Z Kuşağına İthafen

Takvimler 12 Mart 1971 tarihini gösteriyordu. Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay, dönemin MİT Müsteşarı Fuat Doğu’yu arayarak Türk Silahlı Kuvvetleri’nin darbe planlaması yaptığını Başbakan Süleyman Demirel’e iletmesini ve Demirel’in direnmeden görevi bırakmasını söyledi. Fuat Doğu’nun haberi iletmesinin ardından Ankara’da hareketli saatler yaşanmaya başladı. Başbakan ısrarla cumhurbaşkanına ulaşmaya çalışıyor fakat karşılık bulamıyordu. Bu sırada Genelkurmay Başkanlığı’nda da ülkenin kaderini belirleyecek düzeyde bir toplantı gerçekleşiyordu.

Genelkurmay’dan yola çıkan bir heyet öğle saatlerine doğru sarı bir zarfı TRT’ye ulaştırdı. Bu sırada cumhurbaşkanına ulaşmayı başaran başbakan istediği cevabı alamamıştı. Saat 13.00 ajansında TRT radyosundan tüm ülkeye bir metin okunmaya başlandı. Bu metin, Genelkurmay Başkanlığı’ndan gelen sarı zarfın içindeki “muhtıra” belgesiydi. 27 Mayıs 1960 İhtilali’nden tam 11 yıl sonra ordu yeniden siyasete müdahale ediyordu. Ancak bu sefer silahlı kuvvetler yönetime direkt el koymuyor, meşru hükûmeti çekilmesi yönünde uyarıyor ve darbe ile tehdit ediyordu. Deyim yerindeyse aba altından sopa gösteriyordu. Başbakan Demirel yaşanan gelişmelerin ardından derhal Bakanlar Kurulu’nu ve parti meclisini topladı. Meclisin tepkisine bakılacak ve ona göre bir duruş sergilenecekti. TBMM kürsüsünden muhtıra metni okunmuş fakat meclis, başbakanın beklediği gibi bir tepki verememişti. Demirel ve bakanları aradığı desteği bulamadılar ve istifalarını vermek zorunda kaldılar.

Genelkurmay Başkanı Memduh Tağmaç’ın isteği üzerine CHP Milletvekili Nihat Erim partisinden istifa ederek cumhurbaşkanın yanına çıktı ve hükûmeti kurma görevi Erim’e verildi. CHP Genel Başkanı İsmet İnönü’nün yeni hükûmete bakan vererek destek olacağını açıklamasının ardından CHP Genel Sekreteri Bülent Ecevit tepki olarak görevinden istifa etti. 26 Mart 1971 tarihinde Erim Adalet Partisi’nden 3, CHP’den 5 bakan alarak hükûmeti kurdu ve meclisten güvenoyu alarak göreve başladı. Hükûmetin göreve geldikten sonra ilk icraatı genelkurmay başkanının makam arabasının protokoldeki yerini yükseltmek, ikinci icraatı ise ABD’nin yıllardır baskı ile yaptırmaya çalıştığı haşhaş ekim yasağını kaldırmak oldu.

12 Mart Muhtırası, Türk siyasetinde dengelerin değişmesine yol açmış ve siyasi partilerin içerisinde görüş ve yol ayrılıklarının ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Bu ayrılıklardan en dikkat çekeni ise CHP içerisinde yaşanan Ecevit-İnönü mücadelesidir. Erim Hükûmeti’ne bakan vermeyi kabul eden İnönü’ye en sert eleştiriyi Genel Sekreter Ecevit yapmış ve bu eleştiri beraberinde sadece CHP için değil Türk siyaseti için de köklü değişikliklere sebep olacak ayrılıklara sahne olmuştur. İnönü’nün talimatı ile parti içerisindeki muhaliflerin tasviyesi amacıyla başlatılan olağanüstü kurultay süreci sonunda Ecevit, İnönü’ye karşı galip gelerek CHP Genel Başkanlığı’na seçilmiştir.

1973 yılının ikinci yarısında Türkiye, 14 Ekim 1973 tarihinde yapılacak genel seçimlere hazırlanıyordu. Siyasi partiler ve liderleri mitinglerde en çok demokrasi konusuna vurgu yapıyor, sivil siyaseti savunuyorlardı. Siyasilerin gündem ve vaatlerinin arasında en çok dikkat çekeni ise haşhaş meselesiydi. Birçok lider tarafından bağımsız dış politikaya vurgu yapılıyor, haşhaş ekim yasağının kaldırılacağı vaat ediliyordu. Türkiye bu atmosferde sandığa gitti. Seçimin kazananı Ecevit liderliğindeki CHP olsa da vekil sayısı tek başına hükûmet kurmaya yetmiyordu. Yapılan görüşmeler sonucunda CHP ile seçimin 3. partisi olan Erbakan liderliğindeki Millî Selamet Partisi tarafından koalisyon hükûmeti kuruldu. Böylece Türk siyasi hayatında koalisyon hükûmetleri dönemi de başlamış oldu.

Ecevit Hükûmeti, seçim öncesinden itibaren dile getirmeye başladığı “bağımsız dış politika” vurgusunu göreve geldikten sonra da devam ettirdi. Bu doğrultuda hükûmet, haşhaş ekim yasağını kaldıracağını ABD’li yetkililere iletti ve bu konuda çalışmalara başlandığını kamuoyuna duyurdu. ABD, yasağın kalkmasına karşı tavrını ve baskısını arttırsa da Ecevit Hükûmeti 1 Temmuz 1974 tarihinde 7 ilde kontrollü olarak haşhaş ekimine başlandığını duyurdu. ABD tarafından büyük bir tepkiyle karşılanan bu açıklama, baskının artmasına ve beraberinde büyük askerî ve ekonomik yaptırımların gündeme getirilmesine sebep olacak, bağımsız dış politika arzusunun bedeli de Türkiye’ye ödetilecekti. ABD Başkanı Ford, her ne kadar müzakere çağrısı yapsa da kongrenin aldığı yaptırım kararı karşısında başarılı olamıyordu.

Türkiye, kamuoyu yaptırımları ve haşhaş meselesini tartışırken asıl çarpıcı gelişmeler Kıbrıs’ta yaşanıyordu. 1960 yılında kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nde, Rumlar yıllardır süre gelen asimile çalışmalarına devam ediyor fakat Türkiye’nin müdahalesi gündeme geldiğinde geri adım atmak zorunda kalıyorlardı. Kıbrıs’ta bu sefer durum biraz farklıydı. Yunan Cuntası’nın desteklediği Sampson liderliğindeki EOKA terör örgütü Makarios’a darbe yaparak Kıbrıs yönetimine el koydu. Esas amaçları adayı tamamen Rumlaştırmak ve Yunanistan’a bağlı bir ada yaratmak olan örgüt, bu sebeple bölgede yaşayan Türkler için ciddi  bir tehlike oluşturuyordu. Rauf Denktaş, Ecevit’e gönderdiği mesajda müdahalenin artık kaçınılmaz olduğunu söylüyordu.

Darbe haberinin Ankara’ya ulaştığı ilk andan itibaren tavrını net olarak ortaya koyan Ecevit Hükûmeti gelişmeleri yakından takip etmeye başladı. Bakanlar Kurulu acil olarak toplandı, yurt dışında olan dışişleri bakanı derhal Türkiye’ye çağrıldı. Bakanlar Kurulu’ndan yetkiyi alan Ecevit, orduya müdahale hazırlıklarının derhal başlaması yönünde talimat verdi. Ancak darbe karşısında Türkiye’ye müdahale hakkını veren anlaşmanın bir diğer garantörü, İngiltere ile görüşecek ve ortak harekât planı yapılacaktı. 16 Temmuz 1974 günü İngiltere’ye giden Ecevit, İngiliz yetkililere birlikte hareket etmenin daha doğru olacağını anlattı fakat İngiliz hükûmeti bu harekâta sıcak bakmıyordu. Yunan tarafı ile sorunlara yol açacağı göz önünde bulundurularak harekâta destek vermiyorlardı. Bu görüşmeden bir sonuç çıkmadı. Ecevit daha sonra Londra’da ABD heyetiyle bir görüşme gerçekleştirdi. Bu görüşmede de tavır aynıydı. Batılı devletler müdahaleye sıcak bakmıyor ve Türkiye’nin tek başına bir müdahale yapabileceğine ihtimal vermiyorlardı.

18 Temmuz 1974 tarihinde Ecevit ve beraberindekiler Türkiye’ye döndü. Orduya harekât hazırlıklarının hızlandırılması talimatı verildi. Birlikler güneye kaydırılıyor, ciddi bir askerî hareketlilik yaşanıyordu. Türk gemileri Akdeniz’e açılmaya başladığında dahi batı, bu müdahalenin gerçekleşebileceğine ihtimal vermiyordu. ABD bir yandan müdahale hâlinde Türkiye’nin yaptırımlarla karşılaşacağını açıklayarak tehditlerine devam ediyor, bir yandan da çözümün ABD ara buluculuğu olduğunu söyleyerek müdahaleye engel olmaya çalışıyordu. Bütün bu teklifler reddedildi, müdahale artık kaçınılmazdı.

20 Temmuz 1974 tarihinde Türk ordusu, Kıbrıs’ta barış ve huzur ortamını temin etmek, bölgedeki Türk halkının can ve mal güvenliğini sağlamak üzere Kıbrıs’a ayak bastı. Batılı devletlerin bütün tehditlerine karşın başlatılan harekât âdeta şok etkisi yarattı. Yunan cuntacısı Sampson’ın eli yönetimden çektirildi. ABD ve İngiltere olayın diplomasi ile çözülmesi gerektiğini söylüyor, tarafları masaya davet ediyordu.

Kıbrıs Türk ve Kıbrıs Rum şeklinde iki özerk yönetim kurulacak ve mesele çözüme kavuşturulacaktı. Cenevre’de yapılan görüşmelerde anayasal düzende uzlaşılamıyor, sahada kazanılan masada alınamıyordu. Görüşmelerin sonuçsuz kalması üzerine Cenevre’de Türkiye’yi temsilen bulunan Dışişleri Bakanı Turan Güneş, telefonla Başbakan Ecevit’i arayarak tarihe geçecek şu sözleri söyledi “Ayşe tatile çıkabilir.”. Bu sözler ikinci harekâtın parolasıydı. Cenevre’den gelen bu telefon üzerine ordu tekrar harekete geçti ve harekâtın sonunda Türk ordusu Kıbrıs’ın yüzde otuz beşini ele geçirdi.

Harekât başarıyla sonuçlandı fakat bu harekât, ABD ve İngiltere başta olmak üzere Batı dünyası tarafından yoğun tepkilere neden oldu. Haşhaş ekim kriziyle başlayan sürtüşme, Kıbrıs Meselesi ile geri dönüşü olmayan bir hâl aldı. Türk halkı “ambargo” kelimesi ile tanışmış ve bunu hayatının her alanında hissetmeye başlamıştı. Haşhaşla başlayan tehditler Kıbrıs’la zirveye ulaşmıştı. 5 Şubat 1975 tarihinde ambargo resmî olarak yürürlüğe girdi. Bu tarihten sonra Türkiye ekonomik ve siyasi olarak ilkleri yaşadı. Yüksek enflasyon, fiyat istikrarsızlığı gibi terimler, bizzat halkın yaşamında önemli bir yer tutmaya başladı. Türkiye kuyruklarla tanıştı. ABD’nin ambargo kararına karşı Ecevit Hükûmeti, ülkedeki ABD üslerini kapatma kararı aldı. Yaşanan ekonomik daralma, ambargonun kaldırıldığı 1978 yılının sonlarına dek devam etti.

Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin Akdeniz’deki hâkimiyetini göz önüne aldığımızda, Kıbrıs Barış Harekâtı ve o süreçte verilen bağımsızlık mücadelesinin payını asla inkâr edemeyiz. Günlük siyasete dahil olan ve bugünlerde ısrarla öğrenmemiz gerektiği söylenen o meşhur yağ ve tüp kuyruklarının tarihsel olarak özeti bu şekildedir. 2021 yılının Türkiyesinde 50 yıl öncesine atıfta bulunarak siyaset yapma çabası gerçekten acınası bir durumdur. Batılı devletlerin bugün bir asır sonrasındaki dünya düzenine liderlik etmek için verdiği mücadelede Türkiye olarak 50 yıl öncesindeki meselelerle siyaset yapma çabası, insanların aklıyla dalga geçmekten başka bir şey değildir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu ve “Bütün ümidim gençliktedir.” diyerek biz Türk gençlerine emanet ettiği cumhuriyeti yaşatmak ve geliştirmek, oy kaygısı ile hamasetten öteye gidemeyen açıklamalar yapan siyasilerin değil bizzat bizlerin elindedir. Temelsiz safsatalarla milleti uyutmaya çalışanlara inat çok çalışmalı, çok okumalı ve bizlere söylenen her şeyi fanatik duygularla kabul etmeden önce akıl süzgecimizden geçirmeliyiz. Türk milleti ve devletinin bağımsızlığı için mücadele vermiş herkesi saygı ve minnetle anıyorum…

YAZAR

Mustafa Santur

EDİTÖR

Elif Berra Kılıç

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir