Muakkıd

Üçüncü Kısım

Ne hünerim vardı ne asam, ne de ben Musa’ydım
Firavun’a rağmen Tuva’nda tam kırk gece saydım
Nihayet kavruldu kandilim mukaddes Medyen’de
O mekân ki kor gördüm, pervane oldum sayende.*

Bölüm VI

“Ferin Hanım, daha iyi anlamama yardımcı olur musunuz? Sürekli kendi mezarınızın başına gittiğinizi ve ölüm tarihinizi görüyorsunuz ve ölüm tarihiniz 2 yıl önce öyle mi?” Psikolog dediğin daha zeki olmalıydı ve arada sırada halka inmek gerekirdi. Kafamı salladım. Ne çeşit bir deli olduğumu anlamaya çalışıyordu. Hikâyemi baştan sonra anlattım, tabii inanmadı. Mağaraya “Platon’un mağarası olmasın?” minvalinde bir espri yapmıştı. He he he şakamatik. İnsanların materyalist bir yaşam tarzı benimsemesine saygı duyuyorken onlar, benim mistik hayatımla alay edebiliyordu. Ne hoş. Uzatmadım, seans bitince bir daha gitmemek üzere çıktım oradan.

Köye gitmem gerekiyordu, dedemle babaannemi görmeyeli 3 yıl olmuştu. O kadar yoğun çalışıyordum ki ara vermek asla aklıma gelmiyordu. Starbucks’tan bir kahve alıp sahile indim, kulaklıktan Murat Yılmazyıldırım’ın Adsız Özlem’inin sesi geliyordu. Benim de aşk için kurduğum düşlerin yerini kocaman yanılgılar almıştı ve geriye de dönemezdim. Telefonumun çalmasıyla güzel müziğim kapandı, sinirlendim. Tanımadığım numara. Mecbur açtım, kargo falandır diye düşünüyordum. “Ferin merhaba” sesiyle paramparça olmuştum, bu sesi tanıyordum ama nereden? Yirmi sene olmuştu bu insanla konuşmayalı, yirmi sene. Nasıl oluyor da çocuk sesiyle bir adamı tanıyabiliyordum. “Hikmet?” dedim. “Nasıl tanıdın ya? Evet, nasılsın seninle konuşmam gerek, babaannenden aldım numaranı.” dedi seri biçimde. Köye gitmem gerekiyordu. Dedem hastalanmıştı, zaten bütün gün gitmem gerektiğini düşünmüştüm, böyle bir habere şaşırmadım. Ben bir şey olacağını düşünüyorsam olurdu zaten. Hemen toplandım, uçakla Sivas’a, oradan da köye gittim. İzzettin Keykavus Camii’mizin ismi değişmişti. Tanımadığım, belki de vatana millete faydası olmayan birinin ismini koymuşlardı. Umursamadım, bu köye ne olduğu umurumda bile değildi. Evin bahçesinden girerken kangalımın boş evine baktım. Yirmi yıllık yasımın bir parçası daha. Eve girince herkesi bir arada gördüm. Doktorumuz, öğretmenimiz, avukatımız, memurumuz, mühendisimiz. Hepimiz okumuş bir yerlere gelmiştik, bu duygu bana öyle güzel hissettirdi ki. Naci hocanın adresini bulup bu güzelliğe ilham olduğu için bir hediye göndermeyi aklıma not ettim. Sarıldık, teşkilat toplanmıştı. Gülsüm, Mustafa ve Hümeyra eşleriyle gelmişlerdi ve bebişleri vardı tabii. Ben, Kadir ve Hikmet bekârlar kervanının gururlu taşıyıcılarıydık. Gerçi ben en küçükleriydim ama en küçükleri 26 yaşındaydı, köydekiler için rezalet bir durumdu bu.

Kendimi Hikmet’e bakmaktan alamıyordum, yıllarca karşıma çıkan kimsede hissetmediğim kadar yoğun şeyler vardı içimde ama bu aşk mıydı, dostluk muydu tanımlayamıyordum. Teşkilat olarak mağaraya ziyarete gitmeye karar verdik. Dedemi bol bol öptüm, hayatımın çok güzel olduğunu anlatıp onu mutlu ettim. Akşamüstü vardık mağaraya, hala taş duvar gibi örülüydü. Sanırım Mahsima ve Ali’yle beraber, Tanrı sevenlere yardım etmeyi bırakmıştı. Bir daha olmasın diye de bu taşlar yerinden oynamıyordu. Dua ettik, çiçek bıraktık oraya. Ellerimi mağaranın üstüne koydum ve yıllar önceki gibi bayılmışım. Son gördüğüm şey yine o melek yüzlü varlık. “Muakkıd” diyordu, muakkıd hoş geldin evine.”

Bölüm VII

âh kimdir Züleyhâ
kedinin fâreyle oynadığı gibi
bizimle oynayan bu vicdansız
söyle allah aşkına
yetmedi mi daha
kaderin çelik pençesinde ufalandığımız*

Mezarlığın başında kendi mezarıma bakma seansımın biri daha başlamıştı. İki yıl önce öldüğüm fikrine gülmeye başlamıştım artık. Gece 12’de arayıp işle alakalı sorular soranlar da duysa geceleri bir hayaleti rahatsız ettiklerini sarılık olurlardı. Mağaradan iki kere sağ çıkmıştım, yatılı okula gitmiştim. Kız çocuklarının eğitimi için köy köy gezmiş bir kadının burs verdiği kızlardan biri olarak okumuş, iş sahibi olmuştum. Öyle ya da böyle hayatımı tek başıma idame ettiriyor, köye düzenli para gönderiyordum. Dedemle babaannemi görmek istediğimde memlekete gidip Çifte Minareli Medrese’de onları bekliyordum, asla köye adım atmıyordum. Bir daha o korkunç günleri yaşamamak için elimden geleni yapıp düzenli olarak psikoloğa gidiyordum ama dönüp dolaşıp yine o lanet mağaranın başına gitmiştim. Melek yüzlü varlık bana muakkıd diyordu, cadısın yani. Cadıyım fakat patronlarımı aniden havaya uçuramıyordum. Tüküreyim böyle cadılığa yani. Tek vasfım sevenlerin ortadan kaybolmasını sağlamak, topluma bu açıdan zerre faydam yok. Ne sevmeyi anlatabiliyordum ne sevginin yüceliğini… Ne de insanların hayatına bu şekilde müdahale edemeyeceklerini öğretebiliyordum. Cadıya bak hey maşallah. On parmağında sıfır marifet cidden.

İnsan kendi mezarının başında kendiyle dertleşirken çok farklı şeyler düşünüyor gerçekten. Küçükken anlatılan “mezarın içinden çığlık sesleri geliyormuş, kadına rabbin kim dediklerinde raks raks diyormuş” hikâyelerini hatırlayıp kikirdiyorum. İnsanımızın sığ inançlarının üzerine gitmeyi bırakalı çok olmuştu. Kalkıp biraz dolaşıyorum, mezar isimlerini okumuyordum ama artık gele gide alıştım buradakilere. Dün bir şey fark etmiştim, tüm köy aynı mezarlıktaydık, farklı insanlar vardı tabii, her yerini gezememiştim buranın. Biraz ilerleyince bir mezara gözüm takıldı. Hikmet Efsan, 10.01.2021, El Fatiha yazıyordu. Yine başladık, şok olmadan önce Fatiha okuyup sonra şok oldum. Nasıl yani? Tam on gün sonra Hikmet ölecek miydi? Nasıl önleyecektim bunu, tövbe haşa ben kimim de önleyecektim bunu? Uyanınca bu meseleyle acilen ilgilenmeliydim.

Tatil olduğundan biraz uyumak istedim, sonra hemen Hikmet’i arayıp “akşam buluşalım” dedim. Kabul etti, gün nasıl geçti bilmiyorum, süslenip çıktım. Bir arkadaşımın mekânına gittik. Güzel bir yemek yerken gündelik meselelerden, insanların uğradığı haksızlıklardan, gittikçe yaşanmaz olan dünyadan, kadın cinayetlerinden, intihar eden insanlardan konuştuk. Bu ülkeye üzülmekten kendi derdimizi hatırlamıyorduk bile. Tatsız konulardan daha da tatsız bir konuya geçeceğimden biraz ortamı dağıtmak için aşk hayatını sordum. Hayatında kimse yokmuş, 1 yıl önce uzun ilişkisi bitmiş, zor dönemmiş falan filan. Hiç ilgilenmediğim detaylar, “hayatımda kimse yok” benim için yeterli bir cevaptı. En sonunda, ona son zamanlarda düzenli olarak gördüğüm ürkütücü rüyayı ve mezar taşını anlattım. Fatiha kısmını atladım, üzgünüm. İnanmayacağını düşünüyordum fakat inandı ve şok ifadesiyle yüzüme baktı. Dedem iyileştiğinden beri tekrar köye gitmeyi düşünmüyordum ama teşkilatı toplayıp gitmeliyiz diye düşündük. Karar verdik, beraber gidecektik. Herkese haber verip anlattıktan sonra kendimizi Cumhuriyet Meydanı’nda köydekilere hediye tatlı paketletirken bulduk. Ev yaptırma kararımız var diye yaşlıları kandırıp köyden mağaraya gittik. Bize bir din adamı lazımdı, Abdullah hoca çoktan Ankara’ya taşınmıştı, bağımız kopmasa da Ankara’dan onu bu ritüel için çağıramazdık. Köyde, cinlendi diye konuşulan bir adam vardı. Tarlasında kara bir kitap bulmuş, kargacık burgacık yazılar varmış, onu okumaya çalışmış. Sonra bir uyanmış ki ne görsün… Bir gün ahırda, bir gün damda, bir gün tarlada. Herkes cinlendi, delirdi gözüyle bakıyormuş artık. Hümeyra bu dedikodu bombasını bırakınca işimize yarar diye onu çağırdık. Koşarak geldi, hiç ikiletmedi. Sonra beni omuzlarımdan tuttu ve dedi ki “Seni bekliyorlar, seni bekliyorlar!”, “Kim?” dedim. Mağarayı gösterdi. Bugün bitecekti bu mevzu. Hikmet’le yol boyunca konuşmuştuk, muhabbetimiz ilerlemişti hatta biraz da flört ediyorduk sanki. Bunu düşünürken Hikmet’in ölmesine 8 gün kaldığını idrak ettim. Vazifemize odaklanmalıydık. Etrafa mumlar yaktık, ortasına o kara kitabı koyduk. Mağaranın kapısında da ateş yakacaktık. Teheccüd vakti, ikişer rekat namaz kıldık ve ateşi yaktım. Büyük bir parlama oldu ve mağaranın taşının üstünde Mahsima ve Ali’yi gördüm, bana el salladılar ve gülüyorlardı. Çok mutlu görünüyorlardı, sonra tanımadığım iki kişiyi çağırdılar. Titriyordum, bayılmamak için direniyordum. Onlar da el ele tutuşmuş geldiler. Kadına bakmak, yüzüme bakmak gibiydi o kadar bana benziyordu ki. Kızıla çalan saçları vardı, adam da uzun boylu, yağız bir yakışıklıydı. Bana güldüler, ellerini uzattılar “Anne…” diyebildim hıçkırarak. Sonrası karanlık.

Bölüm VIII

Durup dinleyelim çığlık çığlığa
Üzerimize apansız
Bir sağanak gibi koşan keçileri
Haberleri var mor bahçelerden
Kızılırmak’ın dibinde bulunan oyalı yazmalardan
Kaçkın değilim cehennem narına götüren günahlardan

Muakkıd olduğumu kanıtlamıştım artık. Herkes görmüştü. Başım Hikmet’in dizlerindeydi, Gülsüm ayaklarımı bacaklarının arasına almış, üstüne örtü örtmüştü. Yerde bağdaş kurarak oturmuşlar, sönmüş ateşe bakıyorlardı. Ne olduğunu sormadım, herkes görmüştü. Oradalardı, mutlulardı ve ben ilk defa annemle babamı görmüştüm. O hissiyat, içimin sıkışması, kalbimin yerinden çıkmaya çabalarcasına göğsümü daraltması…. Anlatılır şeyler değildi, ağlamaya başladım, Hikmet bana sarıldı. Kaç saat kaldık bilmiyorum, ezanla irkildik. Kalkıp eve gittik, kahvaltı hazırladık. Gün içerisinde hiçbir şey olmamış gibi ailelerimizle mutlu vakit geçirdik. Akşam yine gidecektik ve onlara soracaktık. Hikmet’i nasıl kurtarabiliriz? Yine namazları kıldık, ritüeli tamamladık ve ateşi yaktık. Kimse gelmiyordu, bekledik bekledik… Kimse yok. Sonra bir çığlık duyduk, iki kişi gelmişti kayanın yüzüne, bu iki kişi Hikmet’le bendim. El ele gelip gülümsemiştik. Bunu görmek benim için son damlaydı artık. Kayaya doğru yürüdüm ve onlara dokunmak için elimi uzattım. Ateşin içindeydim, her yerimde alevler vardı. Karşımdaki Ferin elini yüzüme değdirdi ve bana burasının onların yuvası olduğunu söyledi. Sonra da kayboldular. Beni ateşten çektiler, sarıldılar. Herkes ağlıyordu, korkudan mahvolmuştuk, bunu kendimize neden yapıyorduk bilmiyorum. Hikmet’e görüp görmediğini sordum, görmüştü. “Bizdik, oradaki bizdik!” deyip durdu. Hemen ertesi gün herkes toplanıp gitmiş, ülkenin başka yerlerine dağılmıştı bile. Ben ve Hikmet dışında. Ona gitmesini söyledim ama beni yalnız bırakmayacaktı, biliyordum. Sonraki günler boyunca oraya hiç gitmedik, yokmuş gibi davrandık. Yemlik topladık, Kızılırmak kenarında güldük eğlendik. Yıllardır içimizde tuttuğumuz sevgimizi yaşama şansımızı bulmuştuk artık. Birbirimizin kaderinde yazılı olduğumuzu anlamak için bir mağarada mistik şeylerin çıkmasına gerek yoktu. O bana telefon ettiğinde bunu anlamıştım zaten. Mağaradakiler hiç olmamış gibi yapmak en iyisiydi.

10.01.2021. Takvim yaprağını kopardım. Rad, 38.ayet “Elbette biz, senden önce de peygamberler gönderdik; onlara da eşler ve çocuklar verdik. Ayrıca Allah’ın izni olmadan hiçbir peygamberin bir mûcize göstermesi söz konusu olmamıştır. Her zamanın, kulların maslahatlarına göre yazılmış bir hükmü vardır.’’

Mucize şimdi gelse ya. Buna inanmak modern dünyada çok zordu. Etrafımda bir kişiye bile anlatamazdım yaşadıklarımı, kendimi akıl hastanesinde bulurdum. Bugün büyük gündü, Hikmet’i asla evden çıkarmayacaktım ve onu yaşatacaktım. Ona yeni kavuşmuşken onu kaybedemezdim. Bugünü atlatacak, dedemleri ve onun ailesini alıp götürecektik. Bir daha da asla uğramayacaktık buraya.

Biz kurarız, felek bozar planlarımızı. Akşama kadar evde oturmuştuk, hiçbir şey yapmamıştık. Saat 24.00’te atlatmış olacaktık bu belayı. Teşkilattakiler sürekli görüntülü arıyor, bizi kontrol ediyorlardı. Yusuf Peygamber, Eyüp Peygamber, İsa Peygamber, Musa Peygamber, İbrahim Peygamber ve Muhammed Peygamber. Kıssalar okuyordu dedem bize. Hazır bizi yakalamışken biraz aşı yapmak istiyordu gavur memleketlerde kimliğimizi kaybetmeyelim diye. Saat gece 11 civarı bizimkiler uykuya dalmıştı, biz de aşağıdaki odada otuyorduk, televizyona bakıyorduk. Ama aslında gözümüz hep saatteydi. Ellerimiz sımsıkı birbirine kenetlenmiş ölmemeyi diliyorduk. Bir anda ev sallanmaya başladı, deprem oluyordu. Dedemle babaannemi alıp koşarak evden çıktık, deprem belli ki burada değil yakın illerden birindeydi ama korkunç bir şiddeti vardı. Elektrikler gitmişti. Çocuklar ağlıyordu, ortalık kapkaranlıktı. Birisi aniden üstüme saldırdı, bu Mahsima’nın annesiydi. Ne zaman gelsen felaket oluyor uğursuz cadı, diyordu. Yaşlı başlı kadını tartaklamak istemiyordum ama bunalmıştım artık, fay hattı meselesini de üstüme alacak değildim. Eşya gibi tutup kollarından kocasının önüne fırlattım. Yeter dedim. Sus artık. Mutlak sessizlik, herkes bir köşeye sindi. Saate baktım, 23.45. On beş dakika kaldı. Bunu atlatırsak hepsinden kurtulacağım, hipnoz tedavisi mi yapılıyor ne yapıyorlarsa unutmak istiyordum. Muhtarın karısı korkuyla bağırdı “Bakın ilerden ateş çıkıyor!” dedi. Baktık, mağara yönündeydi. Gitmeyecektik, umurumda değildi. Kim ne yakıyorsa yaksın, isterse kendini yaksın. Mağaraya gitmeyecektim. Hikmet çekti kolumdan “bizim yüzümüzden” diye fısıldadı. Çeke çeke götürdü beni. Ya Rabbi bu uğursuz gecenin yok mudur sabahı? Ateş yanıyordu ama kimse yoktu. Büyük bir ateşti, yaklaşamadık. Kaderle şaka olmazdı, anladım artık. Mağaranın yüzeyinde kimse görünmüyordu ama orada görünmesi için iki kişiye ihtiyaçları vardı. Ben ve Hikmet. Biliyordum, ben çoktan ölmüştüm ama kaderim eksik kalıyordu, kaderimde tek ölmek yoktu. Elimi tuttu, korkmuyordum artık. Tüm köy bize bakıyordu. Ateşe yürüdük. Yanmadık, fakat artık mağaranın dışında değildik. Mahsima ve Ali, annem ve babam bizi bekliyorlardı. Muakkıd diyordu o melek yüzlü varlık, muakkıd hoş geldin. Hoş bulduk. Artık o çok sevdiğimiz vatanımızda değiliz dedim Hikmet’e. Güldü, az önce ölen o değilmiş gibi “Belki de artık vatanımızdayızdır.” dedi. Baktım yemyeşil çimenlere, gürül gürül akan şelaleye, aileme, az ileride duran diğer âşıklara… “Dirilebiliriz de bilemezsin” demişti ya Ezel Akay o geldi aklıma, kahkahamı tutamadım. Hadi, dedim. Hadi toplanın Hikmet’in ruhuna okuyalım. El Fatiha.

Son Söz

Bu yolculukta benimle yürüdüğünüz için hepinize teşekkür ederim. Hikâyeyi bitirip
yolladığımdan editörümün kim olacağını bilmiyorum ama Elif Berra, Zeynep Gökçe ve Ekrem hangisi olursa olsun, üçü de benim çiçeğim olduğundan üçüne birden teşekkür edeceğim. Ellerinize, emeğinize sağlık. Uzaklardaki kız kardeşim Sinem Saka ve 30eksi ailesi sizi seviyorum ve bu yeni yıl hediyemi beğenmenizi umuyorum… Yıllarca köylerde dilden dile dolaşan destan gibi anlatılanların artık bende daha fazla saklanmaması gerektiğine karar verdim. Anadolu gurmesi olarak bu, gerçekle hayal karışımı meselleri sizle paylaşmaktan mutluyum. Kocaman kalpler bu hikâyemi okuyan dostlara…

Mişa Dirahşan

01.01.2021, Bir ateşin içinde

Öyküde Yer Alan Şiirler:

Bölüm III, Hüseyin Nihal Atsız, Kader
Bölüm IV, Alper Gencer, Deli Gibi Uykum Var Nermin
Bölüm V, Alperen Alparslan Gözen, Şafak Vahası
Bölüm VI, Hilal Sönmez, Afraze- Münaacat
Bölüm VII, Fatih Oğuz, Hep Aynı Hikâye
Bölüm VIII, Mişa Dirahşan, Nefha (kendi hikâyemde kendi şiirim biraz ukalalık oldu ama bu hikâyeleri düşünerek yazmıştım bu kısmı… Naçizane…)

YAZAR

Mişa Dirahşan

EDİTÖR

Elif Berra Kılıç

Editörden Not: Muakkıd burada bitti ancak Mişa Dirahşan bu öyküde “10 Ocak’ta” Ankara’da olan depremi çok önceden tahmin ettiği için biz 30eksi olarak kendisini “Muakkıd” ilan ediyoruz…

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir