Tigris
II

                                                                              يَوْمَئِذٍ تُحَدِّثُ اَخْبَارَهَاۙ بِاَنَّ رَبَّكَ اَوْحٰىلَهَاۜ

                      (O gün yer, bütün haberlerini rabbinin ona vahyettiği şekilde anlatır.)

Bölüm 4

Zerefşan, Fırat öğretmenin ağzından çıkan her kelimeyi ezber etmeyi kendine görev edinmişti. Ne dese aklında tutuyor, gözleri fal taşı gibi açık, pür dikkat dinliyordu. Her bilgi zihninde ayrı bir kutuya koyuluyormuşçasına akşamları öğrendiklerini kendi kendine tekrar ediyordu. Az konuşuyordu sınıfta, bilmediği bir şeye asla cevap vermiyor, dürüstçe “Bunu bilmiyorum.” diyordu. Öğretmen onu çok takdir ediyordu. Kardeşine de yardım ediyordu, çocuklar ona dalaşmasın diye koruyup kolluyordu. Şimdi hem öğrenci hem abla hem evlat hem çobandı. Hepsiyle baş etmede maharetliydi ama yine de hem annesinden hem babasından sık sık dayak yiyordu. Onların stres topu olmuştu artık, her kızan, sinirlenen ona vurmayı hak görüyordu kendinde. Bu sistemli şiddete bir süre sonra erkek kardeşleri de katıldı. Bir cümbüştü Zerefşan’ı dövmek artık. Ama en kötü babasıydı, hiç acıması yoktu. Ağzından burnundan kanlar gelse dahi durmazdı. Zerefşan onlara çok acıyordu, neden bilmiyordu ama kızmıyordu. Gözlerini kısıyor, onlara bakıyor ve içinden “Yazık…” diyordu. Sanki onlar, kendilerinin dahi haberdar olmadığı bir belanın içindeymiş gibi geliyordu Zerefşan’a. Kurtulamayacakları bir şeyler varmış da Zerefşan, onların bu sağlam günlerinde eziyet edebildikleri tek kişiymiş gibi. Bu acıma hissi zamanla onu gülümsetmeye başladı. Onların başına felaket gelmesi Zerefşan için hiçbir şey ifade etmez duruma gelmişti.

Yıllar yılları kovaladı ve Zerefşan ortaokulu bitirdi. Lise onun için hayal ötesiydi çünkü kasabadaydı. Babası onu asla oraya göndermezdi. Fırat öğretmen kendi kitaplarını Zerefşan’a bırakmıştı ama hepsi ezberindeydi artık. En çok Ciğerdelen… Onu aşırı sevmişti, Fırat öğretmen de ona, yazarın diğer kitaplarını da getireceğinin sözünü vermişti. Sonra Kaplumbağalar. Fakir Baykurt…. Ne kadar tanıdık gelmişti her cümle ona. Şimdi ne zaman eline kitap alsa evdeki herkes ona dik dik bakıyor ve yapılacak bir iş buyuruluyordu. Hümay bile artık her işini Zerefşan’a buyurur olmuştu. Kuş beyinli, diye geçirdi içinden. Hümay yıllarca o kadar dayak yemişti ki babasından, bir kulağı duymuyordu artık. Babası ne zaman Hümay’ın odasına girse çığlıklar ve dayak sesleri gelirdi ama babası ne yaptı etti üç çocuk yapmayı başardı Hümay’dan. Zorla. Bunu düşünmek Zerefşan’ın midesini bulandırdı, Hümay eve gelin geldiğinde Zerefşan’la aralarında 14 yaş vardı. Zerefşan onun evlendiği yaşta kendini çocuk gibi görüyordu hâlâ. Koşup oynamalı, gülmeli diyordu. Hümay’la Benice’yi oturtuyor, öğrendiklerini anlatıyordu çoğu zaman. Balkanlarda yaşayan İlay* diye bir kızın hikâyesinden bahsediyordu. Benice “Ne diyorsun Zerefşan harbi vurmuş mu sevdiği adamı?” diyordu. Zerefşan, İlay yerine sanki vuran oymuş gibi gururla “He ya tabii vatanı için, milleti için vurmuş.” Ne yürekli kız, diyorlardı hep beraber, ne cesaret yarabbi. “Öyle…” diyordu Zerefşan, “İnsan bir şeye inanınca, iman edince onun için her şeyi yapabilir. Gözünü karartır, hedefe odaklanır. Kalbi kırılmış, mühim değil. Canı yanmış, aman be can da mühim mi? Budur gerçek fikir insanı, adanmıştır.” Fırat öğretmenin sözlerini kendi üslubuyla satıyordu evdekilere. Aman bu da iyice âlim oldu, diye dalga geçiyorlardı. Düşünmenin, özgürce düşünmenin ne demek olduğunu; bu kadınlar için, kendi için ne ifade ettiğini yeni yeni anlıyordu.

İneklerle beraber epey dolaştıktan sonra yine Dicle kenarına çöktü, bir süre sonra hızlı bir rüzgâr geldi, boynundaki yemenisi uçtu suya doğru. Dalgınlıkla asla yapmayacağı bir şeyi yaptı, yemeniyi almak için suya eğildi. Dicle insanları yutardı, hele de Zerefşan gibi yüzme bilmeyen insanları. Alır götürürdü, bulmak imkânsızdı artık. Ayağa tökezledi, suya doğru yalpaladı, birinin belinden tuttuğunu hissetti. Kardeşlerinden biri diye sevinerek arkasını döndü. Hiç tanımadığı, görmediği bir delikanlıydı bu. Zerefşan’dan epey uzundu, sarışındı. Bakışlarında tanıdık bir mana gördü, geri çekildi hemen. Yarım ağız teşekkür edip inekleri sopayla ite ite eve sürdü. Bütün gün yanakları kıpkırmızı oturdu, hiç kimseye takılmadı, kimseyle konuşmadı. Azıcık bulgur aşı yedi yemedi, kalktı hemen mutfağa kaçtı. İş yapıyor görünmek en iyi düşünme yöntemiydi bu evde.

Onu kurtaran çocuğu kendisine hem çok yakın hem de çok uzak hissetmişti. Varlığını sanki hep biliyordu da o an orada belirmişti. İçerde televizyonun sesi geliyor, siyasiler bir şeyler tartışıyordu, buna sevindi. Babasıyla amcasının kafasının meşgul olması demek, onu fark etmeyecekler demekti. Hemen dama çıktı, eline defter ve kalemi alıp ay ışığında karalamaya başladı. Çizdi, çizdi ne çizdiği hakkında bir fikri yoktu ama rahatlatıcıydı. Hissettiklerini yazsa kardeşi okurdu gerçi ne hissettiğini de biliyor değildi. Çocuk en az 26-27 yaşında olmalıydı. İyi de orada ne arıyordu? Orası çobanların keşfidir, kenarları ineklerin su içeceği kadar aşınmıştır, herkes gelmez oraya. Çoban mıydı acaba? Hiç de köylü birine benzemiyordu. Belki de ziyarete geldi, yolunu şaşırdı. Allah şaşırtmış da Zerefşan’ı kurtarmıştı işte. “Konu kapandı.” dedi kendi kendine, çizimini bir şeye benzetmeye çalıştı ama olmadı. Sanki yıkılmış binalar üst üste binmiş gibi geldi uzun süre bakınca. Saçmaladığını düşünüp uyumaya indi, herkes yerine geçmişti. Horultular, mırıltılar eşliğinde sedire uzandı. Uyudu mu uyumadı mı anlamadan ezanla beraber tekrar hayvanların yanına koşturdu. Bir türlü bitmeyen işleri, bir türlü bitmeyen eziyetleriyle bu ailede yaşamak ona batmaya başlamıştı. O akşam tavuklardan birini tilki kaçırdı diye dayak yedi. İneklerle dağda bayırda gezerken evdeki tavuğu nasıl koruyacağını anlamadı. Anlamak için de uğraşmadı, sırf dövebiliyor oldukları için dövüyorlardı. Güçsüz gördükleri için. Kendilerinden güçlü birini görünce el pençe divan olurken Zerefşan’a, Hümay’a, Benice’ye aslan kesiliyorlardı. Hele o kardeşlerini düşünüyordu da Zerefşan… Babalarından gördüklerini kopyalıyorlar; köyde, bahçede, okulda kızlara vuruyorlar, akşam babaları kapıları yumruklarken ise sesleri çıkmıyordu. Zerefşan anladı, çocuk ne öğreniyorsa, nasıl bir karaktere sahip oluyorsa evde gördüklerinden, yaşadıklarından etkilenerek oluyordu. Mesela Benice daha farklı şartlarda büyüseydi hayatı nasıl olurdu acaba? Durdurdu kendini, kimseye acımayacaktı. Kimse onu kurtarmıyor, bir damla su vermiyordu. O, iki büklüm yatarken üstünden atlayıp geçiyorlardı, bu yüzden o da acıma duygularını aldıracaktı içinden. Merhametin zayıflık olduğunu düşünmeye başlamıştı son zamanlarda. Merhamet, zaafa dönüşüyordu. Kullanışlı insan olmak diyordu Zerefşan buna. Kullanılmaya müsait, her daim orada hazır olmak. Evde hep uğursuz görülmekten, dışarda da korunmayacağını bilmekten yorulmuştu artık. Başına bir iş geldiğinde, kavga ettiğinde, birisi istemediği şekilde ona dokunduğunda herkes onu suçlayacaktı. En başta kadınlar; Annesi, Hümay, yengeleri, babaannesi. Bunun farkındalığı daha da tiksindiriyordu onu. Fırat öğretmenin verdiği kitapların arasında en sevdiklerinden Cemo‘yu düşündü. Ne güzel korumuştu babası Cemo’yu herkese karşı. Hem de gönlü düşmeden hiçbir kimseye vermeye zorlamamıştı onu. Cemo olmak için illa kitap kahramanı olmak mı gerekiyordu? İlla bir yazarın güzel yüreğinde böyle babalar hayal etmesi mi gerekiyordu? Yoksa gerçekten böyle bir sevgiyi görebilen var mıydı bu topraklarda?

Ertesi haftanın nasıl geçtiğini anlamadı Zerefşan, bir koşuşturma içindeydi ev ahalisi. Sürekli hayvanlarla meşgul olduğu, babaannesine yardıma gönderildiği ve tarlaya gittiği için ne olduğunu anlayamıyordu. Herkeste inanılmaz bir neşe vardı. Rutin hâline gelen tartaklamalara bile vakit ayırmıyorlardı. Babası ve amcası bir köşeye çekilip sessiz sessiz konuşuyor, kadınlar aynı odada bir yazmalarla, havlularla uğraşıyordu. Aklına bir şeyler geliyordu ama babasının devletten Allah gibi korktuğunu bildiğinden ihtimal vermek istemiyordu. Devlet 18 yaşı sınır koymuştu bu işlere. Demek ki niyet bana değil diye düşündü, rahatladı. Günler geçti fakat işler Zerefşan’ın umduğu gibi olmadı. Yaşını büyütüp Dicle kenarında gördüğü delikanlıyla acele bir şekilde onu nikahlamaları 15 gün sürdü. Şaşkınlıktan sarhoşa dönmüştü. Her söylenene kafa sallıyordu. Arabaya nasıl bindiğini, gelinliğin nasıl olduğunu, yanındakinin kim olduğunu idrak edemiyordu. Annesiyle vedalaşıp vedalaşmadığını bile hatırlamıyordu. Tek bir ses duyuyordu arabanın radyosundan “Ağ elime mor kınalar yaktılar”

Bölüm 5

يَوْمَئِذٍ يَصْدُرُ النَّاسُ اَشْتَاتاً لِيُرَوْا اَعْمَالَهُمْۜ

(İşte o gün insanlar yaptıkları kendilerine gösterilsin diye (bulundukları yerden) farklı gruplar hâlinde çıkarlar.)

İnsanın hayatının kontrolünü kaybettiğini fark ettiği an gerçek bir delilik anı olabilir. Zerefşan, bütün bu olanların içinde oradan oraya sürüklenmişti fakat kocasının evine geldiğinde kendini ifade etmek için zamanı olacağını düşündü. Her an başka bir hayal kırıklığını getirmişti. İlk günden konuşmasına dahi fırsat verilmezken dayak yemişti, gece ne olduğunu bile anlamadan yatağın içinde cenin pozisyonunda sabahı etmişti. Pencereden sarı bir ışık vurmaya başlayınca sabah olduğunu anlayıp doğruldu, elini yüzünü sildi. En son inekleri otlatmaya götürdüğünü anımsadı. Ne kadar çabuk yaşanmıştı her şey?.. Pencereye doğru gitti, giriş kat olan evin önünde apartmanın bahçesi vardı. Bir süre bahçenin yapay renklerine baktı. Sahte çimler, saksıda çiçekler, meyvesiz ağaçlar. Dudak büktü, üstünü çıkarmaya koyuldu. Epey canı yandı bunu yaparken ama aldırmadı. Sanki acı eşiğini atlatmıştı artık, şikâyet etmeyi düşünmediği gibi bunun manasını aramaktan da vazgeçmişti. Önceden eşyalar getirilmişti odaya, valizlerden birini açtı, ilk eline gelen kazağı boğazından geçirdi. Kazağı giyerken bir anlık bir şeyin ayağının önünden kayıp gittiğini görür gibi oldu. Hemen eğilip yatağın altına baktı, hiçbir şey yoktu. Bir kitapta insanların zor anlarında halüsinasyon denilen şeyden gördüğünü okumuştu, yani gerçek olmayan şeyler. Kendisi de herhâlde ne olduğunu anlayamadığı bu 3 haftada böyle bir ruh hâline girmişti. Önemsemedi, odadan çıktı. Kocası televizyona bakıyordu. “Günaydın.” dedi, cevap alamadı. Medeniyetsizliğin ne olduğunu çok iyi biliyordu Zerefşan, o yüzden yadırgamadı. Mutfağa gidip çayı koydu, kahvaltılık hazırladı. Bu adamla toplam üç kere yan yana gelmişti; bir Dicle’nin kenarında, iki imam nikâhında, üç devlet nikâhında. Bu kadar işte, dedi kendi kendine. Ailesinin, devletin, insanlığın ona verdiği kıymet bu kadar. Kiminle evlenmek istediği sorulmadığı gibi bu kişiyi tanıma fırsatı bile vermiyorlardı insana. Kahvaltı tepsisini salona götürürken yine sarı bir şeyin kayıp gittiğini görür gibi oldu. İçinden güldü, delirmek güzeldi. Sofra bezini serip tahtayı koydu sonra da tepsiyi üstüne yerleştirdi. Buyur, dedi çok az bir sesle. Kocası yanına oturdu, saçlarını okşadı, öptü. “Ellerine sağlık Zerefşan’ım.” dedi. Zerefşan gerçekten delirdiğine emin olmuştu artık. Şaşkınlıkla kocasının yüzüne bakıyordu ama adam ısrarla güzel sözler söylüyor, dün olanlar için özür diliyor, köyde gençler içki içirdi kafam bulandı ondan oldu yoksa ben sana kıyar mıyım gibi açıklamalar yapıyordu. Anlayamadı ama kendini zorlamamaya karar vermişti, o yüzden sofrayı işaret etti başıyla. Beraber kahvaltı yaptılar, kocası ona şehirden, şehir hayatından bahsediyor; nerelere gidebileceklerini, neler yiyebileceklerini anlatıyordu. Yemek boyunca hiç susmadı hatta bir şakası Zerefşan’ı sesli güldürdü. Elini ağzına kapadı hemen, utanmıştı. Bunun çok ayıp bir şey olduğunu düşünmüştü. Kocası uzanıp elini ağzından çekti, öptü. “Hadi gel biraz dolaşalım.” dedi.

Dışarı çıkmak Zerefşan için çok garip bir deneyim oldu. Yürümeyi yeni öğreniyormuş gibi hissediyordu, ayağı tökezledi birkaç kere. Dağda bayırda yürümeye alışkındı ama asfalt ona zor geliyordu, başka zaman olsa acırdı kendine ama şimdi eğleniyordu. Küçücük bir ilgi, küçücük bir sevgi kimden gelirse gelsin o kadar değerliydi ki onun için. Bunun farkında olmasa, hayatının neden bu kadar yorgun geçtiğini bilmiyor olsa ismini hatırlayamadığı o düşmanına âşık olma sendromu derdi buna. Zerefşan öyle olmadığını biliyordu, sadece ilgiyi sömürüyordu, onu içine çekiyor daha sonra avunmak için sandığında tutuyordu. Akşama kadar gezdiler, dışarıda yemek yediler, farklı farklı yerleri gördüler. Hayatında ilk defa bir tarihî eser görmüştü, ilk defa bir müzeye gitmişti. Balık görmüştü, hayretini gizleyemeden eliyle kolunu sıvazlamıştı. “Balık olabilir miyim acaba ben?” düşüncesini bir süre kafasından atamadı. Müzede tarihi kabartmaları görmüştü, bir de girişte bir isim okumuştu “Afet İnan”. Bunu aklına not etti, önemli bir kadına benziyordu ve sanki kalbinde bir yerde onunla bir bağı vardı. Belki okusaydı kendisi de böyle önemli bir mevkide olacak, Zerefşan gibi bir genç kız da gelip onun ismini aklına not edecekti. Kaderin kendisi için çizdiği yolu beğendiğini söyleyemese de bir farklılık olacağını, bunun o zamanlara hazırlık olduğu inancını taşıyordu içten içe. Okuduğu kitaplar ona hep en umutsuz anlarda bile minik bir çiçek açtığını göstermişti.

Üç dört gün boyunca kocasıyla gezdiler, konuştular, birbirlerine bildikleri şeyleri anlattılar. Türküler dinlediler. Feyruz diye bir Arap şarkıcının kasetini aldılar, sabahları onu açtılar. Anlamasalar da hoşlarına gitti. Kaynanası ve kaynatası arayıp onlara yemeğe geleceklerini söyledikleri güne kadar sorun yok gibiydi, Zerefşan aklından sanki ilk gecenin kötülüğünü bile silmişti. Erkenden uyandı, evi süpürdü, muazzam bir sofra hazırladı. Kocası gelirken tatlı alacaktı ama her ihtimale karşı sütlaç yapıp dolaba koydu. Mahcup olmak istemiyordu; ilk kez kendi evinde, kendi düzeninde misafiri olacaktı. Eskiden evlerine misafir gelince onlar yemeklerini bitirene kadar bir şey yiyemezdi çocuklar. Düşününce daha bir hafta önce o evdeydi, şimdi çok uzak gelmeye başlamıştı. Yemek yaparken, şarkı dinlerken, gezerken aklında hep bu kıyas vardı. Ailesinin ona davranış şeklini sorguluyordu. Parklarda, bahçelerde çocuklarına âdeta tapan aileleri gördükçe dışlanmışlığına içerliyor, sürekli tartaklanmasına kinleniyordu. En çok annesine kızıyordu. Kendisi de o evde aynı muameleyi görüyor olmasına karşın hiç acımıyor, erkek gücünün tarafını tutuyordu. “Ah!” dedi Zerefşan içinden “Ah, yok olup gitse hepsi keşke…” Bir an küçük kardeşlerine acır gibi oldu sonra onların asla kendisine acımadığını hatırladı.

Hepsi dedi tekrar, hepsi…

Akşamın nasıl olduğunu anlayamadı koşturmaktan, kaynanasının gelin bohçasına koyduğu yemenilerden birini taktı, yüzünü çimdikledi. O odasındayken zil çaldı, koşarak gitti açtı. Kocası annesiyle babasını da evden alıp gelmişti anlaşılan. Tatlıyı da unutmuştu, Zerefşan pratik düşündüğü için şükretti. İçeri geçerken kocasının yüzünde bir gariplik sezdi ama anlayamadı. Biraz sonra sofrada Zerefşan’ın köylülüğü üzerinden, yemeğin tuzlu ya da çok tuzsuz bulunmasından bahsedilmeye başlandı. Sanki toplanalım ve Zerefşan’a hakaret edip onu aşağılayalım demişlerdi. Başından aşağı kaynar sular dökülür gibi oldu. Kaç gündür beraber olduğu adam bu muydu gerçekten? Hiç ağzını açmadı, gözleri dolu dolu oturdu. Bir tek kaynatası “Eline sağlık kızım.” dedi ve televizyonun başına geçti, maça bakmaya başladı. Zerefşan hızlıca sofrayı topladı, çayı getirmeye gitti. Mutfakta kendini tutamadı, eli kalbinde hüngür hüngür ağladı. İçerden kaynanasının sesini duyuyordu. Oğluna öğüt veriyordu, sırtından sopayı eksik etme, çocuğu ver eline hemen gibi şeyler söylüyordu. Demek ki köyde de olsa şehirde de olsa insanın kötülüğünün şekli aynıydı. Çayları götürdü, biraz daha oturup gittiler. Kimse onla konuşmadı, soru sormadılar, yok saydılar. Onlar aile saadeti yaşarken Zerefşan çayları tazelemek için sandalyenin köşesinde oturdu sadece. İçi kaynıyordu, içinde bir ateş vardı. Neden yaşıyorum diye düşündü. Bu hayatta var olma amacım ne? Ben sadece diğer insanların eziyet edeceği biri olsun diye mi yaratıldım? Kaynanası ve kaynatası gidince tahmin ettiği gibi kocası onu dövdü. Yemek çok tuzluydu, annesine onu rezil etmişti, köylüydü, elinden hiçbir iş gelmiyordu. Ne karılık yapabiliyordu ne başka bir şey. Beceriksizdi, çirkindi. Sırasıyla hakaretler Zerefşan’ın bir kulağından girdi bir kulağından çıktı. İlk kez duymuyordu böyle şeyleri. Canı da yanmıyordu dayaktan, bu zayıf, çelimsiz herifin attığı dayak ne olabilirdi ki? Annesinin oklavayla, babasının o nasırlı kocaman elleriyle attığı dayaklardan sonra bu herifinki sadece bir ritüelin tekrarlanması gibiydi. Dayak seansı bitince gidip elini yüzünü yıkadı. Aynada bir süre kendine baktı ve gülmeye başladı. Ne kadar da salaktı. Hayatının bir an olsun değişeceğini düşünmüştü. Doğduğundan beri ona biçilen bu, değersiz biri olduğu giysisi üzerine yapışmıştı işte. Her yeri ağrıdığından sabaha kadar düzgün uyuyamadı. Ezandan sonra uykuya dalmıştı ki kocasının “Kalk kahvaltı hazırla!” demesiyle sıçradı. Kahvaltı hazırladı, evden gitmesini bekledi sonra bir ağrı kesici içti. Bunu da kocası almıştı, eve bir ecza dolabı lazım oluyor demişti. Gerçekten de çok lazımdı şu an. İlaçtan sonra tekrar yattı uyudu. Öyle kötüydü ki uyku her yerini sarmıştı. Akşama kadar öyle yatakta kaldı, çıkamadı, ateşi de vardı. Kocası zili çaldı, açan olmayınca anahtarla girdi. Baktı Zerefşan ateşler içinde, kucakladığı gibi hastaneye götürdü. Acil servisinde doktoru beklerken “Aaa!” dedi Zerefşan. İyi olan kocam gelmiş.” kendi söylediğine güldü. Kocası anlamamış gibiydi ama o da güldü. Gecenin bir yarısı anca ateşi düştü, eve geldiler. Zerefşan anlamıştı, bu adam hastaydı, bir gün iyi bir gün kötü oluyordu. İyi olunca dünyanın en iyi insanıydı, kötü olunca beceriksiz bir kötüydü. Fakat kötü olduğu bir gün elinden neyin geleceğini kestiremiyordu. Gece eve döndükten sonra kocası ekmek arasına domates peynir koyup getirdi, eliyle yedirdi. Zerefşan dayanamayıp “Dün öldürecek gibi vuruyordun, bugün yemek yediriyorsun.” dedi. Kocasının yüzü gölgelendi, kaşlarını çattı. Hatırlayamadı. Zerefşan anladı, hatırlamıyordu hiçbir şeyi. O yüzden hastanede sürekli “Neden böyle oldu? Neden morardı yüzün? Ne yaptın? Hastaysan iş yapmasaydın evde.” diye söylenip durmuştu. Kocası yatağa girip Zerefşan’ı göğsüne çekti, saçlarını okşaya okşaya uyuttu. Sabah uyandığında büyük bir korku duydu. Çünkü bugün iyi kocası mı kötü kocası mı vardı bilmiyordu. Masada kahvaltıyı görünce oh çekti. O gün güzelce kahvaltı yaptılar, kocası işe giderken “Sakın bir iş yapma, yorulma.’” diye tembihledi.

Kendini tam toparlıyordu ki kötü bir haber geldi eve. Köyde büyük bir felaket olmuştu. Dicle taşmıştı, iki erkek kardeşi ve amca çocukları suya girmişlerdi, kayıplardı. Onları aramaya giden diğer aile fertlerini de Dicle alıp götürmüştü. Kalbinde bir ferahlık hissetti, üzüleceğini düşünmüştü. Kimse kalmamıştı ailesinden; annesi, babası, Hümay, amcası, yengesi… Bu felaket haberinden sonra dede ve babaanne de çok dayanmamıştı belli ki çünkü Zerefşan bu haberi onlar öldükten tam 2 ay sonra öğrenmişti. Kocası ona destek oldu, ağlayabileceğini, içini dökebileceğini söyledi. Komşular, kocasının akrabaları taziyeye geldiler. Çok güzel bir helva yaptı Zerefşan, bol bol da yedi bu helvadan. Kafasının içindeki listenin üstüne bir çizgi çekti. Bir meselesini ona kalmadan Dicle halletmişti. Keşke Dicle’nin suyunu öpebilseydi.

Yeni hayatına uyum sağlıyordu, artık kocasının 3 gün iyiyse 2 gün kötü olduğu gerçeğini kabul etmişti. O da ona göre tavır alıyor, kötü günleri az hasarla atlatmaya çalışıyordu. Kocasının iyi olduğu bir Pazar günüydü. Kahvaltı yapmışlar, dışarı çıkmaya hazırlanıyorlardı ki kaynanası, kaynatası kocasının erkek kardeşi ve eltisi çat kapı geldi. Kocasının erkek kardeşini ikinci görüşüydü Zerefşan’ın, çok iğrenç birine benziyordu. Pespaye bir hâli vardı ve gözleri de bir acayip bakıyordu. Eltisi çok sessiz, belli ki kaynana tarafından sindirilmiş, bir sürü çocuk doğurmuş… Sağlıksız şartlarda doğum yapmaktan hastalıkları bitmek bilmiyordu. Buyur ettiler, hızlıca çay yaptılar, kocası ona yardım etti. Etme demesine rağmen koştur koştur gidip kurabiye aldı geldi. Erkekler siyasetten konuşurken kaynanası da onu, neden hâlâ hamile olmadığıyla alakalı sıkıştırıp durdu. “Döl tutamıyorsun, bozuksun.” dedi. Zerefşan sustu. Bu kadının ne kadar ileri gidebileceğini bilmiyordu, şimdi herkesin içinde bir şey derse Allah korusun toplanıp Zerefşan’ı katledebilirlerdi bile. Öyle tapıyorlardı annelerine. Zerefşan biraz sonra “Çayını tazeleyeyim mi anne?” dedi. Kadın sanki küfretmiş gibi sinirlendi, “Sen benim söylediklerimi kale mi almıyorsun kimsin sen?” diye saldırdı Zerefşan’a. Saçlarından tuttu, yere yatırdı. Erkekler ne olduğunu anlayamamıştı, bir kafalarını çevirdiler ki anneleri Zerefşan’ı tekmeliyor. Zerefşan’ın kocası bir sinirle annesinin kolundan tuttu ve dışarı attı. Evdeki herkesi kovdu, “Bir daha bu eve uğramayın!” dedi. Kocasının babası geldi, eğildi Zerefşan’ın yüzünü tuttu, ceketinin cebinden çıkardığı mendiliyle kanları sildi. “Hakkını helal et kızım.” dedi. Zerefşan daha çok ağlamaya başladı, adam oğlunun omzuna dokundu, çıktı evden. Kocasının kendisini böyle savunmasına sevinse de kötü hâline bürününce annesiyle arasını bozduğu için o da dövecekti hatta belki daha kötüsü. Asla içi rahat etmeyecekti. Asla güvende olmayacaktı. Kalktı, banyoya girip kapıyı kilitledi. Bir süre suyun altında oturdu. Kollarında, gövdesinde ellerini gezdirdi. Kahkaha attı, tutamadı kendini. Şimdi ıslanınca böyle pullu pullu balık oldum işte, dedi. Çıkıp giyindikten sonra kocasının yanına gitti. Çok üzgündü, yüzünden anlaşılıyordu. Zerefşan koltukta otururken dizlerinin dibine yere çöktü ve özür diledi. Zerefşan onun başını okşadı. Keşke böyle olmasaydı.

Günler birbirini kovalayıp giderken bir gün kocası banyodayken ona sırtını keselemesini söyledi. Zerefşan girdi, önce saçlarını şampuanladı, sonra sırtını keseledi. Bir anda kocası “Ah!” dedi. Canı yanmıştı herhâlde. Bağırarak kaynar suyu Zerefşan’ın suratına attı. O bir tastaki su, Zerefşan’ın suratının kocaman kocaman su toplamasına, tuzlu gözyaşlarını bile akıtmasına müsaade etmeyecek bir acı çekmesine sebep oldu. Zerefşan bir çare düşünmeliydi. Kocasının hep iyi kalmasını sağlayacak bir çare. Aklına şu komşuların hep bahsettiği ayaklarını tren kazasında kaybetmiş hoca geldi. Nasıl ölmez bir mucize bu, diye anlattıkları hocaya gidip bir muska yazdırsa belki de tüm sorunlar hallolacaktı. Ertesi sabah bu işi çözmeyi aklına koydu.

 .     .     .   

YAZAR

Mişa Dirahşan

EDİTÖR

Elif Berra Kılıç

Editörden Not: İki bölümünü daha paylaştığımız bu güzel öykümüzün kalan bölümleri haftaya bugün sizlerle olacak. Beklemede kalın…

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir