Yeni Lisan makalesi, 11 Nisan 1911’de, 15 günde bir çıkan ve Milli Edebiyatın başlangıç noktası olarak kabul edilen Genç Kalemler Dergisi’nin ilk sayısında bizzat Ömer Seyfettin tarafından kaleme alınmış, Selanik’te yayımlanmıştır. Makalenin yazılması ve okuyucuya sunulmasıyla birlikte büyük tartışmalar çıkmış, insanlar, dilde öze dönmeyi ve sadeleşmeyi savunan bu hareketi eleştiri yağmuruna tutmuştur. Yeni Lisan makalesi, “Eski Lisan”, “Edebiyatımız”, “Milli Edebiyatımız”, “Şarka Doğru”, “Garba Doğru”, “Bugünküler”, “Hastalıklar”, “Tasfiye”, “Nasıl?”, “Milliyete Doğru”, “Tasfiyet Sarfı”, “İsimler ve Sıfatlar”, “İmlâ”, “Gâye”, “Ey Gençler” adlı 15 alt başlıktan oluşmaktadır. Makalenin temel yapısı şöyledir: Ömer Seyfettin önce bir durum tespiti yapmıştır, konu ile ilgili yanlışları, eksiklikleri belirlemiştir. Ardından bu tespitleri ile ilgili yapılması ve yapılmaması gerekenleri anlatmış, sonrasında yapılması gerekli olanların nasıl yapılacağı üzerinde durmuştur. En sonunda da çok mühim olan bu meselede, yapılması gerekenlerin kim tarafından yapılacağını anlatmıştır.

Ömer Seyfettin makaleye eski lisanın ne olduğunu anlatarak başlar. Eski dilin, artık konuşulmayan ve yalnızca kendisini düşünenlerin zevk ve idrâkine hizmet eden bir “külüstür” olduğunu söyler. Bu eski dilin tarihi, Türkler’in Anadolu’ya göç etmeleri ve bununla birlikte farklı kültürlerle ilişkiye girmeleri ile başlar. Bu göç sırasında Arapça ve Farsça birçok kelime Türkçe’ye dahil olmuş, bu durum İslamiyeti kabul etmemizle beraber artmıştır. Ömer Seyfettin bu cihetten bir gelişmenin dile çok zararı olmadığını düşünür fakat buna karşılık olarak, edebiyat ve sanat dünyasının süslenme arzusu, yabancı dillerden kuralları da Türkçeye getirmiş, dilimizin kendine özgü dengesini bozmuştur. İşte bu derginin ve makalenin yegâne amacı, dengesi bozulmayan eski Türkçeye geri dönebilmektir.
“Edebiyatımız” başlığında, bizim edebiyatımızın birbirinden farklı devreler geçirmediğini, bu devrelerin hepsinin birbirleri ile bağlantılı olduğunu söyleyen Ömer Seyfettin, bu bağlantılı devreler arasındaki ortaklığın “tabiata muhalif olma” olduğunu belirtir. Edebiyat tarihini yazanların mecburiyetten ve taklit duygusuna yenik düşmelerinden dolayı farklı adlandırmalar yaptığını söyler. Edebiyat tarihini çok genel olarak ikiye ayırır:
1- Şarka Doğru: İran
2- Garba Doğru: Fransa
Ömer Seyfettin bu iki yöne doğru gidenleri birbiri ile denk bulur. Çünkü herkesin bu taraflara yönelmelerinin temelinde şöhret olma ve iktidarlarını teyit etme vardır. Eskiden Türkçe divana sahip şairlerin mutlaka Farsça divan yazmalarını ihmal etmemeleriyle, şimdiki gençlerin Fransızca öğrenip manzumeler ve piyesler çevirmesini, bunlara rehabet göstermesini bir tutar. Bununla birlikte ona göre milli bir edebiyatımız da yoktur, oluşamamıştır. Bunun büyük nedeni içtimaî hayatımız ve “tesettür”dür. Çünkü edebiyatın temelinde şiir ve hayal sanatı vardır ve şiir dediğimiz şey çoğu zaman aşka ve sevişmeye dayanır. Araplar kadınlarla daha kolay iletişime girmiş, daha kolay muaşaka etmişlerdir. Onlara nazaran bizim İslamiyet anlayışımız kadınlarla erkekleri birbirinden katı kurallarla ayırmıştır. Hakiki aşklar yaşayamayan şairlerimiz, hayalleri ile sevişmeye başlamışlardır. Bu da beraberinde yapaylığı getirmiştir. Yazar, “eskiler” olarak nitelendirdiği ve temelini İran taklitçiliğine dayandırdığı bu grubun son temsilcisi olarak Muallim Naci’yi görür. Batı’ya ve Fransa’ya yönelen ve onları taklit edenleri “dünküler” olarak nitelendiren yazar, bunların artık taklidin ötesinde Fransız yazarların eserlerinden aşırmalar, birebir kopyalamalar yaptığını söyler. Bu isimler bizim milletimize, milli zevk ve hissimize tamamen ters düşen Fransızca şiirler yazmışlardır. Ömer Seyfettin bu aşırmaya örnek olarak da Tevfik Fikret’in Rübab-ı Şikeste isimli şiir kitabını verir:

“ … yalnız çalmışlar, çalmışlar, çalmışlar, eserlerinin isimlerini bile Fransızcadan aynen aşırmışlardır. Zira bir gün elinize Emile Bergerac imzalı bir kitap geçer ve isminin Lyre Brisee (bu kitabın ismi Kırık Saz mânâsına gelir) olduğunu hayretle görürseniz o vakte kadar zihninizde büyüttüğünüz Fikret’in meşhur kitabına kendiliğinden bir isim bulamayarak şu ufacık terkibi bile Fransızcadan aşırmağa mecbur kaldığına müteessir ve müteessif olursunuz.”[1]

Yazara göre Servet-i Fünuncular, Tanzimat’la birlikte başlayan sadeliği öldürmüşlerdir, konuşma dili ile yazı dilini birleştirmek bir yana dursun, bu ikisini birbirinden kilometrecelerce uzağa ayırmışlardır. Eski dildeki hiçbir sorunu gidermemişler, yalnızca tür adlarını –kaside, gazel, müsemmes vb.- değiştirip yerine soneleri kullanmışlar ve ortaya dağınık bir “salon edebiyatı” çıkarmışlardır. Yazar tespitlerine Bugünküler başlığı altında Fecr-i Âti topluluğunu da dahil eder. Ona göre bu topluluk da dünkülerin bir devamı olmuş, onları taklitten öteye gidememişlerdir. Fakat yine de bu kısmı okuduğumuzda Ömer Seyfettin’in umudunu bu yazarlardan koparmadığı görülmektedir. Ne zamanki bugünküler eski dili taklit etmeyi bırakacaklardır, işte o zaman bize ait yeni bir dille milli edebiyat doğacaktır.

Ömer Seyfettin genel bir kroki çizdikten ve durum tespitini yaptıktan sonra bugüne kadar millî bir edebiyat oluşturamadığımızı söyler. Çünkü millî bir edebiyat için yerli ve millî bir lisan gereklidir. Ömer Seyfettin’in bu tespiti gerçekten de doğrudur. Eğer millî bir edebiyat ortaya koymak istiyorsak bunu asırlardır var olan kendi dil, kültür ve geleneklerimizden beslenerek yapmamız gereklidir. Eski lisan hastadır, hastalıklarıysa içindeki gereksiz Arapça ve Farsça kaidelerdir. Bu hastalıklardan kurtulmadan da yerli ve millî bir edebiyat yapmak, kitaplar basıp bunları satmak da oldukça zordur. Yazar bu hastalıklardan nasıl kurtulacağımızı da söyler. Bu hastalıklardan kurtulmamızın yolunun tasfiye yapmaktan geçtiğini belirtir. Ömer Seyfettin bu tasfiyede alışılmış olan Arapça ve Farsça kelimeleri dışarda tutmamız gerektiğini söyler. Klişe olmuş, dilimize yerleşmiş kelime ve terkipler dışında gereksiz olan her şeyi dilimizden çıkarmamız gerektiğini ve yazı diliyle konuşma dilini birleştirmemiz gerektir. Ancak bunu başarabilirsek edebiyatımızı ihya etmiş oluruz. Bu tasfiyenin nasıl olacağının cevabını da verir Ömer Seyfettin, sadece biraz fedakârlıkla… Arapça ve Farsça terkiplerin sadece süs için yapıldığını söyleyen yazar, Türkçe terkip yapabileceğimizi de söyler. Bu süsten vazgeçmek gereklidir. Bu süsten vazgeçebilecek olanın ise bugünkü gençler olacağını ekleyen yazar şöyle der:
Eserlerimiz yaldızlı mukavvadan bir heykel olmasın, fikre, hisse ehemmiyet verelim. Yazılarım sâde, beyaz, muhteşem, kavî, ebediyete namzet, mermerden âbideler olsun!”

Ömer Seyfettin tüm bunlardan sonra “Tasfiye Sarfı” başlığında neler yapmamız gerektiğini anlatır. Bunları maddeler halinde sıralar:

1) Dilimize yerleşmiş olan, artık Türkçenin mahsülü olmuş olanlar hariç Arapça ve Farsça tüm terkipler atılacak.
2) Arapça ve Farsça tüm cem’ edatları atılacak ve sadece Türkçe cem’ edatları kullanılacak. İhtimâlat, mekâtib vb. yerine ihtimaller, mektepler yazılacak. Fakat yine dilimizde tabii hale gelmiş olanlar –kâinat, ahlâk, müslüman- ayrı tutulacak ve kullanılmaya devam edilecek.
3) Diğer Arapça ve Farsça edatlar da atılacak. Yine Türkçeleşmiş olan ama, şayet, şey, keşke, lâkin, nâşi, hem, hemen, bari, yani gibileri müstesna olacak ve kullanılmaya devam edilecek.

Genel hatlarıyla sade olan bu maddeleri sıralayan Ömer Seyfettin, bunları yaptığımız taktirde edebiyatımızın ve dilimizin millî olacağını belirtir. “İsimler ve Sıfatlar” ve “İmlâ” başlığı altında ise maddeleştirmemiş olsa da yapmamız gerekenleri metnin içine dağıtarak bize sunar. Biz bunları da daha kolay anlaşılması açısından maddeler haline getirelim:

4) Arapça ve Farsça nispet mânâsına sahip olan sözcüklere genellikle sıfat demek gerekir.
5) Arapça ve Farsça sözcüklerin imlâları kesinlikle olduğu gibi korunacak; Türkçe sözcüklerin imlâsında ise şimdilik “imlâ harfleri” kullanılanılacaktır ve bu konunun kesin çözümü zamana bırakılmalıdır.
6) Bu hareketi ve millî bir lisanı yaratmak için bahsedilen bu beyaz, tertemiz lisanla makaleler yazılmalı, çeviriler yapılmalı ve çok çalışılmalıdır.

Ömer Seyfettin yapılacakları dile getirdikten sonra bunları kimin yapacağı konusuna da değinir. Ona göre böyle önemli ve köklü bir değişim ancak yeniliğe açık olan beyinlerce yapılabilir. Bunu “eskiler” yapamaz çünkü hiçbir “ihtiyar” kendi mezarını kazmak istemez. Bu eskiler diye nitelendirdiği grup kesin olmamakla birlikte Servet-i Fünunculardır. Bu yenilikleri yapması için Hükûmet ve Maarif Nezaretine bırakmak büyük hata olacaktır. Siyasette yeterli olsalar da bilim ve fen konusunda oldukça geri olan bu kişiler beklenirse bu iş çok uzun sürecektir. Ömer Seyfettin bu görüşlerini yedinci Yeni Lisan makalesinde değiştirmiştir. Herkesin bu konuda yapabileceği bir şeyler olduğunu düşünür. Bu yazının başlığı ise “Yeni Lisan ve Hüseyin Cahit”tir. Ayrıca bu yazıda Maarif Nezaretinden bazı istekleri de bulunmaktadır. Bence Ömer Seyfettini ilk makalede çok kesin ve sert olan tenkitlerine bağlı kalmamıştır. Bununla birlikte incelediğimiz Yeni Lisan makalesinde yapılması gerekenleri ancak gençlerin, yani “bugünküler” olarak adlandırdığı kişilerin yapabileceğini söyler. Ömer Seyfettin, bütün  dünya tarafından siyasi ve içtimaî varlığı silinmek istenen bir milletin kurtarılması gerektiğini ve bunun ancak gençler tarafından yapabileceğine inanır. Milli bir lisan olmazsa ilim, fen ve edebiyat bugünkü gibi muammada kalacaktır. Bu muammayı bugünkü gençler, eskilerin yaptığı gibi taklitle değil özgün bir şekilde yapacaktır. Bunu yaptıkları taktirde herkes yazdıklarını okuyacak, kitapları çok satılacak ve zengin olacaklardır.

Tüm bunlardan anlıyoruz ki Ömer Seyfettin tasfiye konusunda çok katı değildir. Onu önceki muadillerinden ayıran da bu katı olmayışıdır. Çünkü Ömer Seyfettin bazı kelimelerin artık bizim mahsülümüz olduğunu, bu kelimelerle birçok deyim ve atasözü oluşturduğumuzu, onların bizim kültürümüzle bağdaştığını biliyordur. Mehmet Kaplan’ın da örnek verdiği akıl kelimesi buna en güzel örnektir. Dilimize oturmuş, artık Türkçeleşmiş kelimeleri muhafaza etme ve sadece lüzumsuz olanları, iğreti duranları, yalnız süs ve taklit için kullanılanları kaldırmak fikri oldukça mantıklıdır. Nitekim bu hareket meyvelerini yavaş yavaş vermiş ve millî edebiyatın başlangıç basamağını oluşturmuştur. Burada önemli konulardan birisi bu makalede, millî edebiyat ve sade lisan kavramları üzerinde sıkı sıkıya durulmasıdır. Ömer Seyfettin’in bu yazısı, millî edebiyat için adeta bir çağrıdır ve bu edebiyatın doğuşu için bir kıvılcım niteliğindedir.


[1] Ömer Seyfettin, Genç Kalemler, c. II, nr. 1, 11 Nisan 1911, s. 1-3

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir