Öncelikle belirtilmesi gereken ilk husus, dezavantajlı yahut hak kaybına uğramış kişi veya grupların durumlarını en iyi ifade edebilecek olanlar yine kendileri olacağı için üçüncü taraflarca söz haklarının gasbedilmemesi gerektiğidir. Diğer bir deyişle, hak talebinde bulunacak olanlar, eksik bırakılmış yahut gasbedilmiş olan hakların detaylarına herkesten daha fazla vâkıf olduğu için bu hakların teminini kendileri sağlamalıdır. Bu yüzdendir ki bu mağduriyete dahil olmayanların bu durumlar hakkındaki yorum ve yargıları iyi niyetle yapılmış edim ve söylemler olmaktan daha cüretkâr tavırlar sergilememelidir. 

Konu kadın hakları, peki neden bir erkek konuşuyor? Özellikle de girişte yapılan söylemle çelişircesine. Buna verilebilecek en makul cevap şudur ki ilkin, bu haklı davada taraf belli etmek kaygısı taşımak, ikincil olarak ise bu mücadelenin zafere ulaşmasında ufak da olsa bir katkı sağlayabilmek gayesine sahip olmaktır. 

Asıl meseleye gelmeden önce, hâlen daha bu yazının bir kadın tarafından kaleme alınmamış olmasından rahatsızlık duyan okur için şunu belirtmek isterim ki bu yazıyı kaleme alma cüretini kendimde bulmama kaynaklık eden isim, Jhon Stuart Mill’dir. Siyaset felsefesi tarihinde yüce insan Platon’dan sonra doğrudan “kadın sorunu”na dair kaygıyla yaklaşan ilk erkek filozoftur, demek yanlış olmaz sanırım. 3 yaşında Grekçe öğrenen, 8 yaşında Platon okuyan Mill, kadın ve erkek eşitliğinin tesis edilmesi için liberal ve faydacı paradigmaları uzlaştırıp kadının bağımsızlığı için fikrî çalışmalar yapmıştır. Mill eğer konuşmamış olsaydı feminist hareket ilerlemesinden ve haklılığından bir şey kaybetmezdi fakat şüphesiz bazı eksiklikleri yahut gecikmeleri olurdu. 

Mill gibi büyük bir atılım gerçekleştirmek yahut kuvvetli bir teori üretmek gibi bir gayem yok. Yalnızca ehemmiyet verilmesi gerektiğini düşündüğüm bir konuyu kendimce tekrar gündeme getiriyorum. Peki nedir o konu? Antagonizma. Yani siyasalın özü.

Hâlen daha tartışmalı olarak kabul edilse dahi Carl Schmitt, siyasalın özünü en iyi kavramış ve ifade edebilmiş siyaset bilimcilerden biridir. Kısa bir şekilde Schmitt’in görüşlerini özetlemek gerekirse: Nasıl ki sanatın özü güzel ve çirkin, ahlakın özü iyi ve kötü, iktisatın özü kâr ve zararsa; tıpkı bunlar gibi siyasalında bir özü vardır ve bu dost/düşman ayrımıdır. Peki dost/düşman ayrımı derken neyi kastediyoruz? Elbette ki kişisel görüşler çerçevesinde nitelenen bir ayrım değil bu. Bir örnekle açıklamak gerekirse: Yüksek sesle müzik dinlediği için düşman kesildiğin komşun değildir, buradaki kasıt, eğer komşun farklı bir etnik kimliğe yahut dinî görüşe sahip olduğu için aranızda bir husumet oluyorsa işte bu siyasaldır, dost/düşman ayrımındadır. 

Çağdaş siyasal teoride ise bu kuram hem karşılık bulmuş hem de eleştirilmiştir. Chantal Mouffe gibi siyasalın özünü kavramaya yönelik çalışmalar sürdüren siyaset bilimciler, Schmitt’in kuramı üzerine gitmeyi tercih etmişlerdir. Nihayetinde Mouffe, siyasalın özündeki antagonizmayı agonistik bir siyasal düzleme çekmeyi önermiş, bugünün dünyasında mevcut pek çok sorunun çözümü için bu anlayışı öne sürmüştür. Peki agonistik ne anlama geliyor? Kabaca Schmitt’in dost/düşman ayrımını (antagonizma), tabiri caizse yumuşatarak bir biz/onlar (agonizma) ayrımına evriltmektir, diyebiliriz. 

Yeterince laf kalabalığı yaptıysak asıl konuya giriş yapıp yazıyı fazla uzatmadan sonlandıralım. Öncelikle belirtmek gerekir ki feminizm, siyasal bir hegemonyanın ürünüdür. Multidisipliner çalışmalar ve farklı pratik mücadelelerle birçok koldan çözümlenmeye çalışılan bir sorun olsa da “kadın”ın siyasala içkin sorunları çözümlenmedikçe diğerleri havada kalacaktır. Bu noktada ise mevcut hegemonyanın kadına yeter-gördüğü siyasal, yıkılıp yerine bir yenisi inşa edilmesi suretiyle bertaraf edilmelidir. Diğer türlü bir inşa etme sürecine girilmemesi, mevcut hegemonik düzeni onamak anlamına gelir. 

Toplumsal çatışmada en önemli yerlerden birine sahip “kadın hakları” konusu, bir tür biz/onlar ayrımı belirlenmedikçe ne sistematik bir ilerlemeyi sürdürülebilir kılabilecek ne de aksi yönde gelen tehditleri öngörebilme lüksüne sahip olacaktır. Peki nasıl olacak bu ayrım? İlk akla gelen ve makul sayılabilecek hâliyle, biz/onlar ilişkisinin temel düzeyde kadın/erkek olarak kurulduğunu söyleyebiliriz. Lakin şunu sormak gerekli, bu ifade durumu çözüme kavuşturmaya muktedir midir yahut doğruluğu kesin suretle sorgulanamaz mıdır? Bu soruya feminist teorinin radikal kanadının vereceği yanıt şüphesiz bellidir, haksızlar da demiyorum. Çoğu teori pratikte kazanç elde edebilmek adına radikalleşmelidir, en azından belli ölçütlerle. 

Kadın/erkek şeklinde yapılacak bir ayrım, kadın hakları konusunda erkek cephesinden gelebilecek destekleri es geçmek problemini de beraberinde getirecektir ya da kadın cephesinde oluşan gediklerin görmezden gelinmesi sorununu doğurabilecektir. Ayrıca bu tür bir ayrımın biz/onlar şeklinde olmaktan ziyade antagonizmayı körükleyecek nitelikte bir dost/düşman ayrımı olduğu da söylenebilir. Buna karşın bir ayrım yapmaksızın yekûn bir mücadeleye girmeye kalkmak, şüphesiz kaosa zemin hazırlayacak hatta belki de hareketin dinamikliğine ve haklılığına zarar verecektir. Bu yüzden yapılabilecek olanın en makulü, biz/onlar ayrımının belirlenmesi ve egemen iradeye hak talebinde bulunacak olanların harekete süreklilik kazandırması olacaktır. Burada bu ayrımı kesinleştirmek yahut kadınlara akıl vermek gibi bir gayem yok, yalnızca farklı bir bakış açısı getirebilmek yahut hâlihazırda düşünülenleri sağlamlaştırmaktır derdim. 

Ayrımın kadın haklarını savunanlar/savunmayanlar şeklinde düz bir mantıkla yapılacak olan türünün de çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü mücadelenin savunusu için gerekçeler kişilere göre değişebilmektedir. Nitekim hareket yalnızca “kadın hakları” olarak değil, bugünün pek çok sorunuyla da ilişkili olan bir hareket olma niteliğine erişmiştir. Şöyle ki nasıl ilk dalgada feministler yalnızca oy hakkı gibi haklar için mücadele etmiş ve bunları elde edince hareketin dinamizmini kaybetmişse; yahut ikinci dalgada hareket içindeki beyaz-siyah, alt-üst sınıf gibi hizipleşmeler yine hareketi sekteye uğratmışsa; bugün benzeri şekillerde düşülebilecek tuzaklar yine bu haklı davanın zararına olacaktır. Ayrıca “kadın hakları” olarak bahsettiğimiz mefhum yalnızca kadınlar için değil, erkekler için de oldukça önemlidir; nihayetinde erkeğin sosyal hayat ve statüsünü de kadının konumunu ele almadan değerlendirmek sağlıksız olacaktır. Yani asıl mesele kadının hak ve özgürlüklerini elde etmesi olmaktan ziyade, toptan bir dönüşüm gerekliliğidir. 

Türkiye’de -hatta yer yer dünya genelinde- bir insan hakları problemi olduğu noktası da gözden kaçırılmamalı, bu yüzden kadın hakları; insan hakları özelinde temel birey hak ve özgürlüklerini içeren, pozitif ayrımcılığın getirebileceği denge bozukluklarına karşı temkinli olan bir hareket olduğu idrakinde olmalı. Bunun yanı sıra, kadının uzlaştırıcı bir kurum olarak yurttaşlık statüsüne sahipliği bile kimi zaman tartışmalı olurken kadına söylem ve edimlerinin radikalliği yahut denge bozuculuğu hakkında ikazda bulunmanın ne kadar abes olduğunun da bilincine varılmalı. Ekseriyetle yaşam hakkı mücadelesi veren kadınların, “kendilerine dikkat etmesi gerektiği” gibi primitif söylemlere bir son verilmeli, hiç kimsenin yaşayış ve kimliğinden dolayı hak kaybı veya gaspına uğramaması gerektiği yerleşik bir bilinç hâline getirilmelidir. Genel itibariyle antagonizmayı, agonistik bir düzleme taşımak adına feminizmin yapabileceği makul biz/onlar ayrımından birisi: Feminizmin ne kadın ve erkek üzerinden yasa yapacak hukuki bir kurum ne de kadınların yaşadıkları yüzünden rehabilite edilmelerini sağlayacak psikolojik bir kuram olduğunun farkında olarak (bu nitelemeyi bir metinde okumuştum fakat kaynağı gayretlerime rağmen bulamadım, atıfsız bırakmamak adına müellifine selam duruyorum), feminizmi salt siyasal zemine oturtup siyasal antagonizmayı çözmek için bir araç olarak yurttaşlık hedefine ilerletmek olabilir. Dolayısıyla cinsi yahut ideolojik farklılık gözetmeksizin, kadının yurttaş olmasını – yani hak sahibi olabilme hakkının olmasını- savunan kişi ve grupların oluşturduğu “biz”e karşı, bunu tesis etmesi gereken egemen irade ve buna karşı tutum sergileyen kişi ve grupların oluşturacağı bir “onlar” olacaktır. İndirgemeci yaklaşımlardan uzak kalınarak gerçekleştirilecek mücadeleler, başarıya ulaşma ihtimali en yüksek olanlar olacağı için müdafaanın meşruiyetini en geniş perspektiften ele almak gerekmektedir. Bu yüzden gönül rahatlığıyla diyebiliriz ki biz yurttaşlığı savunuyoruz, yurttaşlarımızın -düz hesap- yarısını teşkil eden kadınları savunuyoruz. Kadınların söylem ve edimlerini sonuna kadar destekliyor, onlara bir şey öğretmeye kalkmıyoruz. Nitekim biz -maalesef- tuzu kuru olan tarafız…

Oğuz Can Acar

Editör: Elif Berra Kılıç


“Kadınlar içtimai hayatta erkeklerle birlikte yürüyerek birbirinin yardımcısı ve destekçisi olacaklardır.”

                                                                                                                            M. Kemal ATATÜRK

Doğduğumuz topraklar, geçmişten bugüne süregelen kültür aktarımı, toplumumuzun gerek ideolojik farklılıkları gerek sosyolojik bölünmüşlükleri birçok alana etki ettiği gibi kadın hakları alanına da etki etmiş durumda. Bu öyle bir etki ki tek tip bir anlayıştan söz etmek mümkün değil. Feminist mücadelenin en etkili yanı ve ne yazık ki en çetin yanılgısı da tam olarak burada başlıyor. Nasıl ki aynı evi paylaşan aile fertleri bile birebir aynı fikir dünyasına sahip değilse eşit hak talebinde bulunan kadınlar da aynı fikirde olamayabiliyor. Söz konusu feminizm olduğu vakit çatılan kaşlar, büzülen dudaklar ile karşılaşıyor feministler. Kadınlar, öyle bir fikir savaşı veriyor ki bir yandan ön yargıları yıkmak için uğraşırken diğer yandan her gün hakları gasbediliyor ve hatta canlarından oluyorlar. Peki bu mücadelenin nedir sebebi?

Kadınların eşit hak mücadelesinden söz ederken tarihsel olarak 19. yüzyıla kafamızı çevirmemiz gerekiyor. O zamanki çıkış noktaları ile günümüzde konuştuğumuz durumlar ne yazık ki pek istenilen gelişmeyi gösteremediğimizi ortaya koyuyor. Bunun en büyük sebebi, her toplumun gündemini farklı dinamiklerin oluşturması diyebiliriz. Norveç’teki bir kadının feminist mücadelesi ile Türkiye’deki bir kadının mücadelesi aynı olabilir mi? Bir yanda ekonomik sıkıntılar diğer yanda terör derken hâliyle Türkiye’deki kadın hakları mücadelesi sadece kadın hakları arayışı olmakla kalmayıp daha kapsamlı bir hak arayışına evriliyor. Hatta şunu demek de mümkün, Türkiye’de feminizm henüz kadın-erkek eşitliği konusuna tam eğilememiştir çünkü Türkiye’de kadınların mücadelesini verdiği ilk hak, yaşam hakkıdır. Tablo bu kadar mühimken mühim olan başka bir husustan söz etmekte fayda var. Her fikir akımı kendi taraftarlarının, takipçilerinin fikir ayrılıkları ile değişime uğrar öyle ki feminizmin sistemsel kurucuları liberal feministler iken şu an radikal feministlerin bu alanda daha çok olduğunu görmekteyiz. Bu ayrımların olması olağan ve hatta bir ihtiyaçken Türkiye’de işler ne yazık ki böyle değil. Eğer Türk isen, bu kimliğini öne sürüyorsan feminist olamazsın gibi akıl süzgecinden geçmemiş bir anlayış mevcut. Bu anlayış sadece milliyetçi olmayanlarda değil milliyetçi olanlarda da mevcut. Argümanlar farklı fakat temel yargı aynı. Milliyetçi isen feminist olamazsın!

Türkiye’nin feminist mücadelesinden ziyade hâlihazırda bir feminizmle mücadelesi mevcut. Feminizm kelimesi toplum içerisinde birbirinden farklı birçok anlam ifade ediyor. Kimisi bunu kimliği olarak görüyor kimisi ise değerlerine düşman olarak. Türk feminizmini savunanlar ise feminizmi medeni bir toplum için gereklilik olarak görmekte. Türkiye gibi geleneksel kültürün yozlaştığı ve otoriterleştiği toplumlarda insanların bir şeyleri değiştirebilmesi için birlikte hareket etmesi elzemdir. Hâl böyleyken feminist mücadele bu anlamda sadece kadınlar için değil erkekler için de önem arz ediyor. Lakin Türk toplumunda politize edilen her şey gibi feminizm de politize edilmiş durumda. Feminist dendiği zaman akıllara mor saçlı, erkek düşmanı, tek derdi vücut kıllarının alınmasının saçma olduğunu dillendiren bir profil geliyor. Peki bu ne kadar doğru? Böyle kişilerin olmadığını söylemek yanılgı olacağı gibi bu yargı üzerinden genelleme yapmak da yanlış olacaktır. Kaldı ki Türkiye’de yukarıda da belirttiğim gibi feministler henüz yaşam hakkı mücadelesi içerisindeyken feminizmi bu kalıptan ibaret görmek art niyetli bir yaklaşım olacaktır.

Türk feminizmini diğer feminizm türlerinden ayıran husus, merkezinde ilerlemeci bir hareketin, toplumsal bir gayenin yer almasıdır. Türk feminizmi anlayış olarak kadın-erkek eşitliğini medeniyet inşasının temeli olarak görür ve bu anlamda sadece kadınlara değil erkeklere de sorumluluk yükler. Kapsam olarak ifade etmek gerekirse Türk feminizmi sadece kadın haklarını korumayı değil kadın hakları ile beraber insan haklarını da korumayı amaçlar. Türk feminizminde temel amaçtan ziyade ortak fayda vardır. Bu ortak fayda ise kadının toplumdaki yerini, statüsünü güçlendirip toplumunun bir bütün olarak huzurunu, düzenini sağlamak ve muhafaza etmektir.

Türk feminizmine inanmış ve gönül vermiş kadınların millî hassasiyetlerinin olması ile beraber, doğduğu kültürde yozlaştığını, yanlış olduğunu düşündüğü olguları mantık çerçevesinde eleştiren yanları da baskındır. Türk feministlerin millî hassasiyetlerinin ön planda olması, Türk kimliklerinden vazgeçmemeleri birçok insanın canını sıkar vaziyette. Kabul etmek gerekirse kendini radikal olarak tanımlayan fakat aslında marjinal olan feministlerin böylesi millî hassasiyetleri yok denecek kadar azdır. Bunun toplum geleceğine etkisini görmemek mümkün değil. Milliyetsiz toplum istemeyen ama söz konusu hakları olunca da kadınlara dayatılanlara karşı çıkan Türk feministler olarak Türk feminizminin olması gerektiğine, olacağına inanıyoruz. Türk milliyetçisi cenahın, ön yargılarından ve özünden kopmuş olmasından mütevellit bunu hemen kabullenmeyeceğinin de farkındayız. Sadece Türk milliyetçisi olmanın kadın haklarını savunmak için yeterli olduğunu iddia edenlere şunu sormakta fayda var: Gerek fertler olarak gerekse siyaseten Türk milliyetçileri kadın hakları için neler yaptı? Yaptıkları ne kadar etkili oldu? Hangi konuda öncü oldu? Geleceğe yönelik projeleri neler? Kadın cinayetlerini üst perdeden kınamak demek kadın hakları için çalışma yapmak demek değildir. Asıl mesele kadın cinayetlerinin önüne geçmek, çalışma hayatında kadın-erkek eşitliğini sağlamak iken bu gibi temel ve mühim konularda harekete geçmemiş kişi ve kurumların Türk milliyetçisi feministleri eleştirmesini yersiz ve tutarsız bulmaktayız. Yönetimlerinizde kadınlara vereceğiniz koltuklar değil bizim hedefimiz. Her fırsatta övündüğünüz Türk kültürünün kadına verdiği değeri samimi bir şekilde görmek istiyoruz. Kabul etmek gerekirse Türk milliyetçisi cenahta evet kadın algısı konusunda bir değişim söz konusu fakat kadın hâlâ yarım olarak görülmekte. Aklı yarım, gücü yarım… Belki bunu açık açık dillendirmiyorlar fakat davranış ve hareketleri ile belli ediyorlar. Bu cenahta sözümüzün geçerliliğinin olması için olduğumuzdan daha sert bir tutum sergilemek zorunda kalmak istemiyoruz. Fikirlerimiz dinlensin diye maskulen tavırlar içerisinde olmak istemiyoruz.

Feminist mücadele içerisinde yer almamızı yadırgalayanların Batı’daki mücadeleden habersiz oldukları ihtimali ağır basıyor. Zira Batı’da ‘beyaz feministler’, ‘siyah feministler’ gibi bir ayrım bulunmakta ve kendi içlerindeki tartışmaları feminizm için bir çeşitlilik, zenginlik olarak görmekteler. Roman feministler, Afrikalı feministler hem milletlerinin haklarını hem de kadın haklarını savunurken Türk feministler neden bunu yapmasın? 

Dünya perspektifi değişirken, toplum olma, aile olma bilinci yerini bireyselciliğe bırakırken Türk milletinin geleceğini kendine dert edinmiş kadınların bu alanda geri durması Türk toplumu için büyük kayıp olacaktır. Zira ülkemizde yürütülen ve birçok insanın ön yargı ile yaklaştığı radikal ‘feminizm’ anlayışı, toplumu ve aileyi bizzat eşitlik önündeki engel olarak görmekte. Bunun yanlış olduğunu, toplumsal huzurun kadın-erkek dayanışması ile ve bu dayanışmanın da iki cinsiyet arasındaki eşit haklar ile olacağını düşünen bizler, bu mücadelede yer almak zorundayız. Öyle ki bir olayı, bir olguyu eleştirmek kolay, zor olan ise eleştirilen şeyi düzeltmek için uğraşmak. Yürümekte olduğumuz yolun zor olduğunun farkındayız. Hemen kabul görmeyeceğimizi, sorularla, eleştirilerle mücadele edeceğimizi hatta bizleri destekler gibi görünüp bu mücadele ile alay edenlerin olacağının da farkındayız. Bunca olumsuzluğa rağmen bizleri anlayan, hak veren ve hatta yanımızda olup destek olan bilinçli, şuurlu erkeklerin varlığından da son derece memnunuz. Sadece feministlerin ötekileştirildiği değil, feminizmi destekleyen erkeklerin de ötekileştirildiği, eleştirildiği hatta hor görüldüğü bu düzende bizler onlarla beraber değişimin öncüsü olacağız. Biliyoruz ki kadın hakları mücadelesi sadece kadınların çabası ile değil kadın ve erkeğin birlikte hareket etmesi ile başarıya ulaşacak. Bu iki cinsiyet artık toplum normlarını beraber tartışmalı, beraber reforme etmeli eğer yeniden yıkmak gerekiyorsa onu da beraber yapmalı ve yeniden beraber inşa etmelidir. Bizler için, toplum sağlığı için, gelecek nesiller için hayati öneme sahip olan bu husus göz ardı edilmemelidir. Bu sebeple feminist mücadeleyi sadece kadın destekçilere indirgemek büyük bir yanılgı olacaktır. 

Kalıplaşmış bir ‘Türk toplumu’, ‘Türk kültürü’, ‘Türk milliyetçiliği’ anlayışı mevcut fakat bu anlayışlar günümüz şartları ve gelişen dünya eksenine göre yeniden yapılandırılmazsa bir adım ilerlemek şöyle dursun yerimizde sayacak ve hatta geri adım atmaya başlayacağız. Dünyada var olan milliyetçilik anlayışının karşısında yer alan milliyetsiz toplum anlayışı kolay yok edilebilir görülmemeli. Bu öyle bir anlayış ki karşımıza direkt ‘Bizler dünyada milliyetsiz toplumlar istiyoruz.’ söylemi ile çıkmıyorlar ve bu taleplerini günlük hayatın her alanına etki edecek şekilde göze çarpmamaya dikkat ederek işliyorlar. Bugün Atatürk’ü sevdiğini, açtığı yoldan ilerlediğini iddia edenlerin dahi Türk milleti adına tasavvurlarının olmaması ve hatta Türk’e düşman olanlarla kol kola olması göz önünde bulundurulduğunda verilecek mücadelenin ne kadar çetin olduğunu görmekteyiz. 

Bir hususu kabul etmekte fayda var. Türk kadınlarının hak mücadelesi dünyanın diğer kadınlarının mücadelesinden farklı oldu hep. Bunun temelinde yüzyıllar süren imparatorluk kültürünün vermiş olduğu otoriter yapı, dinî kültür yer almakta. Cumhuriyetin ilanından sonra görünür bir eşitlik anlayışı başlamakla beraber bu eşitlik anlayışının bile çoğu zaman -şartlar gereği- öncüsü erkekler olmuştur. Sırf bu sebepten ötürü şunu diyebiliriz ki bizim ülkemizde kadın-erkek eşitliği birlikte verilecek mücadele ile mümkün olacak. Atatürk’ün kadının toplumdaki yerine yönelik atmış olduğu adımlar bu anlamda çok mühim olmakla beraber bu, başka bir yazının konusu olacağından uzun uzadıya burada buna değinmeyeceğim fakat Türk milliyetçisi kimselerin tarihin bu okumalarını yapmadan geçmişe sıkı sıkı sarılarak ‘Bizlerin feminizme ihtiyacı yok.’ düşüncesini yetersiz bulmaktayım. Biz Türk kadınları, feminist mücadelede kendi kimliklerimizle yer almalı ve bir alan açmalıyız. Bizlerin alan açmadığı her düşüncede bizden olmayan ve bizden haz etmeyenlerin var olduğunu hatta seslerinin gür çıktığının da farkındayız. Bugün Türk kadınının feminizme ihtiyacı yok diyenler, yarın en basitinden uluslararası bir ödül alan Türk kökenli bir kadının ödülünü bir gerillaya, bir teröriste armağan etmesi ile öfkeden deliye dönecek. Bunlara geçit vermemek, harekete geçmediğimiz için kendimizi suçlamamak ve toplumun ruhsal refahı için bize düşeni yapmak için bizler, Türk feminizminin gerekliliğini her daim anlatacak, sınırlarını, kapsamını zamanla beraber oluşturacağız. Bu yolda bize destek olacak olan, bizimle mücadele edecek olanlara şimdiden teşekkür ediyor bizi kabul görmeyenlere, örselemek isteyip alay edenlere duygusal milliyetçilikleri ile mutluluklar diliyoruz. 

Hangi alanda olursak olalım gayemiz Türk milletinin istikbali ve refahı olacaktır. 

Mazi değişmez fakat âti Türk kadının ellerinde şekillenecek.

Esen kalın.

Sinem Saka

Editör:Elif Berra Kılıç

Pınar Gültekin, Nadira Kadivora, Fatma Makas, Gülistan Doku, Emine Bulut, Şule Çet, Özgecan Aslan… Bu isimleri herkes gibi siz de duymuşsunuzdur. Maalesef başarıları, yetenekleri ile değil ölümleriyle tanıdığımız pek çok kadından sadece birkaç tanesi. Peki ya bütün bu kadınların şu an mutlu bir şekilde hayatlarına devam etmesi mümkün müydü, hiç düşündünüz mü? Yahut böyle bir durum nasıl mümkün olurdu? Cezalar caydırıcı olsa, adını özellikle son dönemde çokça duyduğumuz İstanbul Sözleşmesi ülkemizde gerçekten uygulansa nasıl olurdu? Kadın düşmanı yobazların şiddetle karşı çıktığı İstanbul Sözleşmesi’ni bir de bir kadından dinleyin, diyerek âcizane anlatmaya çalışmakla yükümlü olduğumu hissediyorum. En azından yazının başında adını geçirdiğim kadınların anısına… 

Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin 121. toplanlantısında, İstanbul’da imzaya açılan sözleşme, ilk imzalayan Türkiye olmak üzere, 2011’de imzalandı. 1 Ağustos 2014’te de ülkemizde yürürlüğe girdi. Kadına şiddet olgusunu bir “insan hakları ihlali” olarak beyan eden, uluslararası kapsamda bağlayıcı olan ilk sözleşme olarak da tarihe geçti. Dört temel ilke üzerine kurulu olduğunu söyleyebileceğimiz İstanbul Sözleşmesi; kadına yönelik her türlü şiddetin önlenmesi, şiddet mağduru kadınların koruma altına alınması, suçluların cezalandırılması ve kadına yönelik şiddetle mücadele içeren politikaların hızla hayata geçirilmesi gibi şiddet mağduru kadınları koruyan maddeleri kapsar. Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu verilerine göre Türkiye’de kadın cinayetlerinin en az olduğu yıl 121 cinayetle sözleşmenin imzalandığı 2011 yılı olmakla beraber, bu yıldan sonra da maalesef durmamış bilakis artarak devam etmiş ve 2010-2019 yılları arasında toplamda 2296 kadın, cinayete kurban gitmiştir…Kadına yönelik cinayet, cinsel istismar, şiddet gibi fizikî kötülüklerin yanı sıra psikolojik ve ekonomik şiddeti de kapsayan İstanbul Sözleşmesi, bu bakımdan oldukça önemli bir durumda. Kadınların, erkeklere nazaran aile içinde ve dışında çok daha fazla şiddete maruz kaldığını ifade eden sözleşme, doğal olarak kadınlar için daha fazla kaynak aktarılması gerektiği ve bunun erkeklere yönelik ayrımcılık olmayacağı hususunda da son derece haklıdır. Bununla beraber İstanbul Sözleşmesi yalnızca kadınları değil aile içi tüm üyeleri ve özellikle çocukları da kapsamaktadır. Kur’an kursunda istismara uğrayan çocuklar için “Bir kereden bir şey olmaz.” denmesini de engelleyecek niteliktedir. İstanbul Sözleşmesi, “Kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak.”, “Kadın ve erkek eşit değildir, tavuğa horozluk yaptıramazsın.”,”Kadın erkek eşitliğine inanmıyorum. Fıtrata terstir.”, “O saatte orada ne işi varmış?” benzeri söylemler sarf edilemesin diye imzalanmışsa da maalesef irtica ve yobazlık nedeniyle uygulanamamaktadır ve bu durum her yıl yüzlerce kadın ve çocuğun canına kast etmektedir…

Canice katledilmiş bütün kadın ve çocuklarımız hiç değilse rahat uyusun diye bir kez daha bağırmalıyız: İstanbul Sözleşmesi yaşatır! Ölümüyle bile dünyayı sallayabilecek güçte kadınlarımızın anısına…

Gülçin Kermen

Güne yine, bir erkek tarafından işlenmiş kadın cinayeti haberi ile başladık.[1] Muğla’nın Ula ilçesi Akyaka Mahallesi’nde 5 gündür kayıp olan genç hanım, bir erkek tarafından cinayete kurban gitmiştir. Bıçak kemiğe ne kadar dayanırsa dayansın, ne kadar “Artık yeter!” denilirse denilsin, “Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu”nun verilerine[2] göre bu yılın ilk 6 ayında 146 kadın cinayeti işlenmiştir. Katledilen kadınlar, birlikte oldukları erkek, evli olduğu erkek, oğlu, kardeşi, babası, eskiden sevgili olduğu erkek, tanıdık biri veya akrabası tarafından silahla, kesici aletle, boğularak, darp edilerek ve yakılarak öldürülmüştür. Bu cinayetlerden sadece 2’si tanımadıkları kişi tarafından gerçekleştiriliyor.[3] Evde, sokakta, arabada, otelde, arazide, iş yerinde ve  ıssız yerde işlenen bu cinayetler dur durak bilmeden var gücüyle artarak devam etmektedir.

Tarif edilmesi mümkün olmayan fiziki, psikolojik ve cinsel şiddete maruz kalan kadınlarımız için uygulanması gereken “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”nin[4] kadınlarımız için ne kadar önemli olduğu gün yüzündedir. İstanbul Sözleşmesi ile “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun”un uygulanmaması ve kendi lehlerine olacak şekilde değiştirilmesinin hoş görülecek tarafı yoktur.

Türk aile yapısını yıkıyor bahanesi ile zorla evlendirme, psikolojik şiddet, taciz amaçlı takip, fiziksel şiddet, cinsel şiddet, kadın sünneti, kürtaj ve kısırlaştırmaya zorlamak ile cinsel taciz vakalarının önlenmesine yönelik uygulanması gereken kanun karşıtları, bunları destekledikleri için mi Türk aile yapısını bahane etmektedir? Türk örf ve âdetlerinde bunların maruz görülecek yanı yoktur. Kendilerine yapılması hâlinde şiddetle tepki gösterecekleri konularda kadınların her gün maruz kaldığı veya kalabileceği bu eylemler sebebiyle kadınları suçlamak yerine bu suçları işleyenlerin inceleme altına alınması gereklidir. Çocukluktan bu yana erkeğin, cinsel organını yücelten söylemler, genç yaşlarda kaç kızla cinsel ilişkiye girdiğini övünerek anlatması ile çevresinden onun gururunu okşayıcı ve telkin edici sözlerle önceden gerçekleşen eylem, silsile hâlinde pek çok kişiye yönelik şekilde uygulanmaya devam etmektedir. Bu silsile hâlinde gerçekleşen çocuğa karşı yapılan cinsel istimara örnek verecek olursam Melis Alphan’ın haberine[5] bakmanızı öneririm. Cinsel istismar olayını ortaya çıkaran Zeynep öğretmenin yaşadıklarını okuyabilirsiniz. Umarım bu olay tüm yanlarıyla aydınlatılır da daha fazla çocuğun cinsel istismara uğramaması adına nelerin yapılacağı Türkiye Büyük Millet Meclisi başta olmak üzere tüm resmî kurumlarca araştırılır.

Kız kardeşiniz, kız arkadaşınız, sevgiliniz, nişanlınız, eşiniz veya anneniz ömrü boyunca ev içi veya ev dışında[6] yaşadıkları şiddetin kaçta kaçını sizlere anlatmıştır. Bir insan olarak sevdiğiniz kişinin maruz kalacağı bu tür suçlar için “nedenli” öfkeye sahip olabileceğinizi tahmin ediyorum. Bu da demek oluyor ki suç sadece size veya tanıdıklarınıza karşı değil başkalarına karşı yapılınca da suçtur. Şahsi menfaatler uğruna ülkemizde yaşanan 41 milyon 433 bin 861 kadını[7] etkileyecek yanlış adım atmak hatalı olacaktır.

Bugün katledilen Pınar Hanımefendinin acısını en çok ailesi taşıyacaktır. Türk Hukuk Sistemi’nin, Türk aile yapısını yıkmaya alenen teşebbüs eden kadına yönelik suçların failleri hakkında birilerinin haksız serzenişleri yerine, binlerce yıldır süregelen, milletimizin gelecek kuşaklarını korumak adına failler hakkında uygulanacak sert ve indirimsiz önlemleri alması vazgeçilmez olmuşsa Türk Hukuk Sistemi, kadınlarımızın güvenliğini sağlayacak yolda tedbirler almalıdır. Bir kişiye yönelik gerçekleşen suçun, aynı sınıftaki tüm bireylere karşı gerçekleşme ihtimali vardır.

Mağdurun tüm bilgileri, fotoğrafları sosyal medya ve basın yoluyla servis edilirken, failin isminden dahi bahsedilmemesi değiştirilmesi gereken bir konudur. İşlenen suçlarda failin, suçu sabitken ya da suçu itiraf etmesine rağmen isim ve fotoğrafının gizlenmesine devam edilmektedir. Basının yaptığı hatalardan biri de işlenen cinayeti tüm çıplaklığıyla anlatırken etik değerleri ve mağdurun yakınlarının vicdanını göz ardı etmesidir. Bu yapılırken benzer suçları işleyecek kişilere yol gösterildiğinin farkında değildir. Ayrıca işlenen cinayetlerden “aşk veya namus cinayeti” olarak bahsetmek bir başka hatadır. Basına düşen görev, bu işin uzmanlarından ve kadınlar için mücadele eden vakıf ve derneklerden yardım alarak nasıl haber yapabileceklerinin araştırmasıdır. Kadınları ilgilendiren konularda program yapılırken kadınlara söz hakkı verip yayınlara çıkartmalıdır.

Sinema filmi ve dizi çeken yapım şirketleri, yapımcılar kadın ve çocuklara karşı istismar, taciz ve tecavüz görüntülerine yer vermemelidir. Birkaç saniye içinde gözümüzün önünden geçen sahneler kadına ve çocuğa yönelik istismarın ne kadar kötü olduğunu düşündürmeyecektir. Suç işleme kastı olana yol göstermek yerine kadın ve çocuklara nasıl iyi davranılacağı üzerine sahnelere yer verilebilir.

Çocuk, genç ve yetişkin kitleye hitap eden yayınevlerinin, basımına öncülük ettikleri eserlerin seçimine ve yazılanlara dikkat etmesi önemlidir. Her yayımlanan eser herkes tarafından okunamadığı için içerisinde başta çocuk olmak üzere onu istismar edecek yazılardan kaçınmalıdır. Ticari kaygı güden kurumlar bir nebze olsun hassas davranmalıdır.

Kamu kurumlarına gelecek olursak fiziksel, psikolojik ve cinsel istismara maruz kalan vatandaşların psikolojik ve hukuki destek alabilmesi adına belediyeler, valilikler, kaymakamlıklar, barolar bakanlık eliyle her birimin kendi bünyesinde oluşturacağı irtibat büroları ile İstanbul Sözleşmesi’nde yer alan suçlara karşı yardımcı olabilirler. Kadının gece sokağa çıkması tehlikeli ise kolluk kuvveti gece sokağa çıkmanın güvenli olduğu yönde tedbirler almalı, karanlık sokaklar aydınlığa ulaşmalı, iş ve toplumsal yaşamda kadının hakkı gözetilmeli ve her eylemde kadını suçlayıcı kulp bulmak yerine toplumda erkeğin suç işlemesini önleyici yollara başvurulmalıdır. Hiçbir kadın açık olduğu için tecavüz edilmeyi, erkeği reddettiği için şiddet görmeyi, gece gezdiği için sözlü tacize uğramayı hak etmemiştir. Son fail hakkında adalet tecelli edene kadar katledilen mağdurların ruhu huzur bulmayacaktır.

Mahallemizin, köyümüzün, ilçemizin, kurumumuzun adı lekelenmesin, yerel veya ulusal basında kötü haberimiz çıkmasın düşüncesi ile üstü örtülmeye çalışılan her istismar, mağdurun hayatını etkileyecek ve istismarı bilip gizleyen çevrelerce de istismar ayyuka çıkana kadar sürdürülecektir. Her Türk vatandaşı sağlıklı, huzurlu ve güvenli şekilde yaşama hakkına sahiptir.

Son söz olarak Ece S. Doğan’ın kadın cinayetlerinin politikliği hakkında yazısını[8] okumanızı öneririm. Politikacıların kadınlara karşı söylediği sözlerin kitleleri nasıl benzer şekilde yönlendirdiğini, koruma talebi sırasında öldürülen kadınları nasıl da koruyamadığımızı gösteriyor.

*Bu yazımda yer alan fikirler şahsıma aittir ve 30eksi’nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

Salim Sağ

—Dipnotlar—

[1] Independent Türkçe, “Kayıp üniversite öğrencisi Pınar Gültekin’in cesedi bulundu” (Erişim 21 Temmuz 2020).

[2] Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, “Veriler” (Erişim 21 Temmuz 2020).

[3] Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, “Mayıs 2020 Raporu” (Erişim 21 Temmuz 2020).

[4] Council Of Europe, “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” (Erişim 21 Temmuz 2020).

[5] Artı Gerçek, “Anadolu Lisesi’nde istismarın üstü mü kapatıldı?” (Erişim 20 Temmuz 2020).

[6] Aile içinde yaşanan şiddetin dışında tanıdık-tanımadık kişilerce ev içi ve ev dışında maruz kalınabilecek her türlü psikolojik, fiziksel ve cinsel şiddet için bu terim kullanılmıştır.

[7] Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK), Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi Sonuçları (2019).

[8] 30eksi, “Kadın Cinayetleri Politiktir” (Erişim 21 Temmuz 2020).

—Kaynakça—

30eksi. “Kadın Cinayetleri Politiktir”. Erişim 21 Temmuz 2020. https://30eksi.com/2019/09/18/kadin-cinayetleri-politiktir/

Artı Gerçek. “Anadolu Lisesi’nde istismarın üstü mü kapatıldı?”. Erişim 20 Temmuz 2020. https://artigercek.com/yazarlar/melis-alphan/anadolu-lisesi-nde-istismarin-ustu-mu-kapatildi

Council Of Europe. “Kadına Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi”. Erişim 21 Temmuz 2020. https://rm.coe.int/1680462545

Independent Türkçe. “Kayıp üniversite öğrencisi Pınar Gültekin’in cesedi bulundu”. Erişim 21 Temmuz 2020. https://indyturk.com/node/214471/haber/kay%C4%B1p-%C3%BCniversite-%C3%B6%C4%9Frencisi-p%C4%B1nar-g%C3%BCltekinin-cesedi-bulundu

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu. “Veriler”. Erişim 21 Temmuz 2020. http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/kategori/veriler

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu. “Mayıs 2020 Raporu”. Erişim 21 Temmuz 2020. http://kadincinayetlerinidurduracagiz.net/veriler/2915/kadin-cinayetlerini-durduracagiz-platformu-mayis-2020-raporu

TÜİK, Türkiye İstatistik Kurumu. Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi Sonuçları (2019). http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=33705

İstanbul sözleşmesine göre, kadınlar ve erkekler arasında bütün toplumlarda tarihten gelen bir güç eşitsizliği vardır. Bu güç eşitsizliğinden kastedilen iktidar eşitsizliğidir. Bu eşitsizlik; zayıf konumda bulunması sebebiyle kadına karşı, ayrımcılığın en kötü yansıma biçimi olan şiddeti doğurmuştur. Burada yapısal bir ilişki vardır, yani bu sosyolojik bir olaydır ve toplumun genel yapısını dönüştürmeye yönelik bir mücadeleyi gerektirir.

Kadına karşı şiddetle ilgili, doğrudan etkili çok önemli iki sözleşme, yasal araç vardır. Bu yazıyı kaleme almamdaki temel amaç da bunları karşılaştırmalı olarak incelemek, bu araçlara genel anlamda yapılan itirazları cevaplandırmak ve daha iyi nasıl uygulanabilir bunu sorgulamaktır.

Dünyada her 3 kadından biri dayak yemiş, cinsel ilişkiye zorlanmış, yani şu veya bu şekilde şiddete uğramıştır. Fiziki şiddet, tüm şiddet türleri arasında en yaygını olarak karşımıza çıkıyor. Özellikle doğurganlık yaşında olan, 14–45 yaş grubundaki kadınlar çeşitli şiddet türlerine daha fazla maruz kalıyor. Bunlar arasında en bilinenlerinden biri Türkçede “kadın sünneti” olarak da bilinen “Kadınların Cinsel Anlamda Sakatlanması” olarak da tercüme edebileceğimiz Female Genital Mutilations(FGM)’dir. Genellikle 5 yaşından küçük çocuklar üzerinde uygulanan FGM’ye, milyonlarca çocuk daha bebekken maruz kalıyor ve bu şiddetin tesiriyle yaşamak zorunda bırakılıyor.

Türkiye’de kadınların %38’i fiziksel şiddete veya cinsel şiddete maruz kalıyor. Evlenmiş kadınların %9’u cinsel şiddete, %35’i orta ya da ağır derecede fiziksel şiddete, daha da ilginç olan ise boşanmış veya ayrı yaşayan kadınların %74 ü fiziksel şiddete maruz kalıyor.

Şiddet ve taciz; toplumlar dönüştükçe değişiyor, yeni formlarda kendini gösteriyor. Özellikle teknoloji sahasındaki birtakım ilerlemeler sadece gelişimi değil, şiddetin yeni türlerini de üretti. Siber taciz bunlardan en bilinenidir. Avrupa’da her 10 kadından 1’i, 15 yaşından bu yana siber tacize uğruyor. Yine intikam pornosu denilen yeni bir şiddet türü doğdu ve bu da daha önce bilinmiyordu.

Şiddetle mücadele için son 50 yılda birtakım gelişmeler yaşandı. Uluslararası standartlar ve ulusal üstü birtakım normlar geliştirildi ve bunları denetlemek ve uygulamakla sorumlu kurumlar oluşturuldu.

Bunlardan ilki CEDAW olarak da bilinen “Convention On The Elimination Of All Forms Of Discrimination Against Women” yani BM “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Sözleşmesi”dir. Diğer önemli sözleşme ise bir Avrupa Konseyi sözleşmesi olan İstanbul Sözlemesi’dir. Burada altını çizmek gerekir ki Avrupa Konseyi, Avrupa Birliği’nden farklı bir örgüttür. Temel prensipleri demokrasi ve insan hakları üzerine kurulmuş, devletlerarası bir örgüt olan Avrupa Konseyi’nin merkezi Strazburg’dadır ve 7 üyesi vardır. Türkiye de Avrupa Konseyi’nin kurucu üyelerindendir. Avrupa Birliği’nin merkezi ise Brüksel’dedir.

Avrupa Konseyi’nin İstanbul Sözleşmesi ve CEDAW; devletler üzerinde etkili ve yasal olarak bağlayıcılığı olan metinlerdir. Bir devlet bunlara taraf olduğu zaman, sözleşme yasal olarak bağlayıcı hâle gelir. Burada bir parantez daha açmak gerekir ki bir uluslararası sözleşmeyi imzalamak ile ona taraf olmak birbirinden farklı şeylerdir. Bir uluslararası sözleşmeyi imzalamak demek, onun genel prensipleri içinde kalmaya bir nevi söz vermek demektir. Taraf olmak ise devletin içindeki yetkili bütün aşamalardan geçildikten ve sözleşme onaylandıktan sonra, o sözleşmenin artık ilgili devlet için bağlayıcı bir hukuki metin haline gelmesi ve iç hukukunda o sözleşmeyi uygulamakla sorumlu olmasıdır.

Bunlardan farklı olarak CEDAW’dan türeyen birtakım genel tavsiyeler vardır. Bu Genel Tavsiyeler, devletler üzerinde etkili olmakla birlikte yasal bağlayıcılıkları somut olarak yoktur. Burada Türkiye için önemli olanlar, özellikle şiddetle ilişkili genel tavsiye 19 ve 35′ tir. Son dönemde de insan hakları alanındaki gelişmeler, bunlara yasal bağlayıcılık kazandırmaya yönelik bir eğilimdedir. En son İspanyol Yüksek Mahkemesi, Cedaw’ın bu tavsiyelerinin yasal olarak devleti bağlayacağı kararını verdi.

Devletlerin imza attığı ve siyaseten uygulayacaklarını söyledikleri birtakım siyasi belgeler de vardır. Hukuki olarak bağlayıcılığı olmayan bu metinlere, BM Kadınlara Yönelik Şiddet Bildirgesi veya Pekin Eylem Platformu örnek verilebilir.

Son olarak da şiddet alanında çok önemli sonuçlara giden bireysel düzeyde, vaka düzeyinde kararlar vardır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin verdiği kararlar bunlardandır. Türkiye’de en bilineni “Türkiye’ye Karşı Opuz” kararıdır. Bu karar şiddet ile ilgili olarak kendinden sonra gelen anlayışları da şekillendirmiştir. Cedaw komitesine kişisel olarak yapılan başvurular sonucunda verilen kararlar da devleti bağlamakla birlikte, yalnızca başvuran kişi için sonuç doğurur. Son dönemde kadınların eşlerinin soyadını alma zorunluluğuna itiraz eden bir Türk vatandaşı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne dava açtı ve bunu kazandı. Unutulmamalıdır ki bu, sadece başvuran kadın için sonuç doğurur; çünkü Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları vaka kararlarıdır. Tabii olarak devletlerin bu kararlardan mesaj alması ve kanunlarını ona göre düzenlemesi gerekir.

CEDAW küresel bir BM sözleşmesidir ve BM’nin 9 temel insan hakları sözleşmesinden biridir. İstanbul Sözleşmesi ise bölgesel bir sözleşmedir. Avrupa Konseyi’nin çerçevesinde oluşan, Avrupa ülkeleri içinde kurulmuş olan bir insan hakları sözleşmesidir.

CEDAW, kadınların insan haklarından genel olarak bahseden ve amacı kadınlara karşı her türlü ayrımcılığı yok etmek olan bir sözleşmedir. İstanbul Sözleşmesi de bir insan hakları sözleşmesi olmakla birlikte, amacı ev içi şiddet ve kadınlara yönelik şiddetle etkili mücadele etmektir.

CEDAW; çok yönlü, ilke odaklı, prensipler düzeyinde konuşan bir sözleşmedir. İstanbul sözleşmesi ise son derece özgü ve somut sonuçlara odaklı bir sözleşmedir.

CEDAW, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi ve diğer insan hakları sözleşmelerine dayalıdır. İstanbul Sözleşmesi ise Cedaw’a dayalıdır. Her ikisinin de bağımsız uzman denetimi vardır ve görevliler ülkeleri değerlendirir.

CEDAW sözleşmesi, 1979’da yazılmış ve 1981’de BM Genel Kurul’u tarafından kabul edilmiş bir sözleşmedir. Aynı zamanda kadınların insan olarak sahip oldukları hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği ve ayrımcılığın saptanmasında hangi standartların kullanılacağını ve evrensel standartların neler olduğunu bize söyleyen bir sözleşmedir.

Eğitim, siyaset, çalışma alanı, özel alan gibi pek çok alanı kapsar. CEDAW’ı, BM’ye üye 193 devlet arasından onaylayan 189 devlet vardır. Türkiye 1986’da onaylamıştır. Onaylamayan 4 devlet vardır. Hiç imza atmayan ülkeler İran, Somali ve Sudan’dır. Bunlara ek olarak ABD imzalamış ama onaylamamıştır. Bahsi geçen hiç imzalamamış bu 3 devlet; gerekçe olarak CEDAW’ın bahsettiğimiz prensiplerinin İslam şeriatına aykırı olduğu iddiasını ileri sürmüştür. ABD’de ise iç siyasi çekişmeler dolayısıyla sözleşme iki kere senatoya kadar gelmesine rağmen onaylanma 1 oyla reddedilmiştir. Bunun sebebi özellikle ABD’deki muhafazakâr kesimde, BM’nin ABD’nin iç işlerine karışmasının istenmiyor oluşudur. Bu arada parantez açmak gerekir ki İslam şeriatına uymadığı gerekçesiyle sözleşmeyi imzalamayan 3 ülke olmasına karşın dünyadaki diğer bütün Müslüman ülkeler CEDAW’ı imzalamış ve onaylamıştır.

Bir Avrupa Konseyi sözleşmesi olan İstanbul Sözleşmesi ise, 2011 yılında yazılmış ve 2014 yılında yürürlüğe girmiştir. Sözleşmelerin genel anlamda yürürlüğe girmesi zaman alır, çünkü belirli sayıda devletin imzalaması gerekir. Avrupa Konseyi üyesi olan 47 devletten 34 tanesi sözleşmeyi onaylamış durumdadır. Türkiye 2012 yılında ilk imzalayan ve ilk onaylayan ülkedir.

İsminin İstanbul Sözleşmesi olmasının sebebi ise; bu sözleşme, Avrupa Konseyi’nin bakanlar kurulunun İstanbul’daki toplantısında imzaya açılmıştır ve teamül gereği Avrupa Konseyi sözleşmeleri nerede imzaya açılırsa o şehrin adıyla anılır. Şu an sözleşmeyi 45 devlet ve Avrupa Birliği imzalamış durumdadır. Avrupa Birliği sözleşmeyi imzalamıştır yani genel prensiplerinin hiçbirine karşı değildir fakat henüz onaylamış değildir. Bu da birtakım teknik ayrıntılarla ilgilidir. Sözleşmeyi imzalamamış 2 devletten biri Rusya Federasyonu diğeri ise Azerbaycan’dır. Çek Cumhuriyeti de Avrupa Birliği üyesi bir devlet olmasına rağmen henüz sözleşmeye taraf olmuş, yani onaylamış değildir.

Her iki sözleşmenin de uluslararası seçimle gelen, bağımsız uzmanlardan oluşan bir denetim organı vardır. CEDAW’ınki 23 uzmandan oluşan CEDAW Komitesi’dir. İstanbul Sözleşmesininki ise 15 bağımsız uzmandan oluşan GREVIO’ dur.

CEDAW ve GREVIO komiteleri, devletlerin taraf oldukları sözleşmeleri uygulayıp uygulamadıklarını belirli aralıklarla denetlerler. Bu denetim devlete yardımcı olmak, devlete yol gösterici olmak şeklinde işleyen bir süreçtir.

CEDAW, kadınların insan haklarının bireysel ve evrensel olduğunu söyler. Bireyseldir çünkü her kadının doğuştan sahip olduğu haklardır, evrenseldir çünkü bu haklar her kadın için aynıdır. Bunun sonucu olarak sözleşme, yasalar önünde (de jure) ve gerçek yaşamda (de facto) bir toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanması gerektiğini söylüyor. Dolayısıyla CEDAW; eğitimde, siyasette ve özel alanda yani aile ve evlilik ilişkilerinde de kadınlara karşı herhangi bir ayrımcılığı engellemeyi amaçlayan bir sözleşmedir. Bunu imzalayan ve taraf olan devletler bu yaklaşımları kabul etmiş durumdadırlar.

Değinilmesi gereken bir nokta vardır ki bir devlet CEDAW’a taraf olduğu zaman sadece kendi devlet görevlilerinin; yani asker, polis, bürokratlar ve diğer devlet görevlilerinin eylemlerinden sorumlu olmakla kalmaz, aynı zamanda diğer kişi ve örgütlerin; firmaların, kurumların, özel teşebbüsün ve de özel kişilerin eylemlerinden de sorumludur ve onları denetlemelidir. Bunun içindir ki şiddete yönelik yasalar yapıldı. Ayrıca şiddetin aile içinde olması da bir insan hakkı ihlalidir ve bütün bunlar 1979’da CEDAW’dan kaynaklanarak gelen anlayışlardır.

CEDAW’ın en önemli özelliklerinden biri de, taraf olan ülkeler için ayrımcılığı gecikmeden yok etmek taahhüdünü verdirmesidir. CEDAW’a rapor vermeye gelen devletler yaptıkları olumlu şeylerden ve karşılaştıkları kısıtlamalardan bahsederler. Bu kısıtlamalar içinde harp, ekonomik kriz, tabii afet vb. olabilir. Komiteye rapor veren devlet, bunlardan dolayı kadınlara karşı ayrımcılığın kaldırılması konusuna yeterince önem veremediğini ve yeterli kaynağı ayıramadığını bahane edemez çünkü devletin taraf olduğu bu sözleşme (CEDAW) ayrımcılığın gecikmeden yok edilmesini ister. Yine sözleşme, kadın erkek eşitliği sağlanana ve bu sağlam bir temele oturtulana kadar uygulanacak geçici özel önlemlerin çok önemli olduğunu söyler.

CEDAW daha önce hiçbir sözleşmede olmayan yeni bir hüküm getirmiştir. Bazı kültürel ögelerin, mesela ayrımcı geleneklerin, kalıp yargılara dayalı toplumsal cinsiyet rollerinin, bunların kadınların insan haklarından yararlanmalarını kısıtladıklarını ve devletin bu tür gelenekleri, yok etmek ya da dönüştürmek zorunda olduğunu söyler. FGM, çocuk evlilikleri bunlara örnektir.

Bugün aslında Cedaw’da şiddet ile ilgili bir madde yoktur. 1979 yılında BM’ de Cedaw görüşülürken çeşitli ülkelerin büyükelçileri şiddet konusu gündeme geldikçe karşı çıktılar, çünkü bunun kendi ülkeleri için gerçek bir vaka olabileceğini kabul dahi etmek istemiyorlardı. Cedaw denetleme komitesi, ülke raporları gelmeye başladıkça bu eksikliğin farkına vardı ve 1992′ de kadınlara yönelik şiddetle ilgili ilk genel tavsiyesini yayımladı. CEDAW’a göre kadına yönelik şiddet, sözleşmede bir hüküm olmasa da kadınlara sırf kadın oldukları için yöneltilen ve onları orantısız olarak etkileyen bir şiddettir ve bundan dolayı bir ayrımcılık türüdür, dolayısıyla şiddet de CEDAW sözleşmesi kapsamındadır.

2017 yılında genel tavsiyesini güncelleyen Cedaw komitesi, kadınlara yönelik uygulanan bazı şiddet türlerini işkence olarak değerlendirmiştir. Bu karar; sürekli uygulanan ev içi şiddeti, doğurganlığa veya üreme haklarına ilişkin bazı müdahaleleri de şiddet olarak kabul etmiştir. Yine aynı kararda kadınlara yönelik şiddetle mücadele etmenin artık uluslararası örf ve âdet hukukunun bir gereği olduğu belirtilmiştir.

Tekrar İstanbul Sözleşmesi’ne döndüğümüzde, sözleşmenin nevi şahsına münhasır bir niteliği olduğunu görüyoruz. Sözleşmenin ön sözü der ki: “Kadına yönelik şiddetin, erkeklerin kadınlar üzerinde tahakküm kurmasına ve kadına yönelik ayrımcılığa neden olan ve kadınların tam ilerlemesini engelleyen, kadınlar ve erkekler arasında tarihsel eşitsiz güç ilişkisinin bir tezahürü olduğunun bilincinde olarak;”

İstanbul Sözleşmesi ilk defa, şiddetin bu büyük bir sarmalın parçası olduğunu ve her yönden bu konuya bakmak gerektiğini, bunun sosyolojik bir olgu olduğunu açıkça ifade etmiştir.

İstanbul sözleşmesine göre; fiziki şiddet, psikolojik şiddet, ısrarlı takip, şiddet türleridir. “Israrlı Takip” İstanbul Sözleşmesi’nin en önemli katkılarından biridir. Sadece sokakta değil; okulda ve internette de görülen Israrlı Takip çok ciddi boyutları olan bir taciz biçimidir. İstanbul Sözleşmesi ilk defa ısrarlı takibin hukuken suç olarak tanımlanması gerektiğini ve sözleşmeye taraf olan devletlerin bunu ceza yasalarına dahil etmeleri gerektiğini söyledi. Türkiye henüz ceza kanununda bununla ilgili bir düzenleme yapmadı.

Sözleşme; kültür, âdet, din, gelenek veya sözde namus gibi birtakım gerekçeler kadınlara yönelik şiddeti haklı çıkarmanın kabul edilemeyeceğini ve bunların mahkemeye gerekçe olarak sunulamayacağını açıkça belirtmiştir. Ayrıca Sözleşme belirli hallerde devlete tazminat yükümlülüğü de getirmiştir.

İstanbul Sözleşmesi gelene kadar İngilizcede 3p denilen bir anlayışla şiddeti önlemeye yönelik yasalar yapılıyordu. Prevention (önleme), Protection (koruma), Prosecution (soruşturma/kovuşturma).*

İstanbul Sözleşmesi ile birlikte buna bir dördüncü eklendi. POLİCY. Yani şiddetin toplumsal iktidar ilişkilerinden kaynaklanan bir olgu olduğunu ve bunun da ancak “bütüncül politikalar” ile hareket ederek aşılabileceği anlayışı.

Yazının başında verilen istatiklerde (%74) ve sıklıkla televizyon haberlerinden de takip ettiğimiz gibi şiddete uğrayan ya da öldürülen kadınlar genelde boşanmış ya da boşanmak isteyen kadınlar oluyor. Burada önemli olanın zihinsel dönüşüm olduğunu, toplumun yargılarının dönüştürülmesi gerektiğini anlamamız gerekiyor.

CEDAW komitesi Türkiye ile ilgili son raporunda gerçekten karmaşık bir tablo olduğunu belirtmiştir. Komiteye göre; Türkiye’de birçok kurum, kuruluş ve kişi (buna devlet de dahil sivil toplum da) kadınlara yönelik şiddetle mücadele etmek için aktif, istekli ve bu yönde gayretli ve bunun sonucu olarak da birtakım ilerlemeler var. Fakat temel sorun; devlet, sözleşmenin özünde olan toplumsal cinsiyet eşitliği ile kadına yönelik şiddet arasındaki bağlantıyı kuramıyor yani bunu bir iktidar eşitsizliği meselesi olarak görmüyor. Dolayısıyla da çok yönlü kapsayıcı politikalar geliştirmekten geri kalıyor. Komite devletin daha etkin olması gerektiğini vurguluyor. Ayrıca komite, kadınların adalete erişim sorunu olduğuna değiniyor. Bilgi eksikliği, kullanılacak dilin bilinmemesi, eğitimsizlik, adli yardım olanaklarının kısıtlı olması bu erişimsizliğin nedenlenlerindendir.

GREVIO raporu ise, kadına yönelik şiddetin farklı türleri hakkında, sözleşmede yazan, bilinçlendirme ve farkındalık çabalarının arttırılması gerektiğini söylüyor. Kampanyalar düzenlenmesi, sivil toplum örgütlerinin bu konuda ulaşabildikleri her yolla, her türlü medya üzerinden bilinçlendirici çalışmaların teşvik edilmesi gerekiyor. Sivil toplumun her vakanın üzerine gitmesi, her konuyu eleştirmesi ve topluma mal etmesi gerekiyor.

Hâkim ve savcıların uluslararası normlar ile ilgili bilgilendirilmesi her iki raporda da belirtilmiş. İlgili mesleklerdeki bütün hizmet içeriğinin uygulanması, ilgili mesleklerde (doktor, öğretmen vb.) farkındalık yaratılması ifade edilmiş.

Bütün bu sözleşmeler ve anlaşmalar ilerleme potansiyeli yüksek, çok önemli belgeler ancak amaçlananlara ulaşılması uygulamada yatıyor. Bunların yasalara aktarılması, ulusal uygulamanın sağlanması, kadroların eğitilmesi, geleneksel yargı ve davranışların dönüştürülmesi yani kültürel dönüşüm gerekli. Nedenleri tarihsel olarak da çok gerilere giden böyle bir sorunda kısa sürede düzelme beklenemez yine de kültürel dönüşüm belli bir çizgiye, belli bir anlayışa oturtulabilir.

Kadına karşı şiddet meselesinde doğru yolda ilerlenecek adımların atılmasını sağlamak için etkili diğer unsur ise siyasi iradedir. Bu konuda hem Türkiye’de hem de dünyada ciddi sorunlar var. Sivil toplumun alanı pek çok sahada daraltılmış durumda. Avrupa’da ve Türkiye’de kadın haklarında ve şiddetle mücadele alanında atılan adımların başarısından rahatsız olan ve kazanımlara tepki gösteren toplumsal kesimler olabiliyor. Değişik toplumlarda farklı odaklar görülüyor. Din veya milliyetçilik temalı birtakım muhafazakâr görüşlerin etkisi ile de İstanbul Sözleşmesine yoğun bir karşı çıkış var.

Bu karşı çıkışların en önemli sebeplerinden biri ise İstanbul Sözleşmesinin LGBTİ ile ilgili bir sözleşme olduğu iddiasıdır. Sözleşmede bununla bağlantılı tek bir ibare vardır. Bu ibare de cinsel yönelim ve toplumsal cinsiyet kimliğinden bahseder ve tek bir maddede geçer. Maddede ise bunlar üzerinden kimseye ayrımcılık yapılamayacağı belirtilir. Toplumsal cinsiyetin, kadınlar ve erkekler için toplumsal olarak oluşturulmuş olan davranışlar ve tutumlar olduğu belirtilir. İddia edildiği gibi diğer cinsiyet gruplarından bahsetmez. Sözleşme tamamen kadınlara ve aile içi şiddete yönelik bir sözleşmedir.

İstanbul Sözleşmesine yöneltilen itirazlardan bir diğeri ise Türkiye’de son yıllarda gündeme gelen toplumsal cinsiyet eşitliği ve toplumsal cinsiyet adaleti tartışması üzerinden ilerliyor. Daha muhafazakâr çevreler şiddete karşı olduklarını belirtmekle birlikte hedeflenmesi gerekenin toplumsal cinsiyet eşitliği değil de toplumsal cinsiyet adaleti olduğunu söylüyorlar çünkü kadınlar ve erkeklerin zaten birbirlerinden farklı olduklarını ifade ediyorlar. Sözleşme, hiçbir yerinde adalet kelimesini geçirmez ve doğrudan doğruya toplumsal cinsiyet eşitliğinden bahseder. Zaten toplumsal cinsiyet adaleti de ancak toplumsal cinsiyet eşitliği olduğu zaman gerçekleşebilir.

Gündelik siyaset değişiyor ve bu gündelik siyasette küçük grupların etkisi bazen artıyor, bazen azalıyor. Çok çeşitli gruplar bulunabiliyor ve bu gruplardan bazı küçükler aşırı uçlarda olabiliyor. Sözleşmeye olan genel destek azalınca bu aşırı uçların sesi duyulmaya başlanıyor. Bu bağlamda İstanbul Sözleşmesi’ne karşı olan ve sesini duyuran bir grup olsa da bu sözleşmeden çekilmek veya sözleşmenin uygulanmasından bütün olarak kaçınmak gibi bir sonucu doğurmayacaktır ancak bunun bir duraksama devrine sebebiyet verdiği de yadsınamaz.

Bahsettiğim sözleşmelerde geçen bu normlar; insan hakları, hukuk devleti, kadın erkek eşitliği gibi demokratik değerleri savunan herkesin bilmesi ve benimsemesi gereken değerlerdir. Çünkü Aile içi şiddet sadece bugünü değil, gelecek kuşakları da etkileyecek bir olgudur. Her şeyin ötesinde dünyayı ancak bilinçle, sebatla çalışarak; birtakım etik ve evrensel değerlerin varlığını kabul ederek, onlara sahip çıkarak değiştirebiliriz. Kadınların ve erkeklerin birlikte, tam bir uyum içinde yaşadığı bir dünya ve Türkiye tasavvur ediyorum. Bunun da mevcut kazanımların korunması ve daha ileri götürülmeye çalışılması ile mümkün olacağına inanıyorum.

*Prof. Dr. Feride Acar/ Uluslararası Boyutlarıyla Kadına Yönelik Şiddet

Kaynakça:

MOROĞLU, N., Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi 6284 sayılı Yasa ve İstanbul Sözleşmesi , Türkiye Barolar Birliği Dergisi, 25(99), 359-368


MOROĞLU, N., Uluslararası ve Ulusal Hukukta Kadının İnsan Hakları, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 13, Sayı: 1, Ocak 2017, Sayfa: 291-294


MOROĞLU, N., Uluslararası ve Ulusal Hukukta Kadının İnsan Hakları, Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 13, Sayı: 1, Ocak 2017, Sayfa: 304-305


ÖZKAN, G., Kadına Yönelik Şiddet – Aile İçi Şiddet ve Konuya İlişkin Uluslararası Metinler Üzerine Bir İnceleme, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 1, Haziran 2017, Sayfa: 538-553


ÖZKAN, G., Kadına Yönelik Şiddet – Aile İçi Şiddet ve Konuya İlişkin Uluslararası Metinler Üzerine Bir İnceleme, Hacettepe Hukuk Fakültesi Dergisi, Cilt: 7, Sayı: 1, Haziran 2017 Sayfa: 555-558

*Prof. Dr. Feride Acar/ Uluslararası Boyutlarıyla Kadına Yönelik Şiddet

 

Hilal Bıçak

Türkiye’de kadın cinayetleri 2011’den beri her yıl artarak devam ediyor. Erkek şiddetinin olağanlaştırıldığı, hukukun artık işlemediği bu topraklarda geçtiğimiz yıl 440 kadın katledildi.

Kadın eylemlerinde sıkça “Kadın cinayetleri politiktir” sloganını duyuyoruz. Her ne kadar insanlar -çoğunlukla da erkekler- bunun pozitif ayrımcılığı çağrıştıran bir söylem olduğunu düşünseler de işin aslı öyle değil. Bu bir realite: Kadın cinayetleri politiktir.

Fakat…

Kadın cinayetleri politiktir çünkü defalarca ölümle tehdit edilen kadın, karakola gittiğinde güvenliği tam anlamıyla sağlanmıyor hatta bunu yapan kocasıyla orta yol bulunmaya çalışılarak şiddet gördüğü eve geri gönderiliyor. Eğer ortada çocuklar varsa ‘iyi niyetle’ onlar da bahane edilip emniyet mensupları, “Kocan pişman, bak gül gibi çocukların var onların hatrına affet” diyor. Dayakçı koca karısını dövmeye, devlet onu korumaya devam ediyor. Peki çocuklar memnun mu bu durumdan? Annelerinin fiziksel, psikolojik şiddete maruz kalmasından? Hayır… Belki o aileden olan kız çocuğu büyüyüp başına böyle bir olay geldiğinde polise gitmesinin faydasız olacağını düşündü ve yıllar sonra şiddete susan kadınlardan biri oldu.

Yapılan araştırmalara göre 1134 cinayetin 141’i şiddet, taciz veya tehdit karşısında kadınların güvenlik amacıyla resmi bir kuruma başvurmasına rağmen yaşanmış. 234 cinayet ise devam eden bir ayrılık veya boşanma sürecinde işlenmiş. Yani cinayetlerin 1/3 de kadınlar hayatta iken yargı sistemine bir başvurmuş olmalarına rağmen can güvenliklerini sağlanamadığını gösteriyor. Ayşe Paşalı bunun en büyük örneklerinden biridir ki daha niceleri var.

Kadın cinayetleri politiktir çünkü medya, kadına yönelik şiddete karşı yetersiz çalışmalar yapan devleti sorgulamak yerine erkek aldatılmış mı tahrik var mı bunlarla ilgileniyor. Şiddeti ve cinayetin haklı sebeplerini arıyor cinayeti magazinselleştirip meşrulaştırıyor.

“Aşk cinayeti”, “kıskançlık cinayeti” ve “cinnet” türünden ifadeler, erkek bakış açısının medyadaki yansımasından başka bir şey değildir. Kaldı ki bu cinayetleri psikolojik boyuta indirgemek, “Kadın cinayetleri politiktir” gerçeğini örtmeye çalışan bir sis bulutu işlevi görmektedir.

Kadın cinayetleri politiktir çünkü eğitim sistemimizin temeli cinsiyetçiliğe dayanıyor. Erkeklere her şey mubahken kadın yaptığında namus devreye giriyor. Kadınlara öyle öğretiliyor ki taciz edildiğimizde suçlu olmadığımızı kanıtlamak için “saat çok geç değildi, işten/okuldan dönüyordum, kıyafetim açık değildi” diye kendimizi savunmak zorunda bırakılıyoruz çünkü eğer bunların aksiyse hak etmişizdir tacizi, tecavüzü. O saatte orada ne işimiz vardı? Kimse gecenin üçünde bir erkeğin sokakta olmasını yadırgamaz, sorgulamaz bunda yanlış bir şey yoktur ama eğer o saatte dışarıda olan bir kadınsa ya “aranıyordur” ya da “yolludur”.

Kadın cinayetleri politiktir çünkü kadın cinayeti davalarında kanunlar yeterli ve caydırıcı değil. Oysa ceza hukukunun en önemli amaçlarından biri caydırmak, ıslah etmek ve topluma kazandırmaktır. Cinayetlerin sürmesine de sebebiyet veren esas eğilim, “erkek şiddetini aklamak” eğilimidir.

“Hakaret, tehdit, zorla alıkoyma, özel hayatın gizliliğini ihlal, tecavüz, cinayet…” gibi adlar alan suçlar ve davaları; kadınlara yöneldiğinde, suçun türü, işleniş şekli ve sonucuna göre ceza indirimleri devreye giriyor.

Şule Çet davası sırasında sanık avukatının “kızına sahip çıksaydın” söylemi erkek şiddetini aklama eğilimin son ve önemli bir halka olarak karşımızdadır. Her ne kadar sosyal medyada bu söyleme sert tepkiler verilmiş olsa da toplumun bilinçaltı avukatın sözlerinden farklı düşünmemekte. “Eğer kızımıza sahip çıkarsak güvende olurlar” fikri maalesef ebeveynlerde hakim düşünce haline gelmiştir. Oysa şiddetin kaynağı kurutulmazsa “sahip çıkmak” da yetmeyecektir.

Kadın cinayetleri politiktir çünkü Cumhurbaşkanı, “Kadınla erkeği eşit konuma getirmek fıtrata terstir” dediğinde aslında erkeklerin “üstünlüğü” kabul ettiğini itiraf etti. Fıtrata ters olan eşitlik onlar için mümkün olmadığından toplum “erkektir yapar” dedi. Aslında bu erkeği “aşağılık” göstermesine rağmen erkeklerde güçmüş gibi algılandı.

Bir kadın olarak kadın cinayetlerini durdurmak için daha sağlam çözümler üretmemiz gerektiğine inanıyorum. Gencecik kadınlar öldürüldüğünde, tecavüze uğradığında “idam gelsin, hadım edilsin” söylemleri değil istediğimiz.

Daha doğmadan başlıyor aslında erkek çocuk sevinci kız çocuk burukluğu. Erkek çocuğu, ‘amcalara teyzelere gösterilen’, kesileceği zaman davullu zurnalı kutlamaların yapıldığı pipi yüceltmesiyle büyütmemek gerekiyor.

Kadının, hayatın her alanında erkeklerle eşit fırsat ve olanaklara sahip olması gerekiyor. Bütün kamusal alanlar erkeklere her şeyi yapmaları için serbest bırakılıyor. Yani sorun ‘mekân’ değil, tüm mekânların erkeklere mahsus oluşu. ‘Buton’ veya ‘pembe otobüsle’ de çözüm gelmez. Bu anlayışın değişmesi gerekiyor.

Siyasetçilerin, her gün kadının toplumsal rolünü daha da dibe iten “Eşitlik fıtratında yok”, “Kahkaha atmasın”, “İffetli olsun”, “Hamile hamile dolaşmasın”, “Çocuk doğursun”, “Evinde çalışsın”, “Tecavüze uğradıysa çocuk kalsın, o ölsün” gibi ayrımcı laflardan kurtulmaları gerekiyor.

| Ece S. Doğan

Bazen tek bir başlık dünyanın her önemli başkentini gezmiş kadar büyüler sizi.

Bazen tek bir kelime binlerce nasihatten iyi gelir.

Ve çoğu zaman da kelimelerle anlatamadığın ne varsa- tek bir bakışınla uzanıverir imkansızlar semtine.

*

Sırada yağmur yağdıracağım kaldırımlarım var;

Ülkemi karış karış gezdim- görmedik yer bırakmadım..

Neredeyse bir o çok merak ettiğim Karadeniz dışında her yerde bir adet fotoğrafım oldu, her yöresel yemeğin tadına bakma fırsatım oldu..

Bazı tatlar kolay silinmez hafızalardan,ülkemi seviyorum.

*

Politika rüzgarları neden esiyor peki yazılarımda.

Anlayamadığım soru işaretleri beynimi gıdıklıyor; aklımı kaşındırıyor da ondan..

Hiçbir şeyi fazla derinlemesine araştırıp bir de ona doğrudan şahit olduğunuz oldu mu ?

Yani gerçek bir film kesitinin hayatınızın tam ortasına düştüğünü hayal edin.

Benim oldu.. benim düştü..

Şimdi kahvemi yudumlamadan soluksuz yazmam da bu sebepten olsa gerek.

*

Genel olarak; kostümlerinin ve makamının içerisinde kendine yer bulamamış karaktersiz politikacı görünümünden bahsediyorum.

Bu saydığım sıfatlardan daha ağırı var ise o da taktir edersiniz ki, halkı kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye çalışan günümüz siyasetçilerinin gerçek yüzleridir.

Böyle şiirsel anlatmaya çalışmam, hayal dünyam hala çok yerinde ve taze- insan kolay kolay karartmıyor dünyasını.

Hem kim için ne için karartacağız?

*

Ülkemizde aralıksız ve salgın yayılan bir hastalık var ki o da kadınlarımızın kendilerini ifade edememeleri.

Kadın haklarının ; kova kova sularla kirli denizlere dökülmesi.

Adaletli ve karakterli duruş sergileyenleri ise;yok edip gitmemiz. Acımasız kurallardan oluşuyor aslında bu toplum dediğimiz alt yapı.

Politika ve kadın haklarının aynı çatıda yer alma sebebi ise belli “içi beni dışı seni yakar..” buraya tam oturacak galiba..

*

Devletimizin siyasi partileri, kurumunda ömrünü ülkesine adadığından bahsedenler, ve hatta ve hatta her fırsatta ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün ismini ağzına alarak aydın kitleleri kendilerine çekmeye çalışan bir kısımdan bahsediyorum.

Nedendir ki üzüntüm burada artarak devam ediyor.

Günümüz Türkiye’sinde siyasetçilerimizin almış olduğu kabın şekli çok uzaklardan mide bulandırmaya yetiyor.

Genç bir kadın , bir gazeteci veya işini yapmayı kafasına koymuş bir insan olarak düşünün kendinizi.

Şimdi geçtiniz bir devlet adamının,kuruluşun veya işverenin karşısına kendinizi anlatmaya çalışıyorsunuz..

Size düşen görevler aslında o işi en iyi şekilde yapabileceğinizi karşı tarafa göstermekten başka ne olabilir ki.

Eğer devletin en başında ki kimselere güvenemezsek kime güveneceğiz.

Cevabı içinde soruyu yine kendim yanıtlayacağım ;

“Kendimize güveneceğiz.. Olduğumuz kişiye, olmaya çalıştığımız kişiye güveneceğiz. Ve eğer ki bulunduğumuz ortam tam da istediğimiz gibi değilse; bize saygı duyulmamışsa o masadan kalkıp gideceğiz…”

Bunun için biraz yaşamış tecrübe edinmiş olmak gerek.

Biraz hayatın mayasını tatmış olmak gerek.

Biraz ne istediğini bilmek; ve karakterini yeri geldiğinde sarsıp kendi kendinin öğretmeni olabilmek gerek.

*

Türkiye’de kadınların işsizlik istatistikleri 2018 raporu göz önüne alındığında iş gücüne katılım oranı erkekte %72.1 iken kadında maalesef %33.8’de kalmış …

Bu istatistik aslında ülkenin medeni durumu,kalkınmışlık seviyesi,ekonomik ve sosyokültürel dengesi, politik, felsefik yapısı gibi gerçek hal ve durumları da gözler önüne seriyor.

*

Devlet adamları ile iç içe çalışan,TV ve medya- halkla ilişkiler mesleğini icra eden kadınlar için bu durum gittikçe vahim bir hal alıyor.

Ülkenin başlarına doğru çıkıldıkça sektörel açıdan ise ; karakterin gittikçe alt seviyelere indiğini gözlemliyoruz.

Neden bu şekilde negatif bir tablo ele aldık;

Çünkü gerçeklerden kaçmayı bırakmalıyız;

Çünkü kendisine rütbe takılmış bu insanların hepsinin içinde gerçek bir kalp ve haysiyet olup olmadığını bilemeyiz.

Halkın önünde konuşma yapan toplululukların neyi ne için söylediğini kestiremeyiz…

Yalanlardan , riyakarlıktan ,sahtekarlıktan beli bükülmüş günümüz adamlarını normal göremeyiz…

Her şeye elbet bir cevabımızın olduğu asi toplululuklar görme hayalimizi bir kenara bırakamayız.

Esas meseleler söz konusu olduğunda asla ama asla boyun eğemeyiz!

Ve bu sayılar rakamlar; ve gerçek hikayeler ile bir an önce yüzleşmeliyiz.

*

Yüzleşmeliyiz çünkü kız çocuklarımız olacak;

Yüzleşmeliyiz çünkü erkek çocuklar yetiştireceğiz..

Onlara nasıl davranacağını bilecek ;öğretmenler,doktorlar- bilim insanları yetiştireceğiz.

Yüzleşmeliyiz çünkü bu dünya hepimizin!

Nazlican Elestekin — newsmeonline.life

Dünyada ve Türkiye’de kadının yaşamın içindeki konumu uzun yıllar tartışma konusu olmuştur. Özellikle Türkiye’de kadının konumunu değerlendirmeye alırken maalesef kadın cinayetleri konusuna temas etmeden meseleyi açıklamak imkânsız. Son günlerde de Emine Bulut’un katledilmesi; çoğumuzun konuşmaktan kaçındığı ve genellikle bilinçli bir şekilde göz ardı ettiği bu meselenin, bizleri nasıl adım adım toplumsal bir buhranın eşiğine getirdiğini gösteriyor.

Günümüz Türkiye’sinde kadının toplumsal statüsünü konuşmaya başlayarak, hatta daha temelde toplumsal cinsiyet temelli kök yargıların bizi bugün yaşadıklarımıza nasıl adım adım getirdiğini tartışmaya açarak, kadın cinayetlerinin engellenmesi noktasında bir dizi çözüm sunabiliriz belki.

İnsanların, toplum olma süreçlerinde kadın ve erkeklere farklı cinsiyet değerleri yüklediğini söylemek yanlış olmaz. Özellikle Türkiye’de toplum (özellikle kültür), kız çocukları ile erkek çocuklarının cinsiyet temelli kimliklerinin kuruluşunda onlara birtakım ön kabuller yükler. Bu ön kabuller içinde yaşadığımız toplum tarafından öyle kanıksanmıştır ki bunun neredeyse doğal bir durum gereği olduğu kabul edilir. Kadının doğuştan korkak, zayıf, duygusal, erkeğe göre güçsüz olduğu ön kabulü örnek olarak verilebilir. Yine aynı toplumsal cinsiyet temelli yargılar erkeğin iktidar sahibi, güçlü ve cesur olduğu gibi temel bazı değerler getirir. Bu ve benzeri ön kabuller neticesinde kız ve erkek çocukları, toplumun yüklediği bu değerler vasıtası ile kendilerine kimlikler oluşturur. Erkeğin iktidar sahibi konumu onu sosyal, siyasi ve ekonomik hayatta toplumun diğer öznesi olan kadın üzerinde tahakküm kurmasına yol açar. Bu da otoritenin genel anlamda eril bir varlığı olması sonucunu doğurur.

Türkiye’de kadınlara bazı roller verilir. Toplum tarafından uygun görülen işlerde çalışma, ev işi, çocuk bakımı, kocayı mutlu etme gibi. Kurgulanan bu rollerin dışına çıkıldığında ise onların ne ile karşılaşacağını kestirmek pek zor olmasa gerek. En basit hâliyle genel bir kınama durumu baş gösterecektir.

Türkiye’deki kadınların ev içinde ve dışında maruz kaldıkları şiddetin birçok sebebi olduğu söylenebilir. Yukarıda yazdıklarım bu sebeplerden sadece birkaçı. 

Kadın ve erkeklerin eşit haklara sahip olması, eğitim, siyaset, ekonomi, kısacası hayatın her alanında haklardan yararlanması temelinde geçmişten bugüne birçok gelişme yaşandı. Bunlar yadsınamaz ancak toplumumuzda geçmişten bu yana eşitlik amacıyla atılmış bir dizi kazanımdan günümüzde etkili ve konuyla bağlantılı olanları; 6284 sayılı kanun, İstanbul sözleşmesi gibi kadınları bulundukları dezavantajlı konumdan kurtarmak amacıyla ortaya çıkan bu metinlerden en bilinenlerinin, bazı kişi ve kurumlar tarafından ısrarla reddedilmesini anlamak da mümkün değildir.  

Söz konusu sözleşmede siyasal iktidarın tavrını incelediğimizde ise, kanunu ve sözleşmeyi desteklediğini ancak cinsiyet eşitliği bakış açısından yoksun olması sebebiyle öngörülen hedefleri gerçekleştirmek noktasında zaman zaman yetersiz kaldığı şeklinde yorumlayabiliriz. Bu noktada kitlelere hitap edenlerin kullandığı dil ile ilgili de bir parantez açmak gerektiğini düşünüyorum. Topluma hitap eden kişilerin kullandığı dilin daha kapsayıcı ve özellikle bahsettiğimiz konular üzerinde toplum içinde bir bilinç oluşturacak şekilde kullanılması kitlelerin konuya dikkatini de çekecektir.

Şunu anlamak gerekir ki hayatımızın her yanını çevrelemiş olan bu yozlaşma, sadece kadınları da değil, erkek çocuklarını, kız çocuklarını, kısaca günlük hayatta egemen olanın karşısında bulunan herkesi istismar edilmeye açık bir duruma getirmektedir.

Türkiye’deki kadınların hayatın her alanında eşit birer yurttaş gibi muamele görmeleri amacıyla elde ettikleri kazanımlardan bahsetmiştik. Bunlardan en bilineni 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’dur. Doğru uygulandığında cinsiyetçi şiddetle mücadelede etkin bir metindir 6284 sayılı kanun. Ancak yasa, engelleyici olsa da maalesef sorunun çözümü için yeterli olmayacaktır. Bunun ilk sebeplerinden biri kanun uygulayıcılarının meseleyi ele almadaki isteksizliği ve basiretsizliğidir. Kanun uygulayıcılarının nitelikli hukuk eğitimi almayışı, aldıkları eğitimin toplumsal cinsiyet temelli yargıları yıkacak biçimde olmayışı bilinen sebeplerdendir. 

Kadınların aile, evlilik, sosyal hayatta bulundukları konumun farkında olsak bile, bu konumu değiştirecek toplumsal ve kültürel koşullar sağlanmadıkça bu durum devam edecektir. Yapılması gereken ise, toplumsal ve kültürel anlamda radikal birtakım değişimlere gitmektir fakat bunun tek tek fertlerin eliyle başarılması mümkün gözükmemektedir. Bu noktada kurumların bahsedilen konularda ve meseleyi ele almadaki ciddiyeti gündeme geliyor ancak yukarıda da bahsettiğim gibi gereken bakış açısındaki eksiklik  ve diğer sebepler konunun çözümü noktasında daha katedilecek çok yolumuz olduğunu gösteriyor.

Bu durumda yapılması gereken, her bir bireyin; toplumsal, kültürel ve politik birçok besleyici kaynağı olan bu meselede, kendini insan onuruna yakışır noktada konumlandırmasıdır. Çünkü hepimizin, insan olarak birlikte yaşadığımız diğer insanlara karşı sorumluluğu var. 

Kadın ve erkekler olarak daha iyi bir dünya, daha iyi bir Türkiye tasavvur edebiliriz ve bunun da ancak birbirimize, yaşadığımız toplumdaki herkese karşı insanca muamelede bulunarak gerçekleşeceğine inanıyorum. Yani “insan olmanın hakkını vererek.”

Hilal Bıçak

Türkiye gazetecilik tarihinin en acı manşetlerinden biri atılacak bugün, “Anne lütfen ölme!” Annesi gözleri önünde katledilen 10 yaşındaki kızın annesine son cümlesiydi, “Anne lütfen ölme!” Kanlar içindeki annesinin feryadını tarif edebilecek söz bile bulamıyorum: “Ben ölmek istemiyorum.”

38 yaşındaki Emine Bulut, eski eşi tarafından, boğazı kesilerek katledildi. Meseleyi “alıştığımız” kadın cinayetlerinden ayrıştıran ise olayın 10 yaşındaki kızın gözleri önünde gerçekleşmesi oldu. Facianın hemen ardından çekilen kısa bir video kaydı internet üzerinde yayıldı, videoda boğazı kesilen Emine Bulut kanlar içinde feryat ediyor, “Ben ölmek istemiyorum!” diyor. Annesi için ne yapacağını bilmeyen kızcağız ise bağırıyor, “Anne lütfen ölme!”


Ne diyebilirim, böyle bir olay üzerine ne denebilir bilmiyorum. Hiçbir satır içimizdeki duyguları tarif etmeye yetmeyecek, bir çocuğun yaşadığı travmaya etki etmeyecek, vahşice katledilmiş bir kadını ise asla geri getirmeyecek. Hatta failin tutuklanması, en ağır cezaya çarptırılması bile bir anlam ifade etmeyecek.

Nazlı Uyanık 44 yaşındaydı, Zonguldak’ta büyütüp beslediği oğlu tarafından öldürüldü. Namus/töre cinayetiymiş.

Hacer Çetin, 36 yaşında İzmir’de öldürüldü. Fail, eski eşi. Sebep, barışma isteğini reddetmesi.

45 yaşındaki İpek Karakaya ise Tekirdağ’da öldürüldü. Onu da eşi öldürdü, onu aldattığından şüpheleniyormuş.

İstanbul’da tanıdığı bir erkeğin ilişki teklifini reddettiği için öldürülen Helin Palandöken ise yalnızca 17 yaşındaydı.

Yalova’da cinsel saldırıyla ölen Eylül ise 6 yaşındaydı daha 6!

Bu olaylar, daha yüzlercesi gibi 2017 yılında yaşandı. Görüldüğü üzere ne şehir fark ediyor ne yaş. 44 yaşındakinin öldürülmesinde de sebep etkili, 6 yaşındaki küçük meleğin öldürülmesinde de; “Kadın olması.” Birçoğu ise gündeme gelmiyor bile. Gazetelerde 3. sayfada vesikalık fotoğrafları ve birkaç satır metinle haberleri verilip geçiliyor.

Toplum sağlığı öyle bir halde ki, göz göze geldiğimiz herhangi birinden bile şüphelenir hâle geldik. Erkek arkadaşımızdan, eşimizden, ağabeyimizden, komşunun oğlundan, numaramızı verdiğimiz pizzacıdan, otobüste yan yana geldiğimiz adamdan bile çekiniyor, hatta korkuyoruz. Çünkü her an üzerimize saldırabilir, bizi taciz edebilir, tecavüze uğrayabiliriz. Tüm fertlerinin paranoyak olduğu bir toplum haline geldik neticede.

Peki tüm bunların perde arkasında yatanlar neler?

  • “Kız dediğin bu saatte dışarı mı çıkarmış?”
  • “Abin görürse öldürür ikimizi de kızım!”
  • “Sen kadınsın, susup oturacaksın!”
  • “Erkek o tabi yapacak.”
  • “Şöyle aslan gibi bir oğlum olsaydı keşke.”
  • “Akşam baban gelince görürsün sen!”

Ülkemizde Kadın Cinayetlerinin İstatistiğine Dair Bir Tablo

Bu cümleler her gün yüzlerce kez kuruluyor farkında mıyız? Erkek olmak özgürlük için yeterli görülüyor, kız olmak ise kısıtlanmaya. Babalar, abiler, eşler; şiddet uygulamak için, yayın kullanımla dayak atmak ve dövmek için yetkiye sahipler. Kim veriyor bu yetkiyi? Biz veriyoruz. Tam da yukarıda sözünü ettiğim cümlelerle. 22 yaşındayım, şu cümleyi o kadar çok duyuyorum ki, “Bu saatte dışarıda ne işin var senin?”

Artık o kadar sert kalıplar haline gelmiş ki; kadınlar akşam dışarı çıkamaz, bir erkek yakını olduğu kadınlar üzerinde söz sahibidir, kadınlar çalışmaz, kadının kıyafetindeki en ufak görünür nokta veya en ufak bir hareketi erkeği ona cinsel saldırıya haklı kılar, erkek yayıla yayıla oturabilir ama kadın bacak bacak üstüne dahi atamaz.

“Beni tahrik etti.”

“E o da öyle giyinmeseymiş canım!”

“Hak etmiş!”


Ülkemin ve yaşadığım dünyanın geleceği adına bin bir türlü umut taşıyan bir insandım, fakat benim bile ümitsizliğim baskın geliyor yaşananları gördükçe. Her an başıma bir şey gelebileceğini düşünmeden edemiyorum. Yolda yürürken arada bir arkama dönüp bakıyorum takip ediliyor muyum diye. Biriyle hayatımı birleştirmek üzerine düşünürken, acaba diyorum evleneceğim kişi bana zarar verir mi.

Bu kadın erkek eşitliği ile ilgili değil, kadına değer verilmesiyle ilgili bir konu. Kadınla erkeğin eşit değil, farklı fıtratlarda yaratıldığı, âdil olmaları gerektiğine inanıyorum. Pozitif ayrımcılığı -yanlış tutumlar müstesna- ve toplumsal cinsiyet adaletini savunuyorum, destekliyorum.

Muhsin Başkan’ın gençlik yıllarında kürsüde söylediği bir söz var, sık sık hatırlatıyorum kendime: “Şayet nefes alıp verecek kadar ayakta isek, konuşabiliyorsak; Allah’ın emaneti bedenlerimizi, aslımızı, gönlümüzü seferber edip; bu gidişe dur demeye mecburuz.” Toplumumuzu içerisine düştüğü bu rezil durumdan kurtarmalıyız arkadaşlar. Anne baba olurken, çocuk yetiştirirken; onun bir ferdi olacağı toplum için endişe duymalıyız. İnsanlara önce insan oldukları için saygı duymayı öğretmeliyiz.

Rica ediyorum elimizden ne geliyorsa yapalım bu konuda. Yalvarıyorum toplumumuzun bilinçlenmesi ve bu olayların daha fazla yaşanmaması için harekete geçelim. Lütfen bir iki cümle söyleyip, siyah fotoğraf paylaşıp iki gün sonra unutmayalım.

Dilerim o 10 yaşındaki kızcağız ve mağdur olan tüm kızlar ve kadınlar yaşadıkları travmaları atlatıp yaşama bağlanabilirler yeniden. Dilerim hukuk sistemimiz daha caydırıcı şekilde uygulanabilir. Dilerim bir gün geceleri sokağa çıkarken tedirgin olmadığımız bir ülkemiz olabilir. Dilerim birbirimize biraz daha saygı duyabiliriz. Dilerim insanlar içimizdeki bu vahşete daha fazla kurban gitmezler.

İlk yazımın bu konuya dair olmasını inanın hiç istemezdim. Kafamda birçok fikir ve konu vardı. Fakat yazmasam çıldıracaktım. Bu yazı da benim çığlığım olsun. Çünkü ben de ölmek istemiyorum.

Fatma Kutlu