NE YAPMALI I

TARİHSEL BLOK ve TARİHSEL GÖREVLERİ

Hayatın olağan akışı içerisinde tekil bireyler olarak karşılaştığımız problemlerden, içinde yaşadığımız toplumun karşısına çıkan kolektif sorunlara varıncaya kadar önümüze çıkan ve aşılması gereken her zorluk, öncelikli olarak koşulların bizlere dayattığı “zorunluluk hâlinin” kavranabilmesi ve karşılaşılan sorunun doğru şekilde tahlil edilebilmesiyle çözümünü mümkün hâle getirebilir. Bir başka ifadeyle kişiler ve milletler, karşılaştıkları sorunları ancak tanıyıp doğru düzlemde saptadıktan sonra o sorunları aşabilecek yöntem ve uygulamaları geliştirebilme gücünü elde edebilir.

Bir önceki “Yeni Rejimin Yerli ve Milli İdeolojisi: Saray Milliyetçiliği” yazımız özellikle 2017 referandumundan sonra Türkiye’de oluşturulan saray rejiminin ve rejimin ideolojik – maddi dayanaklarını betimlemesi itibarıyla bir durum tespitiyle sınırlı kalmıştır. Bu yazımızın amacı; durum tespitinin, haklı eleştirilerin ve doğru mevzide konumlanmanın ötesine geçerek bu haklı savlarımızı hâkim paradigma hâline getirebilmek ve gerek siyasal iktidara gerekse onun kültürel alanda pompalamaya çalıştığı “tarihsel içeriğinden koparılmış, soyut – şahsımın milliyetçilik anlayışına (ki önceki yazıdan hatırlanacağı üzere biz bunu saray milliyetçiliği olarak tanımlıyoruz) karşı Türk milliyetçiliğini ve cumhuriyet devrimlerinin kazanımlarını geniş halk yığınlarına nasıl ve kimlerle taşıyabileceğimizi, en nihayetinde ülkemizin önünde duran “rejim ve düzen” sorunlarına karşı bizlerin neler yapabileceğini tartışmaya açarak önceki yazının sınırlılıklarını genişletmektir.

Tüm bu çerçeve tek bir yazının sınırlılıkları içerisinde de açıklanamayacağından dolayı “Ne Yapmalı” yazısı iki temel metine ayrılacaktır. Ne yapmalı sorusuna somut öneriler sunmaya çalışacağım kısım yazı serisinin ikinci kısmının konusu olurken bu metinde “Ne yapmalı?” sorusunun muhtevasını, tarihsel önemini ve soruyu cevaplayacak temel aktörler olarak nitelendirdiğim “Tarihsel Blok”un kimlerden oluştuğunu saptamaya çalışacağım. Konuya girişmeden önce, “Ne yapmalı?” gibi bir soruyu sormanın ve yukarıda özetlediğim konuları tartışmaya açmak gibi bir işe girişmenin ciddiyetinin farkında olduğumu belirtmek isterim. Henüz 23 yaşında ve akademik kariyerinin başında bir Türk genci olarak amacım hazır reçeteler ortaya çıkarmak veya burada sihirli formüller üretmek değildir. Çünkü burada her şeyden önce önemsediğim nosyon cevaplardan ziyade sorunun kendisidir. Ne kadar haklı ve yapıcı da olsa salt eleştirilerle sınırlı bir söylemin ötesine geçebilmek, olanı görmek ve haykırmanın ötesinde nasıl değiştirilebileceğini tartışmaya açmak, öz olarak “Ne yapmalı?” sorusuna cevap arayabilme cesaretini gösterebilmek gerekmektedir. Bu, dünyadaki tüm ulusların karşısına çıkan sorunları aşabilmek adına cevabını aradıkları bir soru olmanın yanı sıra, Osmanlı – Türk geleneği içerisinde Genç Osmanlılardan Jön Türklere, Kemalistlerden yakın dönem aydınlarımıza kadar 150 yıllık aydın birikimimizin de cevabını aradığı, toplumsal gelişmenin ve ilerleyişin kilit sorusu olma özelliğini de taşımaktadır. Henüz 23 yaşındaki bir Türk genci, insanlık ve Türk tarihinin ilerleyişinde temel çıkış noktası olmuş bu soruyu, günümüz Türkiye’sinde tek adamlılığa dayanan şahsımın devletini (saray rejimini) ve onun inşa ettiği, 9 yaşındaki çocuğu çalışmak zorunda bırakıp boğazını sıkarak tanıttığı adaletsiz düzeni sonlandırmak için sormayı tarihsel bir sorumluluk addetmektedir. Yazımıza bu sorumluluğun tarihsel düzlemini açarak başlayabiliriz.

Ne yapmalı?

Yukarıda özetlediğimiz gibi tarih boyunca tüm toplumlar karşılarına çıkan sorunları aşabilmek ve toplumsal ilerleyişlerini devam ettirebilmek için “Ne Yapmalı?” sorunu sormuşlardır. 19. yüzyılın ortalarında Narodnik halk hareketleriyle çalkalanan Çarlık Rusya’sında Nikolay Çernişevski bu soruyu sormuştur.[1] Ondan yaklaşık yarım asır sonra aynı soruyu soran VI. Lenin[2] Çarlık Rusya’sını devirip iktidarı ele geçirmiştir. “Ne yapmalı?” sorusu yine 19. yüzyılın ortalarından itibaren olgunlaşmaya başlayan Osmanlı aydınlarının, (Genç Osmanlılar) Osmanlı Devleti’nin yıkılışını önleyebilmek için cevabını aradıkları soruların başında gelmektedir. Yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı Devleti’nde hâkim olan istibdat rejimini yıkmak, anayasalı monarşiyi yeniden hayata geçirmek ve Türk milliyetçiliğinin kültürel gelişimi üzerindeki sansürleri kaldırmak üzere harekete geçen Jön Türkler ve onların siyasal örgütü İttihat ve Terakki, “Ne yapmalı?” sorusuna cevap arayışı üzerinden kurulan ve gelişen bir yapı olarak karşımıza çıkmaktadır. Hayatını cephelerde, sürgünlerde ve işkencelerde geçiren cumhuriyetin kurucu aydın kadroları, ömürlerini bu soruya cevap aradıkları eserleri kaleme alarak tüketmişlerdir. Bu noktada Yusuf Akçura’nın eşi Selma Hanım’ın, Akçura ile ilgili aktardığı bir anekdot oldukça anlamlıdır.

Geceleri uykudan uyanırdım. Saat üçü çalmış, Yusuf yok. Kendimi aşağıya atardım. Bir bakardım ki soba sönmüş, elleri buz gibi, üstü başı sigara külü içerisinde farkında bile değil, durmadan dinlenmeden yazıp duruyor…

Sorduğumuz soru, bu tarihsel birikim ve aydın sorumluluğu üzerinden şekillenen bir sorudur. Akçuralardan Aydemirlere (Suyu Arayan Adam[3]) onlardan günümüze ulaşan ve her tarihsel dönemde, dönemin öncü genç aydın kadroları tarafından cevaplanması beklenen bir soru. Bu noktada sorunun içerisinde barındırdığı bir arka yüz formunu yani, sorunun içerisinde gizli bir ikinci sorunun varlığını fark etmek gerekiyor. Zira “Ne yapmalı?” sorusunun gündeme gelmesi başlı başına bize “bir şeylerin yapılmadığını veya eksik yapıldığını” anlatıyor. Dolayısıyla neler yapılmadığı veya nelerin eksik yapıldığını saptamak kanımca “Ne yapılmalı” sorusuna cevap ararken işimizi kolaylaştıracak bir çıkış noktası sunuyor. Soruya cevap arayacağım ana hattı burada belirtip devamını yazının başında belirttiğim üzere yazı dizimizin ikinci serisinde geniş şekilde açıklamaya çalışacağım. Bu noktada “rejim ve düzen” sorununu tartışmaya sokacak, “Ne Yapmalı” sorusunun cevabını teorik ve pratik alanda hayata geçirebilecek kadroları, kendi deyimimle “Tarihsel Blok”u[5] tanımlamam gerekiyor.

“Yeni Rejimin Yerli ve Millî İdeolojisi: Saray Milliyetçiliği” yazımda da değindiğim üzere 2017 referandumu ile birlikte oluşturulan saray rejimi, devlet yönetiminde tek adamlılığa dayanmakla birlikte rejimin devamlılığını sağlama noktasında belirli ittifakların içerisinde yer almayı ve kurduğu ittifak ağlarına göre ortaklarına rejimin bal kaymağından yararlanmalarını sağlayacak bir “saray avanesi” takımını oluşturmak zorunda bırakıyordu. Bu zorunluluk, salt siyasi iktidarı değil gerek siyasal alanda gerek kültürel alanda muhalefet pozisyonunda olan kuvvetleri de belirli ittifaklar içine girmeye yöneltti. Güncel siyasette muhalefet partilerinin girdiği siyasal ittifakları tartışma konumuzun dışında bırakarak özellikle iktidarın depolitizasyona maruz bırakmaya, “rejimin uslu çocukları” hâline getirmeye gayret ettiği ve saray milliyetçiliği dediğimiz; hamasete ve içi boş mahalle kabadayısı söylemine dayalı saray milliyetçiliği pazarlamasına karşı, Türk milliyetçiliğini tarihsel kökleriyle benimseyen ve yaşatmaya çalışan, Türk Devrimi’nin ideolojisi Kemalizm’i ve cumhuriyetin altı oyulmaya çalışılan mirasını sahiplenerek saray rejiminin her türlü baskı ve sindirme aracına karşı Gençliğe Hitabe’deki sorumluluklarının farkında olan gençlerin gerek basılı gerek dijital ortamda yaratmaya çalıştığı yayın faaliyetleri hızla yaygınlaştı ve kitleselleşmeye başladı.

Bugün, kendisini Türk milliyetçisi, Türkçü, Kemalist, cumhuriyetçi, demokrat veya sosyalist olarak tanımlayan, ayakları bu topraklara basan ve bu topraklar üzerinde yaşayan milletinin dertlerini dert edinen, saray rejimine olduğu kadar FETÖ, PKK ve ülkenin bağımsızlığına ve bütünlüğüne kasteden her türlü terör örgütüne karşı da kararlı bir duruş sergileyen ciddi bir “kandırılmayanlar” gençliği mevcut. Kendilerini ideolojik olarak farklı tanımlamakla birlikte bu kitlenin ortaklaştığı paydalar oldukça fazla. Bu durum, yazımızın başında kullandığımız “zorunluluk hâlinin”[5] dışa vurumu noktasında açığa çıkmakla birlikte bu millî demokratik mevziyi yaratan tarihsel nüveleri geçmişimizde de bulmak mümkün. Millî kurtuluş mücadelesinin örgütlenmesinde ve cumhuriyetin kurulmasında yükselen toplumsal formasyon benzer bir “Tarihsel Blok”un kurulmasını mümkün hâle getirmişti. Birinci Meclis, bu ortaklaşmanın somut ifadesini yansıtmaktaydı. Günümüzde de;

kamu idaresinde liyakatin sağlanması,

gençlere istihdam alanlarının yaratılması,

tek adamcı, “şahsımın dediği olur” anlayışına dayalı devlet idaresinin sonlanması,

terör örgütüyle ve destekçileriyle kararlı ve samimi bir mücadelenin (seçim zamanı terörist Abdullah Öcalan’ın kardeşinin TRT’de konuşturulması gibi ‘yerli ve millî’ manevraların iktidarda kalma kaygısıyla yapılmadığı) yürütülmesi,

işçilerin ve tüm çalışanların emeklerinin karşılığını aldığı,

kadınların tacize ve ölüme terkedilmediği,

çocukların sokaklarda çalışmak zorunda kalmadığı,

güvenlik güçleri personellerinin “insanlardan” seçildiği ve hukuka uygun hareket ettiği,

9 yaşındaki çocukların boğazının sıkılmadığı,

şeyhin, şıhın devlet idaresinde referans alınmadığı,

aşiret reisleriyle kamu görevlileri arasında “19. yüzyıl sözleşmelerinin” imzalanmadığı ve burada sayfalarca uzatabileceğimiz millî, demokratik, kamucu ve halka dönük taleplerin uygulanması noktasında bir asır öncesine benzer bir paydaşlığın, bir “Tarihsel Blok”un oluştuğunu görebilmek mümkün. Oluşan bu “Tarihsel Blok”un ön mevzilerinde yine gençler var. Aynı “Genç Osmanlılar” da olduğu, aynı “Genç Türkler” de olduğu, aynı adlarına İstanbul Sarayı tarafından idam fermanları çıkarılan genç Kemalistler de olduğu gibi.

Geçen yazımızda “bugün kırk atlıdan fazlayız” demiştik. Yineliyorum, çok daha fazlayız değerli dostlar. Gecenin üçünde sobanın söndüğünün farkına bile varmadan çalışan Akçuralar, İzmir’de Yunana ilk kurşunu sıkan sosyalist Hasan Tahsinler, 15 yaşında cepheye koşan Kuvvacılar bizimle. Onların bugünkü temsilcileri aynı cesaret ve sorumlulukla milletimizin önüne çıkan zorlukları aşmak için hazır. Bu “Tarihsel Blok”un karşılıklı iletişim ve bilgi kanallarını kuvvetlendirmek, gençliğin kültürel yapısını amaca yönelik beslemek yayın faaliyetleri içerisinde bulunan hepimizin ortak sorumluluğu.

“Nasıl yaparız? Nereden başlamalı?” Yazı dizimizin ikinci kısmında açacağımız konular. İkinci yazımızın yayınlanmasına kadar eleştirinin ötesine geçen, “Ne Yapmalı” sorusunun tartışıldığı bir zeminin oluşması yazarın ve bu yazının temel amacıdır. Zira girişte belirttiğimiz gibi ast olan sorunun kendisidir ve tek bir cevabı yoktur. 150 yıllık aydın birikimimizden aldığımız güç ve sorumlulukla bugünün “Jön Türkleri” önlerinde duran tarihsel görevleri gerçekleştirebilecek yetkinliktedir.

İnancımızı diri tutalım: Dün bizimdi, yarın bizim.

Dipnotlar:

[1] Nikolay Gavriloviç Çernişevski, Nasıl Yapmalı I-II, Oda Yayınları, 1999
[2] Vladimir İlyiç Lenin, Ne Yapmalı, Sol Yayınları, 1992
[3] Şevket Süreya Aydemir, Suyu Arayan Adam, Remzi Kitapevi, 2020
[4] Tarihsel Blok kavramı, ünlü İtalyan siyaset bilimci Antonıo Gramsci’nin aynı isimli kavramını çağrıştırmakla birlikte onun sınıfsal bağlamda ele aldığı anlam içeriğinden tamamen farklı olarak iktidarın saray bloğuna karşı oluşturulması gereken bir milli demokratik siyasal dizilimi nitelemek amacıyla kullanılmaktadır.
[5] Saray rejimi, terör örgütleri, emperyalist tehdit, siyasal İslam’ın “tektip”leştiriciliğine vs. karşı gelişen ortaklaşma.

YAZAR

Kaan Eroğuz

EDİTÖR

Ekrem Müftüoğlu

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir