Ciğerdelen’i ilk okuduğum dönem, hayatımın içinden çıkamayacağımı düşündüğüm bir kuyuya düşmüşlüğüne denk gelmişti. Bitkin, bıkmış ve vazgeçmiştim. Küçük Yusuf, daha peygamber olacağını bilmezken sevgisizliğin acısı o kuyuda yüzüne çarpmıştı hani. Epey yalnızdı ve düşünüyordu. Kuyudan çıkmayı değil de o kuyunun taşlarından biri olmayı. Öyleydim ve kitap ruhen beni çok yaralamış, bu yüzden birkaç gün epey hâlsiz gezmiştim. Sonra Safiye Erol’un bu kitabı yazarken defalarca hastalandığını, bayıldığını öğrendim. Hak verdim ve ciğerimi deliveren aşkı görün dedim ben de…

Aradan yıllar geçip zaman zaman bu kitabın sayfaları arasına başımı usulca bıraktığımda ilk okuduğumdan daha farklı düşüncelerle mücadele vermeye başladım. Çünkü ilkinde İbrahim’in iman şövalyesi olması gibi kendimi inandığım değerler üzerinden iman şövalyesi ilan etmiştim. Evet ben de oğlunun kurban olmayacağına emin olan İbrahim gibi olmak istiyor, Türk milliyetçiliği mefkûresine adanmış ömrümü vatanın her köşesinde bu imanı yayarak geçirmek istiyordum. Zaman geçti; içimizden Hürriyet Kasidesi okuyarak denize uzun uzun baktığımız günlerden, ‘’bu vatandır dağıtır aleme ilm-ü edebî, ne bela çektiysek bu vatandır sebebi’’ çizgisine geldik… Buna da şükür.

Ee Mişa Dirahşan, ciğer miğer aşk meşk dedin vatan edebiyatı parçalıyorsun diyecekler için hemen girizgâh yapayım. Ciğerdelen’i okuyan farklı görüşteki arkadaşlarımdan şöyle bir eleştiri aldım. Ciğerdelen’in bir millî mefkûre kitabı olmadığını ve oradan bir Türklük bilinci çıkmayacağını söylediler.

Bakalım neymiş ne değilmiş bu Ciğerdelen meselesi. Sürpriz kaçıran vardır bu yüzden okumayanlar son paragrafa inebilirler…

Kitap, Alman edebiyatında birçok postmodern eserde gördüğümüz akışa sahip. Canzi ve Turhan’ı okuyoruz en başta. Canzi, Haşmet gibi bizlerin “boş çar” olarak tanımadığı bir adamdan kurtulmak üzeredir ve Turhan Canzi’ye deli gibi âşık olmuştur. Gelin görün ki Turhan’ın takıntılı, kıskanç ve benmerkezci tarafları Canzi’nin, Turhan’la zamanında aynı yerde yaşadığını öğrendiği dedelerinden dolayı gösterdiği müsamahayı baltalar ve hikâye içinde hikâyelere geçiş yaparız.

Bir yiğitlik hikâyesi olan Sarı Sipahiler’i okurken büyük Osmanlı’nın küçük neferlerinin ateşten gömlek giyişlerini adeta izleriz. Arkaya “Baş Bir Yana Leş Bir Yana” koyarak okunabilir bu kısım, tavsiyemdir. Dededen kalma bir kılıcım var onu alıp hemen yatağın baş tarafına asmıştım. Kitapta da zaten “Dedelerimin kılıcı başucumda asılıdır” diyordu Canzi. Çünkü o bir yiğitlik destanı içinde büyümüş ve sonrasında Türk Cumhuriyeti’nin kuruluşuna tanıklık etmişti. Yani onun kafasında dedesi Mustafa Durakça ile Mustafa Kemal Atatürk aynı hissiyatla çarpışan iki adaş, iki Türk yiğidiydi.

Ciğerdelen hikâyesinde ise… Evet Ciğerdelen kalesini koruyan Mustafa Durakça ve ailesi yıllarca büyük bir sabırla Türklük ve Müslümanlık üzerine sempatik bir taraf olmuş, sevip sayılmışlardır. Hikâyenin alengirli olması için Mustafa bir “gâvur” kızına âşık olur. Mustafa’yı neredeyse insan-ı kâmil yapacak bu kız eninde sonunda konağa gelir ve adına “Cangüzel” derler. Ölüm döşeğinde bile tek düşünülen kişidir Cangüzel. Buraya kadar klasik Müslüman-Hristiyan aşkı olan kısım, Cangüzel’in hamile kalmasıyla bir çıkmaza girer çünkü Cangüzel hamile kaldığını bilmeden evdeki kurallara isyan eder. Kadınlar rahatça dışarı çıkamamaktadır. Niye? Sürekli bir iş buyrulmaktadır. Neden? İstediği vakit kocasını bulamamaktadır. Saçma? Dolup taşıyordur Cangüzel ve hamile olduğunu öğrenince büyük bir sükûnetle çocuğunu bekler. Bence hikâyenin okuyan herkese “öylesine” geçtiği kısmı da burasıdır. Burada bir Oedipus sendromu görürüz. Anne ve oğul Sinan (çıyan Sinan diyelim) adeta birbirlerine âşık, birbirlerinden kopamaz hâldelerdir. Hele de kocası öldükten sonra Cangüzel oğlunu paylaşamaz hâle gelir. Sinan da annesini avucunda bildiği için onun bu hassasiyetini kullanır ve dedeye karşı bir tutum geliştirir. Bu, sanırım evin otoritesine alınan bir tutum, çünkü babası yerine geçen kişi odur. Cangüzel Sinan’ın büyüdükçe değiştiğini, kendisini görmezden gelip yok saydığını, kadınlarla olan gevşek ilişkilerini gördükçe kahrından hastalanır ve oğluna hasret ölür. Bir aşkın ölümü başka bir aşkı doğurmalıdır ve bu sahnede, Cangüzel’in ruhundan bir parça aldığına inandığım Zühre dahil olur. Zühre ve Sinan gayr-i meşru bir aşk yaşarlar. Zühre güzeldir, küçüktür fakat inanılmaz bir fikir dünyasına sahiptir. Ancak bu genç kız, gittikçe tasavvufa yönelirken bile kendini bu “aşk” diye nitelendirdiği belanın büyülü dünyasından alamaz. Sinan evlendikten sonra bile onu evine almaya devam eder. Hatta bir çocukları bile olur. Sinan’ın karısı ve çocuklarıyla da sık sık karşılaşan Zühre büyük bir sınavdan geçer. Burada bir metres hayatı var sanabiliriz ama bu hikâyede bilinen bir şeyin dillendirilmeden yürütülmesi söz konusu. Burada da şu eleştiriyi yapabiliriz. Toplum ahlaksızca nitelendirilen bir eylem söz konusu olduğunda eylemi gerçekleştiren kişilerin konumuna göre “Bu ahlaksızlıktır” bildirimini yapıyor. Yoksa titreşim gönderemezsiniz diyor.

Hikâye, Zühre’nin Ciğerdelen Kalesi’ni düşmandan korurken, Sinan’ın kaçışını görmemizle suret değiştirip bitiyor. Tekrar Turhan ve Canzi’ye dönüyoruz. Atatürk’ün Kocatepe’deki fotoğrafının önünde konuşan Turhan ve Canzi bu vatanın çocukları için, o kaleyi Zühre’yle beraber koruyanların torunları için çabalamaya ve varlarını yoklarını bu huzurda tüketmeye hazır görünüyorlar. Onların o hâlini tasvir ederken zihnimde minik bir tebessüm oluyor her seferinde. Evet, hikâyede Turhan oldukça sıkıntılı bir karakter fakat kendisi de ne kadar yanlış davrandığını fark edip düzeliyor. Safiye Erol her kitabında, ideal Türk’ün vazifesini en düzgün yapan kişi olduğunu söylüyor. Kendisini de yazdığı eserlere bakarak ideal Türk ilan etme görevi bize düşüyor.

Bu kitap, içinde psikoloji ve sosyoloji alanlarından çok fazla şey barındıran girdap gibi bir konuya sahip. Sanırım bu yüzden de okumak biraz uygun ruh hâli gerektiriyor. Ruh Adam’da Yek’i görünce hissettiğimizi Sinan Zühre’nin kapısına gelince hissediyoruz. Aşk var mı bu ilişkide derseniz sanmıyorum, tutku belki. Sinan öyle megaloman bir karakter ki sadece birine âşık olma fikrine âşık olabilir. Bu hikâyede bir tane âşık var o da “Ben seni ölüm döşeğinde bile taşırım Cangüzel’im” diyen Mustafa Durakça. Sevdiğim ise vicdanımın ta kendisidir, diyor Safiye Erol. Yine Alperen Alparslan Gözen diyor ki: “ekmeği unuttum, ölmeyi unuttum / bakışların hatrımın tümü Leyla” Sevmenin rezilce korkulu olduğu bir çağda yüreğini hissetmek isteyenlerin kitabı şöyle bir köşeye çekilerek bir Keşan güzeli sesinden okunuyormuşçasına Bozdoğan dinleyerek okumalarını tavsiye ediyorum. Bir de Pususu Allah Kadar Tek şiirini okusunlar. İkisi bir arada olunca tadına doyulmaz.

Bahsettiğim gibi zamanla değişen fikirlerim oldu Ciğerdelen’le alakalı ama hâlâ iman etmekten vazgeçmiyorum ki Türk milleti kendi ruhundan, etinden, kanından meydana getirdiği bağımsızlık mücadelesi ve onun transformatörü Mustafa Kemal Atatürk’ü daha yüzyıllarca anlatacak, belki ucunda kıyısında bir gün bizim ismimiz de bu mücadelenin devamı için çabalayanlar arasında parlayacak. Arkadaşlar:

Yıkılmayın Sakın.

Mişa Dirahşan’dan üstünde uzun kaşe mont, elleri, cebindeki muştayı tutarak gezdiği günlere bir hatıra olsun bu yazı. Korkunun nabızlarını sayan Kemal Tahir’e de selam olsun; ezilip kalmak, sefil bir sokak kedisi gibi ölüp gitmek, ufalanmak korkusu. Üstadım, bir şeref madalyası gibi seninle aynı korkuları taşıyorum ve arttırıyorum. Bir gün hesap soramama korkusu…

Mişa Dirahşan

Editör: Ekrem Müftüoğlu

“Bunlar, gerçekten sahip olduğu şeylere bakılırsa küçük şeyler ve bu eksiklerden rahatsızlık
duyan kimse, büyük şeylerden anlamadığını gösterir sadece.” 352.

Şato (Das Scloß), Kafka ve Haneke için bir kesişimdir. Haneke Şato’yu sinemaya uyarlarken
diyaloglar ve senaryoda tamamen kitaba sadık kalmıştır. Eser genel çerçevede bize bürokrasinin uzlaşımsız yönünü göstermeye çalışır. K. karakteri memur olarak atanır, daha sonrasında ise buradaki işine başlayabilmek için “bürokrasi” ile temasa geçmeye çalışır fakat girişimlerinin sonuçsuz kalması neticesinde olaylar gelişmeye devam eder.

Haneke’nin Kafka’yı ve devamında Şato eserini seçmesi elbette tesadüf değildir. Haneke’nin
filmografisinin ana niteliklerinden birisi “orta sınıf” kavramı üzerinedir. Filmlerinde genel
olarak “tutunabilmiş” orta sınıf eleştirisi yapan Haneke’nin bu seçimi 21. yüzyılla birlikte hem orta sınıfın tüm çağlar içerisindeki önemini daha iyi görebilmemizden hem de bu çağa özgün olarak ayrı bir ayırt edicilik kazanmasıyla ilgilidir. Bugün artık iktidarın anahtarını yani “Das Scloß”unu(anahtar) hükûmetlerin ya da patronların tuttuğu düşüncesi sorgulanmaya başlandı. Bahsedilen iki sınıfın aslında çok soyut ve fiziksel etkileşimi sınırlı birer grup olduğunu
bilirken orta sınıfın, toplumsal düzlemde etkisinin hem iktidarın taşıyıcısı hem de kendi
inisiyatifi anlamında toplumun kültürel ve politik yönlendiricisi konumuna geldiğini görebiliyoruz. Bugün Haneke’nin özellikle son filmlerinde ortaya koyduğu şey postmodern ilişki ve düşünüş biçimleri içerisinde bir kimlik krizi yaşayan orta sınıfın iddia ettiği değerler ve ahlaka karşı pratikte gösterdiği tutarsızlıklardır. Orta sınıf iddiasının tersinde pragmatik bir anlayışla yaşadığı kimlik krizi için ontolojik bir çatışmaya bile girmeden konformist bir tutumdan öteye gidememektedir -yaşadığı bunalımlar ise varoluşsal olmaktan çok tüketim bağlamında gerçekleşmektedir-. Bu tanımlamalar bireysel anlamdan bağımsızken değer yargısı olmaktan ziyade bahsedilen “iddia” nezdinde tutarsızlığın durum tespitidir. Bir krizin içerisinde olan orta sınıf, diğer iki sınıf arasında bir kimlik ve varlık mücadelesi sürdürmektedir.

Haneke’nin Kafka ile kesişmesi de böyle bir duruma nedenlidir. Kafka, Şato’da döneminin toplumsal ilişkilerine yön veren sınıfı (bürokrasiyi) mercek altına almıştır. Diğer bir değişle Kafka, bürokrasi bağlamında sosyo-politik bir iddianın gözlemcisi olmuştur. Tanıtlarsak: “Ama aslına bakılırsa annesinin kimseyle konuşmaya gönlü yokmuş, K.’yı sorması da kuralı bozmuyormuş, aslında, dile getirebilirmiş, ama bunu yapmayarak niyetini zaten açıkça ortaya koymuşmuş annesi.” (Kafka, 2006:173) İnsan ilişkilerindeki kurallar, bu kuralların sofistike, başka düşünüş ve kurallar silsilesi doğurması ve bu döngünün devam etmesi, ifade ve davranışın doğrudan değil de dolaylı yoldan gelişmesi, toplumun alt tabakasına bile sinen bürokratik davranışın bir temsili niteliğindedir. Hans’ın annesinin dileğinden bahsedişi ve onu yerine getirmek üzere ahlaki doğrusuna bürokratik delikler açarak yeni bir doğru yaratmaya çalışması (Kafka, 2006:170-177) da bu bürokratik davranış biçimine başka bir örnek olarak sunulabilir. 

Eser, K.’nın köye memur olarak atanması daha sonrasında işinin tam olarak ne olduğunu öğrenme çabasıyla başlar. Karşısında hiçbir şekilde ulaşamadığı bürokrasinin varlığı ile sarsılır, bu sırada köy içerisindeki insanlarla ilişkiler geliştirir ve var olan bürokrasinin bir sonucu sayılabilecek bu insanlarda da birtakım aşılmaz engeller görmeye devam eder. K. her seferinde cevapsız kalan ulaşma çabaları içerisinde bir zamandan sonra kendi kimliğini sorgulamaya varan ve hayatını geri dönülemez noktalara götürecek olaylar silsilesi içerisinde sürüklenmeye devam eder. Bahsedildiği gibi bürokrasi, toplumu şekillendiren yapıdır. Onun vicdanına bile sirayet etmiştir ki Barnabas ailesi “şato” ile çatışma yaşadığında onun tarafından cezalandırılmadığı hâlde köylüler tarafından dışlanmıştır. Bu durum ulaşılmaz ve soyut gözüken bürokrasinin topluma nasıl etki ettiğinin başka bir tanıtıdır. Şatonun üst düzey yetkililerinden birisi olan Klamm da bunun başka bir yansıması olarak karşımıza çıkar. En az görülen, en az konuşulan kimse olduğu hâlde en çok korkulan ve etki alanına sahip olan kişidir. Klamm (“illüzyon” anlamına da gelir) aslında bürokrasinin yaratmış olduğu illüzyondur.

K. karakterinin durumu, köylülerin söylediği gibi en sefil durumdur. K. mesleğine, statüsüne rağmen en “aşağılık” işlerden birini yapan Pepi’nin gözünde bile acınacak hâldedir. Çünkü Klamm’ı ve Şato’yu henüz idrak edememiştir. Kendisi için tanımlanan imajı yırtmaya çalışarak özerkliğini ve kimliğini ispatlamanın peşine düşer. Bu sonuçsuz çabadan sonra ise  K. baskın olan “kod”u anlamaya başlar ve o kod üzerinden iletişim kurmak üzere harekete geçer fakat toplumsal ilişkilerin emrettiği duruma bir kez daha uymayarak “mimlenmiş” olan Barnabaslar’ın evine gider ve var olan kodu tekrardan hiçe sayar. 

Frieda’nın onu terk edişiyle ise bu mücadelede K. artık çözülür, uykusu gelir, karşısında konuşan Erlanger’in söyledikleri onu heyecanlandırmaz. Hem Pepi’yi kabul eder hem Gerstacker’in peşine takılır. Artık bir irade gösterecek düzeyde değildir ve kodla “uyuşuk” hâle gelmiştir. “-Atların Bakımı için yardımcılık, ödeme istiyorsan ödeme yaparım. –Ben atlardan anlamam ki. –Bu önemli değil, hadi uzatma!.. –Neden seninle gelmemi istediğini biliyorum, Erlanger’den senin için bir şey koparabileceğimi düşünüyorsun. –Tabi yoksa seninle neden ilgileneyim! Ama bunun için hemen fırtına çıkması gerekmez. –Hayır, öyle bir havaya benzemiyor.”(Haneke: 1997: 2:01:30) K., Barnabaslar’dan bile daha aşağılıktır çünkü Barnabaslar yanlışın ne üzerinden tanımlandığının farkındadır (Kafka 2006: 234). Fakat K., köydeki kodla uyuşamamanın oluşturduğu konuma indirgenmiştir: “Yabancılık”.  Dahası bir yabancı olarak sistemin dışarısındadır. 

Kafka’nın Şato’yu tam olarak bitiremediğini ve eserin bir taslak metin olduğunu biliyoruz. Bu durumdan yola çıkarak eserin diline yönelik eleştiriler ise farklı bir boyut kazanmakta. Bana göre Kafka’nın kurduğu dil, bir eksik ya da hata değil bilakis en temel noktalardan birisi. Köylülerin hiçbir zaman kendi dilleriyle ve düşünceleriyle ifade şansı bulamamaları ancak bürokrasinin kodu ile iletişime geçmelerini en önemli noktalardan birisi olarak görüyorum. Ek olarak Frieda ve Kafka arasında dolaysız ve ani gelişen aşk durumu ise bir başka tartışma konusu olabilir. Bürokratik ve dolaylı davranışların yoğun olduğu “aşk, sevgili, flört” ilişkilerini bu durumun aksine doğal ve sıradan biçimde yansıtan Kafka’nın bu davranışını da imlemek istedim.

Son söz, orta sınıfın niteliği üzerine bir başka roman olarak George Orwell, 1984 eserini tavsiye etmek istiyorum. 

Berkay Yöndem

Editör: Elif Berra Kılıç

KAYNAKÇA

KAFKA, Franz(1926) , Das Scloß, 6.Basım, İthaki Yayınevi, İstanbul  

HANEKE, Michael(1997) , Das Scloß (The Castle)

Dili bozmak, o millete karşı işlenmiş en büyük suçlardandır. Uluslar kendi dilleriyle dünyaya gelir; onunla düşünür, onunla konuşur, sevincini de hüznünü de diliyle dillendirir.

Dilerseniz önce başlığımıza isim olan bu cümledeki herkesin pek aşina olmadığı fakat Türk halkının dilinde asırlardır yaşayan kelimeleri gözden geçirelim. Agu Eski Türkçeye ait bir kelimedir ve zehir demektir. Anadolu’da bu kelime hâlâ yaşatılmaktadır. Kimi bölgelerde avu olarak da kullanılır. Bukağı ( Eski Türkçe. Bukağu) atların çifte atmalarını ve kaçmalarını önlemek için ayaklarına vurulan demir halkalı köstektir, bu köstek eski zamanlarda mahkûmlara kaçmalarını önlemek amacıyla da takılmıştır. Bu kelime Emine Işınsu’nun, Niyazi Mısrî’nin hayatını anlattığı ünlü bir romanına da isim olmuştur. Bukağılamak fiili de buradan gelmektedir.

Türk dilinin tarihî serüvenini göz önüne alıp bir düşünelim. Gerçekten de Türk dili bozulmuş, agulanmış, bukağılanmıştı. Bilim ve sanat dili Arap ve Fars dilleri etkisinde kendinden geçmişti. Osmanlı Türkçesi olarak tanımlanan bu dil, üç dilden meydana gelen karışık, melez bir formdaydı. Halk, aydınların dilinden bir şey anlamıyor, aydınla halk arasındaki uzaklık gittikçe artıyordu.

19. yüzyılı reform çabalarıyla oldukça hareketli geçiren Osmanlı aydınlarının en temel problemlerinden biri de dildi. Bir tarafta Divan şiiri ile Batı şiiri arasında sıkışıp kalmış, dilin imkânlarını zorlayan; şiirde yeni türler denerken kelimelerde de özgün olma hevesiyle zaten tükenmiş olan Divan şiiri mirası ile son nefeslerini veren şairler ordusu vardı. Şiirlerinde eski kelimelerden yeni kelimeler üretmiş ( tiraje, şegaf, lerzende, puşide…) alışılmadık bağdaştırmalar ( havf-î siyah, leyâl-i girizân…) denemişlerdi. Zamanla kontrolden çıkan dil meselesinde önlem alarak çalışmalara başlayan aydınlar da olmuştu. Örneğin Şinasi gazeteyi “halkın anlayacağı dili kullanacak bir araç” olarak gören ilk kişidir. Yazıda açıklık olması, yapmacıklık olmaması, yazıyı halkın anlayacağı biçime sokmak fikri ve eylemi ilk Şinasi’de görülmüştü.

“Şu halde Şinasi dil ve edebiyat çağdaşlaşmasının öncüsüdür. Bu anlamda Şinasi iki yenilik getirmiştir: biri, halk sözlerinin edebi değeri olduğunu göstermek, ikincisi geleneksel yazı yazma kurallarını çiğnemek. Birinci alandaki çabası halk sözlerini toplamasında gözükür. İkinci alanda “Şair Evlenmesi” adlı oyunda geleneksel kuralları bozarak yapma olduğu için sahneye hiç uymayan Osmanlıca konuşmasına aykırı yazma denemesine girişmiştir. Böylece Osmanlıcada ilk gramatik anarşiyi o başlatmıştır: bu anarşinin sonu ise Osmanlıca (konuşmanın değil) yazmanın sonu olmuştur. (Osmanlıca konuşulan değil yazılan bir dildir.)”

Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY, İstanbul, 2019. syf 262

Şinasi bu eylemiyle Türk dilini bukağılarından kurtarma yolundaki ilk adımları attıran öncü isimlerden biri olmuştur. Bu küçük adımlarla bir şeyleri değiştirmek isteyen neslin kavram ve anlam sorunu yaşadığı da bilinmektedir. Bu nesil Tanzimat hareketiyle hak, hukuk ve eşit bir düzen arayışı içindeyken ulusu ifade edebilecek tek bir kelime bulamamış, Osmanlı aydınlanmasında sıkışıp kalmıştır. Batı’da eğitim görmüş, okuyan, araştıran bu neslin büyük problemi kavram kargaşası olurken Türk ulusunu ifade edememiş, millet kelimesinin de “ümmet” anlamında kullanılmasından ötürü ileriye doğru atılan adımlar gecikmiştir. Hâl böyle iken Osmanlı dilinin, ne Osmanlının son döneminde ne de Türkiye’de yazı dili olarak kalmasına imkân yoktur. Zamanla daha da derinden anlaşılacağı üzere önce yazı dilini millîleştirmek, Türkçeleştirmek, millî Türkiye’nin en mühim vazifelerinden biri hâline gelmiştir.

1911 yılında Genç Kalemler dergisi etrafında toplanan milliyetçi aydınlar, Yeni Lisan isimli bir bildiri yayımlayarak Türk dilinin sadeleşmesini ve öz formuna ulaşmasını talep ettiler. Bu bildiriyle birlikte Türk dilindeki sorunların teşhisi ve çözümleri ortaya konulmuştur. Arapça ve Farsça gramer kurallarının kullanılmaması, bu kurallarla yapılan terkiplerin kaldırılması, Arapça ve Farsça kelimelerin Türkçede söylendikleri gibi yazılması, başka Türk lehçelerinden kelimeler alınmaması ve İstanbul konuşması esas alınarak yeni bir yazı dilinin meydana getirilmesi gibi çığır açan önermelerle Türk dili yeniden soluk almaya başlamıştır. Türk dili bu kurtuluşunu kendi kuvvet ve vasıflarına borçludur. Türk dili ikinci devre olarak adlandırılan sistematik ilerlemesine 1 Kasım 1928 tarihinde 1353 sayılı “Yeni Türk harflerinin kabul ve tatbiki hakkında Kanun“u ile devam eden süreçte başlayacaktır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderlik edeceği bu inkılapla çalışmalara devam edilecektir.

“Her büyük değişme aşamasında dil sorunu ya yeni anlamlara eski sözlük hazinesinden sözcük bulma ya hazinede bulunan eski köklerden yeni sözcükler uydurma, ya Fransızcadan söylenişine uygun Arap ya da Latin harfleriyle biçimlendirilmiş sözcük sokma ya da halk dili hazinesinde buluna  köklerden yeni terim sözcükler yapma gerekliliği bundan ileri gelmiştir.”

Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, YKY, İstanbul, 2019. syf 319.

DİL MEDENİ OLMAK İSTEYEN ULUSLARDA ŞUURLA YARATILIR*

1930’lu yıllara gelindiğinde gerek düzenlenen Türk Dili Kurultayları olsun gerek akademik çalışmalar olsun her bakımdan Türk dili şuurla işlenmiştir. Türkiye’nin 20. yüzyılda başladığı bu işleme başka milletler çok erken devirlerde başlamıştır. Örneğin Alman ulusunun dil konusundaki çalışmalarını siyasi olaylar ışığında ele alalım. Fransızlar, Almanlardan evvel medenileşmiş ve Almanları etkilemişlerdir. 12. yüzyıldan sonra Almanlar üzerinde Fransız edebiyatı tesirleri görülmeye başlanmıştır. Yaşam tarzlarından nezaket kurallarına kadar bir Fransızlaşma gözlemlenmiştir. Almanlar bu devirde, halk edebiyatı mahsulleriyle halk şairlerinin halk dilinden eserler vermesiyle dillerini kurtarabilmişlerdir. 13. yüzyılda zuhur eden Nibelungen Destanı şüphesiz bu halk şairlerinin dillerini muhafaza etmeleri sayesinde yazılmıştı. 13. asır Almanya’sında ilim sahasında, Latin dilinden edebiyatta Fransız hâkimiyetine karşı bir hareket başladı. Nihayet 16. asırda Alman dili bu dillere üstün geldi. Luther’in girişimleriyle edebî bir dil yaratma süreci başladı. Luther Hristiyanlığın mukaddes kitabını Almancaya tercüme edebilmek için edebî bir dile ihtiyaç duydu ve halka yönelerek kullanılan en nezih lehçe ile dinî metinleri tercüme etti.

“Alman halkı ancak o günden itibaren bir millet teşkil etti, çünkü dil bir milletin ruhunun kalıbıdır.”

Sadri Maksudi Arsal, Türk Dili İçin, TDKY, Ankara 2017. syf 56.

Luther bu aydınlanma sürecinde Alman dilinin lehçelerini öğrendi ve gramer kaidelerini tespit etti. Halka ulaştı ve halk dilinin konuşmalarını tespit etti. Bilindiği üzere Luther, İncil tercümesinde tek bir yabancı kelime kullanmamıştır. Aynı dönemde Alman şairleri ve aydınları dillerini bir ilim ve edebiyat dili derecesine kavuşturdular. 17. yüzyıla gelindiğinde Alman dilini temizlemeye şair Martin Opitiz devam etmiştir. Bu süreçte topyekûn hareket eden aydınlar yeniden, şuurla Almancaya dönmeye başlamışlardır. 18. yüzyıla gelindiğinde hem edebî hem de ilmî dili işlemenin zirvelerine ulaşan Almanların dili, günümüzde müstakil bir dildir. Almanya örneğinden hareketle tarihte Fransızlar, Finler, Macarlar ve medenileşmiş uluslar dillerini şuurla işlemiş ve ıslah etmişlerdir.

“Milli his ile dil arasındaki bağ çok kuvvetlidir. Dilin milli ve zengin olması milli hissin inkişafında başlıca müessirdir. Türk dili, dillerin en zenginlerindendir; yeter ki bu dil şuurla işlensin. Ülkesini, yüksek istiklalini korumasını bilen Tük milleti, dilini de yabancı diller boyunduruğundan kurtarmalıdır.”

2 Eylül 1930
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Türkiye’de dil çalışmaları alanının önemli isimlerinden biri olan Sadri Maksudi’ye göre başka dillerden alınmış kelimelerin muadilleri Türkçede var ise Türkçe olanı tercih edilmelidir. Türkçe eklerden terim yaratılmalı, Türkçenin başka lehçelerinden – ihtiyaç var ise- kelimeler alınmalıdır. Türkçenin Sırları isimli eserin yazarı olan Nihad Sami Banarlı ise Arapça ve Farsçadan aldığımız kelimeleri mirî malımız olarak görür. Türkçeleşmiş kelimelerdir diyerek daha ılımlı bir yaklaşım sergiler. Halkın kullandığı nice kelime artık dilimize yerleşmiştir. Türkçeleşmiş kelimeler ifadesinin içi boş değildir. Gerçekten de asırlarca beraber yaşadığımız kimi kelimeler bir zaman sonra bizden olmuşlardır fakat her meselede olduğu gibi dil meselesinde de ölçülü davranmak gerekmektedir. Sadri Maksudi’ye göre bu görüşün temeli boştur. Müstakil bir dil yaratma işi ehemmiyetlidir. Dilimize giren her kelimeyi sahiplenmemiz en başta Türklüğümüze bir ihanettir.

Türk dili, tarihin pek eski dönemlerinden bu yana var olmuş ve kendini tamamlamıştır. Farklı coğrafyalara yayılmış pek çok lehçesi mevcuttur. Türk dili fiil bakımından zengindir, 4000’den fazla yalın mastarı bulunur. Ekleri pek çoktur ve bu ekler sayesinde köklerden yeni kelimeler türetilebilir. Ahenklidir. Cümle yapısı kurallıdır. Cümle başında öznesi, sonunda ise yüklemi bulunur. (İstisnaları mevcuttur) Türk dilinin gramer kurallarına, belirlenmiş kaidelerine aykırı olan isim ve tamlamalar değil günlük dilde, kamuya ait yerlerde bile kullanılmamalıdır. Bu konuda hassasiyet en başta devlet katında olmalıdır.


15 Nisan 1929
 
“Bizi cehaletten kurtaran Ulu Gazi var ol!”

Osmanlı’da var olan, Türk dilini aşağı ve bayağı görme temayülünde asıl sorulması gereken başka bir soru daha vardır. Milletler, boyunduruğu altına aldıkları uluslara dillerini zorla öğretir, bir kültür işgali de yaparlar. Osmanlı, kültür emperyalizmi yapacak bir devlet değildi elbette ancak neden koruması altına aldığı milletlerin dilleriyle iştigal olmuştur da birebir almıştır? Bu sorunun klişe bir yanıt olarak dönütü yüksek edebiyat kültürü etkisi olacaktır ancak eksiktir. Türk edebiyatının da o nispette edebî değeri yüksek değil midir? Fazlasıyla yüksektir. Bu, “Bengü Taşlara” yontulan yazılı dönemin de öncesinden gelen bir birikimdir. Yine de bu, Osmanlının dille olan sorununu aydınlatmak ve anlamaya çalışmak zihnimizi hayli kurcalayacaktır, biz düşünmeye devam edelim. Acaba İslam dininin bu konudaki rolü nedir? Türklük şuuru, Müslüman olma hissinin karşısında mağlup oldu da dil de bu yüzden mi kıymetini kaybetti? Bugün Arap alfabesini yüceltmenin altında Kur’an dili olması gibi nedenler yatıyorsa neden olmasın değil mi? Gözden çıkarılmış, yok sayılmış bir Türklük bilincinde elbette Türk dili de payını almıştır.

Günümüzde yükselen Osmanlı seviciliğinde dil konusunda içi bomboş bir hayal yatmaktadır. Bu tür insanlar Arap alfabesiyle bırakın okumayı, işitse bile anlayamayacağı bu karışık dilin savunuculuğunu yapmaktadır. Türk dilini bukağılarından kurtarmak için çabalayan onca neslin emeğinden habersiz olan bu yığınlar cehaletleriyle, çağdaşlaşma çabalarından rahatsız oldukları için eskiyi savunmaya kalkışmaktadır. Edebiyat alanında ayrım yapmadan bir bütün olarak görüp her devrini ayrı ayrı inceleyen, benimseyen ilim sahasındaki aydınlar bugün de vardır ve dil için çalışmaktadır. Ayrıştırmayı seven ve mazinin kuru hayalleriyle beslenen kişileri de suya düşmekte olan hülyalarıyla baş başa bırakmak gerekir. Zorunlu eğitim yıllarında bile Türkçenin önemini kavrayamamışlarsa bırakalım bu kişiler de cahil kalsın, müstahaktır.

Türk dilini sevmeden Türk’ü sevmek imkânsızdır. Çünkü milletin en büyük esası dilidir. Türk dili emekle işlenerek bu günlere kadar gelmiştir. Bizler bunu biliriz ve deriz ki mirasa miras katmak için çabalayan gençlerin ellerinde Türk dili yeniden yükselecektir.

*Bu cümleler Sadri Maksudi Arsal’ın Türk Dili İçin isimli kitabından alınmıştır.

Nur Aydoğan

“Geçmişin toplumsal yapılanması üç dayanağın üzerinde duruyordu: rahip, kral, cellat. Uzun süre önce bir ses yükselip haykırdı: Tanrılar gidiyor! dedi. Son olarak başka bir ses yükselip haykırdı: Krallar gidiyor! Şimdi üçüncü bir sesin yükselmesinin zamanıdır: Cellat gidiyor!”

Sadece önsözünde bile onlarca cümlenin altını çizdiğim, neredeyse kusursuz bir eleştiri romanı olan “Bir İdam Mahkûmunun Son Günü”; Victor Hugo’nun ilk eserlerinden biridir. Kitaplığımın klasikler dizisi bölümünde gururla bulunduracağım bu kitap kesinlikle okumaya değer. Bir solukta bitirdim fakat etkisi günler sürdü diyebilirim.
Roman, yaşanma olasılığı oldukça yüksek bir kurguyu içeriyor. Fransız edebiyatının en başarılı isimlerinden olan Victor Hugo, 1829 yılında yayımladığı bu eseriyle dönemin Fransa’sındaki idam cezasını realist ve edebi bir dille eleştiriyor. Kitap; uzun ve etkileyici bir önsöz ile başlıyor, önsözde bahsedilen fikri destekleyen bir tiyatro oyunuyla devam ediyor ve sonunda kurguya geçiyor.
Anlatılanlar genele bakıldığında realist gibi görünse de başkarakter olan idam mahkûmunun romantik bir kişiliğe yakın olduğunu açıkça görebiliyoruz. Mahkûm, kaçınılmaz sonunu beklerken beş hafta boyunca çoğunlukla karamsar, yer yer umutlu bir ruh hâline bürünüyor. Yazar o kadar başarılı ki okurken kendini bu karakterin yerine koymayan var mıdır merak ediyorum.

“Hâkimin kadife pençesinin altında celladın tırnakları hissedilir.”

Sürekli dile getirilmese de roman boyunca merhamet duygusunun önemi okuyucuya hissettiriliyor. Dönemin adalet sistemi; mahkûmların hayatının yalnızca hâkimin birkaç sözüne bağlı olması üzerinden başarılı bir şekilde eleştiriliyor. Bir yandan da tokat gibi gelen bir gerçek var ki cellat olan; yalnızca hâkim, devlet veya giyotin masasında bıçağı indiren kişi değil: Halk! Victor Hugo’nun deyimiyle; sefil, iğrenç halk! Bir eğlence gösterisiymişçesine haftalar öncesinden bu cani infazı bekleyen halk! Bir insanın kafasının gövdesinden uzaklaştığını görebilmek adına birbirinin üzerine çıkan, o an geldiğinde canavarca sevinç naraları atan halk!
Benim en çok etkilendiğim kısım hiç şüphesiz romanın sonuydu. Halkın idam cezasını heyecanla, korkunç bir zevk ve iştahla izlemesi çok acı.
Yazar muhtemelen böyle bir ana şahit olmuş. Eserini başarılı bir şekilde kurgulamış fakat bu yazılanların yalnızca kurgudan ibaret olduğunu söylemek doğru olmaz. Yazarın öfkesini, acıma duygusunu, ruh hâlini her satırında hissetmek mümkün.

“İntikam almak bireyseldir, cezalandırmak Tanrının işidir.”

Okumayı bitirdiğimde, kendimi giyotin masasında o mahkûmla beraber infaz edilmiş gibi hissediyordum. Oldukça derin izler ve düşünceler içinde bırakan bu romanı herkese öneriyorum. Sevgiyle kalın!

“Tanrılar için üzülenlere: Tanrı kalıyor, denebilir. Krallar için üzülenlere: Vatan kalıyor, denebilir. Cellat için üzülenlere söylenecek bir şey yok.”

Boğazımda dikenler var!
Bu yüz küsür sayfalık romanda insanlığın bütün sorununu göreceksiniz. Toprak Ana, bir savaş öyküsü. Ne kandan, ne silahtan eser var. Yalnızca acı ve yaşama içgüdüsü…
Öldürdük, öldürdük ve öldürdük. Sığamadık, yetmedi bize bu topraklar.
Aytmatov, dünya edebiyatının en önemli isimlerinden olmayı sonuna kadar hak ediyor.
Çocukluğu tarlalarda geçmiş ve kendisi elbette ikinci dünya savaşının etkilerinden nasiplenmiş istemeden. Bunu da kalemine en güzel şekilde yansıtmış. Bir savaş ancak bu kadar sessiz ve vurucu şekilde anlatılabilirdi. Harp meydanında yaşanılanlardan ziyade, geride kalan köylülerin çektiği sıkıntılardan bahsediliyor.
Bir kadının, bir ananın ağzından anlatılıyor olanlar. Acısını, hüznünü ve bunlara rağmen yılmayışını en derinde hissettiriyor okuyucuya. Yer yer Tolgonay ananın toprakla konuşmasına şahit oluyoruz. Onu bir insanmışçasına karşısına alışını, derdini anlatışını çok başarılı buldum.
Ayrıca tüm bunların yanında tasviri öyle kuvvetli ve can alıcıydı ki hiç gitmediğim bu köyün her köşesini ezbere biliyor gibiyim. Tarlaların, ekinlerin, güneşin, yağmurun, emeğin kokusu bu romanın içinde saklı. Ağlayarak okudum, buruk bir gülümsemeyle bitirdim.

Toprak Ana’yı herkese tavsiye ediyorum. Kitapla kalın!

https://www.instagram.com/aghartakitapcisi/


“İki insan birbiriyle tam bir uyum içinde yaşarsa, konuşmadan ya da yarım sözcüklerle bile anlarlar birbirlerini.”

“İşte o anda anladım ki bir ananın mutluluğu, bir milletin mutluluğundan doğuyor. Aynı kökten olan ağacın dalları gibi bir kökten geliyor. Kaderi de onun kaderiyle bir oluyor. Çektiğim tüm acılara, hayatın bana indirdiği korkunç darbelere rağmen bugün de bu düşüncedeyim. Ne olursa olsun milletim yaşıyor, ben de yaşıyorum.”

“Savaş kanlı çizmeleriyle insanları kırk yıl çiğneyip ezebilir, onları öldürebilir, her şeyi yakıp yıkabilirdi ama insan denen varlığa baş eğdiremez, değerini düşürüp onu gerçek anlamda mağlup edemezdi.”