Tek Devlet İki Millet

“Siyasetin elimizden aldıklarının peşindeyim. Adaletin, hürriyetin ve düşüncenin. Dikiliyorum en sivri mizacımla ayaklarımıza prangalar takanların karşısına. Hür yüreklerimizden kopan naralarımızın ürpertisiyle kanımıza otoriter afyonlarını vurmak isteyenlerin karşısına. Hür yüreklerimiz aşkına, hür düşüncemiz aşkına, adalet aşkına…”

Nasıl mı başladı, nasıl mı bitti?

Konuya giriş yapmadan önce, söylemlerimi oturtacağım gerekli temellendirmeleri yaparak söze başlıyorum.

Gazi Mustafa Kemal Atatürk “Benim bir dinim yok ve bazen bütün dinlerin denizin dibini boylamasını istiyorum. Hükûmetini ayakta tutmak için dinî kullanmaya gerek duyanlar zayıf yöneticilerdir. Âdeta halkı bir kapana kıstırırlar. Benim halkım demokrasi ilkelerini, gerçeğin emirlerini ve bilimin öğretilerini öğrenecektir. Batıl inançlardan vazgeçilmelidir. İsteyen istediği gibi ibadet edebilir. Herkes kendi vicdanının sesini dinler. Ama bu davranış ne sağduyulu mantıkla çelişmeli ne de başkalarının özgürlüğüne karşı çıkmasına yol açmalıdır.” demişti 1927’de. Bu sözü 33 senede unutuldu gitti. Hem Osmanlı tarihinde hem de Türkiye tarihinde din hiçbir zaman din olmadı. Türkiye’de özellikle 1950’den itibaren İslami ideoloji, muktedir olanların, hür Türk halkının boynuna attığı bir kement olmuştur. Demokrat Parti ile başlayan süreçte din, siyasi olarak getirisi en yüksek argüman hâline iyiden iyiye getirilmeye başlanmıştı, her ne kadar ılımlı bir İslami ideolojiyi öne sürüyor olsalar da. Adnan Menderes’in her fırsatta dinî alana girmesi, muhafazakâr camianın taleplerine karşı hep dört kulak kesilmesi, Atatürk’ün silah arkadaşı olması ve dindar bir adam olmasını göz önünde bulundurarak Mareşal Fevzi Çakmak’ın desteğini alması aslında kendilerini din yeşiline boyamak istemeleri sebebiyledir. Devam eden süreçte Türk Silahlı Kuvvetleri, 27 Mayıs 1960’da Demokrat Parti’nin ülkeyi gitgide bir baskı rejimine ve kardeş kavgasına götürdüğü gerekçelerini öne sürerek yönetime el koymuştur. Yirmi sene sonra 12 Eylül 1980’de 1961 Anayasası tamamen ortadan kaldırılmış ve Türkiye Cumhuriyeti yeni bir sürece girmiştir. 12 Eylül radikal sağ için bir dönüm noktasıdır, 12 Eylül itibarıyla ortaya çıkan siyaset, İslami ideolojiyi siyasi bir güç hâline getirmiş ve Refah Partisi’ni siyaseten güçlendirmiştir ve son olarak hâlâ sonuçları bakımından kimin mağdur kimin gadir olduğunu saptayamadığımız 28 Şubat. İşte hükûmetin doğduğu siyasi zemin.

Detaylarda daha fazla boğulmadan meseleye giriş yapıyorum.

İnsanın bir yanı toplumsaldır ve yine bir yanı toplumsallaşmaya karşı direnç gösterir. Bu ikisi arasındaki denge muhafaza edildiği ölçüde iktidar salahiyeti elinde tutar. Muktedirler, yerlerini sağlamlaştırmak için böyle ucuz tezgâhlar kurmaya her zaman meyillidir. Boğaziçi Üniversitesi’nde güya dinî değerleri zedeleyici, aşağılayıcı bir sergi düzenlenmiş. İpi astarı kopuk tipleri kenarda bırakarak şunu söylüyorum ki Türk genci toplumsal değerleri tekmelemek girişiminde bulunmaktan hep geride durmuştur. İktidar, elinde tuttuğu din kemendi ile hem tebaasını denetim altında tutuyor hem de tebaasının bam teline dokunacak faaliyetleri tertipleyip, seçmeninin dağılmasını önleyerek oylarının muhalefet partilerine kaymasını engelliyor. Çünkü toplumsal olanı tekmelemenin her zaman bir bedeli vardır. İktidar, bu ucuz ve aciz yöntemlerle kendilerine ait olduğunu iddia ettikleri toplumsal değerleri hırpalıyor ve Boğaziçi’ndeki öğrencileri hedef gösterip halkın vicdanını istismar ederek bu kaostan mümkün olabilecek en yüksek kârı/oyu elde ediyor. Hükûmetin bu çocukça manipülasyon yöntemleri hiç değişmemiştir. Bizden önceki kuşağı 28 Şubat’ta “Kadınlarımızı ve kızlarımızı başörtülü olarak kamu kurumlarına almadılar.” diyerek, “1950-60’larda Arapça ezan için bir başbakan feda ettik.” diyerek bir arada tutmuş ve halka “din elden gidiyor” sloganları atarak saflarını sıklaştırmıştır.

Spinoza “Her belirlenim bir yadsımadır.” demiştir. Şerh edecek olursak diyebiliriz ki dindar mahallenin sınırlarını belirlemek, aynı zamanda dindar olmayan mahallenin de sınırlarını belirlemektedir. Yani her olumlama aynı zamanda bir olumsuzlamadır. Bir yerlerde birileri kendilerini “biz” olarak niteliyorsa orada mutlaka “öteki” de belirlenmiştir. İktidar sahipleri de biz ve öteki tanımlamaları içerisine dahil ettikleri Türk vatandaşını sadece siyaseten değil, sosyolojik olarak, ekonomik olarak, psikolojik olarak da çarpıştırıyor ve bunların sonuçlarından yine nemalanıyor. Söz gelimi Türk polisi, Türk gencine “aşağıdan bak” diyebiliyor, Türk genci de polis arabasına tekme atabiliyor. Sonraları “aşağı bak” demedi “aşağıdan” dedi babında bir açıklama gelmiş olsa da tüm yürekliliğimle “galat-ı meşhur lügat-i fasihten evladır” diyorum. Belki söylemde değil ancak fiiliyatta düşüncemiz, bedenimiz, ruhlarımız, hürriyetimiz baş eğdirilmeye çalışılıyor.

Rektörlerin atama usulü getiriliyor olması bana nasyonel sosyalist Almanya’yı hatırlattı. Heidegger, Nazi Partisi’ne girişinden yaklaşık olarak üç hafta sonra Freiburg Üniversitesi’ne atama yoluyla giden ilk rektör olmuştur ve dönemdaşlarına “durun, yanlış yapıyoruz” demek şöyle dursun, daha fazla nasyonel sosyalist olmalıyız telkinlerinde bulunmuştu. Yanılmıyorsam Melih Bulu’nun da benzer bir yaşam öyküsü var. Herkes gidiyor Mersin’e biz gidiyoruz tersine. Evet, böyle giderse Almanya bizi daha çok kıskanacak. Emin olun Hitler yattığı yerden sizi seyrediyor ve kıskanıyor. İddia ediyorum ki iktidar, Boğaziçi Üniversitesi’ni henüz “kurtarılmış İslamcı mahalle” statüsüne getirememenin kaygısı ile hareket ediyor. Bu nedenle hem kendi mahalle halkının hem de karşı mahalle halkının yaralarını kaşıyor.

Chomsky ne güzel söylemişti “Artık parçalamak yok, artık bir arada tutmak var.” Bu bir aradalık toplum düzeyinde değil, elbette sürü düzeyinde. Bir yerlerde birilerini sürü hâline getirmek onları yönetmeyi her zaman kolaylaştırır. Muhafazakâr camia bunu hep yaptı, yapıyor ve korkarım ki yapacak. Kendi “biz”liklerini muhafaza etmek için sürekli bir öteki yaratacak, o “öteki”yi ve “biz”ini kışkırtacak, sonra bastıracak ve yine kendi “biz”i bir arada kalıp bu işin müsebbiplerini muktedir hâle getirecek. Bu, Türkiye’nin son 50 senelik sürecinin en kötü manipülasyon tekniğidir ve bu kötü manipülasyonun hâlâ yenilir yutulur hâlde olması, fiilinden daha da acıdır.

YAZAR

Yusuf Ekdemir

EDİTÖR

Elif Berra Kılıç

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.