Acı Vatan Türkiye

Türkiye Cumhuriyeti, Trablusgarp’ta başlayıp İzmir’de nihayete eren aralıksız uzun bir savaş dönemi sonrasında kuruldu. Bu sürede Türklerin kanı Yemen’den Galiçya’ya, Kafkaslardan Balkanlara her yerde aktı. En nihayetinde tüm bu savaş meydanlarında ateş ve kanla kutsanmış olan bir kadro Türkiye Cumhuriyeti’ni kurdu.

Bu kadro sadece ateş ve kanla kutsanmanın, savaş meydanlarında muzaffer olmanın yetmeyeceğini biliyordu. Zira bütün bu boğuşmalardan sonra elde kalan güruh henüz bir millet olamamıştı. Bir millet yaratmak da eldeki sihirli değneğin tek bir dokunuşuyla başarılabilecek bir iş değildi. Atatürk’ün “Uçurum kenarında yıkık bir ülke… Türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar… Yıllarca süren savaş… Ondan sonra, içeride ve dışarıda saygı ile tanınan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet ve bunları başarmak için aralıksız devrimler… İşte Türk genel devriminin bir kısa deyimi…” şeklinde ifade ettiği bu süreç ve millet yaratımı bugün ne yazık ki başarısız oldu.

Türkiye artık mevcut hâliyle Türklerin vatanı değil, bir buçuk yıldır süren Çin virüsü salgınında yirmi yıllık iktidar anlayışının konsantre hâlini yaşıyoruz. Yalan, adam kayırmacılık, baskı, riya, vatandaşa yüklenen ağır vergiler, yasakçılık… Hepsi bir yıldır salgın bahane edilerek sırtımıza yükleniyor.

Devlet teşekkülünün sürdürülebilirliği vatandaşın refahı ile doğru orantılıdır. Vatandaş refahının bu denli düştüğü hâlde eldeki organizma devlet olmaz, olsa olsa hayatlarımızdan çalan bir parazit olur. Türkiye de böyle bir parazit işte, sürekli alıyor. Bulduğu ilk fırsatta marketten ne alacağımıza, ne zaman sokağa çıkacağımıza kadar karışıp bizden alabileceği her şeyi alıyor ve asla geri vermiyor. Bu organizmaya devlet denilemez.

Bilinçli bir şekilde kötü yönetilen ekonomi nedeniyle gelecek turistlerin harcayacağı birkaç dolar için vaka sayıları utanmaz, arsız bir şekilde gizlendi. Vatandaşa yasak olanlar yandaşa serbest bırakıldı. Hakkını arayanın sırtına devletin kolluk kuvvetinin sopası hiç acımadan indirildi. Bütün bunlara rağmen iktidar her seferinde çıkıp mağduru oynadı. Dünyanın en aşağılık vergi politikasıyla vatandaş soyuldu. Salgını bahane ederek sosyal hayatın her noktasına müdahale ettiler, çok az insan sesini çıkarttı. Ses çıkartanlar da iktidarın arsız yardakçıları ve umutsuz güruh tarafından bastırıldı.

Toplumu virüse karşı aşılamayı beceremediler. Çin, Türkiye’nin parasını verip aldığı aşıları Uygurların iadesi için bir şantaj aracı olarak kullandı. İade meselesi onaylanmayınca aşılar gelmedi. Filistin’de yaşanan zulme aslan kesilen Sağlık Bakanı, Doğu Türkistan’daki zulme ses çıkartılmasını “hassas konuları kaşımak” olarak nitelendirip parmak salladı.

Salgının henüz başlarındayken Ruslar otuz dört askerimizi şehit etti. Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet erkanı kalkıp Rusya’ya gitti; kapıda bekletildiler. Türkiye en son Sevr anlaşmasında böyle aşağılanmıştı, işgal altındaydı. O zaman bile karşı koyanlar olmuştu. Bu iktidardan karşı çıkan olmadı. Putin’in bir el hareketi ile tıpış tıpış gidip geldiler. Çünkü Türk askerinin kanı iktidarın üç kuruşluk çıkarından ucuzdu.

Eski ABD Başkanı Türkiye’nin ekonomisini mahvedeceğine dair tweetler attı. Johnson mektubu gibi bir skandaldı; Türkiye Cumhuriyeti sessiz kaldı zira ekonomimiz ABD Başkanı tarafından atılacak tek bir tweet ile mahvolacak hâldeydi. Nitekim şu an daha da beter, tweete gerek kalmadan yokuş aşağı yuvarlanıyor.

Sürekli “Dünya 5’ten büyüktür” lafını eden Cumhurbaşkanımız, birbiriyle farklı sahalarda kanlı bıçaklı olan 5’liyi Türkiye karşıtlığında birleştirmeyi başardı. Türkiye dış politikada birçok noktada etkin olmaya çalışıyor ancak yetkin bir kadrosu olmadığı için hepsini eline yüzüne bulaştırıyor. İktidarın dış politikada monşerler diyerek tasfiye ettiği yetişmiş kadroların yerini önce iktidarın eski ortağı Fetullahçılar doldurdu; onlar da tasfiye edilince şimdi iktidar mensuplarının eşi dostu dolduruluyor.

Yirmi yıllık iktidarın yoğunlaştırılmış hâlini yaşadığımız bu bir buçuk yılda en nihayetinde şu an bir mafya liderinin yaptığı açıklamaları heyecanla bekleyecek duruma geldik. Ankara’da hakimler olmadığı için bu açıklamalar ancak popüler bir dizi havası yaratıyor. İzahı olmayan şeyin mizahı oluyor, Türkiye de bir kara mizah cennetine dönüştü.

İktidar vekillerinin evlerinde kadınlar öldürülüyor, intihar süsü veriliyor. İnsanlar ceplerinde kalan birkaç kuruşu eşlerine verip intihar ediyor, yandaşlar Twitter’dan “açlık çekmiyorsunuz” diye nutuk atıyor. İktidar su almaya başlamış, dibe çöken bir gemiyi delikleri boyayarak kurtaracağını düşünüyor.

Vatandaşa sokağa çıkma yasağı koyup turistleri ve Türkiye’de mukim yabancı uyrukluları muaf tuttular. Turistler denize girerken onları görüp tek başına yüzen Türk’e ceza yazmaktan çekinmediler. Başka bir turist kadın polisi taciz etti, ertesi gün serbest bırakıldı. En nihayetinde turistten gelecek birkaç dolara muhtaç olan Türkiye, “turistlerin göreceği herkesi aşılayacağını” açıkladı. Bunun ne kadar aşağılıkça ve ahlaksızca bir tutum olduğunun anlatmaya benim kelimelerim yetmiyor ama iktidar bunu daha da somutlaştırmak için aşılanan turizm çalışanlarının “Eğlen! Aşılıyım!” şeklinde maske takacağını duyurduğu bir video yayınladı. Türkiye’de olan hiçbir şey beni şaşırtmıyor ama midemi fena hâlde bulandırıyor.

Türkiye işgal gördü, vatan toprağını çiğneyen işgalciler namusumuza el uzattı. O zamanlar da işgalcilerle iş birliği yapan bir hükümet vardı. Onursuzlardı. Türk yurdunu peşkeş çekmekten çekinmiyorlardı. Türkiye bugün de işgal altında ancak bu kez işgalciler yabancı değil bizzat dikta rejimini tesis edenler. Türkiye’yi peşkeş çekip insanından doğasına, havasından suyuna her şeye zarar veriyorlar. Dünyanın çöpü Türkiye’nin en verimli topraklarına dökülüyor, on iki bin yıllık göl yok ediliyor, Türkiye’nin tüm kaleleri zaptediliyor, tüm tersanelerine giriliyor… Muhtaç olduğu kudret damarlarındaki asil kanda dolaşan gençler ise deveyi gütmek-diyardan gitmek denkleminde diyardan gitmeyi daha avantajlı buluyorlar. Eldeki güruh millet olma özelliğini yitirdiği için kalıp kavga vermek yerine dünya üzerinde yürüyecekleri pek de uzun olmayan ömürlerini başka şekilde geçirmek istiyorlar.

Türkiye’nin Türklerin vatanı olmaması için gereken her şeyi yaptılar. Türkiye dışına çıkmak isteyenlere bazen orada da iyi muamele görmeyecekleri söyleniyor, şaşırıyorum. Canımıza, malımıza, ekip biçtiğimize, yürüdüğümüz yola, baktığımız göğe bile tasallut edilen Türkiye’de herhangi bir şekilde iyi muamele gördüğümüz oluyor mu ki?

Bu noktaya kadar “hep tespit yaptın, çözüm önerin var mı?” diye soracak olursanız sizi ancak bir isyana davet edebilirim. Hakkımız olanın gasp edilmesine karşı çıkacağımız, bıktığımız şeylerden kaçmayıp üstüne gittiğimiz bir isyan… Elimizdeki taşı bırakıp diktatörle el sıkışmayacağımız, en azından bir çift sözle bile yapabileceğimiz bir isyan… Bir çift söz basit görünebilir ancak sizinle aynı düşünenlerin sesinizi duymasını sağlar, aynılar aynı yere ilkesini harekete geçirir, safınızı güçlendirir. Bir çift sözle artık acı vatan haline gelmiş Türkiye’yi geri alamasak bile en azından onlara da bırakmamış oluruz.

YAZAR

Semir Yapıcı

EDİTÖR

Zeynep Gökçe Azman

The last comment needs to be approved.
0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir