Türk milleti İslamiyet öncesi dönemden itibaren özellikle “kut anlayışı” gereğince devleti idare eden kişi ve hanedanı kutsal insanlar olarak kabul etmiş, “asker millet” olması hasebiyle de emir altında bulunma durumundan gocunmamıştır. İslamiyet’in kabulü ve özellikle de hilafet makamının Osmanlıların eline geçmesinden sonra da bu durum devam etmiştir. Ancak genel kabul olarak ortaya konulan bu görüş dışında Türkler, başlarında dirayetli ve düşmana (hilafetin ilk dönemleri itibariyle de gayr-ı müslime) karşı cenk eden bir hakan istemişlerdir. Bununla birlikte ekonomik anlamda da refah düzeyine asgari şartlarda da olsa önem vermeyi ihmal etmemişlerdir. Dirayetli davranmayan, “gavurla cenk etmeyen”, halkı vergilerle boğanlara karşı ise her zaman isyan hâlinde olmuşlardır. Osmanlı’nın modern dönemlerinde ise bu isyanlar, şahsi meseleler veya hürriyet gibi yeni kavramlar üzerinden vuku bulmuştur. Bu isyan hareketlerinin karşısında duranlar ise her zaman “sistemi muhafaza eden” yenilik karşıtı, genel itibarla İslami hassasiyeti yüksek kesim olarak karşımıza çıkmaktadır. Cumhuriyet devriyle beraber açık ve seçik bir biçimde görülen meselelere iki kutuplu bakış, genel anlamda “yenilikçi-Batıcılar” ile “gelenekçi-İslamcılar” arasında bir kavgaya dönüşmüştür. Tabii ki bu kavga, İbrahim Kalın’ın da söylediği üzre 150-200 yıllık bir kavgadır. İki kesimin aydın-entelektüel kategorisine dahil ederek değerlendirebileceğimiz tesmsilcileri dışında kalan geniş halk kitleleri, kavramları, olayları veya meseleleri daha çok temsil edildiğini hissettiren kişiler üzerinden kurmayı denerler. Özellikle muhafazakâr kesimin çoğunluğu, olaylara ve şahıslara bakışını kişi üzerinden kurar. Bu, politik meselelerde de günlük meselelerde de böyledir. “Kişi sultasını kabullenme” ve “emir alma refleksi”; lider, mehdi, gavs, şeyh gibi unvanlar üzerine mevcudiyetini oluşturmuş, kişilerin eteğine yapışma şeklinde vuku bulmuştur. Bu durum, tarihî kişilikleri değerlendirmede de onlara sirayet etmiştir. İslami yönden “iyi olduğunu duydukları” tarihî şahsiyetlere, isteyerek “evliyaullah” muamelesi yapmışlar, siyasi rakiplerinin dinî veçhesine bakmaksızın onları “günahkâr” olarak nitelendirmişlerdir. Bunun en bariz örneği Sultan Abdülhamid olmuştur. Ona karşı gelen tüm kesimleri bilâistisna münafık, müflis, günahkâr ilan etmişlerdir. Bu konu ile ilgili olarak iki edebî şahsiyete ve İslamcı kesimin bir grubunun bu şahsiyetlere bakış açısına değinmek isterim. Bu iki şahsiyet, Rıza Tevfik Bölükbaşı ve Mehmet Âkif Ersoy’dur.

Mehmet Âkif, Sultan II.Abdülhamid’e hücum eden ve ağır ifadelerle onu itham eden bir şairdir. İslamcı bir şair olarak İslam halifesine bu kadar ağır ifadelerde bulunmasının en büyük sebebi, dini yorumlayışının Abdülhamid’den farklı olmasıdır. Zira Âkif, Cemaleddin Afgani ve Muhammed Abduh referanslı Mısır reformistlerinin etkisiyle modernist bir İslam anlayışını benimsemekteydi. Şiirleri incelendiğinde özellikle ayetler üzerinden ortaya koyduğu eserlerinde klasik ehl-i sünnet geleneği dışında değerlendirmelere rast gelmek mümkündür. İslam dünyasının içinde bulunduğu buhrandan ve bunun paralelinde Osmanlı’nın içinde bulunduğu durumdan sorumlu gördüğü anlayış, geleneksel İslami düşünce ve onun temsilcisi Halife Abdülhamid’tir.  Bu sebepten de “meşveret” ve “meşrutiyet” gibi kavramları İslam’ın özü kabul ederek hürriyetin kısıtlanması gibi uygulamalara karşı isyan etmiştir. İttihat ve Terakki içerisinde ve Teşkilât-ı Mahsusa’da görev yapmış, Millî Mücadele’ye katılmış, TBMM’de mebus olmuş ve netice itibariyle İstiklâl Marşı’nın müellifliği ona nasip olmuştur. Âkif merhum, ömrünün son dönemlerini Mısır’da geçirmiş fakat İstanbul’da vefât etmiştir, zaten hep vatanında ölmeyi arzulamıştır. Vefat ettiğinde arkasında İstiklâl Marşı’nı ve Safahat adlı güzide eserini bırakmıştır. Safahat, üzerinden yıllar geçmesine rağmen hiçbir baskısında Abdülhamid hakkındaki ağır şiirlerden arındırılmamış, Âkif de Abdülhamid’e duyduğu nefretten hiçbir zaman bir şiirle nedamet getirerek pişman olmamıştır. İslam’a bakış açısı ve pişman olmama durumundan mütevellit özellikle geleneksel İslami yorumlar üzerine inşa edilen tarikat ve tekke ekolü, Âkif merhumu ağır şekilde eleştirmiş, 80-90’lı yıllarda İstiklâl Marşı’nı “ırkçı” bularak oturma eylemleri ile protesto etmiş ve 2000’li yıllarda da eleştirilerine devam etmiştir. Bunun en tipik örnekleri, Cübbeli Ahmet ve Kadir Mısıroğlu’dur. Yeni yetme tarihçilerden Ahmet Şimşirgil’in de mensubu olduğu Enver Ören’in “Işıkçıları” da bunlara dahildir. Kitleler üzerindeki etkileri düşünüldüğünde Âkif hakkındaki kötü intibaın muhafazakâr kesime Abdülhamid üzerinden nasıl yayıldığının cevabı bulunabilir. Bu kitlelerin genç çocuklarının, sırf yukarıda söylediğim meseleler sebebiyle Âkif gibi bir değere nasıl küfürler ve hakaretler ettiklerini görseniz gözlerinize inanamazsınız.

Gelelim Rıza Tevfik’e…

Rıza Tevfik Bölükbaşı, istibdat devrinde herkes gibi Abdülhamid Han düşmanı idi. 1907 ila 1910 yılları arasında ısrar ile girmiş olduğu İttihat ve Terakki içerisinde yer aldı. 1910 yılından sonra İttihat ve Terakki’nin meclisi dağıtmasını bahane ederek Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nda yer aldı. 1918 yılında, Hür ve Kabul Edilmiş Masonlar Büyük Locası’nın üstad-ı âzamı oldu. Aynı yıl Maârif Nazırı yapıldı. 1919-1920 yılları arasında Şûrâ-yı Devlet (Danıştay) Reisi görevini üstlendi. İtilaf Devletlerinin işgaline hiçbir zaman ses çıkarmadı. Hatta Sevr’in altında imzası bulunan dört kişiden biri oldu (Rıza Tevfik Bölükbaşı, Damat Ferid Paşa, Reşat Halis Bey, Mehmed Hâdî Paşa). Bu hareketi sebebiyle ders verdiği üniversitede protestolara maruz kaldı ve istifaya zorlandı. Ali Kemal’in linç edilmesi üzerine 8 Kasım 1922’de ülkeyi terk etti. Bundan bir buçuk yıl sonra Yüzellilikler Listesi’nde yer aldı ve böylece vatandaşlıktan atıldı. Ancak yurt dışında iken kaleme aldığı Uçun Kuşlar şiiri ile -güya- vatan hasretini dile getirdi. Bu şiiri besteleyen kişi ise “barış güvercini” Ahmet Kaya olmuştur. İslamcı arkadaşlarımız onu da pek sevmişlerdir, zamanında… 

Neyse, yukarıda söylediğimiz gençlerin ve isimlerin Rıza Tevfik hakkında çok fazla konuşmaması onun, Âkif kadar popüler olmamasından da kaynaklıdır. Ancak bu popüler olmayan şahsın, saydığım rezilliklerinin hiçbiri konuşulmazken özellikle Abdülhamid düşmanlığından pişmanlığını dile getirdiği Sultan Abdülhamid Han’ın Rûhâniyetinden İstimdâd adlı şiiri yine yukarıda zikrettiğim güruh eliyle okuna gelmiştir. Bu şiirde, Abdülhamid’e yaptıklarından dolayı pişmanlığını dile getiren adam, İttihat ve Terakki ile Mustafa Kemal Paşa hakkında tonlarca hakarette bulunmaktan geri durmamıştır. Bir kişiden dilediği özrü, vatanını İngiliz’e peşkeş çektiği Türk milletinden dilememiştir. Yine de sırf bu sebeple ön planda tutulması neticesinde hiçbir meziyeti ve kıymet-i harbiyesi olmayan Rıza Tevfik, pişman olduğu için makbul görülmeye başlanırken İslam mücahidi, İstiklâl Şairi, Şair-i Âzam, büyük Türk Mehmet Âkif Ersoy; birtakım edepsiz, tarih bilmez, bağnaz İslamcılar tarafından “p…k” hitabına bile maruz kalmıştır.

İşte bu kesimin tüm düşünce sistemini tek kişi üzerine kurması neticesinde ortaya “gübreli” bir kafa çıkması normaldir. Bunun örnekleri hâlâ; siyaset, edebiyat, din ve bilumum alanlarda karşımıza çıkmaktadır. Haa, İslamcıların bu sultacı bakışı ve tek kişiye tapınmasının kralını Kemalistler yıllarca yaptı ve yapacaktır. O da başka bir bahis…

Yasin İzgi

Editör: Elif Berra Kılıç

Feleğin çarkı dönmeyecek madem muradımca,
Gökler ha yedi kat olmuş ha sekiz, bana ne?
Ölüm bütün isteklerimi yok ettikten sonra
Ha dağda kurt yemiş beni, ha mezarda karınca…

Ömer Hayyam

“İyi ki doğdun 88-A, iyi ki doğdun 88-A!”  Evin en arka odasına daire biçiminde dizilip büyük ablamın doğum gününü telefondan kutluyoruz. Ablam telefondan televizyon ekranına yansıtılmış yüzüyle bize özlemle bakıyor, annem bana dönüp kapıyı kapatmamı işaret ediyor. Usulca kapıyı kapatıyorum. Kapının kapatıldığından emin olan annem usulca ekrana yakınlaşıyor. Ablamla göz gözeler, ablam ciğerden geldiğini sandığım bir samimiyetle “Annem!” deyip duruyor. Annem etrafa bakarak alçak bir sesle “Ayşe iyi ki doğdun kızım.” diyor. Ablam hıçkırarak ağlamaya başlıyor. Annem gözlerini yere indirerek sadece halıyı izliyor. Odada bulunan ortanca ağabeyim ve eşi, onların yanında olan küçük kardeşim ve arka tarafta tüm olanları kahrolur gibi izleyen dayım ağlıyorlar. Ben ise ağlamak yerine tedirginim. Her eve hediye edilen “hizmetçi” robot, annemin ablama adıyla söz etmesini duymuş olabilir. Tedirgin bir hâlle kapıyı aralayıp etrafa bakıyorum, etrafta kimse yok… Mutfaktan ocağın üstündeki harlayan ateşin sesi geliyor sadece… Kapıyı rahatlıkla kapatıyorum. Annemle ablam ağlaşmaya devam ediyorlar. Onları izlerken akıllı saatimin alarmı beni bu âlemden koparıyor. Kolumu kaldırıp bakıyorum “Bugün saat 14.00’te iş görüşmesi var.” Saate bakıyorum, görüşmeye bir saat kalmış. Ekrana, ablama döndüm:

-Abla benim çıkmam gerek, 14.00’te iş görüşmem var. 

Ablam  gözyaşlarını silerek gülümsedi. “Tamam kuzum, hadi kolay gelsin sana.” Ekrana doğru yürüdüm. “Tekrardan doğum günün kutlu olsun ablam.” Ablam bana karşılık bir şeyler söyledi. Odadan çıktım. Robot mutfaktan çıkmış, banyodaki çamaşırları sepete dolduruyor. “Kolay gelsin” dedim kısık bir sesle. Robot, o mekanik, soğuk kafasını bana doğru döndürüp konuştu:

-Teşekkürler 097-K Bey.

-Akşama yemek planımız nedir efendim? 

-Değerli müşterimiz, “Nizam” şirketimizin size sunduğu hizmet programına göre akşam yemeğiniz; beş yüz gram tavuk göğsü, dört bardak ölçütünde bulgur pilavı ve her aile bireyine özel altı tane protein barından oluşacak.

Demek bugün protein günüydü! Yüzümde hafif bir gülümseme oluşunca karşımdaki metal yığını eziyet çeker gibi gülümsedi. “İyi günler dilerim 097-K Bey.” Başımla selamını alınca yavaşça önündeki işine döndü. Odamın önüne gelip durdum. Gömleğimin üst cebimden anahtarı çıkardım. Odamı kilitlemek bana göre bir hareket değil aslında ama dört gün önce kitaplığımın karıştırılıp bazı kitaplarımın kaybolduğunu, Ipad’imin de karıştırıldığını anlayınca odamı kilitlemek zorunda kaldım.  Üstelik karıştırılan kitapların içerikleri de ilginçti… Birinin adı, Robot İhalelerinde Karanlık Perde: Naylon Robot İhaleleri‘ydi. Kitabın konusu dört sene önce yapılan “Onuncu Genel Robot İmalatı” ihalesinde Nizam Holding’in güçlü ortaklarından olan Tut Bilişim’in yüz bin robot siparişi alması ancak sadece doksan beş bin tane robot üretmesi, aradaki beş bin robotun kaybolmasıydı. Bu konu hakkında onlarca fikir vardı. Ben, bu kayıp beş bin robotun o dönem güvenlik işlerini işleten “Dayanış Ordu ve Polis” şirketinin şehrin güneyinde bulunan kampına sevk edildiğine inanıyorum. Burada geliştirilip Genel Hükûmet adına güney denizinden sevk edilmiş olabilir. Herkes bilir ki iki yıl önce Genel Hükûmetler Baş Vekili, Dünya Barış Konseyi tarafından Güney Denizi’nde hükûmet bayraklı gemilerin korsanlık ve operasyonlar yaptığı iddiasını görüşmek için çağrılmıştı.

Dolaptan uzun, siyah montumu çıkardım. Üstü tozlanmıştı, elimle temizledim. Dolabın diğer tarafından şemsiyemi ve güneş gözlüğümü aldım. Gözlüğümü dikkatli bir şekilde ipinin arkasından tutarak kafama taktım. Artık dışarı çıkmak için hazır sayılırdım. Kitaplığımdaki kitapları göz ucuyla saydıktan sonra odadan çıktım. Ipad’imi bıraktım, zaten pek kullanmıyorum. Kapıyı dikkatlice kilitledikten sonra kapının önüne gidip hizmetçiyi beklemeye koyuldum.

-Hizmetçi hanım bakar mısınız?

“Mekanik âdem evladı” banyodan çıkıp yanıma geldi. Gözleriyle beni süzüp güneş gözlüğümün kalitesini inceledi. Memnun kalınca kafasını sallayarak bu sefer de kıyafetimi incelemeye yöneldi. Bu uygulamanın ilk yapıldığı zamanlar çok gerilirdim ama artık aşı olurmuş gibi hissediyorum. Kıyafetimi de beğendi, kafasını sallarken gülümsedi.

-Değerli müşterimiz, kalite kontrol testiniz bitmiştir. İyi günler dilerim.

-Size de hanımefendi.

Evin kapısını açıp dışarıya çıktım. Beni dışarıda ilk selamlayan rüzgâr oldu. Onu iliklerimde selamlayıp merdivenlerden hızlıca indim. Gökyüzünde bulutlar yağmur hazırlığında bu, hiç şaşırtıcı değil. Metroya doğru yürüdüm. Metro girişinde “Üçüncü Meşale” şirketi amblemli güvenlik çalışanları sırayla halkın ateşini ölçüyordu. Sıra bana gelince gülümsedim. Memur elindeki aletle ısımı ölçtü.

-Kolay gelsin memur bey.

-(hafif gülümsemeyle) Size de sayın 097-K.

Ateşim ölçüldükten sonra metro içine yürüdüm. Tren çok geçmeden geldi, bindim. Arkaya doğru geçtim. Gideceğim yer bir saatlik mesafedeydi. Metrodan inip görüşme yapacağım şirkete doğru yürüyecektim.

Oturduğum koltuğa yaslandığımda arkada iki adamın konuşmalarını duydum. Robotlar hakkında konuşuyorlardı.

-Len, İ- 108.

-Ha birader söyle?

-Şimdi bu robotlar her yerdeler ya, niye biz hâlâ fabrikalarda çalışıyoruz?

Yandaki adam elektronik sigarayı içine çekip burnundan duman verdi. Duman, boynundaki güneş gözlüğüne kadar varlığını sürdürüp söndü.

-Bak şimdi, bir robotun sol parçası koptu diyelim masrafı ne kadardır?

– ( eliyle hesap yaparak ) Yedi bin ya da sekiz binden başlar, usta payını da kat on bin olur.

İ-108 arkasına yaslandı. Elektronik sigaradan daha sert çekti. 

-Peki güzel kardeşim bir insan kolu kopsa masrafı?

-Şirket sigortayla karşılar, olsa olsa üç bin.

-Yaa anladın mı?

-İnsan kanı robotun motor yağından daha ucuz demek.

-Doğru söyledin biraderim aynen öyle.

-Vay a.ına sen koyasın!

Küfrü duyunca gayriihtiyari gülümsedim. Tren iki durağı geçince yaşlı bir kadın bindi. Güneş gözlüğü gözünde takılıydı. Zar zor ilerleyerek bir koltuğa oturdu. Gözlükle çok komik görünüyordu. Arkasında oturan orta yaşlarda olduğu belli olan bir kadın sağ omzuna dokundu.

-Teyze gözlüğü çıkar istersen daha güneş çıkmadı.

-(kafasını arkaya döndürerek) Belli mi olur kızım, ne zamana ortaya çıkacağı belli olmaz.

Kaba bıyıklı bir adam gözlerini büyütüp saate baktı. 

-Belli ya teyzem, saat 13.30’da olacak. Daha yarım saat var.

Kadın cevap vermeden önüne döndü. İneceğim durağa üç durak kalmıştı. Bizim semti geçeli üç durak olmuştu, artık İşçi Mahallesi’ndeydik. Tren durduğunda üstlerine tulumlarını giymiş yahut siyah pantolon üzerine bulduğunu giymiş kirli sakallı iri yarı adamlar bindi. Arkadaki iki adam burada indiler. Birinin yüzüne dikkatlice baktım. Aklıma az önceki konuşma geldi. Adamın yüzünde yeni uyanmışlığın tüm emareleri vardı. Elleri yara bere içindeydi. Dikkatlice baktığında baş parmağında küçük bir yara bandı olduğunu gördüm. Arkasında oturan işçi, miskin miskin esnerken saatine bakıyordu. İneceğim yere bir durak kaldı. Yaşlı teyze saatine bakıp korkuyla “Güneşe on dakika kalmış.” dedi. Gözlüğümü tutup önünü sildim. Tren durdu. Yavaşça yerimden kalkıp metrodan indim. Havada turuncu bir renk var. Bu, güneşin çıkması demek…  Metrodan çıktığımda sağımdaki bir anne ve baba, çocuğuna neden gözlüğünü takması gerektiğini anlatıyordu. Çocuk “Baba, eskiden güneş hep tepemizdeymiş, o zamanlar nasıl yaşıyordunuz? Güneş neden günde bir kez görünüyor?” diye sordu. Babanın aklına hatırlamak istemeyeceği bir anı gelmiş olacak ki çocuğa sinirli baktı. Ben, güneşin her zaman üstümüzde olduğu günleri hatırlıyorum, şirketlerin üstümüze tanrı olmadığı günleri hatırlıyorum. Her şey mükemmel değildi, sokaklar yine suçlular, tembel memurlar ve gizli işsiz öğrencilerle doluydu. Ancak “özgür” olduğumuz inancını taşıyorduk. Artık özgür değiliz, birer “müşteriyiz”.  

Akıllı saatimden gelen alarm üzerine durup şemsiyemi açıp gözlüğümü taktım. Üç dakika kaldı, iki, bulutlar yavaş yavaş kayboluyor… Sonunda güneş ortaya çıktı, herkes durup güneşin geçmesini bekliyordu. Yanımdan üç kişinin geçtiğini hissettim. Biraz dikkat edince gözlüksüz ve şemsiyesiz olduklarını fark ettim.

-YAŞASIN GÜNEŞ!!!! Kahrolsun şirket!!!!  

-MÜSLÜMAN VİCDANINI ROBOTA SATMA!

-La İlahe İllallah! 

Herkes korkudan etrafa dağıldı. Üç genç güneş altında inleyerek yandılar. Polisler üç gencin yanına koştu. Çocukların ağlamalarını ve koşan ayak seslerini duyuyordum… Bunlar “Habib-i Şems” isimli örgüte üye gençlerdi. Güneş kısa süre sonra ortadan kaybolunca şemsiyemi kapatıp gözlüğümü indirdim. Çocukların bedeninde yanıklar var, iğrenerek onları süzdüm. Kendilerini adadıkları örgüt, göçmen mahallerinde Hasan Tüfeyl adında eski temizlik işçisi tarafından kurulmuştu. Bu Tufeyl, robotların şeytan işi olduklarını ve Nizam şirketinin dünyaya yaygın kâfir meclisinin üyesi olduğunu anlatıyordu.  Zamanla Arap göçmenler Tufeyl’in etrafında toplanmaya başlamışlardı. Ben, üniversitede iken arkadaşlarımın bazıları da gitmeye başlamıştı.  

Metronun bölgesinden çıkarken yürüdüğüm yolun tersinden ambulanslar geliyor. Tepemde bir güvenlik drone’u olay yerini fotoğraflayıp merkeze gönderiyor. İş görüşmesine yirmi dakika kaldı. Yağmur hafiften başlayınca şemsiyemi tekrar açtım. Biten yolun sağından dönünce her bina başında olan hoparlörlerden duyuru yapılmaya başlandı:

-Değerli müşterilerimiz! Metro bölgemizde olan  fiziki – sosyal arıza sonucu metro seferlerimiz saat 17.00’ye ertelenmiştir. Siz değerli müşterilerimize iyi günler dileriz!

Sanırım erimiş gençlerin bedenini yerden kazımak uzun sürecek. Sağ tarafımda uzunca bir yedek parça satan işportacılar var. Üçüncü işportacının arasındaki dükkânda elektro sigara ve tezgâh altında old school tütün vardı, dükkâna girdim. Adam elindeki tablete gömülmüş beni görmüyordu.

-Merhaba abi.

Bıyıkları dudaklarına karışan adam gözünü laptoptan ayırmıyordu. Öksürürken ağzını elinin  tersiyle kapayarak bana cevap verdi.

-Merhaba kardeşim.

Gözümle satıcının arkasına dizilmiş elektronik sigaraları inceledim. En ucuzları en sağ alttaki “Yükselen Yıldız” sigaralarıydı. Sesimi biraz yükselttim:

-Abi bir tane Yükselen Yıldız alayım.

Adam sanki ona zorla bir şey yaptırıyormuşum gibi yerinden kalkarak sigara kutusunu verdi. Kutunun içinde sigara, yedek sipsi ve şarj aleti vardı. Parayı verip dükkandan çıktım. Sokakta kaşları çatık üç polis memuru vardı. Üçü de etrafa dağılmış işportacıların ruhsatlarını soruyordu. Yanlarından geçerken kutudan sigarayı çıkarıp ucuna sipsiyi taktım. Sigaramdan derin bir nefes çekip İşportacı Sokağı’nı geçtim. Saat 13.45’ti. Şirket binası uzaktan belli olunca iç cebimdeki dün koyduğum flash belleğimi kontrol ettim. Bellek buradaydı. Bellek içine “öz geçmişim”le beraber iki sene önce oluşturduğum “komünikasyon projesini” de koymuştum. Eğer kabul edilirsem cansız nesnelerde internet alanında çalışacaktım. Elektronik sigaramdan birkaç nefes daha aldıktan sonra sipsiyi çıkarıp iç cebime koydum. Binaya yaklaşınca kapı önünde uzun bir sıra gördüm. Korkum buydu, genç gözlüklü bir gencin arkasına yerleştim. Camlı kapıyı açan karga burunlu memur sıradakinin ısısını ve göz merceğini inceleyerek aldı. Önümde olan gözlüklü çocuk kafasını geriye çevirdi.

-Siz de mi iş başvurusuna geldiniz?

-(kafamı salladım) Evet.

-Hangi departmana başvuracaksın?

-Sanal bilinç geliştirmeye, sen?

-Halkla ilişkilere. 

İkimiz arasında sessizlik oluşunca çocuk önüne döndü. Sıradaki yeni kişiyi aldılar. Beni içeri almalarına üç kişi kalmıştı. Çocuk yine kafasını geriye döndürdü.

-Sınava girdin mi? 

-Evet, iki ay önce olan sınav değil mi?

-Aynen aynen, nasıl geçti peki?

-Yanii, 87 aldım işte, okuldaki çalışma ortalamam da iyi.

-Umarım alırlar dostum, benim de puanım 75.

-Düşükmüş ya.

-(kafasını kaşıyarak) He ya ama mahallenin idare bürosunda dört yıllık kariyerim var. Deneyim olunca pek dikkat etmiyorlar.

Biz konuşurken önümüzdeki üç kişiyi de içeri almışlardı. Sıra gözlüklüye gelince mercek taramasını yapıp, vücut ısını kontrol edip içeri aldılar. Sıra bana gelmişti. Karga burunlu memur bana doğru yürürken bir çağrı üzerine içeri gitti. Onun yerine nöbet tutan güvenlik memuru usul usul yanıma geldi. Sağ elindeki mercek taramayı gözüme tuttu.

-Lütfen gözlerinizi açın.

Gözlerimi kocaman açtım. Mercek taramayı sol ve sağ gözlerimin üzerinde usul usul gezdirdi. İşlem bitince mercek taramayı aşağıya indirdi.

-Şimdi de sıcaklığınıza bakalım.

Elini iç cebine atıp sıcaklık ölçüm aletini çıkardı. Alnıma koyup iki dakika bekledi. Süre bitince sonuca baktı.

-Testleriniz olumlu beyefendi, hoş geldiniz.

Kafamı sallayıp seri adımlarla merdivenlerden çıkıp şirkete girdim. İçerisi gayet özenle tasarlanmıştı. Mülakatın olacağı odaya giderken duvarları inceledim. Nizam Holding’in kurucu sahibi beyin fotoğrafları ve şehir haritamız vardı.  Odanın önünde durdum. Derin derin nefes aldım. Kapı koluna elime götürüp onu döndürürürken söyleyeceklerimi tekrar düşündüm. Usulca kapıyı açtım. Kapının karşısındaki masada topuz saçlı bir kadın vardı. Beni görünce beton bir ifade ile selam verdi. Yanına yaklaşıp sandalyeye oturdum. Kadın, önündeki laptoptan bir şeyleri kontrol ederek konuşmaya başladı:

-İsminiz?

-97-K.

-( kaşlarını kaldırarak ) Lütfen isminizi tam söyleyin.

-Ben, anayasamıza göre müşteri numaralarımızın son iki hanesi yeterli diye biliyorum.

-Beyefendi o, devlet işlerinde geçerli, şirket başvurularında söylenmesi zorunlu.

-Pekala, 30324097-K 

Kadın kayıtlara bakıp bilgilerime ulaşınca tatmin oldu.

-097-K Bey, lütfen flash belleğinizi verir misiniz?

İç cebimden flash bellek çıkarıp kadına verdim. Kadın flash belleği laptopa bağlayıp dosyamı açtı, dikkatlice okudu.

-Nizam Enstitüsü’nde çalışmışsınız. Geçen sene de ev eşya robotları imalatında görevli olmuşsunuz. Gayet iyi bir cv, şimdi sorulara geçelim.

Soğuk  yüzünde zorlama bir gülümseme ile bana baktı. Gözleri korkutucu derecede maviydi. Arkasına yaslandı.

-Robotlar sizce korku unsuru mu?

-Yo hayır, tam tersi gündelik hayatımızda bize yardımcı olurlar.

-Cevap için teşekkürler, sizi “Robot Rehabilite”de çalıştırsak itiraz eder misiniz?

-Hayır, şirketin hangi konumunda çalıştığımdan çok kendi performansım önemlidir.

Kadın kaslarını hareket ettirerek korkunç gülümsemesini genişletti.

-Peki, sizce robotlar ve işçiler arasında gelir eşitsizliği var mı?

-Böyle idari ve iktisadi olaylarla ilgilenmiyorum.

-Bu bir cevap değil sayın 097-K.

-Açıkçası (inandırıcı olmak için gözlerinin içine baktım) robot işçiler konusunda bir rahatsızlık duyanlar var ama ben, geleceğimizdeki emek kalitesi için gerekli bir vazgeçilmezliğe sahip olduğunu düşünüyorum.

Gırtlağımı temizledim, kadın tekrar ciddileşip laptopa yaklaştı. Hakkımda kısa bir rapor yazdı.

-097-K Bey, başvurunuz inceleme evresine geçmiştir. Tebrikler.

-Yani seçildim mi?

-Şu an için bir şey diyemem. Üç gün içinde başvuru sonucu gelecektir.

Ayağa kalktım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Kadını selamlayıp odadan çıktım. Kafam allak bullaktı. Ne olmuştu? Seçilmiş miydim? Belirsizliği sevmem (sırf bu yüzden beş yıllık sevgilimi terk ettim). “Ya Yaşat Ya Öldür” benim sloganım budur. Şimdi, hayatımın geri kalanı için yapmaya karar verdiğim işten kesin yanıt alamamıştım. Hızlı adımlarla binadan çıktım. Dışarısı içimdeki kaosa zıt olarak daha düzenliydi. Sırada bekleyenlere göz attım. Aynı benim gibi hayatlarını cenderelerden kurtarmak istiyorlar. Az önce geçtiğim yollardan tekrar yürüdüm. Bundan sonra her şey pamuk ipliğine bağlıydı…

Berat Şendil

Editör: Elif Berra Kılıç

bir ok daha eklemek varmış nasipte bu hiç birleşmemiş demete
aklımda binlerce soru var ve hepsinde cevaplanması güç anlamlar
bildiğim
 
unuttuğum kalbimdeki yurdu ve yavaş yavaş tekrar uyandığım şu hayat denen rezalete
ve gün geçer gün ayar, ay ayar
ve bu ayarı düşük altınlar
bozar mı sandın altın kaplama raylar
 
gülümsemek kadar zor bir çile var mı hayatta
varsa kim koymuş adını anlat
çünkü ben bilmediğimi defalarca söyledim
bir kedi kadar beyaz olamadıysam bunun suçlusu kim
 
ben tek bir kelimeye sıkışmış ruhumun esiriyim
siz esir olamayacak kadar kendine düşkün
bu hayatta aldığım derslerin temelinde yatan bu değil hayır
belki sayfalara sığmaz belki sığar
 
her zamanki gibi benden bağımsız gibi oysa ben sadece sevdayı öğrenmek istedim
ve özlemeyi
ve özledim
özlemeyi özleyecek kadar özledim
 
bir dost feda ettim bir dede gömdüm karanlığa
getirisi götürüsünden fazla olmadı asla
götürüsü getirisinden fazla olmadı asla
 
kimse bilmez
kim bilmiş ki ilahi adalet hangi çapta işler dünyaya
bildiğim bir dost var ve sevgili
sevgili çok sevgili bilmez bendeki sevgiyi
mesele bilmekte olsa ne işim var burada
bilmekte değil iş duymakta
 
kulaklar neymiş onlardan sağırı yok ki dünyada
gün geçti gün bitti geceler artık isyankâr
günlerin yerini almakta haksızlar mı bilmem
değilim ben artık geceden gündüzden
 
ben benim olduğum bendeyim
ben bende bendeyim
bendelik bile güzel olur tatmasını bilince bu hayatta
güzelliği olmayan duygu var mıdır sence
ayarını kaçırınca bakır bilezik diye satarlar eminönünde
her şey ne kadar gelişmiş
 
ruhumun esiriyim
tekrar söylemek istedim evet
çünkü bir kedi baktı gözlerimin içine
bende sevgi onda aşk ama nefret dolu bir yaş
aklımı çelmekte onun üstüne yok evet
her sesinde şiiri baltalayacak
ben yine bende bendeyim
o ise yanağımda bir konak
 
özlemek dedik evet özlemek
özlemekten de bıktım özlememekten de
insan neden özlemek istediğinin dibinde
kavuşmak istediğinle bir kelam bile edemez şu uçsuz bucaksız evrende
 
marslılar demez mi biz sizi bulduk
siz birbirinizden uzak
hangi etiğe sığar bu
 
ben bilmem
 
sen bilir misin
Ekrem Müftüoğlu
Editör: Elif Berra Kılıç
Aklımın kıvrımındaki son hatıranın tarihi İki Bin On Altı
Sanki peygamberlerim taşlanmış tekinsiz şehir önlerinde
İffet abidesi olsun diye taşa diktiklerim olmuşlar birer fahişe
Öyle bir boşluk var işte içimde, rengi kızıla çalan kara
 
Yol kenarı evlerinde ergenlik yenisi tüylü çocuklar
Benden bir zafer bekliyorlardı, samandan tacı takmak için
O vakitler ki dünyaydı avucumda duran, düşünmeden yere attıydım
Parçalanmıştı akrep ve yelkovan, öfke dilimde bir kurşun, rengi kahverengi
 
İki bin on altıdan beridir olmadı güneş ışıklarını topladığım günler
Aklımda olan kadın erkek sesleri, bağırışlar ve vazgeçilmez gülüşler
Ağıtladım bilincimi, gibi yurdu yağma olmuş bir ozan
Ağladım, gibi bir polis evladı, babası eve bir tahtayla gelmiş
 
Çok cenazeler kalkmıştı o yıl şehrimin ortasındaki camiden
Hepsi de pek gençti yola çıkanların, çoğu akrandı bana
Gitmedim uğurlamalarına da çünkü buna yüzüm yoktu
Onların ruhunu abad kılacak öfke ve kurt dolu yeminlerim yoktu
 
Söz kısası bu işte; film yok bende iki bin on altı sonrası
Benim yaşlı ozanlardan heceler çalan o sarı ve iri çocuk
Oturduğum yer bir ceviz altı ve beraber yatıyorlar topuk altımda
Yani kara ve bereketli toprakta; Pers valisi, Türkmen çoban ve askerî Roma!
Berat Şendil
Editör: Elif Berra Kılıç

Bu ülkede yaşayan her insan defalarca tecrübe etmiştir ki; eğer Türk iseniz hiçbir şey yapmasanız bile oturduğunuz yerden bir barbarlık mirasının vasisi, doğuştan zalim kanı taşıyan bir otokrat sıfatları üzerinize çoktan yapışmıştır. 8-5 çalışan orta hâlli bir beyaz yakalı veya asgari ücrete talim olan bir işçi bile olsanız burjuvazinin ve muhafazakârlığın temsilcisisinizdir. Bu unvanları taşıyan sizlerin, millî çıkarlarınıza fayda verecek her şey doğrudan yanlış olmakla birlikte güttüğünüz her dava da haksızdır. Nitekim siz ulus olarak geçmişte çok büyük günahlar işlediniz ve bunun bedelini de her şeye “eyvallah” çekerek ödemek zorundasınız. Canınıza kasteden bir “gayritürk”e meşru müdafaa ile muamele etmeniz düpedüz ırkçılıktır. Bunun aksini iddia etmek ise Nazizm’den daha adi bir fikirdir.

Kıbrıslı Türklerin geceleri evlerine baskın yapılıp boğazları mı kesiliyor? Lütfen abartmayın! Böyle durumları anlayışla karşılamak lazım. Çünkü Rumlar beş yüz yıl önce yaşanan savaşlarda topraklarını kaybettiler ve bunun travmasını Anadolu’da yaptıkları katliamlarla bile atlatamadılar. Yürekleri hâlâ soğumadığı için otoritenin sırtlarını sıvazladığı bir pozisyonda kendilerine karşı koyamayacak sivilleri öldürmeleri gayet anlaşılabilir bir şeydir. Ne yani, Ermenilerin Karabağ’da hamile bir Türk kadınının karnını deşerek bebeğiyle beraber katletmesi çok mu vahşice? Bence, yüzlerce yıl kurucu unsurundan kat kat daha müreffeh yaşadıkları bir ülkenin insanlarını savaş zamanı sırtından vurup katletmelerinin sonucunda çıkartılan Tehcir Kanunu çok daha büyük bir zulüm. Ama siz anlamazsınız. Çünkü faşist doğdunuz ve öyle öleceksiniz Türkolar. Anakronik tüm tarih yorumlamaları sizin üzerinizde denendiği için haklı olmanızın imkânı yok. Hem de niçin biliyor musunuz? “Adamınız gol diyor!” İşte o sebepten.

Bölücü etnik unsurlar, ekmeğini başka ülkelerden yiyen parti sözcüleri, diplomatik kriz hâlinde olan yabancı devletler, teröristler ve cümle Türk düşmanları… Bu saydıklarımın hiçbirinden milletimizin çıkarına bir söylem beklemediğimiz aşikâr. Olası bir durumda, savaşta, krizde gösterecekleri tutum tam da beklediğimiz gibi. Peki ama bu “Utangaç Türklere” ne oluyor? Niçin sürekli özür dilemeliyiz? Niçin tarihi hiçbir vesikada yer almayan olayların kabahatini üstlenmeli ya da dahlinde bulunmadığımız, bazen de var olmayan olayların müsebbibi olmalıyız? Hem de milletçe.

Malum olduğu üzere bir süredir Dağlık Karabağ bölgesinde savaş var. Azerbaycan işgal hâlinde olan topraklarının bir kısmını geri aldı, inşallah kalanını da alacak. -Bu arada karar merciine sormayı unuttum. Cümlelerimde bir hata var mı? Benim ırkçılığımdan dolayı subjektif ya da asparagas bir şey söylemedim umarım? Yani bu toprakların Azerbaycan’ın olduğu ve Ermenistan tarafından işgal edildiği bilinen bir gerçek, değil mi?-

Bilal’e anlatır gibi anlatmaya devam edeceğim. Yanlış bilmiyorsam savaş, işgal edilen topraklarını geri almaya çalışan bir ülke ile işgal ettiği toprakları vermek istemeyen, soykırım suçu işlemiş bir ülke arasında. Bu durumda bu savaşın müsebbibi hangi taraftır? Defalarca kere tövbe-i istiğfar ederim ki sanırım işgalci olan taraftır.

Peki 21. asırda ülke toprakları uluslara aittir değil mi? Ya da öyle olması gerekmektedir, yanlış mıyım? Eğer öyleysem Türk kazanan tarafta olduğunda “Savaş kötüdür!” nutukları atan bozguncular beni düzeltsin. Pekâlâ uluslar kendilerine ait olan toprakları savunduğu için veyahut işgalden kurtarmak istediği için suçlu olmazlar. Bu konuda savaşmak da topraklarını alana kadar kan dökmek de haklarıdır. Aynı, hanenize tecavüz eden bir kimseyi öldürmenizin suç olmadığı gibi. Neyse ki ben, sizler Ermeni askerleri Aliyev’in yatak odasına girene kadar haneye tecavüz suçu sayılmaz dersiniz diye en başında ülke toprakları milletlere aittir demiştim.

Hadi birazcık dürüst olalım; sizin savaş veya barışla ilgili bir derdiniz yok. Siz “Ermenistan haklıdır.” diyebilecek hiçbir argümana sahip olmadığınız için “Savaş kötüdür.” diyorsunuz. Siz açıkça “Türk düşmanıyım.” demeye cesaretiniz olmadığı için ortalamanın sizi anlayışla karşılayabileceği şeyler söylüyorsunuz. Aslında sizi de anlamakta çok zorluk çekmiyoruz, birkaç paragraf yukarıda saydığım unsurlardan pek bir farkınız yok. Sadece düşündüklerini ve hissettiklerini söyleyecek yüreği olmayan zavallılar olduğunuz için biraz kafa karıştırıyorsunuz.

Benim asıl anlam veremediğim “Ben de sizdenim!” narası atmak için fırsat bekleyen marjinal milliyetçiler(!) ve Kemalist olduğunu iddia eden kimselerin sizinle ağız birliği yapmış olması. Nasıl yani? Atatürk Anadolu’yu işgalden kurtarmaya çalıştığında da mı savaş kötüdür diyecektiniz? Azerbaycan’ı haklı davasında desteklemeyecekseniz siz nerenin milliyetçisisiniz? Hayır, aslında siz ne öylesiniz ne de böyle. Siz özgüvensiz ve çapsız insanlar olduğunuz için kendinizi kabul ettireceğiniz fikirlere mensup gibi davranan meczuplarsınız sadece. Aslında milliyetçilikle uzaktan yakından alakanız yok fakat kendinizi gün geçtikçe daha fazla takipçi toplayan bu refleksin içine atıp güvende hissettirmek istiyorsunuz. Bu sayede cehlinizin ve art niyetinizin ürünü olan söylemlerinizi daha rahat ifade edebileceksiniz. Çünkü hem oradansınız hem de öbür tarafın değneğini tutuyorsunuz. Sonuçta kimse sizi tekfir de edemiyor, değil mi? Aslında Atatürk’ü sevdiğiniz ya da anladığınız da yok. Fakat ciddiye alınmak, dışlanmamak için seviyor ve saygı duyuyor gibi davranıyorsunuz. Velhasıl sizler bozguncusunuz. Türk milleti için tüm düşmanlarından daha tehlikelisiniz. Çünkü ne mertlikten bir yudum içmişsiniz ne de içinizde zerre etik kaygısı var. Karakterinizde köpek olmak var. Omurganız eğrilmiş, yüzsüz ve iki yüzlü çıyanlardan farkınız yok. Yaşama hakkı dahil hiçbir mukaddesat umurunuzda değil. Fakat eminim ki; hamasi söylemleri bir kenara bırakmış, akılcı ve şerefli milliyetçi gençlerin yumruğu altında ezileceksiniz. Hiçbirinizin herhangi bir yerde iz bırakabilecek kadar önemli biri olabileceğini sanmıyorum ama eğer olursa da tarih sizi “onur ve şereften yoksun sürüngenler” olarak zikredecek.

Vera Çakmak

Editör: Zeynep Gökçe Azman – Elif Berra Kılıç

Öncelikle belirtilmesi gereken ilk husus, dezavantajlı yahut hak kaybına uğramış kişi veya grupların durumlarını en iyi ifade edebilecek olanlar yine kendileri olacağı için üçüncü taraflarca söz haklarının gasbedilmemesi gerektiğidir. Diğer bir deyişle, hak talebinde bulunacak olanlar, eksik bırakılmış yahut gasbedilmiş olan hakların detaylarına herkesten daha fazla vâkıf olduğu için bu hakların teminini kendileri sağlamalıdır. Bu yüzdendir ki bu mağduriyete dahil olmayanların bu durumlar hakkındaki yorum ve yargıları iyi niyetle yapılmış edim ve söylemler olmaktan daha cüretkâr tavırlar sergilememelidir. 

Konu kadın hakları, peki neden bir erkek konuşuyor? Özellikle de girişte yapılan söylemle çelişircesine. Buna verilebilecek en makul cevap şudur ki ilkin, bu haklı davada taraf belli etmek kaygısı taşımak, ikincil olarak ise bu mücadelenin zafere ulaşmasında ufak da olsa bir katkı sağlayabilmek gayesine sahip olmaktır. 

Asıl meseleye gelmeden önce, hâlen daha bu yazının bir kadın tarafından kaleme alınmamış olmasından rahatsızlık duyan okur için şunu belirtmek isterim ki bu yazıyı kaleme alma cüretini kendimde bulmama kaynaklık eden isim, Jhon Stuart Mill’dir. Siyaset felsefesi tarihinde yüce insan Platon’dan sonra doğrudan “kadın sorunu”na dair kaygıyla yaklaşan ilk erkek filozoftur, demek yanlış olmaz sanırım. 3 yaşında Grekçe öğrenen, 8 yaşında Platon okuyan Mill, kadın ve erkek eşitliğinin tesis edilmesi için liberal ve faydacı paradigmaları uzlaştırıp kadının bağımsızlığı için fikrî çalışmalar yapmıştır. Mill eğer konuşmamış olsaydı feminist hareket ilerlemesinden ve haklılığından bir şey kaybetmezdi fakat şüphesiz bazı eksiklikleri yahut gecikmeleri olurdu. 

Mill gibi büyük bir atılım gerçekleştirmek yahut kuvvetli bir teori üretmek gibi bir gayem yok. Yalnızca ehemmiyet verilmesi gerektiğini düşündüğüm bir konuyu kendimce tekrar gündeme getiriyorum. Peki nedir o konu? Antagonizma. Yani siyasalın özü.

Hâlen daha tartışmalı olarak kabul edilse dahi Carl Schmitt, siyasalın özünü en iyi kavramış ve ifade edebilmiş siyaset bilimcilerden biridir. Kısa bir şekilde Schmitt’in görüşlerini özetlemek gerekirse: Nasıl ki sanatın özü güzel ve çirkin, ahlakın özü iyi ve kötü, iktisatın özü kâr ve zararsa; tıpkı bunlar gibi siyasalında bir özü vardır ve bu dost/düşman ayrımıdır. Peki dost/düşman ayrımı derken neyi kastediyoruz? Elbette ki kişisel görüşler çerçevesinde nitelenen bir ayrım değil bu. Bir örnekle açıklamak gerekirse: Yüksek sesle müzik dinlediği için düşman kesildiğin komşun değildir, buradaki kasıt, eğer komşun farklı bir etnik kimliğe yahut dinî görüşe sahip olduğu için aranızda bir husumet oluyorsa işte bu siyasaldır, dost/düşman ayrımındadır. 

Çağdaş siyasal teoride ise bu kuram hem karşılık bulmuş hem de eleştirilmiştir. Chantal Mouffe gibi siyasalın özünü kavramaya yönelik çalışmalar sürdüren siyaset bilimciler, Schmitt’in kuramı üzerine gitmeyi tercih etmişlerdir. Nihayetinde Mouffe, siyasalın özündeki antagonizmayı agonistik bir siyasal düzleme çekmeyi önermiş, bugünün dünyasında mevcut pek çok sorunun çözümü için bu anlayışı öne sürmüştür. Peki agonistik ne anlama geliyor? Kabaca Schmitt’in dost/düşman ayrımını (antagonizma), tabiri caizse yumuşatarak bir biz/onlar (agonizma) ayrımına evriltmektir, diyebiliriz. 

Yeterince laf kalabalığı yaptıysak asıl konuya giriş yapıp yazıyı fazla uzatmadan sonlandıralım. Öncelikle belirtmek gerekir ki feminizm, siyasal bir hegemonyanın ürünüdür. Multidisipliner çalışmalar ve farklı pratik mücadelelerle birçok koldan çözümlenmeye çalışılan bir sorun olsa da “kadın”ın siyasala içkin sorunları çözümlenmedikçe diğerleri havada kalacaktır. Bu noktada ise mevcut hegemonyanın kadına yeter-gördüğü siyasal, yıkılıp yerine bir yenisi inşa edilmesi suretiyle bertaraf edilmelidir. Diğer türlü bir inşa etme sürecine girilmemesi, mevcut hegemonik düzeni onamak anlamına gelir. 

Toplumsal çatışmada en önemli yerlerden birine sahip “kadın hakları” konusu, bir tür biz/onlar ayrımı belirlenmedikçe ne sistematik bir ilerlemeyi sürdürülebilir kılabilecek ne de aksi yönde gelen tehditleri öngörebilme lüksüne sahip olacaktır. Peki nasıl olacak bu ayrım? İlk akla gelen ve makul sayılabilecek hâliyle, biz/onlar ilişkisinin temel düzeyde kadın/erkek olarak kurulduğunu söyleyebiliriz. Lakin şunu sormak gerekli, bu ifade durumu çözüme kavuşturmaya muktedir midir yahut doğruluğu kesin suretle sorgulanamaz mıdır? Bu soruya feminist teorinin radikal kanadının vereceği yanıt şüphesiz bellidir, haksızlar da demiyorum. Çoğu teori pratikte kazanç elde edebilmek adına radikalleşmelidir, en azından belli ölçütlerle. 

Kadın/erkek şeklinde yapılacak bir ayrım, kadın hakları konusunda erkek cephesinden gelebilecek destekleri es geçmek problemini de beraberinde getirecektir ya da kadın cephesinde oluşan gediklerin görmezden gelinmesi sorununu doğurabilecektir. Ayrıca bu tür bir ayrımın biz/onlar şeklinde olmaktan ziyade antagonizmayı körükleyecek nitelikte bir dost/düşman ayrımı olduğu da söylenebilir. Buna karşın bir ayrım yapmaksızın yekûn bir mücadeleye girmeye kalkmak, şüphesiz kaosa zemin hazırlayacak hatta belki de hareketin dinamikliğine ve haklılığına zarar verecektir. Bu yüzden yapılabilecek olanın en makulü, biz/onlar ayrımının belirlenmesi ve egemen iradeye hak talebinde bulunacak olanların harekete süreklilik kazandırması olacaktır. Burada bu ayrımı kesinleştirmek yahut kadınlara akıl vermek gibi bir gayem yok, yalnızca farklı bir bakış açısı getirebilmek yahut hâlihazırda düşünülenleri sağlamlaştırmaktır derdim. 

Ayrımın kadın haklarını savunanlar/savunmayanlar şeklinde düz bir mantıkla yapılacak olan türünün de çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü mücadelenin savunusu için gerekçeler kişilere göre değişebilmektedir. Nitekim hareket yalnızca “kadın hakları” olarak değil, bugünün pek çok sorunuyla da ilişkili olan bir hareket olma niteliğine erişmiştir. Şöyle ki nasıl ilk dalgada feministler yalnızca oy hakkı gibi haklar için mücadele etmiş ve bunları elde edince hareketin dinamizmini kaybetmişse; yahut ikinci dalgada hareket içindeki beyaz-siyah, alt-üst sınıf gibi hizipleşmeler yine hareketi sekteye uğratmışsa; bugün benzeri şekillerde düşülebilecek tuzaklar yine bu haklı davanın zararına olacaktır. Ayrıca “kadın hakları” olarak bahsettiğimiz mefhum yalnızca kadınlar için değil, erkekler için de oldukça önemlidir; nihayetinde erkeğin sosyal hayat ve statüsünü de kadının konumunu ele almadan değerlendirmek sağlıksız olacaktır. Yani asıl mesele kadının hak ve özgürlüklerini elde etmesi olmaktan ziyade, toptan bir dönüşüm gerekliliğidir. 

Türkiye’de -hatta yer yer dünya genelinde- bir insan hakları problemi olduğu noktası da gözden kaçırılmamalı, bu yüzden kadın hakları; insan hakları özelinde temel birey hak ve özgürlüklerini içeren, pozitif ayrımcılığın getirebileceği denge bozukluklarına karşı temkinli olan bir hareket olduğu idrakinde olmalı. Bunun yanı sıra, kadının uzlaştırıcı bir kurum olarak yurttaşlık statüsüne sahipliği bile kimi zaman tartışmalı olurken kadına söylem ve edimlerinin radikalliği yahut denge bozuculuğu hakkında ikazda bulunmanın ne kadar abes olduğunun da bilincine varılmalı. Ekseriyetle yaşam hakkı mücadelesi veren kadınların, “kendilerine dikkat etmesi gerektiği” gibi primitif söylemlere bir son verilmeli, hiç kimsenin yaşayış ve kimliğinden dolayı hak kaybı veya gaspına uğramaması gerektiği yerleşik bir bilinç hâline getirilmelidir. Genel itibariyle antagonizmayı, agonistik bir düzleme taşımak adına feminizmin yapabileceği makul biz/onlar ayrımından birisi: Feminizmin ne kadın ve erkek üzerinden yasa yapacak hukuki bir kurum ne de kadınların yaşadıkları yüzünden rehabilite edilmelerini sağlayacak psikolojik bir kuram olduğunun farkında olarak (bu nitelemeyi bir metinde okumuştum fakat kaynağı gayretlerime rağmen bulamadım, atıfsız bırakmamak adına müellifine selam duruyorum), feminizmi salt siyasal zemine oturtup siyasal antagonizmayı çözmek için bir araç olarak yurttaşlık hedefine ilerletmek olabilir. Dolayısıyla cinsi yahut ideolojik farklılık gözetmeksizin, kadının yurttaş olmasını – yani hak sahibi olabilme hakkının olmasını- savunan kişi ve grupların oluşturduğu “biz”e karşı, bunu tesis etmesi gereken egemen irade ve buna karşı tutum sergileyen kişi ve grupların oluşturacağı bir “onlar” olacaktır. İndirgemeci yaklaşımlardan uzak kalınarak gerçekleştirilecek mücadeleler, başarıya ulaşma ihtimali en yüksek olanlar olacağı için müdafaanın meşruiyetini en geniş perspektiften ele almak gerekmektedir. Bu yüzden gönül rahatlığıyla diyebiliriz ki biz yurttaşlığı savunuyoruz, yurttaşlarımızın -düz hesap- yarısını teşkil eden kadınları savunuyoruz. Kadınların söylem ve edimlerini sonuna kadar destekliyor, onlara bir şey öğretmeye kalkmıyoruz. Nitekim biz -maalesef- tuzu kuru olan tarafız…

Oğuz Can Acar

Editör: Elif Berra Kılıç

Seni her gördüğümde ırgalanmış gökyüzüne koşuyor kalbim,

Yokuş yolcusu yolların şahlanışını izliyorum seninle beraber.

Senli sevdaların dibine düşüyor kalbim,

Boyut kazanan hevesleri geçip gidiyor seninle beraber.

Göğün binbir katından çekip alıyorum bu gönül kuşatmasını,

Senden kalan maviliği yüceltiyorum,

Yine senden sana yüceliyor gönlümün imkânsız hücreleri.

Binbir odaya hapsediyorum kokulu sevda bültenini,

Sessizliğin rehavetini de çekip aldım göğden,

Her şey göğümden göğsüme akarken,

İşlenirken ilmek ilmek bu sevda bülteni,

Binbir kurşuna hazırız göğüm ve biz.

Gönlünün en derininde bir nehirle beraber akıp giden işte biziz.

Seninle birlikte yücelmekteyiz.

Gönlünden bana öpecek bir yer kaldıysa

Binbir çiçek teslim ediyorum ben de sana.

Güzellikler arasından uzak diyarlara ulaşan ellerinin tazeliğine,

Bahar çiçeklerimi bırakıyorum seninle,

Seninle ve

Senin sevginle.

İrem Yılmaz

Editör: Elif Berra Kılıç

“Bir öğretiyi, düşünceyi, inancı, siyasayı vb. başkalarına tanıtmak, benimsetmek, yaymak ereğiyle sözle, yazıyla ve benzeri türlü araçlarla, yollarla gerçekleştirilen her türlü çalışma.” Propagandayı böyle tanımlıyor sözlük. 7/24 haber ajanslarını, tartışma programlarını parsellemek yetmemiş olacak ki artık propaganda için dizilere de tarihe de el atıldı. “Yeni Türkiye” diyerek yarattıkları bu beşeri zeminde tarihi de yeniden yazmak ve tarihe, kendi ihtiraslarına göre şekil vermek gerekiyordu. Her şeyin yağmaya ve talana kurban gittiği “yeni” düzende tabii ki tarih de yeniden yazılacak ve bu durumdan payını almadan duramayacaktı. Her yere el atıp tarihe dokunmamak olacak iş miydi? İktidarın temel dayanağı propaganda olduğu için tarihi de araçsallaştırmak kaçınılmazdı. Bu işte en büyük pay sahibi de diziler olacaktı.

Siyasi iktidarın propaganda aracı hâline getirilen bu diziler ve tarafgir tarihçiler tarafından pazarlanan “yeni” ve “millî” tarih de tarihimizde yer almış müstesna şahsiyetlerin yakasına tutunacak, herhâlde bu iş sürüp giderse sakız gibi yapışacak, o kişilerin aziz hatıralarını incitmekte beis görmeyecekti.

Siyasette iktidar olmanın muktedir olmak demek olmadığını tabii ki siyasal iktidar da anlamış, muktedirliğin bir yolunun da kültürel iktidara sahip olmaktan geçtiğini görmüştü. Bu yüzden kendince bir millî tarih yaratmaya çalışan siyasal iktidar, bu tarihi televizyon yoluyla yaymayı ve kültürel iktidarına ön ayak etmeyi düşünmüştür. Kitlelere pompalanan bu millî tarih, dizilerle de kalmayacaktı çünkü siyasi iktidarın geldiği gelenekte bu çaba hep vardı. Bilhassa Fatih Sultan Mehmet ekseninde gelişen sözde “millî tarih” anlayışına dindar Abdülhamit ve Ertuğrul tiplemesi de televizyon dizisi aracılığıyla katıldı. Neo-Osmanlıcılık akımıyla da iyice ivme kazanan bu sözde millî tarih yaratma çabası, kültürel iktidar kurmanın yanında Neo-Osmanlıcılık akımının propagandasında bir bayrak taşıyıcısı olma görevini üstlenecektir.

Siyasi iktidar güncel kaygılarıyla tarihi eğip bükmekte, kendi ihtirasları için istediği şekle sokmakta asla sakınca görmüyor. Özellikle tarih dizileriyle pompalanan bu propaganda gittikçe iktidarın egemenlik kaygısının bir aracı hâline geliyor. Daha çok, “kutuplaştırma aracı” olarak kullanılan bu propagandada tarihi karakterler genelde toplumun benimsediği, sevdiği karakterlerden seçiliyor ama Abdülhamid ile ilgili olan dizi bunun biraz dışında. Çünkü Abdülhamid imajı siyasal iktidar tarafından yeni yeni çiziliyor ve toplumun gündemine oturuyor. Diğer bir örnek ise Diriliş Ertuğrul. Her iki dizide de güncel olaylar adeta o zamanlara uyarlanıp birebir dizide yansıtılıyor. Abdülhamid dizisinin odak noktası ise mağduriyet. Tabiri caizse her alanda kendine mağduriyet yaratmakta pek mahir olan siyasi iktidar, bu alandaki mücadelesini de mağduriyet üzerinden sürdürüyor. Ancak tüm bunlara rağmen tarih kalpazanları tarafında dizideki olayların gerçek olduğu iddiası devam ediyor. Bilhassa Abdülhamid dizisinden propaganda kokusu diğer dizilere nazaran daha çok geliyor. Aslında bu dizilerin çok büyük kitleler tarafından izlendiğini göz önünde tutarsak siyasi iktidarın da bu yöntemi çok benimsediğini ve beğendiğini söyleyebiliriz.

Öncelikle biraz Diriliş Ertuğrul adlı diziden bahis açacak olursak dizi, propaganda aleti değil adeta siyasi iktidarın bir kolu gibi çalışan siyaset aracı. Ülke gündemine sürekli gönderme yapan dizinin muhalif kesimi hedef aldığı çok bariz şekilde belli oluyor. Güncel siyasetle birebir ilerleyen dizi gündemi seçimlere dahi göndermelerde bulunuyor. Osmanlı’nın kuruluşunu konu edinen film, dizi veya kitap belki daha önce çekilmiştir ve yazılmıştır ama emin olun ilk defa Ertuğrul Gazi doğrudan iç siyasetimize müdahil oluyor(!), Kayılar Türkiye Cumhuriyeti’nin iç işlerine ilk defa müdahale(!) ediyor. Öyle ki Ertuğrul Gazi yeri geliyor faiz lobisiyle mücadeleye girişiyor yeri geliyor muhaliflere şamarı vuruyor. Sürekli bir hainle karşı karşıya kalan Ertuğrul Gazi, hasmını alt ederken ülkemizin gündemine de yorum getirmekten geri durmuyor. İç ve dış mihraklarla karşı karşıya kalan Ertuğrul Gazi, onlarla mücadelesini sürdürürken siyasi mesajı da doksana çakmayı ihmal etmiyor. Her ne olursa olsun bu dizinin, siyasi iktidarın tarih propagandasının en güçlü kollarından biri olmaya devam edeceği belli.

Yukarıda Abdülhamid imajının yeni yeni çizilmeye başladığını söyledik, evet çiziliyor ama tabii ki siyasi iktidarın ihtiraslarına göre. Zaten yazımızda bahsedeceğimiz şahsiyetlerden biri de Abdülhamid, aslında en çok onun yakasına yapıştılar desek yanlış olmaz. Çizilen Abdülhamid imajı genelde dindarlık ve muhafazakârlık üzerine çiziliyor ve Abdülhamid’in bu yönleri güncel konuların da malzemesi hâline getiriliyor. Dindar ve iyi Abdülhamid’in muarızları hep yabancı, Yahudi, Ermeni, dine uzak tipler olarak yansıtılıyor. Aslında burada mesele dindar iyi tiplemesi, dindar olmayan kötü tiplemesi rayına oturtuluyor. Hâlbuki Mehmet Akif de Abdülhamid’e muhalifti. Bugün Türkiye’de Mehmet Akif’in vatanperverliğini, dindarlığını sorgulayabilecek biri var mıdır? Gerçeklik iddiaları daha en başta burada çürüyüveriyor. Abdülhamid tiplemesinde yaratılan bu dindar imajın siyasi iktidarın kendi politik argümanını toplumsal alanda kabul ettirme ve ona zemin açma amacı taşıdığı bariz. Aslında dindar Abdülhamid, seküler ve laik Mustafa Kemal’in bir alternatifi olarak topluma sunuluyor. Kurt bir politikacı olan Abdülhamid’i uçurup kaçıran, evliya yapan tarih de aslında bu amacı taşıyor. Laik ve seküler Mustafa Kemal’in karşısına “abdestsiz yere basmayan” dindar Abdülhamid çıkarılıyor ve Mustafa Kemal’i tuş ediyor. Böylece siyasi iktidarın kendi kitlesi de gönlünü “eylemiş” oluyor. Abdülhamid’in çilesi burada da bitmiyor, tarihi gerçekliği göz önüne alırsak tam bir denge siyaseti güden Abdülhamit yeri geliyor elçi tokatlıyor yeri geliyor kralları tehdit ediyor yeri geliyor racon kesiyor. Böylece sert mizaç unsuru da dindar tiplemesine yerleşiyor. Burada da kitlelerin gazı güzelce alınıyor. Mustafa Kemal’in “Geldikleri gibi giderler” sözünün karşısına Abdülhamid’in “Allah’ın da bir hesabı var” sözü çıkıyor ve kalpazanların tarih mastürbasyonu son hızla devam ediyor. Tiyatroya, polisiye romanlara pek meraklı olan, opera ve operet dinlemeyi seven, gençliğinde bizzat yabancı hocalardan müzik dersleri alan Abdülhamid’in  -ki Abdülhamid doğu müziğini kasvetli bulur, batı müziğini tercih ederdi- dindar yönü o kadar baskın ve sık sunuluyor ki zaten bahsettiğimiz bu yönlerini görmeye de fırsat bulamayan kitle, bunlardan bîhaber yaşamaya devam ediyor. Dindar Abdülhamid tiplemesi adeta bu yönleri absorbe ediyor ve siyasi iktidar, dindar Abdülhamid tiplemesiyle son hızda gaz almaya devam ediyor.

Diğer bir çilekeşimiz ise Fatih. Osmanlı tarihinin en aydın padişahı olan Fatih, bu kitlenin elinde bayraklaşıyor ve gerçeklikten uzak bambaşka bir Fatih’e dönüşüyor. Tabiri caizse onun da çilesi başlıyor. Fatih’in emaneti İstanbul’u talana ve yağmaya peşkeş çeken siyasi iktidar, Fatih’in fethini ise en şaaşalı gösterilerle kutlamakta beis görmüyor, Fatih’i de bu propaganda rüzgârına kaptırıp götürüyor. Fetih kutlamaları iktidarın seçim mitinglerine dönüyor ve Fatih birdenbire iktidar partisinin bir neferi olarak zuhur ediyor. Bir yandan da Fatih, bir yerlere mesaj vermenin veyahut tehdit etmenin aracı hâline geliyor, muhalif kitleler ise Haçlı askeri olarak vücuda geliveriyor. Bizans’a dünyayı dar eden Fatih, mitinge dönen fetih kutlamalarında ise meydandaki Fatih “dış güçler”e parmak sallıyor, Türkiye’yi onlara dar ediyordu. Kutlamalardaki çilesi bu kadar süren Fatih’in bir başka çilesi ise ham sofuların dilinde başlıyor. Aslında Fatih’in buradaki çilesi çok çok daha eskiye gider. Genelde Siyasal İslamcılık‘ın çatısı altında toplanan ham sofular Fatih’i her türlü propagandaya alet etmekten imtina etmiyor. Kongre mi var Fatih orada, toplantı mı var Fatih oraya damlıyordu. Hatta Fatih’in İstanbul’u fethettiği sırada kalbinde ne varsa kongrede de o vardır. Müspet ilimlerle, batı-doğu dilleriyle, matematikle, şiir ve edebiyatla, felsefeyle meşgul olup devrin en yüksek âlimleriyle hemhâl olan Fatih bu sefer de şekilsiz sakalı, kan damlayan kılıcı ile bir adam azmanı olarak karşımıza çıkıyor. Fatih’i bu şekle sokan ham sofular bununla da kalmıyor Rönesans adamı, ilim âşığı Fatih’i mutaassıp bir mürteci kılığına sokuyor.

Göründüğü gibi Fatih’i de Abdülhamid’i de kılıktan kılığa sokan bu düşünce ve propaganda şekli uzun süre daha bu haddi kendinde bulacak gibi görünüyor. O haddi kendinde bulmuş ki Ertuğrul Gazi’yi de çile çekenler kervanına müdahil ediyor. Türkiye’de kendi geleneğini yaşatmak isteyen her iktidar, benliğini ve mücadelesini böyle yerlere dayamakta beis görmüyor, bundan sonra da görecek gibi durmuyor. Bu yüzden tarihteki büyüklerimizin çileleri pek de bitecek gibi gözükmüyor…

Aklın almayacağı hezeyanları tarih diye pompalamaktan çekinmeyen, tarihi “tahrif”e çeviren tarih kalpazanları her dönemde vardı, var olmaya da devam edecek. Evet dizilerle yazıp bozma furyası yeni başladı ama şartların elverdiği her imkânla onlar pek mahir oldukları bu tahrif işlemini geçmişte de yapmıştı. Hitap ettikleri, kulaktan dolma bilgilerle yaşayan, tarihle ilgisi olmayan, tarih bilgisi dizilerle sınırlı olan kitle ise belki yaşananların dizi ve kurgudan ibaret olduğunu anlamakta dahi güçlük çekecek insanlar. Tabii şu anda en etkin propaganda araçlarından biri olan medyanın tarafgir bir grubun elinde olması kalpazanların bir diğer avantajı. Bu yüzden tarih kalpazanlarının hayatımızın her alanına nüfuz etmesi işten bile değil.

Tarihi tahrife çeviren tarih kalpazanlarının içlerinde her ideolojiden, her gelenekten insan barındırması da cabası. Kendi dünya görüşlerine göre tarihi çekip çeviren bu kalpazanlar, kimi zaman düşmanlık ederek tahrif ettiler kimi zaman da dost gibi. Bu zamanda olduğu gibi eski dönemlerde de karşılarına tarihini muhasebe etmeyi bilen, sağlıklı ve vicdanıyla düşünebilen insanlar çıkıp günahlarını yüzlerine vurdular. Bugün bize düşen ise her sahada, her alanda, her ortamda bu kalpazanların en şiddetli muarızları olmak. O devirlerin tahrifçilerinin bugün nasıl esameleri dahi okunmuyorsa “âlim” değil ama “arif” olan milletimiz gelecekte de tahrifçileri değil gerçekleri haykıranları yâd edecek…

Osman Sefa Yalçın

Editör: Elif Berra Kılıç

Mevsim soğuk, dalları budanmış bir kestanenin
Rüzgâr meltem yoksunluktan bîhaber yüzünde
Râyihâ dargın, titrek bir dost ağıdı mırıldanıyor
Dost bilmez, sesinden tanınmaz, sâhibi meçhul
Okunan her kasîdede telaşa kapılıp sen diyebilen
Örtün üzerini Râyihâ, avucum kınalı kızıl yaradan
Cam kırıkları batıyor tenine vebâli gölgeliklerden
Dokun pervâ ile, yabancı bir duyguyu duyar gibi
Vefâna minnet eyleyen kuşun kırılgan kanatları
Buz dağının zâhirinde kalan bir dal papatya gibi
Yaprakları dökülmeye hasret her zayıf esintide
Gör ki yedi gök sayarım gözlerim âmâ olsa dahi
Yedi gök, yedi cennet, yedi kıta sayarım ellerinde
Duvarlar ücra, bir demet karanfil ve nane kokusu
Kehribar taneleri dökülüyor kaldırım kenarlarına
Ve tutulmuş aya karşı dilekler, bir elem uyanıyor
Uyanmak ki hangi kara boyalı çiçeğin kucağında
Saat sekize beş kala, rüya dalgınlarından yalnız
Vazgeçmiş kutup yıldızı, geç kalınmış bir sabah
Parıltısı mahmur, bulantılar karamsar ve sürekli
Birkaç damla sızıntıyla çizilen uzun yolun menzili
Ürkek adımlar atıyorum, sen kere sen yazılı izinde
Yürüyorum Râyihâ, ifritin iflah olmayan ateşinde
Zümrüt tüylü bir kuş duydum, ağ örülmüş sesine
Dimağına varıncaya dek gece dehlizini arzulayan
Kirpikleri düşüyor, ucundaki zarfların ağırlığından
Güz sürgünü yüzünde ve ıssız, boş tabutlar kadar
Bir mektup oku Râyihâ, mührü mimlenmiş olsun
Bir mektup oku ki saklansın dantel bakışlarında
Zerre adedince intizâr, sana ve esrârlı yazgına
Hilâl Sönmez
Editör: Elif Berra Kılıç

Sanat, insanın dünyaya adımını attığı, görüş açısının idrakına varıp “insan” olduğunu anladığı ve düşünebildiği ilk andan itibaren var olmuştur. İnsanın evrende anlam arayışıyla başlayan yolculuğunda onun yol arkadaşı olmuş ve günümüze kadar farklı formlarda kendini göstermiştir. Resim, sanatın bir dalıdır ve doğada ilk noktanın konulduğu tuvalden başlayan bir süreçle kendini geliştirmiştir.

Hiçbir kuram, kendisini oluşturan kuramcısından ayrı düşünülemeyeceği gibi hiçbir eser kendisini oluşturan sanatçıdan bağımsız düşünülemez. Oedipus ve Sfenks tablosunun çözümlemesini yapmadan önce ressam Gustave Moreau’yu tanımamız gerekir.

Gustave Moreau, 6 Nisan 1826 – 18 Nisan 1898 tarihleri arasında yaşamını sürdürmüş Fransız bir ressamdır. Eserlerinde esin kaynağı çoğunlukla İncil ya da mitolojik ögelerdir. Akım olarak sembolizmi benimsemiş ve üretkenliğini bu alanda sürdürmüştür.

Araştırmamızın konusu olan Oedipus ve Sfenks tablosu ilk olarak 1864 yılında sergilenmiştir. Günümüzde Metropolitan Sanat Müzesi’nde sergilenmeye devam etmektedir.

Sanatçının mitolojik ögelerden beslenmesini, Oedipus ve Sfenks tablosunda açıkça görüyoruz. 

Tarihe dönüp baktığımızda mitolojik ögelerden beslenen birçok hikâyenin ulusların inançları doğrultusunda oluştuğuna tanıklık ederiz. Yunan mitolojisinde insanın kaderini değiştiremeyeceğine ve ondan, ne yaparsa yapsın kaçmaya gücünün yetemeyeceğine yönelik alt metinler barındıran bir hikâye olan Oidipus’un hikâyesi de bu söylemi destekler niteliktedir.

Mitolojide anlatılana göre Teb halkının kral ve kraliçesinin çocukları olmuyordur. Çift kâhine danışır. Kâhin, çiftin bir erkek çocuğa sahip olacaklarını ve bu çocuğun “ilerleyen yıllarda babasını öldüreceğini ve annesi ile evleneceğini” söyler. Söylenenlerden etkilenen kral, ilerleyen yıllarda erkek çocuğu doğunca kehanetin gerçekleşmesinden korkar ve oğlunu doğar doğmaz bileklerinden asarak ölüme terk ettirir. Bu çocuk Korint kralına ulaştırılır, eşi kraliçe tarafından şiş ayaklı anlamına gelen “Oedipus” ismini alır, evlat edinilir ve büyütülür.

Oedipus, yıllar sonra evlatlık olduğunu öğrenir ve gerçek ailesini aramak için yola koyulur. Karşılaştığı bir kâhinden kaderinde “babasını öldüreceği ve annesi ile evleneceği”nin yazdığını öğrenir. Duydukları karşısında kaderinden kaçmak ister. Yola çıkar ve yolda ansızın çıkan bir kavgada, kavgaya tutuştuğu kişiyi öldürür. Ölen kişi Teb kralıdır, Oedipus’un öz babasını öldürdüğünden haberi yoktur. Kehanet gerçekleşmeye başlamıştır ve Oedipus bunu henüz anlayamamıştır.

Kavgadan sonra yoluna devam eden Oedipus’un karşısına Teb halkının kurtulmak istediği Sfenks çıkar. Bu Sfenks, karşısına çıkan herkese bir bilmece soruyor ve bu bilmecenin cevabını doğru bilemeyenleri öldürüyordur. Oedipus’a da aynı soruyu yöneltir: Sabah dört, öğleden sonra iki, geceleri ise üç ayakla yürüyen şey nedir? Oedipus, Sfenks’in yönelttiği bu bilmeceyi bilen ilk kişidir. Cevap “insan”dır. İlk kez doğru cevabı bulan biriyle karşılaşan Sfenks buna dayanamaz ve intihar eder. Teb halkı, başlarına dert olmuş olan Sfenks’ten onları kurtardığı için minnettarlık göstermek adına Oedipus’a boşalan kral tahtına geçmeyi teklif eder. Oedipus kral tahtına geçince kraliçe de “öz annesi” olacaktır. Kehanet gerçekleşmeye devam ediyor, Oedipus kaçtığı kaderine ayaklarıyla gitmeyi sürdürüyordur.

Yeni kral Oedipus ile öz annesi kraliçenin evliliklerinden çocukları doğmuştur ve bundan sebep olacaktır ki Teb halkı için yıllar sonra bir bereketsizlik ortaya çıkar. Şehrin üstünden kara bulutlar eksik olmamaya başlamış ve şehir halkı bereketsizlikten bir türlü kurtulamamıştır. Bu durumdan kurtulmak için tekrar kâhine danışırlar ve kıtlığın, bereketsizliğin sebebini araştırırlarken tüm gerçekler birer birer ortaya çıkar. Gerçekler üzerine Oedipus’un öz annesi yani kraliçe intihar eder, olanların yükünü kaldıramayan Oedipus kendisini kör eder, tekrar yollara düşer. Oedipus ne yaparsa yapsın kendi kaderinden kaçamamıştır.

Gustave Moreau, incelediğimiz eserde Oedipus ile Sfenks’in karşılaşmasını resmetmiştir. Mitolojide Sfenksler görünüş olarak “insan başlı, aslan gövdeli” yaratıklardır. Hikâyede anlattığımız gibi Yunan mitolojisinde, karşılarına çıkanlara bilmeceler sorarlar ve cevaplarını bilmeyenleri yerler/öldürürler. Yunan mitolojisinde sfenkslerin yeri büyüktür.

Sfenks, Mısır mitolojisinde kullanılan görünüme uygun resmedilmiştir. Baş kısmı insan başıdır, gövdesi aslan gövdesidir ve bunlara ek olarak kanatları bulunur. Resmedilen bu Sfenks, Büyük Sfenks ile benzer nitelikler taşımaktadır.

Eserin sağ alt kısmında gördüğümüz el ve ayaklar Sfenks’in öldürdüğü diğer kişileri temsil etmek için resmedilmiştir.

Sfenks, sahip olduğu kadın başıyla, güzelliğiyle ve gücüyle Oedipus’u adeta köşeye sıkıştırmıştır ve pençeleri Oedipus’un üstündedir. 

Oedipus, bu güzel ve güçlü yaratığa karşı aynı şekilde güçlü ve sert bir duruş sergilemektedir. Oedipus, Sfenks’ten korkmuyordur.

Oedipus’un elinde gördüğümüz mızrak yüzyıllar boyu fallik bir sembol niteliği taşır. Yaşam gücü, askerî cesaret anlamlarına gelen mızrak, resimde Oedipus’un elindedir ve Sfenks’e karşı duruşuna korkusuz bir ifade katmıştır.

Resimde bir detay olarak sağ tarafta gözümüze yılan figürü çarpıyor. Yılan sembolik olarak güçlü anlamlar taşır. 

“Mitoloji ve dinde yılan hem pozitif hem de negatif simgesel anlamıyla çift yönlü bir güçtür. Koruyucu ve yok edicidir, aydınlık ve karanlık, iyi ve kötüdür.” (Wilkinson, 2011) 

“Toprak altındaki karanlık yerlerde evinde olan yılan, ölülerin güçlerine erişimi olduğu Ölüler Alemi’yle ilişkilendirilir. Buna karşılık Tanrılar ve ilahi güçle de bağlantılı bilinmiştir.” (Wilkinson, 2011)

Bu bağlamda resimdeki yılanın konumu nedeniyle (aşağıda yer alan cesete yakınlığı) Sfenks’in Oedipus’u kurbanları arasına katmasını beklediği şeklinde yorumlayabiliriz.

Resmin sağ tarafında gözümüze çarpan bir diğer detay kelebek oluyor.

“Mucizevi metaformoz döngüsü kelebeği dönüşüm, diriliş ve ruhla ilişkilendirmiştir. Mutluluk ve güzellik anlamlarını da taşır.” (Wilkinson, 2011)

Buradan yola çıkarak kelebeğin, yılanın iştahla beklediği ölüm haberine karşılık Oedipus’un hayatta kalacağına bir işaret olarak orada bulunduğunu düşünebiliriz. Oedipus, Sfenks’i yenecek ve hayatta kalmaya devam edecektir fakat bu zafer onun için bambaşka bir hayatın kapısını açacaktır, bir nevi dönüşüm gerçekleşecektir.

Eserin sol alt tarafında küçük bir incir ağacı görüyoruz. İlk zamanlardan beri besin kaynağı olan ve cennet meyvesi olarak bildiğimiz incir, mitolojik ögelerde yerini almıştır.
İncir ağacı, “Doğurganlık, bolluk ve barışı simgeler. Budizm’de ahlak eğitimini temsil eder. İncir yaprağı erkek cinsel organı ile bağdaştırılmıştır.” (Wilkinson, 2011)

Bu söylemlerden iki varsayıma ulaşabiliriz:

1-Budizm’de ahlak eğitimini temsil eder.

Oedipus’un kraliçeyle yani annesiyle evlenmesinden dolayı ortaya çıkan ahlaksızlık halka bereketsizlik ve kıtlık getirmişti. İncir ağacı çok büyük ve görkemli bir ağaç olmasına rağmen resimde küçük bir yer kaplıyor. Buradan da bu hikâyede ahlakın henüz “büyümediğini” ve ahlak eğitiminin derecesinin düşük olduğunu düşünebiliriz.

2-İncir yaprağı erkek cinsel organı ile bağdaştırılmıştır.

Oedipus’un Sfenks ile karşılaşmasından sonra Kral olmasıyla ve annesiyle birlikte olmasıyla kehanet gerçekleşmişti. İncir yaprağı, Oedipus’un cinsel organı ile yorumlanabilir.

Moreau, incelediğimiz bu tabloda, psikanalist kuramının kurucusu Sigmund Freud’un geliştirdiği “Oedipus Karmaşası/Kompleksi”nden etkilenen Sofokles’in ünlü Kral Oedipus tragedyasını kendi yorumuyla ele almıştır.

Oidipus kompleksi ya da Oedipus karmaşası, insan canlısının 3-6 yaş aralığında yaşadığı, karşı cinsteki ebeveynini sahiplendiği dönemdir.

Psikanalitik kurama göre insan canlısı fallik dönemde ödipal evreye girer. Bu, bireyin cinsel varlık çabasının bir izdüşümüdür. Bu döneme kadar insan canlısının kişiliği oluşacaktır ve bu dönemde yaşanılacak herhangi bir fiksasyon bireyin yaşantısının ilerleyen dönemlerinde patolojilere yol açacaktır.

Çocuk önce aynı cinsten ebeveyniyle özdeşim yaşarken ardından diğer ebeveyniyle daha sonra tekrar aynı cinsten ebeveyni ile özdeşir. Bu dönemin sağlıklı bir şekilde yaşanması bireyin sağlıklı cinsel kimlik oluşumunda önemli bir rol üstlenir.

Psikanalitik kuramın kurucusu olan ve tartışmalı söylemleriyle günümüzde dahi gündemden düşmeyen Sigmund Freud, Yunan tragedyasından etkilendiği oidipus kompleksi kavramını söylediği zamanlarda çok büyük tepki çekmişti.

Ödipal kuram klasik psikanaliz kuramına göre bütün nevroz teorisinin temelini oluşturur. Oedipus’un yaşadıklarından sonra Sigmund Freud, Oedipus için kuramına ismini vermekten ziyade belki de nevrotik tanısı koyardı.

Merve Bora

Editör: Elif Berra Kılıç

KAYNAKÇA

Wilkinson, K. (2011). Kökenleri ve Anlamlarıyla Semboller ve İşaretler. İstanbul: Alfa Basım
Yayım.