hep aynı hikâye

ne yazıyorsam sana
ne yazıyorsam
seni yazıyorum züleyhâ

ve hâlâ
en olmadık sokakların
hep sana çıkacağını umuyorum
hâlbuki nice şiir gibi şehirden
yıllardır köşe bucak kaçıyorum

sırf çanları seni çalıyor
ezanları seni okuyor
ve her zemheride
sen kokuyor diye ayazları

ve yine sırf
incilleri seni yüceltiyor
tevratları kâtil ibrânîler yerine
yalnızca seni övüyor
ve muhakkak her âyinde
meryem’i değil de
seni selamlıyor diye papazları

âh züleyhâ
gövdemin solunu
sevdân ve inkisârınla dolu
bir “kurtarılmış bölge” îlân eden
ve tüm anlamsızlığına rağmen
aramıza ördüğün çin sedlerini
hâlâ sana dâir sloganlarla bezeyen
söküp atmaya gücümün yetmediği
akıldan nasipsiz faşizan bir yürek var
en gizli, en mukâvim zulamda

dâimâ inkâr ettim
bir îtirâfı çok gördüm kendime bile
fakat uzun zamandır
-aşağı yukarı hâbil’in katlinden beri-
gâyet farkındayım bu hakikatin
ancak bu kez
yâni en azından bir kere
vicdanlı davranacağım kendime
evet bunu yapmak
yâni yüzleşmek kendi gerçeğiyle
neredeyse herkes için
uğruna koca bir ömür
canla başla savaşılmış fikirlerin,
hakikatte
çer çöpten ibâret olduğunu kabullenmekten
çok daha güçtür kanaatimce

ve işte benim gibi
küçük insanlarla dolu
son büyük zaferimizi
öle öldüre kazandığımız
cüssesine aldırmadan
sakarya’yı omuzlamış
bu küçük
ve her muâdili gibi
can sıkıcı kentin,
insanda
günâhkâr ruhlarla dolu bir kabristanda
amaçsızca geziniyormuş hissi uyandıran
zifiri karanlık bir gece yarısında
vazgeçiyorum
anlamını nuh tufanı’nda yitirmiş
bir kadim dosttan
bu ihtiyar inkârımdan

topraktan değil de tanrı
sanki tuhaflıktan yaratmış insanı
ne garip
inatla hatırlıyoruz
havvâ’nın
en unutmak istediğimiz kızlarını

söylesene neden kaçar insan
onu mutlu kılabilmek adına
kendini paralayandan
ve neden tutulur
dibi görünmez bir kezzap kazanının başından
bir an olsun ayrılmayan
kibirden yaratılmış bir yalancı ilâha

neden kul olur onun bir hoş bakışına
neden döner başı bir tatlı kelâmıyla
ve neden en olmadık zamanlarda
gidip kapanmak ister
sâdece ve sâdece onun ayaklarına

yâhut neden olamaz sevdiğiyle
ya da neden sevemez
aynı yastıkta müebbete mahkûm olduğunu da
aldatmaya çalışır durur kendini
açık yaraya basılan tuzdan başka
hiçbir şey olmayan azaplı avuntularla

âh kimdir züleyhâ
kedinin fâreyle oynadığı gibi
bizimle oynayan bu vicdansız
söyle allah aşkına
yetmedi mi daha
kaderin çelik pençesinde ufalandığımız

sence de acâyip değil mi
-zâten acâyip olmayan ne var ki-
“katyuşa”nın coşkulu bir ıslıkla
eşlik ettiğim nakaratında
durup dururken hatırlamak
-hiç unutmamışken- seni
hem de meçhûle uğurlarken
alabildiğine alâkasız bir şubat gecesini
-aslında doğrudan
seninle alâkalı yaratır her geceyi
hem de iddia edildiği gibi
hiç de âdil olmayan âlemlerin rabbi-
hâlbuki ne sen ne de ben
ikimiz de günahımız kadar sevmezken
slav denilen illeti

hayır!
bana her şey seni hatırlatmıyor elbette
fakat seni hatırlatan
öylesine çok şey var ki
kancalarından kalbimi
bir türlü kurtaramadığım mâzîde
sen olmadığını bildiğim hâlde
yine de seni, zihnimdeki
o ilâhe-i muhayyel zannetmek yanılgısından
ne yapsam ne etsem âzâd olamıyorum

âh züleyhâ
şükür ki görmüyorsun, görmeyeceksin
çatık kaşlar
ve yalancı kahkahalar ardına gizlediğim
o derin acziyetimi
çünkü inan bana seninle
baş başa kalmaktan bile daha korkunç gelir
kibrini, bîçâreliğimle beslemek ihtimâli
bilâkis iyiliğin için
yerle yeksân etmeliyim
senin bütün kumdan kalelerini

“sen nereye bakarsan orada olmak” bir yana
nereye bakma ihtimâlin varsa
kaçtım oradan milyonlarca yıl uzağa
çünkü ne ben mecnun’dum ne de sen leylâ
çünkü ne ben yusuf’um ne de sen züleyhâ
lâkin kahretsin ki insan prangalıdır yazgısına
sen benim gördüğüm en güzel ölümsün züleyhâ
ve bu ahmak, azrailini gönlünde taşır dâimâ

aslında biliyorsun
hep aynı hikâye
hep aynı terâne
herkes içinde bir yerlerde
yâni kendinin bile bilmediği
gitmeye cesâret edemediği
gözden çok uzak bir kuytu köşede
elmas bir sanduka içinde
özenle muhafaza ediyor kâtilini

tıpkı benim
senin o fersiz
renksiz
ve doğru sözden nasipsiz
kerbelâ karası gözlerin yüzünden
aklımın
her fırsatta sabah akşam demeden
akılsızlığıma sarar’lar dolusu söve söve
artık neyzen’in postuna oturmuş olmasına rağmen
yüreğimdeki allâh’ın belâsı
o altın eyerli, ışıl ışıl ahalteke’den
seni bir türlü indiremediğim gibi

hiç beklenmedik bir vakitte
hiç beklenmedik bir fotoğraf karesinde
ansızın karşılaşmak seninle
ve kaçamamak
senden
hayâlinden
dahası kendimden
inan tahmin bile edemezsin
ne kadar acıdır
ne kadar yakıcı
ve hemen sonra idrâk etmek
insan olmanın
tek ve en gerçek mânâsını
-ki zâten o mânâdır
tanrı’yla aramızdaki duvarın hiram ustası-
biz
her birimiz
devâsa acziyet âbideleriyiz
farkında mısın
ruhûmun hicranlı sadâsı

korkuyorum züleyhâ
hem de çok korkuyorum
bilirsin ve yine tuhaftır
beni sevmeyen çocuk
henüz yaratılmamıştır
-sanmam ki yaratılacaktır-
ve yarın
-yâni bir nefes sonrası-
güz renkli gözleriyle o güzeller güzeli kızın
koşarak boynuma sarılırsa ben ne yaparım
hangi ahmak inanır gözüme toz kaçtığına
ki hangi toz böyle yağmurlar yağdırır
şen şakrak bir bayram sabâhına

korkuyorum züleyhâ
kader bu kör duman ardında
benim için kim bilir
ne kederler gizliyor daha

sen aklıma düşünce
yâhut ben sen denilen cehenneme
kaç milyonuncu kez girince
sanki kalkar kabrinden koca attila ilhan
ve yeniden kurar o muhteşem âyetlerini
yazar kızgın şişlerle usul usul
yüreğimin her hücresine

“gözlerin gözlerime değince”
hıçkıra hıçkıra ağlamak gelir içimden
saatlerce, günlerce, eylüllerce
tek bir tanrı kulunun bile beni görmediği
kendi ellerinle kurduğun o darağacının gölgesinde

fakat gözyaşlarım
önce gururumun barikatlarına takılır
sonra da boğazımın düğümlerine
sen buna değmezsin biliyorum
fakat kahretsin ki her gece
gerektiğinde uğruna ölüneceğine dâir
geri dönülmesi nâmümkün
ittihatçı yeminler yankılanır içimde

sen aklıma düşünce
yâhut ben senin kazdığın azaplı kabrime
-kim bilir kaçıncı kez-
diri diri defnedilince
herkes, her yer, her şey
tüm amaçlarım
bütün kutsallarım
bir an için yitirir anlamını
ve sanki nereye gizlendiği meçhûl
ırkı gereği korkak bir sırp keskin nişancısı
ardı ardına belki sekiz el ateş eder
bîgünah, paramparça, kan revân bosnalı dizlerime

âh senin yüzünden
hayâtı altüst edebilecek
mühim bir yanıtı beklerken geçirilen
ıstırap dolu milyarlarca yıldan bile
çok daha uzunmuş gibi gelen
geceler gündüzler boyunca,
olmayan aklımla
bağıra çağıra kavga etmekten
öyle çok yoruldum
öyle çok yıprandım
öylesine bezdim ki
inan bu perperişan hâlimi
anlatabilmem mümkün değil
çünkü ben ne bir selim pusat
ne de bir yahyâ kemâl’im

-şâirler öldü lâkin yaşıyor şiirleri
ve okunacaklar bin asır sonra bile belki
evet, şiiri yaşayan şâire
ölmüş demek de yanlıştır esâsında
şâirler bizden bin kat diridirler züleyhâ
ve ben maalesef şâir değilim
bunlar da şiir değil
ben yalnızca
ölmemek derdinde bir meyyitim
bunlar da
yüreğimde açtığın yaradan sızan
ziyâdesiyle nâmühim
kanım, gözyaşım, âh u zârımdır benim-

kahretsin!
seni sana rağmen seviyorum hâlâ

-ve bilirsin
bizim işlerimiz
zâten hep birilerine rağmendir
halkımızı da
ona rağmen delice seven
o bizi sırtımızdan vurdukça
uğruna seve seve can veren
yine biz değil miyizdir-

garip ama gerçek
sana rağmen
hayattayım hâlâ
evet sensizlik öldürmüyor
fakat sensiz de yaşanmıyor anla
yâhut boş ver
zorlama kendini boşu boşuna

velhâsıl biliyorum
değişmez artık hiçbir şey
-değişmesin de!-

hayır!
senin kahrolası mayın tarlalarında
bir daha
fütursuzca koşmak yok aslâ

işte böyle geçip gidiyor hayâtım
daha birinden kurtulamadan
düşerek pençesine bir diğer buhrânın

ve ben züleyhâ
her gecenin
her şiirin
ve her keder kokulu gülümsemenin sonunda
durup düşünüp, yokluyorum kendimi
ve yine tuhaftır
sana değil kendime kızıyorum, kendi aptallığıma
kînim de, nefretim de kendimedir yalnızca ve yalnızca
ve savurduğum her küfrün
sen değil -hâşâ-
yine ben varım o meş’um nişangâhında

-УҒУР БЕ ЗҮЛЕЙХÂ-

YAZAR

Fâtih Oğuz

EDİTÖR

Zeynep Gökçe Azman

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir