilirdi. Fakat parasını kime gönderecektim ki? Ailemi bile zar zor hatırlıyordum. Safiye Erol, “hatırlamamak seni büyük bir mihnet yığınından kurtarıyordur belki. Yüzyıllarca burada kalabilirsin, ruhunu sancıyla kıvrandırmak için bu kadar çabalama” demişti. Biraz karışık durumlar vardı esasında kahramanlar bölümünde her milletin fedakâr insanları bulunuyordu. Herkes öyle el kol sallayarak giremiyordu. Yasak olduğu için değil ama o insanların etrafı öyle bir ışıkla çevriliydi ki yaklaşınca kendi kendinize burada olmamam gerek diyordunuz. Safiye annem (ona böyle seslenmemi kendi istemişti) gezintiye çıktığımızda oraya uğrayalım diye ısrar ederdi. Ben çok utanırdım, hiçbir şey yapamadan ölmüştüm büyük ihtimalle, kahramanlarla yan yana gelmeyi hak edecek bir geçmişim yoktu. Bir gün yine böyle kahramanlar bölümüne yürürken esmer bir adamla karşılaşmıştık. Hintliydi sanırım. Göz göze geldiler, başlarıyla selam verdiler ve yürümeye devam ettik. Büyülü bir andı. Yeryüzünde ayrıldıktan sonra yıllarca birbirlerinden haber alamamış iki âşıktılar, belki yeryüzündeyken unutmuşlardı birbirlerini, belki de hasretle anmışlardı. Bu hissi tanıyıp tanımadığımı hatırlamak istedim, kendimi zorladım. Hiçbir şey yoktu.

O gece, ırmağın sularına ayaklarımı uzatmış dururken gözümün önünde resmen birkaç görüntü canlandı. Birincisinde birine sarılıyor, öpüyor, gülüyordum. Yüzü görünmüyordu. İkincisinde yine arkadan gördüğüm adamın elleri dizlerinin üstünde ve kanlıydı. İçime bir ürperti geldi, acaba beni sevdiğim adam mı öldürmüştü? O yüzden mi kimse hatıralarıma kavuşmam için yardım etmiyordu? Çok sarstı bu beni, ama öğrenmek için can atıyordum. Irmağın diğer tarafında büyük bir eğlence vardı, şarkılar çalıyor eskiden insanların görmek için birbirini ezeceği sanatçılar bağdaş kurmuş ortak ezgilerde buluşuyorlardı. Oraya doğru dalgın dalgın yürümeye başladım. Hissiyatımın ağırlığıyla mücadele etmekte zorlanıyordum, bir ağaca tutunup yere dizlerimin üstüne çöktüm. Araf’ta ağlayan ilk ruh değildim ama ağlayınca tutunduğu ağacı kurutan tek ruhtum. Biraz sonra bir melek gelip beni kaldırmış, yatağıma taşımıştı. Duygusuz, ruhsuz, cinsiyetsiz ama çok güzeldi. Soru sormazdı, merak etmezdi, kızmazdı ya da üzülmezdi. Gülmezdi de bu biraz can sıkardı. Bizle büyük bir ciddiyetle ilgilenirdi. Görev meleğiydi tam. “hatırlamam lazım” dedim zorlanarak. “Unuttun mu?” dedi.

Yeryüzünde olsak bayılma derdim buna ama sorusuyla adeta kendimden geçmiştim. Tüm anılar birbirine giriyor, hangi yaşımda neyi hatırlıyorum anlamıyordum. Ne kadar süre öyle kaldım bilmiyorum, kalktığımda birkaç şey netleşmişti. Aklımda öldüğüm günkü anılarım taptazeydi şimdi. Spiritüel şeylere çok inanmama, ağzımdan çıkan her şeyin bir dilek gibi gerçekleşme ihtimaline çok bağlı olduğum için dikkat etmeme rağmen çok yanlış şeyler söylemişim. Hele de sokağa çıkmadan son söylediğim şeyler resmen beni sarıp sarmalamış. Aslında düşündüğüm ama içselleştirdiğim için beni tüketen cümlelermiş bunlar.

O gün neler olduğunu tüm ayrıntılarıyla hatırlamak için uzanıp gözlerimi kapattım. Karşımda deli gibi âşık olduğum adam, kapıdan çıktıktan yarım saat sonra öldürüleceğimi bilmeden benimle tartışıyor, bağırıyordu. Aslında çok sık tartışan bir çift değiliz, bu yüzden bu kadar hararetli ilerliyor konuşmalar. Mevzumuz, Erkin’in umursamazlığı üzerine çıkmıştı. İlk başta güzel güzel anlatıyordum ama cevapları artık beni çileden çıkarmıştı, bir süre sonra da ikimiz de ayakta birbirimize bağırıyorduk. Yine ve yine kalbimi pervasızca kıracak şeyler söyledikten sonra şöyle bir durdum. Kendimi izlemek çok garipti, durduğumdaki hissiyatımı tekrar yaşadım. Canım yanmıştı, çok sinirliydim. “Biliyor musun” dedim, gülümsedim “Allah, seni benimle sınayacak.”

Bölüm IV

Duaların hiçbir şeyi yoluna koymadığı bir zamandı
Ben o talandan beri ayaktayım

Hayatın döngülerden ibaret olduğuna hep inanırdı. Bugün de bu aşırı benzerliğin bir tesadüf olduğuna ikna etmeye çalışıyordu kendini. Küçük kızın hamburgeri gelince, aynı Nihal gibi önce patatesleri soslara batırıyor sonra o patateslerdeki sosu hamburgerine sürüyordu. Gözlerini kapattı, derin bir nefes aldı. Yaşanılan şeylerin bir rüya olduğuna inanmak istedi. Küçük kız “iyi misin” dedi kaşlarını çatarak. Erkin kendini topladı. “Evet, sizi tanıyalım küçük hanım. Adınız nedir?” dedi. Kız şaşırdı. Adını bilmiyor olması garipmiş gibi gözlerini kıstı. “İlay benim adım” dedi. Erkin hızlıca yerinden kalkıp kızın yanına oturdu. Yüzüne dikkatlice baktı sonra boynunda Nihal’inki gibi bir ben var mı diye odaklandı, bir benzerlik yoktu. Aklına bin tane ihtimal geliyordu. “İlay, hiç Zerefşan diye biriyle tanıştın mı?” dedi. İlay gülümseyerek “Zerefşan’ı tanıyor musun?” dedi. Artık bacaklarının çözüldüğünü hissediyordu, kendini bıraksa düşüp kalabilirdi. Kız sırtındaki Barbie resimli çantadan küçük bir bebek çıkardı, kızıl saçlarıyla el yapımı bir bebekti bu. “Zerefşan bu mu?” dedi artık sesi titriyordu. İlay kafasını salladı. Yemek bitene kadar tekrar konuşmadılar, yaşananları sindirmek için biraz dışarıya baktı, hesabı ödedikten sonra çıkınca sigara yaktı hemen. İlay, sigaraya şöyle bir baktı, içtiğine kızıyor gibiydi. Yürümeye başladılar yine. Kızın müthiş bir sessizliği vardı, yüzünden hiçbir şey anlaşılmıyordu. Bugüne kadar inanmayı reddettiği şeylerin tamamını şimdi yaşıyordu. Doğaüstü bir şeyler oluyordu ama hiçbir açıklaması da yoktu. Şimdi de küçük kız onu eski mahallelerinin olduğu yere doğru çekiyordu. Nihal’in iş yerine yakın diye buraya taşınmışlardı. Az ilerisinde bir kilise vardı, sık sık gider oradakilerle konuşarak dil öğrenmeye çalışırdı, tercümanlık yapmasına rağmen kelimelere olan aşkından sürekli gidip oradakilerle konuşur, turistlere Türkçe birkaç kelimeyi sorar, karşılığını not alırdı. Orada çok sağlam dostları vardı. Nihal öldüğünde o pazar kiliseden sonra mezarlığa gitmişler, ona şarkılar söylemişler, şiirler okumuşlardı. Erkin’i de çok ısrarla davet etmişlerdi. Gözlerinden yaşlar döküle döküle çiçekleri bırakıp, toprağına yüzlerini sürmüşlerdi. O günden sonra bu mahalleye uğramamış, taşınma işlemlerini bile kendi yapmamış, kiliseden tanıdıklarının telefonlarını da açmamıştı. Nihal’i ne kadar tanıyan varsa mesafeliydi artık. Nihal’in çok sevdiği kahraman Macar amcası Andris, hiç aksatmadan çiçeklerle bezerdi mezarını. Erkin, yaşarken yapamadıklarının sızısıyla mücadele etmekten yorulduğundan artık mezarlığa da gitmez olmuştu. İlay ise şimdi Erkin’in tişörtünden tutmuş sakin sakin yürüyordu. Kilisenin önünden geçerken durdu, kafasını kaldırıp yukarı baktı. Davetliymiş gibi büyük bir dikkatle içeri girdi, Erkin de arkasında tabii. Bugün kalabalıktı, içerde konuşmanın sesi geliyordu. Turistler gelmişti yine demek ki. İlay sanki buranın müdavimiymiş gibi emin adımlarla içeriye girdi, dikkatle sıraları süzdü. Arkasını dönüp Erkin’e baktı, kafasıyla gir işareti yaptı. Önlere doğru ilerlerken insanlar ona baktı, cemaatten çok kişi vardı tanıdığı, selam verdi başıyla. Şaşkınlıklarını görmemek için yere bakıyordu. İlay, sanki seçmiş gibi Andris’in eşi İlona’nın yanına oturdu. Andris de bir yan sandalyedeydi. İstemeyerek o da İlay’ın yanındaki koltuğa oturdu. Andris de fark edecek miydi acaba garipliği merak ediyordu. Özellikle de Nihal’in bir kızım olursa İlay Zerefşan olacak göreceksiniz diye dolaştığını bildikleri için tepkilerini görmek istiyordu. İlona, Erkin’e şefkatle baktı, İlay’ın bacaklarının üstünden uzanıp Erkin’in elini sıktı. Bu temas bile çok ağırdı onun için ellerini yumruk yapıp sahneye odaklandı.

Papaz artık ezberine aldığı İncil’i insanların gözlerinin içine bakarak okuyordu. Erkin’i fark etti. Yutkundu ve okumaya devam etti. “İşte size bir sır açıklıyorum. Hepimiz ölmeyeceğiz; son borazan çalınınca hepimiz bir anda, göz açıp kapayana kadar değiştirileceğiz. Evet, borazan çalınacak, ölüler çürümez olarak dirilecek ve ölümsüzlüğü giyinince, “Ölüm yok edildi, zafer kazanıldı” diye yazılmış olan söz yerine gelecektir.

Ey ölüm, zaferin nerede?
Ey ölüm, dikenin nerede?                                                                          

Bunaldı, daraldı, oradan kaçmak istiyordu. İlay, tümüyle sahneye odaklanmıştı, ağzı hafif aralanmış, kaşları çatılmıştı. Belki de ilk kez geliyordu bir kiliseye. Ayin bitip de kapıya çıkma vakti geldiğinde adeta koşar gibi çıktı, yine sigarasını aradı sinirli sinirli. Papaz turistlere birkaç Meryem tasviri hakkında bilgi veriyordu. Andris ise İlay’ın elinden tutmuş yavaş yavaş yürüyordu. İyice zayıflamıştı, bastonuna dayanarak duruyordu. İlona’nın da öyle gözlerinden yorgunluğu belli oluyordu ama her şeye rağmen çok asildi. Nihal, “İlona gibi olsam var ya hiç kimse benle uğraşamazdı” derdi. Çok özenirdi onlara. Erkin’in yanına geldiklerinde Andris başka tarafa çevirdi suratını. İlay “Aa! Küs müsünüz” dedi çocuk sesiyle. Hiç kimse cevap vermedi. İlona, tebessüm ederek “İyi misin oğlum” dedi. Erkin bu soruyu sormalarına ihtiyacı varmış gibi elleri titredi, gözleri doldu. Kafa sallayabildi sadece. “Senin kızın mı?” dedi Andris sinirli bir sesle. “İlay mı koydun bir de utanmadan” dedi. Yaşlı huysuzluğunu tam anlamıyla almıştı. Erkin istemsizce güldü, “Ne ara evleneceğim de bu yaşta çocuğum olacak Andris” dedi. Andris kıza dönerek “Sen ne zaman doğmuşsun bakayım?” diye sordu. Kız “15 Ağustos 2018” dedi büyük bir bilmişlikle. İlona, Andris düşmesin diye kolundan tutarken Erkin’in iyice siniri bozulmuş, gülmeye başlamıştı.

Bölüm V

Ölümden korkup da sonunu sayan
Ölür gider yar koynuna giremez.

Uzunca bir süre tartışmanın saçmalığını, neden böyle yaptığımızı düşündüm. Dolmuştum, kendimi çok sıkmıştım. Hangi sorunu dile getirsem sanki ben bunları büyütüyormuşum, gündeme getirerek onu sıkıyormuşum gibi davranıyordu. Sürekli “yeter, bıktım, sıkıldım, istemiyorum konuşmak” gibi şeyler söyleyerek sonuca bağlamayı öteliyor, o öteledikçe bu şeyler benim aklıma daha çok yerleşiyor, günümü zehir ediyordu. Birbirimizi çok seviyorduk ve çok güzel vakit geçiriyorduk. Tanıştığımız günden beri bu böyleydi ama tanıştığımız günden beri de aynı şeylerin tartışması dönüyordu. Erkin’le sevgimizi gösterme biçimlerimiz farklıydı, bu farklılık beni bazen onun sevmediğini düşünmeye kadar götürüyordu. Yıllar geçtikçe aştığımız şeyler olduğu kadar aşılmayan şeyler de vardı. Onunla kötü olmaktan, yatağa küs girmekten nefret ederdim. Bunlara harcayacak enerjim yoktu, kavganın ortasında sarılır, öper sonra konuşurdum. Dinliyor muydu bilmiyorum ama diğer türlü kopup gidebilecek çok noktaya gelirdik buna eminim. Şimdi o evde, o lafı söyleyip çantamı alıp çıkışımı görüyorum. Çok geç bir saat değil, akşam 6 civarı, pazar günü. Sabah Andris ve İlona ile kiliseye gidip sonra da kahvaltı yapmıştık. Biraz gezip eve geldik, tartışma Erkin’in sürekli bir şeyleri söylemeyi “unutması” ile başladı. Biriyle tanıştığını, bir yere gittiğini, bir şey olduğunu. Her şeyi güya unutuyordu. Aslında bu söylememenin altında başka sebepler aramam gerekirdi ama kocamın bu seviye düşeceğini sanmıyordum. Benim Erkin’im yapmaz değil de tenezzül etmezdi daha çok. Bu tamamen onun umursamazlığı, ben özgürüm, anlatmak zorunda değilim kafasında olmasından kaynaklanıyordu. Evlenmiştik ama hala adam beni hayatının ortasında göremiyordu. O da bu düşüncelerimi saçma buluyor, öyle bir şey olmadığını söylüyor tartışma büyüyordu. Sonunda çantamı alıp çıktım, merdivenlerden inerken kapının açılma sesini bekledim. Açılmadı. Bingo. Umursamazlığı yine şaşırtmamıştı. İçimden çok büyük bir sinir yükseliyordu. Hızlı adımlarla yürüdüm, ara sokaktan geçip tekelin önünde durdum. Bir sigara aldım -nefret ederdim- içki tarafına bakarken bir bağrışma koptu. Dışarıda taş çatlasa 15 yaşında bir çocuğu bir grup sıkıştırmış, gasp etmeye çalışıyorlardı. Ne dedikleri anlaşılmıyordu, hangi dilde konuştuklarını anlamaya çalıştım. Dillere aşinaydım çünkü tercümanlık yapıyordum. Arapça bağırarak dağılın dedim ama umursamadılar. Öyle sinirliydim ki üstlerine doğru yürüyüp ayırmaya çalışmak gibi bir hata yaptım. Kaç kişilerdi sayamadım ama bıçak darbelerini sayıyordum. 48 kere. Ruhumun bedenimden ayrıldığı anı da gördüm sonunda. Erkin’in gelişini, yıkılışını, ağlayışını… Bedenimi kucaklamak istemiş, avuçları kan içinde kalmıştı. Paramparçaydım hem bedenen hem de bunları tekrar hatırladığım için. Saçma sapan bir sokak kavgasında, belki kamera kayıtlarından bulunamayacak, kaydı bile olmayan salak üç beş gaspçı ne idüğü belirsiz erkek tarafından öldürülmüş olmak canımı çok sıktı. Şanlı bir ölüm bekliyordum, bir şeyin için mücadele ederken ölmek istiyordum. Bunun dışında Erkin’in üzüntüsüne de müthiş canım sıkıldı. Keşke o son sözü söylemeseydim. Ben yine ölürdüm ama en azından aklında son kalan cümlem o olmazdı. Senden nefret ediyorum bile desem bundan daha iyi bir son olurdu bizim için.

Hastanede Efsun’un, -en yakın arkadaşımdır kendisi- Erkin’in göğsünü yumruklayışını gördüm, sonra bir ameliyathaneye girdim ve gerisini hatırlamıyorum. Sorumlu Melek’ten rica edince gösterebilirim elbette dedi, izlemeye başladım. Ruhum etrafta serkeş dolaşırken cenaze evi ailem, arkadaşlarım, tanıdıklar tarafından yıkılıyordu. Kardeşim, en sevdiğim kitabı kucağına almış, gözlerinden yaşlar akıyordu. Kitabın arasına çiçek koyduğum kısmı açıktı: “Sevilenler, insanı hasretle inleten hatıralar bırakmayın.”

Ertesi gün sabah beni yıkamaya götürdüler. Burayı görmek istemedim, kendime eziyet etmekle uğraşamazdım. Cenaze namazından sonra mezarlıkta o kadar çok insan gördüm ki. Hiç ummadığım kişiler vardı. Belki de bazıları oh iyi oldu demeye gelmişti bilmiyorum ama sevdikleri için gelenlerin varlığı beni çok mutlu etti. Tabuttan kefene sarılmış bedenimi çıkardılar, Erkin mezarın içine indi, beni kucağına aldı ve öyle göğsüne bastırmış vaziyette kaldı. İmam “oğlum ölüye eziyet olur, bırak hadi” dese de kıpırdamadı. En son babam tüm üzüntüsünü bırakarak, ona destek oldu ve aşağı inip beraber bıraktılar beni. Çok zor bir sahneydi, görmek bile beni bu kadar sarstıysa onları düşünemiyordum. “Bu kadar” dedi Melek. Gerisini gösteremezmiş, özel hayat ihlali yüzünden herhalde. Onları görüp göremeyeceğimi sordum. Karşılarına çıksam bile beni göremeyeceklerini ama onları hiçbir olağanüstü şeyle karşılaştırmamı tembih etti. Sonra “kaç sene oldu, insan hatıraları zayıftır, olağanüstü bir şey bile olsa senden bilmezler” dedi. Şaşkınlıkla “Kaç sene oldu?” dedim. “8” dedi düz bir biçimde. Öleli 8 yıl olmuş. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Öldüğüm tarih 2018 ise şimdi yok artık 2026’da mıyız? Kimse beni hatırlamaz gerçekten. Gitmesem mi diye düşündüm, unutulduğumu görürsem daha çok üzülürdüm, burada da zaman geçmeyeceğine göre kıyamete kadar nasıl dururum?

Biraz düşündüm, en azından iyi olduklarını görsem yeter dedim. Melek sanki sürekli yaptığım bir şeymiş gibi “Git o zaman” dedi. Ve kendimi bir anda ailemin evinin içinde buldum.

Çok özlemiştim odamı, artık tam olarak odam sayılmazdı ama birçok eşyam vardı. Evlendikten sonra da bir şeyleri kaldırmamışlardı. Kardeşim artık burada yaşamıyordu anlaşılan. Annemle babamı gördüm. Eğer canlı kanlı bir insan olsaydım dizlerimin bağı çözülürdü. Bir anda yaşlanmışlardı sanki; çok yorgun, çok durgunlardı. Eski kahkahaları yoktu belli. Yanlarına gidip biraz oturdum, başımı dizlerine koymak isterdim ama teknik olarak mümkün olmadığı için yeltenmedim. Vakit nasıl geçti anlamadım onlarla bir şeyler izlemiştim, onlar uyumaya gittiğinde karanlık odada tek başıma kaldım. Cesaretim yoktu, Erkin’i görmeye gidersem ve yanında biri olursa. Bu düşünce öldükten sonra bile insana bir yükmüş. Yine de onu görmem gerekti, dünyaya bizi kaç kere gönderiyorlar bilmiyordum. Belki tek hakkım vardı. Gözlerimi kapatıp onu düşündüm. Ev değiştirmiştim, cama vuran yağmur sesine sıçradım. Evin içinde gezmeye başladım, klasik bir Erkin hayatıydı. Hiçbir yerde bir tane bile fotoğrafımız olmadığına göre evlenmişti yeniden ya da sevgilisi vardı. Yatak odasının kapısında durdum, biraz bekledim kendimi sakinleştirerek içeri girdim. Tekti, tek başına uyuyordu. Canım sevgilim, ne kadar yorgun görünüyordu. Yanına uzandım, eskiden yüzünü ezberlemek için yaptığım gibi parmaklarımı yüzünde gezdirdim. Başkasına dokunduğumda ellerimin içinden geçeceğini biliyordum ama Erkin de öyle olmuyordu. Dokunabiliyordum ona. Eğilip öptüm, bu hissi uzun zamandır yaşamadığım için ben de bir süre gözlerimi kapattım. Çok üzgünüm, seni çok seviyorum diye fısıldadım. Gözlerini açmadan “Nihal uyu artık, sabah kalkamayacaksın” dedi. Ağlamaya başladım, bunu duymayı hiç beklemiyordum. O kadar doğal, o kadar rutindi ki bu aslında ama ben artık orada değildim. Gözlerimden yaş akmıyordu ama ağlıyordum bu garip bir durum, ruhun ıstırabı sanılandan daha da ağırmış. Yatağın içinde kollarının arasına kıvrıldım. Onunla uyudum. Ne zaman sabah oldu bilmiyorum telefon sesiyle yerinden fırladı, konuştuğu kişiye “tamam, giyinip çıkarım” dedi. Bir süre yatağın içinde başını ellerinin arasına alıp oturdu. Kalkıp duş aldı, üstünü giydi. Onu izlemeyi çok özlediğimi fark ettim. Telefonunu, anahtarını aldıktan sonra dolabın önüne gitti, iki tane kıyafetim orada asılıydı. Biri öldüğüm gün üstümde olan elbise, diğeri de onun bana doğum günümde aldığı gömlekti. Üst tarafta duran şalımı aldı, kokladı ve kapattı kapağı. Bunu görmeyi hiç beklemiyordum. Yaşıyor olsam; 8 yıl, 8 koca yılda Erkin’in benim adımı bile hatırlamayacağını düşünürdüm. Hayatıma devam ederim derdi hep. Çok insan kaybettim, yaşarım sensiz de derdi. Peşinden yürümeye başladım, birlikte arabaya bindik. Evimizin, pardon eski evimizin olduğu mahalleye doğru gidiyordu. Kiliseyi görünce gülümsedim. Burayı da çok özlemiştim, camimizi de özlemiştim. Tercümanlık yaparken özelikle Arapça konuştuğum bir kafile ise onlara bir ibadethaneden diğerine geçerken müzik açardım, aslen bir Süryani müziği olduğu düşünülen, Hz. Meryem’in Hz. İsa için yaktığını bildiğim bir ağıt olan Da’ouny Ajoud çalardı otobüste. Sonra duraksız bir Anadolu türküsü serisi başlardı. Türk kültürünü, Türk milletinin değerlerini tanıtmaktan çok zevk alırdım, kimseden duyamayacakları halk hikâyelerini dinlerlerdi benden. Bazen korkutur, bazen duygulandırırdım. Ama en çok aşktan bahsederdim, bu topraklarda bir destana konu olamadan kaybolan aşklardan.

Araba; canım dostlarım, manevi ailem İlona ve Andris’in evinin önünde durdu. Kapıdan yavaş yavaş çıktılar. İnanamadım. Bu benim ilahi söylenirken daha yüksek notaya kim çıkacak diye yarıştığım Andris amcam mıydı? O kadar yaşlanmıştı ki hayret ettim. Güzeller güzeli İlona’nın ise ışıltısı sönmüştü. Çok fazla acı görmüşlerdi demek ki. Benim önde oturduğumu bilir gibi arabanın arkasına bindiler. Bir hızla gidiyorduk, asla bilmediğim yerlerdi buralar. Gecekondular vardı, sokaklar daracıktı. Şehrin bu tarafına geçmemiştim hiç, gerçi yer yön duygum zaten çok az olduğu için geçsem eve dönemezdim. Bir evin önünde durdular, aşırı tanıdık geliyordu bu ev bana. Beraber kapıya gittik, güzel, gençten bir kadın açtı. “Aa, bak kim geldi İlay! Erkin abin” diye seslendi hemen. Bir dakika. İlay mı? Küçük kız gelip, hiç tanımıyormuş gibi baktı. Annesinin eteğinin arkasına geçti. Onu tanıyordum, araftaki kızdı bu. Avucuma örümcek koyan kızdı. Ölmeden nasıl oraya gelmişti, her şey karman çorman oldu. Erkin, eğilerek “İlaycığım beni hatırlamıyor musun? Seninle çok yere gittik, gezdik. Andris amcayı hatırlarsın belki hı?” diye sordu. Kız kafa sallıyordu. Gerçekten hatırlamıyordu. Erkin bizimkilere dönerek hayal kırıklığıyla “Gördünüz mü, demiştim size” dedi. Çok üzgünlerdi. İlona “Peki siz eşinizle konuşabildiniz mi hanımefendi?” diye sordu. Kadın, tereddütle utanacak bir şey söylermiş gibi “Konuştum da asla olmaz diyor. Biz çocuğunu satacak insanlar mıyız diyor. Benim de gönlüm razı değil ya belki hayatı daha iyi olur diye heveslenmiştim” dedi. Hayda. Şimdi bir de kız çocuğu evlat ediniyorlardı. Hem de ölü bir kız çocuğunu. Herkes susmuştu, kızın yanına yaklaştım gözlerine baktım. Hayır, ölü değildi. Ruhu oradaydı gayet. Erkin “yanlış anlamazsanız, hastaneye teyit ettirdiniz mi doğum tarihini” diye sordu. Kadın kızmıştı “Kızımın doğum tarihini biliyorum 15 Ağustos 2018’de doğdu. Akşam yedi buçuğa doğru hem de.” dedi. Hasiktir çektim. Umarım kimse duymamıştır küfrümü ama gerçekten bu nasıl olabiliyordu? Bu, bu benim öldüğüm tarih…

Bölüm VI

Elleridir kınalı hep karavaşları şeker-leb
Kargı gibi uzun boylu gül yüzlü güzeller yatar

İlay’ın Nihal’e olan benzerliğini sadece Erkin değil İlona ve Andris de fark etmişti artık. Sık sık kıza sorular soruyorlar ve birebir Nihal’le aynı cevapları alıyorlardı. Bu nasıl mümkün oluyor diye birbirlerine baksalar da mümkündü işte, karşılarında duruyordu. Kızı ailesinin evine götürdüler, yaşananları sindirmek için zamana ihtiyaç vardı. İlay’ın meraklı gözleri ve sürekli sorulara “niye ki” demesi pek yardımcı olmuyordu. Evin önüne geldiklerinde İlona kızın elini tuttu, önünde diz çöktü. Gözlerinin içine baktı. Kız sakince baktı ve gülümsedi, İlona’nın gözlerinden yaşlar akmaya başladı. Bir kadın koşarak geldi ve İlay’ı kucağına alıp defalarca öptü. Annesi olmalıydı, çok telaşlanmıştı. Saatlerdir ortada yoktu çocuk çok normaldi. Açıklama yapmak için Erkin yanlarına doğru geldi. “Kaybolduğunu düşündük yardım etmek istedik” dedi. Kadın, çocuğu yere bırakıp elini sıkı sıkı tuttu. “Sağ olun, Allah razı olsun” dedi yere bakarak. Andris bastonuna dayanarak birkaç adım attı. “Burada mı oturuyorsunuz hanım kızım” dedi. Kadın başıyla onayladı. Pek mahcup duruyordu. Andris’in içi burkuldu, çok fakirlik çekmişti o da. Bilirdi böyle evleri, çocukların erken yaşta işe başlamalarını, annelerin elleri yüreklerinde beklemelerini. Kadın içeriye buyur etti, aslında girmemek gerekirdi biliyorlardı ama meraklarına engel olamıyorlardı. Evin salonu ve iki odası vardı. Tek çocuktu İlay, yıllar sonra olmuştu. Bebek rahimde tutunamıyordu, hamile kalıyor ve düşük yapıyordu. Bunları anlatırken de kadın yine yere bakıyordu. İlay, Erkin’in elinden tutup odaya doğru götürdü, diğerleri de peşinden gitti. Pembelerle dolu bir odaydı. Üçünün de yüzünde bir gülümseme oluştu. Tek evlatları vardı ve onu mutlu etmek için imkânsızlıkları zorlamışlardı. Ona bir oda yapmış, hayalindeki gibi süslemişlerdi. Andris aklına takılanları daha çok tutamayacaktı. “Neden İlay dediniz ismine bir özelliği var mı?” dedi. Kadın ilk defa gülümsedi, “Biriyle tanışmıştım da ben hastanede, o söylemişti. İlay koy, ömrü uzun olsun demişti.” İlona söze girdi, “Nasıl biriydi acaba, hatırlıyor musunuz? Benim kızım da çok isterdi bir çocuğu olursa İlay koymayı da ondan soruyorum” dedi. Kadın düşündü, nasıl tarif edeceğini bilemedi. “Böyle kızıl saçlı, sizin boylarda, hep gülümseyen, güzel biriydi.” dedi. Tesadüfler akıllarını karman çorman etmişti gerçi artık tesadüf olduğunu da düşünmüyorlardı. Nihal kadın doğuma tercümanlık yaptığı birini götürmüş ve bu aileyle karşılaşmıştı büyük ihtimalle. Peki ama niye söylemişti ki bu ismi? Normalde kimseyle paylaşmazdı. Çocuk nasıl onun tüm sevdiği şeylere hâkim olabiliyordu? Müsaade isteyip kalktılar, İlay onlar otururken evin önünde oturan arkadaşlarının yanına gitmişti. Vedalaşma vaktinde geldi hepsine tek tek sarıldı sonra tekrar gitti. Her şeye rağmen o hala bir çocuktu.

Arabada sessizlerdi, kimse aklındakileri dile getirebilecek gibi değildi. Andris “burada dur” dedi. İndi, yavaş yavaş ilerledi, çiçekçiden bir buket papatya aldı. Arabaya binince “mezarlığa gidelim” dedi.

Mezarlık ıssızdı, korkunçtu. Nihal ise çok severdi mezarlığa gitmeyi, her seferinde ziyarete gidip dua edecekmiş gibi değil de böyle onlarla çay, kahve içecekmiş gibi süslenirdi. Sık sık Halide Edib’in “Bu ıssız Anadolu mezarlıklarında kaç sevgili bıraktık geçtik” sözünü tekrarladı. Ziyarete gittikleri tanıdıklarla uzun uzun konuşur, -aslında mezar taşlarıyla- onlara gelemediği zamanda yaşananları anlatırdı. Erkin, beklerdi köşede. Dua eder, topraklarını düzeltir, biraz sohbet eder, papatyaları tek tek toprağa yerleştirir sonra da eğilip toprağa yanağını sürerdi. Çok sık mezarlığa gitmezlerdi ama son zamanlarda nedense ısrarcı oluyordu Nihal. “Bu ay gidelim lütfen” deyip duruyordu. Şimdi onun mezarına geliyor olmak her seferinde daha çok kalbini daraltıyordu. Tek başınayken bunu yapmak daha kolaydı, ağladığında, bağırdığında kimse duymazdı. Geceleri gelirdi o yüzden ama şimdi hep beraber geldikleri için sakin kalmalıydı. Mezarın üstü bomboştu, çiçekler çürümüş. Ne kadar zaman oldu acaba gelmeyeli. 6 ay belki de. Peki, Andris’le İlona da mı gelmemişti? Nihal’in ailesi uzaktaydı ama arkadaşları buradaydı. Garipsedi bu durumu, yıllardır ilk kez boştu mezarı. Andris zorlanarak da olsa mezarın kenarına oturdu. Çiçekleri toprağı severek bıraktı. Biraz sonra İlona’yla dualarının sesi birbirine karıştı. Çok ağladılar, Erkin dişlerini sıkıyordu çenesi ağrımaya başlamıştı artık. Toprağa dokunmadı, uzak durmak istiyordu. Aşmak istiyordu. Psikolog ne demişti? “İntikam ve kinini yenebiliyorsun ama suçluluk duygunu yenmeye direniyorsun.” Elbette öyleydi, her şey benim suçum diye düşünüyordu. Kırıp döktükçe, umursamaz davrandıkça tüketmişti ama hep oradaydı Nihal. Hiç gitmiyordu, hep yanındaydı. Buna o kadar güveniyordu ki, Nihal’in koşulsuz sevgisinin artık bir zaaf gibi olduğuna inanıyordu. Her yaptığı şeyi “ne kadar kızabilir ki” diye düşünerek yapıyor, kavga esnasında da çoğu zaman manipüle edip onun düzeltmeye çalışmasını bekliyordu. Bunların hiçbirini ilişkideyken fark etmemişti. Nihal öldükten 1 yıl sonra etrafındakilerin zoruyla psikoloğa gidince anlamıştı. Nihal’i hiç tanımayan, istese de artık tanıyamayacak birine içini dökünce işlerin bu noktaya gelmesindeki her şeyi kendine bağlamıştı. İlona ve Andris’i evlerine bıraktıktan sonra eve geldi, kendini yatağa bıraktı. Zihni bomboştu adeta. Kız, Nihal’e aşırı benziyordu, günlerce onunla dolaşmış her şeyi sormuştu fakat şimdi hatırlamıyordu. Delireceğim diye düşündü, hepimiz böyle böyle delireceğiz. Banyodan bir ses geldi, kafasını oraya doğru çevirdi. Nihal’i görür gibi oldu, kalbi patlayacak gibi atmaya başladı ve tam o sırada bir deodorant yuvarlanarak yatağın önüne geldi.

YAZAR

Mişa Dirahşan

EDİTÖR

ekrem müftüoğlu

Editörden not: Mişa Dirahşan yine nefis bir hikâyeyle karşımızda! Hikâyeyi önümüzdeki hafta bugün neşredeceğimiz ikinci parçasıyla bitireceğiz. Keyifli okumalar dileriz…

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir