Yıla henüz başlamışken Elazığ ve Malatya’dan gelen deprem haberiyle sarsıldık, onlarca canımızı maalesef ki enkaz altında kaybettik. Bir nebze dahi olsa acımız dindi/ diniyor derken bu sefer de Ege’nin incisi İzmir’den gelen haberle yüreğimiz dağlandı. Deprem ne yazık ki peşimizi bırakmıyor. Hele hele de korona salgınıyla savaştığımız bu günlerde depremin de bir cephe açması bizi derinden üzmüş ve yüreğimizi ağzımıza getirmişti deyim yerindeyse…

Peki, afetlere ne kadar hazır Türkiye?

İçişleri Bakanlığı Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı ya da bilinen adıyla AFAD kurumu “Afetlere Hazır Türkiye” mottosuyla bir çalışma başlatarak vatandaşları bilinçlendirecek projeler planlamış ve bu bağlamda bir yandan arama kurtarma alanında faaliyet gösterecek sivil toplum kuruluşlarını eğitmeye başlamış, diğer yandan ise “afad gönüllü ( https://gonullu.afad.gov.tr/)” projesiyle kendi bünyesinde gönüllü çalışacak vatandaşlarımızı yetiştirmeye başlamıştı.

Afetle mücadele sadece kurumların görevi değil, hemen her vatandaşın insanlık görevi olarak karşımıza çıkıyor. Mücadele; afet öncesi, afet sırası ve afet sonrası olmak üzere üç kısma ayrılıyor. Bu kısımları da elimizden geldiğince çevremize anlatalım ve uygulamaya çalışalım. Unutmayalım ki afet değil bilinçsizlik öldürür…

DEPREM ÖNCESİ ALINACAK ÖNLEMLER

  • Yerleşim bölgeleri titizlikle belirlenmelidir. Kaygan ve ovalık bölgeler iskâna açılmamalıdır. Konutlar gevşek toprağa sahip meyilli arazilere yapılmamalıdır.
  • Yapılar deprem etkilerine karşı dayanıklı inşa edilmelidir (Yapı tekniğine ve inşaat yönetmeliğine uygun olarak).
  • İmar planında konuta ayrılmış yerler dışındaki yerlere ev ve bina yapılmamalıdır.
  • Dik yarların yakınına, dik boğaz ve vadilerin içine bina yapılmamalıdır.
  • Çok kar yağan ve çığ gelen yamaçlara bina yapılmamalıdır.
  • Mevcut binaların dayanıklılıkları arttırılmalıdır.
  • Konutlara deprem sigortası yaptırılmalıdır.

Bu önlemlerin yanı sıra, yapısal olamayan yani binadan değil de eşyalardan kaynaklanacak hasarlardan korunmak için günlük kullandığımız eşyaları ev içine yerleştirmede aşağıda sayılan önlemleri almalıyız:

  • Dolap üzerine konulan eşya ve büro malzemeleri, kayarak düşmelerini önlemek için plastik tutucu malzeme veya yapıştırıcılarla sabitlenmelidir.
  • Soba ve diğer ısıtıcılar sağlam malzemelerle duvara veya yere sabitlenmelidir.
  • Dolaplar ve devrilebilecek benzeri eşyalar birbirine ve duvara sabitlenmelidir. Eğer sabitlenen eşya ve duvar arasında boşluk kalıyorsa çarpma etkisini düşürmek için araya bir dolgu malzemesi konulmalıdır.
  • Tavan ve duvara asılan avize, klima vb. cihazlar bulundukları yere ağırlıklarını taşıyacak şekilde, duvar ve pencerelerden yeterince uzağa kanca ile asılmalıdır.
  • İçinde ağır eşyalar bulunan dolap kapaklarına mekanik kilitler takılarak bu kapakların sıkıca kapalı kalmaları sağlanmalı.
  • Tezgâh üzerindeki kayabilecek beyaz eşyaların altına metal profil koyarak bunların kayması önlenmelidir.
  • Zehirli, patlayıcı, yanıcı maddeler düşmeyecek bir konumda sabitlenmeli ve kırılmayacak bir şekilde depolanmalıdır. Bu maddelerin üzerine fosforlu, belirleyici etiketler konulmalıdır.
  • Rafların önüne elastik bant ya da tel eklenebilir. Küçük nesneler ve şişeler birbirine çarpmayacak ve devrilmeyecek şekilde kutuların içine yerleştirilmelidir.
  • Gaz kaçağı ve yangına karşı, gaz vanası ve elektrik sigortaları otomatik hâle getirilmelidir.
  • Binadan acilen çıkmak için kullanılacak yollardaki tehlikeler ortadan kaldırılmalı, bu yollar işaretlenmeli, çıkışı engelleyebilecek eşyalar çıkış yolu üzerinden kaldırılmalıdır.
  • Geniş çıkış yolları oluşturulmalıdır. Dışa doğru açılan kapılar kullanılmalı, acil çıkış kapıları kilitli olmamalıdır. Acil çıkışlar aydınlatılmalıdır.
  • Karyolalar pencerenin ve üzerine devrilebilecek ağır dolapların yanına konulmamalı, karyolanın üzerinde ağır eşya olan raf bulundurulmamalıdır.
  • Tüm bireylerin katılımı ile (evde, iş yerinde, apartmanda, okulda) “afete hazırlık planları” yapılmalı, her altı ayda bir bu plan gözden geçirilmelidir. Zaman zaman bu plana göre nasıl davranılması gerektiğinin tatbikatları yapılmalıdır.
  • Bir afet ve acil durumda eve ulaşılamayacak durumlar için aile bireyleri ile iletişimin nasıl sağlanacağı, alternatif buluşma yerleri ve bireylerin ulaşabileceği bölge dışı bağlantı kişisi (ev, iş yeri, okul içinde, dışında veya mahalle dışında) belirlenmelidir.
  • Önemli evraklar (kimlik kartları, tapu, sigorta belgeleri, sağlık karnesi, diplomalar, pasaport, banka cüzdanı vb.) kopyaları hazırlanarak su geçirmeyecek bir şekilde saklanmalı, ayrıca bu evrakların bir örneği de bölge dışı bağlantı kişisinde bulunmalıdır.
  • Bina yönetimince önceden belirlenen mesken veya iş yerinin özelliği ve büyüklüğüne göre uygun yangın söndürme cihazı mutlaka bulundurulmalı ve periyodik bakımı da yaptırılmalıdır. Bu cihazlar:
  • Kolayca ulaşılabilecek bir yerde tutulmalıdır.
  • Yeri herkes tarafından bilinmelidir.
  • Duvara sıkıca sabitlenmelidir.
  • Her yıl ilgili firma tarafından bakımı yapılmalıdır.
  • Bir kez kullanıldıktan sonra mutlaka tekrar doldurulmalıdır.
  • Binalarda asansörlerin kapı yanlarına “Deprem Sırasında Kullanılmaz!” levhası asılmalıdır.

DEPREM ANINDA YAPILMASI GEREKENLER

DEPREM ANINDA BİNA İÇERİSİNDE BULUNULUYORSA:

Kesinlikle panik yapılmamalıdır.

  • Sabitlenmemiş dolap, raf, pencere vb. eşyalardan uzak durulmalıdır.
  • Varsa sağlam sandalyelerle desteklenmiş masa altına veya dolgun, hacimli koltuk, kanepe, içi dolu sandık gibi koruma sağlayabilecek eşya yanına çömelerek hayat üçgeni oluşturulmalıdır.
  • Baş, iki el arasına alınarak veya bir koruyucu (yastık, kitap vb.) malzeme ile korunmalıdır. Sarsıntı geçene kadar bu pozisyonda beklenmelidir.
  • Güvenli bir yer bulup diz üstü ÇÖK, başını ve enseni koruyacak şekilde KAPAN, düşmemek için sabit bir yere TUTUN.
  • Merdivenlere ya da çıkışlara doğru koşulmamalıdır.
  • Balkona çıkılmamalıdır.
  • Balkonlardan ya da pencerelerden aşağıya atlanmamalıdır.
  • Kesinlikle asansör kullanılmamalıdır.
  • Telefonlar acil durum ve yangınları bildirmek dışında kullanılmamalıdır.
  • Kibrit, çakmak yakılmamalı, elektrik düğmelerine dokunulmamalıdır.
  • Tekerlekli sandalyede isek tekerlekler kilitlenerek baş ve boyun korumaya alınmalıdır.
  • Mutfak, imalathane, laboratuvar gibi iş aletlerinin bulunduğu yerlerde; ocak, fırın ve bu gibi cihazlar kapatılmalı, dökülebilecek malzeme ve maddelerden uzaklaşılmalıdır.
  • Sarsıntı geçtikten sonra elektrik, gaz ve su vanalarını kapatılmalı, soba ve ısıtıcılar söndürülmelidir.
  • Diğer güvenlik önlemleri alınmalı, gerekli olan eşya ve malzemeler alınarak bina daha önce tespit edilen yoldan derhal terk edilip toplanma bölgesine gidilmelidir.
  • Okulda, sınıfta ya da büroda sağlam sıra ve masa altında veya yanında; koridorda ise duvarın yanında hayat üçgeni oluşturacak şekilde ÇÖK-KAPAN-TUTUN hareketi ile baş ve boyun korunmalıdır.
  • Pencerelerden ve camdan yapılmış eşyalardan uzak durulmalıdır.
DEPREM ANINDA AÇIK ALANDAYSANIZ:
  • Enerji hatları ve direklerinden, ağaçlardan, diğer binalardan ve duvar diplerinden uzaklaşılmalıdır. Açık arazide çömelerek etraftan gelen tehlikelere karşı hazırlıklı olunmalıdır.
  • Toprak kayması olabilecek, taş veya kaya düşebilecek yamaç altlarında bulunulmamalıdır. Böyle bir ortamda bulunuluyorsa seri şekilde güvenli bir ortama geçilmelidir.
  • Binalardan düşebilecek baca, cam kırıkları ve sıvalara karşı tedbirli olunmalıdır.
  • Toprak altındaki kanalizasyon, elektrik ve gaz hatlarından gelecek tehlikelere karşı dikkatli olunmalıdır.
  • Deniz kıyısından uzaklaşılmalıdır.
DEPREM ANINDA ARAÇ KULLANIYORSANIZ:
  • Sarsıntı sırasında karayolunda seyir hâlindeyseniz:
    – Bulunulan yer güvenli ise yolu kapatmadan sağa yanaşıp durulmalıdır. Kontak anahtarı yerinde bırakılıp pencereler kapalı olarak araç içerisinde beklenmelidir. Sarsıntı durduktan sonra açık alanlara gidilmelidir.
    – Araç meskûn mahallerde ya da güvenli bir yerde değilse (ağaç, enerji hatları veya direklerinin yanında, köprü üstünde vb.) durdurulmalı, kontak anahtarı üzerinde bırakılarak terk edilmeli ve trafikten uzak, açık alanlara gidilmelidir.
  • Sarsıntı sırasında bir tünelin içindeyseniz ve çıkışa yakın değilseniz araç durdurulup aşağıya inilmeli ve aracın yanına yan yatarak ayaklar karna çekilip, ellerle baş ve boyun korunmalıdır. (ÇÖK-KAPAN-TUTUN)
  • Kapalı bir otoparkta iseniz; araç dışına çıkılıp, aracın yanına yan yatarak ellerle baş ve boyun korunmalıdır. Yukarıdan düşebilecek tavan, tünel gibi büyük kitleler aracı belki ezecek ama yok etmeyecektir. Araç içinde olduğunuz takdirde, aracın üzerine düşen bir parça ile aracın içinde ezilebilirsiniz.
METRODA VEYA DİĞER TOPLU TAŞIMA ARAÇLARINDAYSANIZ:
  • Gerekmedikçe kesinlikle metro ve trenden inilmemelidir, elektriğe kapılabilirsiniz veya diğer hattan gelen başka bir metro ya da tren size çarpabilir.
  • Sarsıntı bitinceye kadar metro ya da trenin içinde, sıkıca tutturulmuş askı, korkuluk veya herhangi bir yere tutunmalı, metro veya tren personeli tarafından verilen talimatlara uymalısınız.

DEPREM SONRASINDA YAPILMASI GEREKENLER

KAPALI ALANDAYSANIZ:
  • Önce kendi emniyetinizden emin olun.
  • Sonra çevrenizde yardım edebileceğiniz kimse olup olmadığını kontrol edin.
  • Depremlerden sonra çıkan yangınlar oldukça sık görülen ikincil afetlerdir. Bu nedenle eğer gaz kokusu alırsanız, gaz vanasını kapatın. Camları ve kapıları açın. Hemen binayı terk edin.
  • Dökülen tehlikeli maddeleri temizleyin.
  • Yerinden oynayan telefon ahizelerini telefonun üstüne koyun.
  • Acil durum çantanızı yanınıza alın, mahalle buluşma noktanıza doğru harekete geçin.
  • Radyo ve televizyon gibi kitle iletişim araçlarıyla size yapılacak uyarıları dinleyin.
  • Cadde ve sokakları  acil yardım araçları için boş bırakın.
  • Her büyük depremden sonra mutlaka artçı depremler olur. Artçı depremler zaman içerisinde seyrekleşir ve büyüklüğü azalır. Artçı depremler hasarlı binalarda zarara yol açabilir. Bu nedenle sarsıntılar tamamen bitene kadar hasarlı binalara girilmemelidir. Artçı depremler sırasında da ana depremde yapılması gerekenler yapılmalıdır.
AÇIK ALANDAYSANIZ:
  • Çevrenizdeki hasara dikkat ederek bunları not edin.
  • Hasarlı binalardan ve enerji nakil hatlarından uzak durun.
  • Önce yakın çevrenizde acil yardıma gerek duyanlara yardım edin.
  • Sonra mahalle toplanma noktanıza gidin.
  • Yardım çalışmalarına katılın. Özel ilgiye ihtiyacı olan afetzedelere -yaşlılar, bebekler, hamileler, engelliler- yardımcı olun.
YIKINTI ALTINDA MAHSUR KALDIYSANIZ:
  • Paniklemeden durumunuzu kontrol edin.
  • Hareket kabiliyetiniz kısıtlanmışsa çıkış için hayatınızı riske atacak hareketlere kalkışmayın. Biliniz ki kurtarma ekipleri en kısa zamanda size ulaşmak için çaba gösterecektir.
  • Enerjinizi en tasarruflu şekilde kullanmak için hareketlerinizi kontrol altında tutun.
  • El ve ayaklarınızı kullanabiliyorsanız su, kalorifer, gaz tesisatlarına, zemine vurmak suretiyle varlığınızı duyurmaya çalışın.
  • Sesinizi kullanabiliyorsanız kurtarma ekiplerinin seslerini duymaya ve onlara seslenmeye çalışınız. Ancak enerjinizi kontrollü kullanın.***

İlyas Bazna

Editör: Elif Berra Kılıç

(Teknik bilgiler için AFAD internet sitesinden yararlanılmıştır.)

Bundan seneler önce Şükrü Erbaş’ın “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?” şiiri yayımlandığı vakit toplumda büyük ses getirmişti. Şaire dava açanlar, imzasız tehdit mektubu yollayanlar, ölüm tehditleri peşini bırakmamıştı. Öyle ki Süleyman Demirel bile bir eleştiri yazmıştı bu şiir hakkında. Oysa hedef köylülerden ziyade zihniyetti. Şair de Süleyman Demirel’in eleştirisinden sonra şu cevabı vermişti:

Bu şiir, başımın belası bir şiir. Tarihsel ya da sosyolojik açıdan dünya kadar söz söylenebilir. Şiirde söylediklerimin dışında -şiirin açıklaması olarak değil elbette- çok kısa şunları söyleyebilirim: Ben kaba bir dünyada yaşamak istemiyorum. Benim geleceğimi ufukları eşiklerinden öteye varamayanlar belirlesin istemiyorum. Bencilliğinden başka erdemi olmayan insanların dünyamıza iyilik ve güzellik katacağına inanmıyorum. Felsefeyi, sanatı, bilimi bilmeyen, küçümseyen; dinini mülke, mülkünü dine dönüştüren insanları sevmiyorum. Ne yazık ki ülke, tenha kasabalardan ışıklı kentlere kadar, bu düzeysizliğin egemenlik alanı hâline geldi. Gerisinde bu bakışın yattığı bir tepki şiirdir “Köylüleri Niçin Öldürmeliyiz?”. Kendim için, onlar için, insan onuruna yakışır bir yaşama biçimini tersinden söyleyen bir dili, kurgusu vardır. Sevmediğimiz değil, sevdiğimiz insanlar bize dert olur değil mi? Yargılanan aslında feodalizm, gelenekler.

Bizler de şimdi üzerine bir şiiri henüz yazmasak da başlığı atıyoruz: Devleti niçin öldürmeliyiz?

Devleti öldürmeliyiz çünkü yaşanan her felaketten aklanarak çıkmayı başaran ve vatandaşlarını suçlu çıkarabilen ilk yapı kendisi. Beraberinde ise birçok insanın ölümünde parmağı olan para babalarını yanında taşımayı ihmal etmeyen bir yapı.

Birkaç gün önce İzmir depremi ile beraber sarsıldık hepimiz. Sadece binalar değildi sallanan, beklenen İstanbul depremini hatırlattığı için geleceğimiz de sallandı. Yıkılan sadece 17 bina değildi, devlete olan inancımız, devletle vatandaşın karşılıklı imzalamış olduğu bağlılık sözleşmesi de yıkıldı. Hepimiz sorguluyoruz artık. Bizler enkazdan kurtarılan her can için sevinirken bu insanlar neden bu enkaz altında bu dehşeti yaşadılar; neden evlerinden, hayatlarından bağları koparıldı, diyoruz. Yaşamalarına seviniyoruz elbette ama ya ölenler? Yarım kalan hayatlar? Darma duman olmuş aileler? Bunların eksiklikleri nasıl giderilecek? Bu ülkenin bakanları bölgeye “cumhurbaşkanının talimatıyla” gidip dakikalarla yarışılırken görevlinin elinden telefonu alıp kameralar önünde bizleri şoka sokarken devletin yıkılmadığını kim söyleyebilir?

Yetkililer yıllardır gerek ekranlarda gerek konferanslarda deprem gerçekliğini gündeme taşımaya çalışırken, siyasiler meydanlarda keyif çayı fırlatırken vatandaşa kim bu devletin AKP devleti değil de Türkiye Cumhuriyeti Devleti olduğunu söyleyebilir? Gündemimiz afet kriz yönetimi olmalıyken, gazetecilerimiz müteahhitleri ve şirket sahiplerini soruları ile köşeye sıkıştırmaları gerekirken kalemi güçlüden yana olanlar çıkıp “Emine Erdoğan’ın çantaları imitasyon” diye haber yaparken kim bu devletin vatandaşın sahibi değil de güvencesi olduğunu söyleyebilir?

İzmir depreminin arama kurtarma çalışmaları henüz tamamlanmamışken, hayatlar kurtarılmaya çalışılırken bir ilin belediye başkanı çıkıp utanmadan yüzsüzce “Her şeyi devletten beklemeyin. Biraz para verin sıfır ev alın.” diye açıklama yaparken ve bu olağanmış gibi davranırken kim siyasetin ve devletin bir ahlakı olduğundan söz edebilir?

Bizleri temsil etsinler diye oy verdiğimiz vekiller depremden kurtulan canlar üzerinden edebiyat yapıp Allah’ın mucizesi demekten öteye geçemeyip mafyalaşmış müteahhitlere, denetim yapmayan devlet kurumlarına hesap sormazken kim bu devletin devlet olduğunu söyleyebilir?

Başımızda bir “devlet” olduğu tartışmalı iken sosyal devlet olduğumuzu söylemeye cüret edecek olanları şimdiden kenara not edelim. Zira sosyal devlet olma yolunda atılan adımlar sosyal devlet olma sorumluluklarının yanına henüz yaklaşamıyor. Vatandaşlar, deprem vergisi nerede, dediği vakit sanki hainmişiz gibi cevap verenler demokratik lider gibi davranmaktan ziyade tiranlıkları sorgulandığı için adeta öfkeden deliye dönüyor.

Devleti öldürmeliyiz.

Şehit düşmüş silah arkadaşının cenazesinde fotoğrafını taşıyan erin fotoğrafı, şehit olduğunda taşındığı vakit devleti öldürmeliydik.

Devleti öldürmeliyiz.

Her şeyden habersiz evine giderken bir psikopat tarafından öldürülen Ceren’in ardından ‘Şiddete dur de!’ diyen Pınar, birkaç ay sonra bir cinayete kurban gittiği vakit devleti öldürmeliydik.

Devleti öldürmeliyiz.

Yurdundan uzakta hayalleri için bu topraklara gelen Nadira bir milletvekilinin evinde ölü bulunduğunda deliller karartılıp vekil aklanmaya çalışıldığı vakit devleti öldürmeliydik.

Devleti öldürmeliyiz.

Katili belli bir cinayete kurban giden Rabia Naz’ın babası bu cinayetin peşini bıraksın diye üzerine gidilip deli raporu alması için zorlandığı vakit devleti öldürmeliydik.

Devleti öldürmeliyiz.

Elazığ depreminin ardından sosyal medyada ‘Deprem vergisi nerede?’ diye soran Ali Kaygusuz’un cansız bedeni İzmir depreminde enkaz altından çıkartıldığı vakit devleti öldürmeliydik.

Bu ülkenin insanları bunları hak etmiyor. Bunca adaletsizliği, bunca yolsuzluğu, böylesine pişkince değersizleştirilmeyi hak etmiyor. Bizler kendi ülkemizde insanca yaşamak, hak ettiğimiz refah hayatı sürebilmek, geçim kaygısı gütmeden yaşamımızı devam ettirmek istiyoruz. Bizler seçim için sandık başına gittiğimiz vakit kötünün iyisini seçmek istemiyoruz artık. Bizler fakirliğe zorlanıp bunun Allah’ın bir imtihanı olduğu yalanına inandırılmak istemiyoruz. Zira Allah’ın iktidardakilere ve yandaşlarına ayrıcalık tanıyan bir “AKP”li olduğunu düşünmüyoruz. Doğduğumuz topraklardan gitme hayali kurmak değil burada bize ait olan bu ülkede ideallerimizi, hayallerimizi gerçekleştirebilecek imkânlara araya birilerini sokmadan hak ettiğimiz şekilde ulaşmak istiyoruz sadece.

Her gün yaşanan adaletsizlikler sonrası umudumuz tükenmesin, hayallerimiz daha fazla yıkılmasın diye devleti öldürmeliyiz. Bu ölüm ki bir umuda, yeni bir başlangıca gebe olabilir ancak.

Esenlikler.

Sinem Saka

Editör: Elif Berra Kılıç

Bu yazının amacı birilerini suçlamak ya da övmek değil. Yazının ilerleyen yerlerinde suçlananlar ve övülenler yer alabilir ama bunlar abartılı ya da yanlı sözler olmayacaktır, sizi temin ederim. 

25 Ocak 2020 saat 20.55’te (en azından öyle geçmiş kayıtlara) Elazığ’ın batısında Malatya sınırına çok yakın bir yerde 6.8 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. İlk haberler 7.2 dese de resmî rakam sonra 6.8’e geriledi. Yaşamayınca bilemiyor tabii insan büyüklüğünü, öyle bir şiddet ki Kayseri’deki halkı bile korkudan sokağa döktü. Elazığ ve Malatya’daki halkın korkusunu siz düşünün. Depremden 3 ilçe ve 2 şehir merkezi çok etkilendi. Size anlatacaklarım sadece bir ilçede olanlar… Diğerlerini yakından gözlemleme şansım olmadı. Biraz öncesinden alalım olayları. 2018 yılı civarlarından başlatalım, belki biraz daha öncesinden.

İlçede altyapı ve görüntü düzenlemesine gidildi. O zamanki belediye başkanı ilçenin eskimiş içme suyu borularını, yolları ve eski evlerin caddeye bakan dış cephelerini düzeltmek istedi. Fikir güzeldi de uygulayacak nitelikli insan sıkıntısı çekti sanırım (başta kendisi olmak üzere). Örneğin ilçedeki eski (denilene göre tarihi değeri de var) kerpiç/toprak evleri restore(!) etti. Son derece kaliteli malzeme kullanıldığına dair sizi temin ederim. Ama ne yazık ki o güzelim tahtaları, çürümüş, eski tahtaların üstüne çaktılar. Eski, küçük işlemeli, hafif yumru çıkıntılı desenleri, güzel demir tokmakları olan ahşap kapıların yerini düz tahta kapılar aldı. Beyaz ve kahverengi renklerine boyandı tüm dış cephe (İlçedeki tüm eski evlerde bu şekilde bir tane bile ev yoktu!). En ufak bir güçlendirme yapmadan milyonlarca lira gömüldü 3 mahalledeki evlerin dış cephelerine. İlçenin ilk evleri toprak damlı evlerdi. Her sene onarım gerektirdiğinden hemen hemen tüm ev sahipleri yıllar içinde toprak damlarını metalik saçlı çatılara dönüştürdüler. O metalik saçların ana yola bakan tarafları kırmızıya boyandı. Toplam masraf kalemleri:

-Tahta kapı

-Tahta pencereler

-Tahta kaplama

-Boya (Yeni evleri de boyadılar uyumlu olsun diye. Pimapen pencereler, balkon korkulukları… Çatılar bile boyandı.)

-İşletmelere tahta tabela…

Peki sonuç? Yılların yorgunluğuyla yıpranmış, birçoğu şişmiş duvarlar tamir edilmeden sadece makyajlanarak milyonlar harcanıp öylece bırakıldı. O zamanlar bazı sorular sorduk:

1) Restorasyon bilmeyen aklımızla binaların bu renk ve bu şekilde restore(!) edilmesini hangi bilgili kişiler karar verdi. İlçenin mimari yapısı bu muymuş?

2) İnsanlıktan anlamayan aklımızla: Aynı işi bir yerden sonra devralan 3 müteahhit neden ilçenin spor kulübüne ciddi bağışlar yaptılar? İlçeye olan bu sevgileri bir ayda nasıl oluştu?          

3) Mimarlıktan anlamayan aklımızla: Bu makyajlı binalar bakım görmedi, depremde falan… (Allah muhafaza) bir şey olmasın. Güzel bir görüntü verdiniz, bari sağlam olsun, yapılan masraf boş yere olmasın. Tabii önemli adamlar değildik, önemli adamlar düşünüp bir şeyler yapmışlar. Vardır bildikleri (!) bir şeyler. Gerçi depremden önce altyapıyla ilgili birkaç ufak sorun yaşanmıştı ilçede, oradan aldık bazı ilk sinyaller. Misal, güzel, modern bir içme suyu şebekesine kavuşmuştu ilçe, üstüne de mükemmel bir asfalt döşenmişti. Ama gelin görün ki bazı evlere ana borulardan bağlantı yapılmamış. Sonuç: İhaleyi alan firma işini yapıp gittiği için belediyenin ekipleri asfaltın bazı bölümlerini kazıp su bağladılar sonra üstünü toprak ile de örttüler ama o kadar. Sonraki 6 ayda pek el değmese de yavaş yavaş kapattılar yollardaki küçük çukurları, yamalı bohça misali. Tabii bunlar ufak dertlermiş… 25 Ocak sabahı anladık. 

Depremin büyüklüğünden, yıkımlardan, verdiği psikolojik ve fiziksel zararlardan bahsetmeyeceğim. Onu, birkaç ay boyunca televizyonlardan ve çeşitli sosyal mecralardan izlemişsinizdir zaten. Unuttunuz biliyorum ama kayıtları var, açın bakın.

Depremden sonra ne oldu?

O dünya kadar masraf yapılan evlerin hepsi ağır hasar aldı. 18 Ekim itibarıyla hâlâ yıkılmayı bekliyor. (Evet bazı binalar yıkıldı ama tehdit oluşturan birçok bina hâlâ yıkılmadı.) 

İlçe merkezine çadırlar, battaniyeler, ısıtıcılar vb. geldi, neredeyse ışık hızıyla ulaştı. Bazı vatandaşlar üçer beşer aldı, bazılarının eline hiç bir şey ulaşmadı haftalarca.

Evlerini ağır hasarlı gösterenler kira aldılar ama evde kalmaya devam edenler de oldu içlerinde.(Daha sonra da evlerinin hasarlı olmadığını söylediler. Devlet “hasarlı olan binaları yıkacağız” deyince de mahkemelik oldular.)

Deprem zedeler içinden biraz zamlı fiyatlarla da olsa ev bulanlar oldu. 

Geriye kalanlara konteynerlar getirildi neredeyse kimse beğenmedi bunları, çadırda kalıp bu konteynerlara geçmeyenler bile oldu. Kimi içini kötü, eski, kullanılmış gördü. Kimi de ilçenin sonuna kurulmuş bu konteynerı uzak buldu. 

Diğer illerden yardımlarda geldi. Ama bir ilden gelen tır var ki ona apayrı bir yer açmak lazım. Bir tır dolusu çöp göndermişler sağ olsunlar, yakacak olarak kullanıldı. Misal yarım yumruk büyüklüğünde deliği olan ayakkabılar, yırtık eski kazaklar vb. Hatta bu gelen yardım malzemelerini depolayıp işe yarayanları çöplerden ayıranlar hala eşyalardan çıkan kokudan yakınıyor. Bir çok yardım malzemesi geldi bunların hepsi kötü değildi. Ama bir ilden yola çıkan koca bir tır yaklaşık 1.000 km mesafe kat edip çöp getirince insan onun üstünde ayrıca durma gereği hissediyor. Geriye kalan yardımlara ne oldu peki? İhtiyaç sahiplerine vermeye çalışanlar ile eşe dosta dağıtanlar arasındaki rekabetten kim ne kadarını aldı onu kestirmek güç ama iki tarafta az çok aldı bir şeyler. 

50 bin nüfusu bile olmayan bir ilçeden bahsediyoruz ama ne çok haksız para dönmüş. Oysa daha yeni yapılan TOKİ’lerden, hasarlı binaların yıkılamamasından, verimli tarım arazilerinin kentsel dönüşüme kurban gideceğinden, o arsaların üstüne dikilecek evlerden sağlam evlerin çürük gösterilmesinden, ilçenin tarihinden ve gerçek yapısından çok uzakta güneydoğunun bazı evlerinin görünümü verilmeye çalışılarak yapılacak yeni TOKİ’lerden, sağlam belediye binasının yıkılıp yeni bir bina yapılması için uğraşılmasından, depremin üzerinden 9 ay geçmesine rağmen yeni evlerin yapılamamasından, bazılarının hemen 10 bin TL deprem yardımı almasına rağmen bazılarının 3 ay sonra 3 bin TL civarı almasından bahsetmedik bile… Tüm dünya küresel salgından eve hapsolduğu zaman bile büyük-küçük depremler yüzünden insanların korkuyla dışarı fırlamalarından, ömürlerinde ilçeye adım atmamış İstanbul’da yaşamış adamların babadan kalan depremden on yıl önce virane olmuş evleri için yardım parası istemelerinden bahsetmedim bile… Hele dışarıdan yağma için gelenlerden korumak için ilçeye gelen özel harekat polislerinden hiç bahsetmiyorum. Ya da köylerde kendileri ve hayvanlarına bir yer bulamadıkları için kış vakti dağbaşında günlerce dışarıda yatan insanlardan da bahsetmedim… Ha bir de şey vardı, tapulu bazı binaları depremde hasar almış evler listesinden silmişlerdi. Yıkılma listesinde yok hak sahibine hakkı verilmiyor ama yıkım ekibi o evden başlamak istiyor yıkıma…

Deprem dediğimiz şeyden kaçış yok ama çürük binalar yapanlardan, para hırsıyla gözleri dönmüş imza sahibi haramilerden, “Ben fazla aldığımda başkası az alır” diye düşünemeyenlerden, çöpe atması gerekeni yardım kutusuna atandan, bilinçsiz plansız bilgisiz iş yapıp devleti zarara uğratanlardan ve daha sayamadığım nicesinden kaçış var mı? Depremden korunma yolları belli, ya bunlardan? Mağdur edebiyatı değil bu yazdıklarım ülkenin küçücük bir yerinde olanlar, sizce Türkiye’nin diğer yerleri çok mu farklı? Milyonluk şehirlerde deprem olsa neler olacak siz düşünün… Gerçi doksanlı yıllarda oldu. Yaralı kadının kolunu kesip bileziğini almışlardı! Ahlaki eksiklik böyle zamanlarda daha çok ayyuka çıkıyor anlaşılan. 

Bir dost…

Ali Ak

Editör: Ekrem Müftüoğlu

Bütün kapılar sonsuzluğuna kapandı, dışardayım.

Katran gibi cama yapışmış ay,

Sonsuzluğun efsanevi gölgesinde oyalanırken,

Sana yakalandım bir an.

Bir sen eksiktin ay ışığı,

Gölgeni gölgemden kurtar.

Dudaklarından bir ay ışığı dökülür,

Usul usul gönlüme sarkar.

Beni göğün tam ortasında unuttu gülüşleri,

Ona parlıyor şimdi gündüzünde de gecesinde de bir ay.

Bir kez aydınlatsın şu şaibeli ruhunu bu gökyüzü,

Gömülen şu hisli gövdeleri kurtarsın,

Diriltsin ayın ışığıyla.

Belki ruhların eksikliğini tamamlar gösterilerin.

Göğün kuytusundan kayıp giden ay gibi izafiyetli gözlerini çek al yıldızların dişinden.

Tılsımını göstermeden uzaklaş benden ve göğün rehavetinden.

İşte böyle sonlandırıyoruz bir gök bölümünü.

Bazı anılar ayın altında karanlıkta kalırlar.

İrem Yılmaz

Editör: Elif Berra Kılıç

Ernest Gelnner 1925 tarihinde Fransa’nın Paris şehrinde doğdu. 1962’den 1984’e kadar Londra  İktisat Okulu’nda felsefe profesörü olarak görev almış daha sonra 1983 – 1993 tarihleri arasında  sosyal antropoloji profesörü olarak Cambridge Üniversitesi’nde bulunmuştur. Daha sonra Cambridge ve Prag Üniversitelerinin ortak projesi olan “Orta Avrupa Üniversitesi” çerçevesinde Milliyetçilik Araştırmaları Merkezi’ni yönetti. Bu yazıda onun 1994 tarihli Milliyetçiliğe Bakmak kitabındaki “Kemalizm” bölümünden pasajları ve bu pasajların düşündürdüklerini yazacağız. 

Birinci Bölüm: Türk Devrimi’nin Modernite Anlayışı ve Ordunun Kemalist Cumhuriyet Üzerinde Konumu

“… Mark Twain’e ait olduğunu sandığım eski bir espri vardır: Twain sigarayı bırakmanın çok kolay bir şey olduğunu söyler, o kadar kolaydır ki kendisi defalarca bırakmıştır. Türk subayları da demokrasiye bağlılıklarını onu sık sık yeniden kurarak göstermişlerdir.”

“… Kısaca, moderniteye derinden bir bağlılık olsa da bu sadakat, gelişmiş ve kısıtlayıcı bir doktrine sıkı sıkıya bağlı değildir. Şüphesiz ortada bir Kemalist “hadisler” ve literatür toplamı vardır ancak bu, Türkiye’nin yaşadığı modernleşme deneyimindeki olası gelişme çizgilerini önceden belirleyecek özgüllükte değildir.” Kitabın 114-115. sayfalarında Kemalist düzende askerin Türk demokrasisi üzerindeki konumu ve moderniteye bakışı hakkında bunlar söylenmektedir. Yazar, Kemalizm’in “modernite”ye ve ordunun “demokrasi”ye bakışını kendince yorumlamıştır. Buradan hareketle şunu diyebiliriz ki: Kemalist devrimin motivasyonuyla II. Mahmut’un ve onu takip eden Tanzimat bürokratlarının motivasyonu aynıdır. Kemalist asker – sivil bürokratlar yeni bir cumhuriyet inşa ederken şark gururunu kıramamış ve moderniteyi bir temel amaç olarak görmemişlerdir. Bunun sebebi bu kişilerin temeldeki dileğinin kendisinden önce gelen devlet adamları gibi “bozulan  düzeni tesis etmek” olmasıdır. Modernite bu insanların fikir dünyaları için birer enstrüman işlevi  görüyordu. O hâlde Mustafa Kemal Atatürk ile III. Selim arasında zihnen hiçbir fark yoktur. İkisi de modernleşmeyi zorunluluk olarak görmüştür. Ancak aralarında çok temel bir fark vardır: III. Selim, askerî ve idari alanda ıslahatlar yapmaya başladığında karşısında yeniçerilerin ve onları alttan destekleyen ulema sınıfın direnciyle karşı karşıyaydı. “Kapı kulu” yani hanedanın hususi birlikleri olarak düşünülen yeniçeriler, zaman içinde büyük şehirlerde mafyalaşmış, devletin çoğu kritik kararında etken olmaya başlamışlardı. “Fetih” ve “vergi ekonomisi” diyebileceğimiz bir ekonomik sisteme hükmeden hanedan için en güçlü birliklerinin hantal ve işlevsiz hâle gelmesi çok büyük bir sorundu. III. Selim yeniçerinin üstüne gitmeye çalışsa da bunun bedelini kanla ödemiştir. Mustafa Kemal Atatürk ise Sultan Selim’den daha şanslıdır. Bir kere kendisi “Muzaffer Gazi”dir. Bu, “Türk lider” geleneğinde yaygındır. Türk bilincinin mitolojik babası sayılan Mete Han, babasını öldürdükten sonra idari düzenlemeye girmiş, bozkırdaki tüm toprakları sancağı altında toplamıştır. II. Mehmet ise kendisine muhalif Türk aileleri İstanbul’u fethederek susturmuş ve kendine özgün değişimlere imza atmıştır. Gazi Mustafa Kemal Atatürk Millî Mücadele’yi kazanarak kırılmaz bir karizma oluşturmuştur. Üstelik Gazi Paşa’nın karşısında ona direnebilecek bir yekûn ulema ya da askerî sınıf yoktur. Zaten onun da içinde bulunduğu “Jeunne Turc” geleneği tüm idari ve ekonomik sınıflardan oluşan büyük bir gruptu. Tek emelleri varlıklarını devam ettirmekti. 1914-18 arası Birinci Cihan Harbi’nde büyük bir yenilgi almışlardı. Mağlubiyetin acısıyla dağılan bu nesil çoğunlukla Atatürk etrafında kenetlendiler. Devrimin ilk safhasında bu nesil içinden “muhafazakâr” muhalifler tasfiye olmuşlardır. 

Gelelim ordunun Türk Demokratik Düzeni üstündeki rolüne: Burada üzerine yorum yaptığımız anekdotlar 2002 öncesidir. Okuma yapılırken buna dikkat etmek gereklidir. Zira 2002 sonrası Türkiye’de “Siyasal İslam” mevzi kazanmış ve kendine has bir düzen kurmuştur.

Ordunun Türkiye üzerinde olan etkisini tartışmadan önce çoğu kişinin sormadığı bir soruyu soralım: Türkiye toprakları demokrasiye elverişli midir? Anarko – Türk’ün son sayısında yazdığım “Anadolu Coğrafyasının Otokratik Kökenleri” isimli yazıda Anadolu coğrafyasının Perslerden beri tek elden ve hanedan dışında güce izin vermez bir yapıyla yönetildiğini yazmıştım.[1] Bu iki unsurun ana yatağında yaşayan Anadolu coğrafyasının halkları tek bir aile/yönetici sınıf tarafından yönetilmeye alışmış ve ekonomik olarak ise özerk bir yapıdan hep uzak kalmışlardır. Doğu Anadolu’da coğrafyadan dolayı izole edilen Kürt beyleri hariç Osmanlı’da hiçbir mülk Hânedan-ı Âli Osman’dan ayrı düşünülemez. Zaten onlar da Yavuz Sultan Selim döneminden itibaren verilen beratlarla “otonom” bırakılmıştır. [2] Anadolu’nun her yerinde padişahın karizması o kadar kalıcıdır ki “Celâlîler” bile gücünü direkt padişaha gösterememişlerdir. Hatta hanedana karşı gelen Karaman eyaletinde Turgutlu boyunun “Davutlar” aşiretinden birinin isyanında öbür isyancılardan farklı olarak Âl-i Selçuk’tan olduğunu ilan edip siyasi hedef gütmüş ancak diğer Celâlîler onu yalnız bırakmışlardır.[3]

Kuzey İtalya kentlerinde ise papalık ile imparatorluk arasında güç savaşı yaşanıyor, şehirler git gide kendine özgü kimliklere kavuşuyordu. Kıta Britanyası’nda ise lordlar, kralın yetkisini sınırlandırıyordu. 17. asrın sonunda ise gelişen burjuva ile feodaller arasında iç savaş meydana geldi. Kanlı savaşın sonunda cumhuriyet ilan edildi. Bu iki örneği rastgele vermedim, ilk örnekte Kuzey İtalyan Kentleri, Papalık ve Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu arasında kalarak kendi idari sistemlerinde dinin (burada bahsedilen inanç değil -karıştırılmamalı- dinin idari kurumu olarak anlaşılmalıdır) alternatifi olan seküler devlet kurumlarını sağlamlaştırmıştır. İngiliz iç savaşı ise kralın meşruiyeti, onun aleyhinde gelişen burjuva ve klasik soylular elinde sınırlandırılmıştır. Ülkemizin geleneğinden ve dünyadan bahsettikten sonra sorduğumuz sorunun cevabını verelim: Türkiye toprakları demokrasiye elverişli değildir. Çünkü Türkiye coğrafyasının tarihinde demokrasiyi önceleyecek bir gelenek yoktur. Gökalp, Türklerin kurultay ritüelinin demokrasiyi öncelediğini iddia etse de bu, anakronik bir örnektir (buna anakronik dememin sebebi çok uzun, açıklamayı başka zamana bırakıyorum). Âl-i Osman, Oğuz boy geleneğinden gelse de bizzat “oradan çıkıp orayla” kavga etmiştir. Selçuklularda da aynı şey geçerlidir. Bu bir nevi “Türk’ün emperyal olma döngüsü” diyeceğimiz bir süreçtir; Türk beylerinden biri sancak kaldırır, irili ufaklı boylar etrafında birleşir, devlet kurulur, Türkmenler geri plana atılır, devlet “emperyal” hâle gelir. Konuyu çok dağıttığım için ordunun konumunu kısaca anlatmaya başlamalıyım. Cumhuriyet kurulduktan sonra adım adım gerçekleştirilen devrimlerin sonucu olarak halk içinde çok büyük bir muhalefet oluştu.1950 seçimlerinden itibaren sağ partilerin seçimleri kazanması devrimin bir avuç bürokrat elinde olduğunun en büyük delilidir. Rejimi kuranlar halka verdikleri demokrasinin rejim aleyhinde kullanıldığını görmüşlerdi (kaldı ki demokrasi de Türk devrimcisi için “hedef” değil “araç”tı). Bu endişe otomatikman ordunun demokrasinin “bekçisi” ilan edilmesini sağladı. Çünkü ordu cumhuriyetin dönüştürücü aygıtıydı. Cumhuriyet süngüler üzerinde kurulmuş ve Atatürk’ün kişiliğinden de hareket olarak militarist bir kimliğe bürünmüştür. Ordunun devrimci bir aygıt olarak kullanılması hususunda aslında Türkiye biricik değildir. Kuramsal demokrasinin oturmadığı Orta Doğu ve Latin Amerika ülkelerinde ordu aynı görevi görmüştür. Baas Rejimi ve Arapların efsanevi lideri Abdülnasır’ın “Hür Subaylar Hareketi” buna birkaç örnektir. 27 Mayıs’a giden süreçte ve sonrasında ordu, bekçilik görevini yapmış, rejimi tehdit edenleri temizlemiş ve kışlasına dönmüştür. Ancak bulaştığı cunta belası, 1962 Şubatı ve 1963 Mayısı’nda meydana gelen “Aydemir vakası”na, ilerde de 9 Mart Muhtırasına neden olmuştur.  

1980 darbesinde ise oluşan iç savaş ortamını sona erdirmek için sahneye çıkmış, “asli” görevini yapmış ve memleketi yine bir sağ partiye bırakarak kışlasına geri dönmüştür. Askerin son olarak sahneye çıktığı süreç Refah Partisi’nin iktidar olup 28 Şubat MGK kararlarının alındığı süreçtir. Asker, cumhuriyetin ilk döneminde en çok mücadele verdiği İslamcıların iktidara gelmesinden oldukça rahatsız olmuştu. Bu sefer doğrudan müdahale etmek yerine toplumu dizayn etmiş ve açıkça rejim karşıtı olduğu belli olan iktidar ortağı RP’sini cendereye almıştır. Ordunun  bahsettiğimiz müdahalelerde en büyük hatası, doğan kriz ortamlarını sadece sonlandırmak ve üstüne bir şey koymamaktır. Yani ordu, temsilî demokrasiye hem saygı duymamış hem de saygı duymuştur. Ordu içinde solcu (Madanoğlu ve Muhsin Batur gibi subaylar ki ismi zikredilenler daha sonra 9 Mart Hareketi olarak bilinen Sol – Kemalist kalkışmalara katılmıştır.) ya da milliyetçi birkaç subayın fikirleri (Türkeş’in başını çektiği on dört subay, bu kişiler de ilerde MHP’yi yani Türk milliyetçiliğinin ilk etkin partisini kurmuşlardır.) dışında genel kanı kargaşayı engellemek ve olduğu yere dönmektir.

Bugünden on küsur yıl öncesinde “de-militarizasyon” süreci başlamıştır. Bu sürecin sonunda ordu, “rejim bekçiliği” görevinden vazgeçmiş ve kurulan sivil iktidarlara sadık, kendi görev sınırlarına çekilmiş bir biçim hâlini almıştır.

(Sevgili okuyucu kitaptan alınan iki diğer alıntı da çok uzun açıklamalara sahip metinlerdir. Onlardan ikinci yazımda bahsedeceğim. )

Nazmi Berat Şendil

Editör: Elif Berra Kılıç


KAYNAKÇA

[1] Anarko Türk Dergisi, 13. Sayı (Buradan ulaşabilirsiniz)

[2] Şah İsmail, Safevi Kızılbaş Devleti,Yıldırım Cengiz, Sayfa 271.

[3]  Türk Halkının Dirlik Düzen Kavgası, Akdağ Mustafa, YKY.

Merhaba!

Uzun bir aradan sonra Sevde Doğan’ın birbirinden güzel resimlerini sizler için derledik. Siz de bu güzel resimleri vaktinde görebilmek için Sevde Doğan’ı sosyal medya hesapları üzerinden takip edebilirsiniz.

Instagram: @sanatlarca

Twitter: @_lunaticc_

EROL GÜNGÖR’ÜN HOCASI MÜMTAZ TURHAN

Son bir aydır yapılan Erol Güngör tartışmaları neticesinde çoğu insan onun şahsında Türk milliyetçiliği fikrini savunma yolunda dava adamlığı gösterir derecede reaksiyon göstermiştir. Öncelikle Erol Güngör’ün ortaya koyduğu fikirler ve kendinden önceki şahıslara yönelik değerlendirmelerin hiçbirisi layüsel değildir. Zaten kendisinin de camia içerisinde mümtaz ve tartışılmaz noktaya ulaşmasındaki etkenlerden birisi de kendisinden önce milliyetçi fikriyata dair konuşmuş kişileri eleştirmesi ve ortaya dönem şartları mucibince yeni bir fikir koyması olmuştur. Erol Güngör bu noktadan bakıldığı zaman aslında kendi döneminde yapılması gerekeni yapmış, özeleştiri ile daha oturaklı ve halka yönelebilen, ayakları yere basan bir milliyetçi tezahür ortaya koymuştur. Ancak söylemlerinin tamamını nass kabul etmek, üzerine bir şey koymadan iman etmek ve eleştiriden muaf tutmak da millî fikirlerin Soğuk Savaş retoriğinden kurtulamamasına sebebiyet vermektedir. 21. yüzyılın çocuklarına milliyetçi fikirleri öğretmek isteyenlerin ve nesilleri bu fikriyat çerçevesinde yetiştirme yolunu seçenlerin hâlen daha başvurduğu yakın kaynaklar bundan 40 yıl öncesine çözüm arayan ve kendince bulan Erol Güngör eserlerinden ibarettir. Türk milliyetçiliği bu manada Erol Güngör’den sonra onun mertebesinde bir akademisyen ve fikir adamı yetiştirememiştir kanaatindeyim.

Erol Güngör’ü anlamak için onu değerlendirirken hocası Mümtaz Turhan’dan bahsetmez isek olmazdı. Bu yazımda bu iki ismi birlikte değerlendirip zamanın şartlarına göre ne gibi yeni fikirler sunmuşlar, neyi amaçlamışlar; bunu yaparken eskiye nasıl eleştiri getirmiş ve ortaya sundukları fikirler kimlerin elinde günümüze nasıl taşınmıştır bunu irdeleyeceğim.

Mümtaz Turhan 1909 Erzurum doğumlu, Millî Mücadele döneminde gençlik evresini geçirmiş bir aydındır. Onun fikir dünyamızda yer etmesini sağlayan sürecin başlangıcı Maarif Vekâleti eli ile Avrupa’ya öğrenci olarak gönderilmesidir. Eski münevverlerin aksine Fransa’da değil Almanya’da eğitim görmüş ve eskilerden farklı olarak düşünce sistemi kendine özgü bir hâl almıştır. Frankfurt ve Berlin’de kaldığı yedi sene boyunca Max Wertheimer’den psikoloji dersleri aldı. Bu isim onun olgulara bakışındaki teorik altyapının oluşmasında en büyük etkiyi sağlayan isimdir. Zira Wertheimer, “Gestalt Psikolojisi” denilen kuramın öncüsü idi. Mümtaz Turhan da bundan dolayı Türkiye’ye döndüğü 1935 yılından itibaren deneysel psikoloji alanında yürüttüğü çalışmalarında Gestaltçı teori üzerinden görüş geliştirdi. İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nde British Council bursu ile yaptığı çalışmalar ise 1944-1948 yılları arasına denk gelmektedir ki bu yıllar milliyetçi camiada o yıllarda Zeki Velidi Togan ekolünden gelme Nihal Atsız ve arkadaşlarının en zorlu yıllarıdır. Bu pencereden bakıldığında Türkçüler arasında devlet nezdinde itibar görenler arasında olduğu bir gerçektir.

Onu milliyetçi ve muhafazakâr aydınlar arasında popüler yapan çalışmalar ise 18. yüzyıldan itibaren toplumsal yapı, kültür ve devlet yönetimi konusunda Batı’ya yönelen Türkiye üzerinde gördüğü kültür değişmeleri problemlerine yönelik eserleridir. Bu eserler konuyu sosyal psikoloji açısından değerlendiren ve inceleyen ilk eserler olması sebebiyle değerlidir. Mümtaz Turhan’ı değerlendirme yaparken en çok etkileyen unsurlar Gestaltçı yaklaşım, İngiltere’de kaldığı sürede gördüğü İngiliz pozitivizmi ve Ziya Gökalp’in sosyoloji tezleri olmuştur. Turhan bu kriterler üzerinden Türk kültürünün ve Batı kültürünün değerlendirmesini yapmış, Batılılaşma serüvenimizdeki yanlışları ve yapılması gerekenleri ortaya koymuş ve 60’lı yıllarda da yükselen sol değerlere karşı muhafazakâr ve milliyetçi bloğun oluşumundaki entelektüel duruşun mimarı hâline gelmiştir. Tüm meselesi Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan sonraki süreçte yaşadığı Batılılaşma idealinin içerisindeki modernleşme kavramının ne olduğu ve iktisadi kalkınma planlarının nasıl olacağıdır.

Aslında Mümtaz Turhan görüşleri itibarıyla günümüz İslamcı ve muhafazakâr kesimlerine hitap eden bir sosyal bilimci hiç olmamıştır. Onun Kemalist inkılaplara ya da aydınlara yönelttiği eleştiriler; bu kişi ve olgulara cepheden düşmanlık edecek olanların savunma kalkanı olarak asla kullanılmamalıdır. Türk milliyetçilerinin en nihayetinde bu kullanıma da izin vermemesi elzemdir. Turhan kendinden önceki milliyetçi aydınlardan ziyade gidip gördüğü Avrupa’da bilimin toplum yaşantısının içerisine ne derece ve nasıl sirayet ettiğini yerinde tetkik etmiş birisidir. Tanzimat aydınları gibi Batı’ya hayranlıkla baktığı hâlde üzerlerindeki bin yıllık yükü bir anda atamamanın verdiği de-modernize görüşleri alarak Batılılaşmayı sadece giyim, kuşam, konuşma ve siyasi alanda gerçekleşecek bir mefkûre olarak değerlendirmemiştir. Turhan’a göre Türk devleti ve milleti, Batı’ya yönelirken bilimi tam manasıyla kavramadan ve bilime Avrupa’da olduğu gibi toplumsal işlevini kazandırmadan ne kadar kendisine Batıcı ve modern derse desin ileriye gidemeyecektir. Bununla birlikte Turhan’ı ilk dönem aydınlardan ayıran başka bir özelliği ise modernleşme sürecini demokratikleşme ve hukuk kavramlarından bağımsız düşünmemiş olmasıdır. Tüm bunların oturtulması için ise en gerekli olarak eğitim reformunun yapılması gerektiğini her defasında dile getirmiştir.

Turhan bu bakımdan Türk milliyetçiliği açısından değerlendirildiğinde Ziya Gökalp’ten sonra bu fikri görece “bilimsel” bir çerçeveye oturtan en önemli isimdir. Zaten milliyetçi çevrede Ziya Gökalp ekolünün devamı olarak nitelendirilir. Türk Ocaklılar geleneğinin Hamdullah Suphi sonrası akademyada etkili olabilen Fahri Fındıkoğlu ve Osman Turan ile birlikte önemli bir ismidir. Cumhuriyet döneminde muhafazakâr milliyetçi aydınların gündemlerini, kültürel muhafaza meselelerinden millet modernleşmesine çekmesi açısından da önemlidir. Bu modernleşmeyi yukarıda bahsettiğim kavramlar çerçevesinde gerçekleştirmek arzusunda olan Mümtaz Turhan Türk milliyetçiliğinde kalkınmacı, modernleşmeci ve projeci söylemlerin de banisi konumundadır. Türk sağında DP-AP çizgisinin 60’lı yıllarda daha da hızlanan projeci yönüne Mümtaz Turhan yoluyla Türk milliyetçileri de katılırlar.

Modernleşme ve ilerleme ona göre CHP’nin inkılaplarda yaptığı gibi kurumların, kanunların ya da bazı kültürel unsurların devralınması yoluyla gerçekleşmeyecektir. Bunu milliyetçi camia içerisinde, Nihal Atsız’ın daha konsolide olmuş hareketi dışında, dillendiren ve geniş kesimlerin düşüncesine gark ettiren ilk isimdir. Bu sebepten muhafazakâr milliyetçi kesimler “hakiki batılılaşma” ve “gerçek modernleşme” kavramlarının kendileri eliyle gerçekleşeceği fikrini Turhan’dan ve daha sonra da bu fikri besleyen Erol Güngör’den alacaklardır.

Mümtaz Turhan, Yılmaz Özakpınar’ın deyişiyle ülkenin gidişatından duyduğu kaygılar nedeniyle aslında hiç de girişmeyeceği bir işe atılacaktır. Bilimsel yaklaşımı da önceleyen bir gündelik siyasete ışık tutma ihtiyacı… 1960’lı yıllarda sol sosyalist hareketlerin yükselişe geçmiş olması tüm aydınlar arasında merakla izlenen bir politik görüntü hâline gelmiştir. Geçmişte muhafazakâr milliyetçilerin de tasvip etmediği şekilde “Türkçü” hatta ırkçı nitelikte fiiller gerçekleştiren CHP örgütleri ve aydınları değişen konjonktür gereği ve Sovyetler Birliği’nin gücünün de etkisi ile sol Kemalizm furyasına başlamışlardı. Niyetleri kimilerine göre yükselen solu sokak hareketleri ve marjinal unsurların elinden kurtararak kurucu parti CHP üzerinde birleştirerek iktidar olmak; kimilerine göre ise 1950 yılından beri engel olunamayan “gerici-sağcı” ve “karşı devrimci” grupların önünü kesmek adına asker-öğrenci birlikteliği neticesinde sol bir darbe ile iktidar olup Kemalist inkılapların devamını gerçekleştirmek… Bu görüşlerin aydınlar çevresindeki en önemli organları Kadro ve Yön dergileri olmuştur. Bu durum Mümtaz Turhan ve Tarık Buğra’nın bunlara alternatif olarak modern, milliyetçi ve mukaddesatçı bir dergi çıkarmalarına neden olmuştur. Bu derginin adı “Yol Dergisi”dir. Turhan, zamanın da vermiş olduğu hava ile gündelik siyaset yazılarını “Yol’un Görüşü” adlı başmakaleleri ile bu dergide neşretmiştir.

Bu yazılarından hareketle Mümtaz Turhan kendisinden önceki birikimin de üzerine koyarak Türk milliyetçiliğinin “tepkici milliyetçilik”ten “yapıcı milliyetçiliğe” evrilmesinin en önemli isimlerinden birisidir. Bu daha sonraki isimler ve Türk milliyetçiliğinin gündelik siyasete yönelik uygulamaları ile ne kadar gerçekleşmiş ya da gerçekleşmemiştir, orasını ayrı bir yazıda dile getirmeyi düşünüyorum. En nihayetinde Turhan’ın formüle etmeye çalıştığı Türk milliyetçiliği daha sonra Erol Güngör ve Dündar Taşer eliyle geliştirilecek ve MHP’nin siyasal programının büyük kısmını oluşturacaktır. Özellikle Alparslan Türkeş’in “9 Işık Doktrini” ile birçok görüşlerinin paralel olması bununla açıklanabilir. Turhancı Türk milliyetçiliği sol Kemalist ve sosyalist aydınları yarı-aydın modelin başat isimleri sayarken ortaya koyduğu “doğru modernleşme” teorileri ile bu yarı-aydın tipolojisini de bitirmiş olacaktı. Turhan Projeleri diye adlandırılan siyasi, sosyal ve iktisadi alanda hayata geçirilmek istenen projeler medeniyet unsurlarını hukukta, özgürlük anlayışında, bilimsel ve teknolojik anlayışta görür. Turhan tüm bu unsurların kendi döneminde henüz oluşmadığını düşündüğü “millî kültür” unsurları olarak adlandırır. Bu projeler milliyetçiliğin bir burjuva modernleşme projesi olarak görüldüğü önerilerdir. Bu unsurlara sahip nesillerin yetiştirilmesi ve topluma kazandırılması gerekliliğinden bahseden Turhan’ın ortaya koyduğu anlayışa göre tüm Türk milleti teknikle hemhâl edilip birinci sınıf aydın veya teknik açıdan üst düzey uzman statüsünde yetiştirildiğinde yarı aydın tiplere gerek duyulmayacaktır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Turhan’a göre sosyalist ve sol Kemalist aydınlar Türkiye’deki aydın kıtlığı sebebiyle değer verilen aslında kültürel ve psikolojik olarak hastalık olarak nitelendirdiği sola ruhunu satmış yarı-aydın tiplerdir.

Tüm bunlarla birlikte işin aslına geri dönecek olursak Mümtaz Turhan Kültür Değişmeleri adlı eserinde özetle modernleşme serüvenimizi yazmıştır. Kabaca üç faktörden bahsetmiş ve bunların şekil, yarar ve anlam olduğunu dile getirmiştir. Ona göre şekil ve yarar işin en basit ve hatta hayata geçirilen tarafıydı. Batı’dan şeklî benzerlikler ve şeklen kurumlar almak kolay ancak Batı’yı asıl geliştiren “ilim zihniyeti”ni almak ve Batı’nın olaylar ve olgular karşısında nasıl düşündüğü “anlamak” ve tatbik etmek en zoruydu. Bu sebepten 1956 yılında Remzi Oğuz Arık’ı anma toplantısında hem CHP hem de DP dönemlerine ağır eleştiriler getirerek “Milliyetçiyiz dediler fakat milliyetin bütün unsurlarını reddettiler, milliyetçileri hapishanelere attılar. Halkçıyız dediler, halkla zerre kadar alakadar olmadılar. ‘Köylü efendimizdir’ dediler fakat köylüyü devlet şehrinden geçirmediler.” gibi sözler sarf ederek hem kendi zamanına kadar gelmiş olan batılılaşma politikalarını tümden reddederken yeni bir milliyetçilik, yeni bir halkçılık, yeni bir köycülük fikri gerektiğinin mesajını vermiş oluyordu. O dönemde daha muhafazakâr düşünen Türk milliyetçilerinin siyasi arenada CHP ve DP kadar etkili bir alanı olmadığını varsayar isek CKMP ve MHP ile bu alandaki boşluğu dolduracak olan Türk milliyetçilerine de basit bir yol haritası çizmiş oluyordu.

Tartışmaların merkezinde bulunan Erol Güngör’ü anlayabilmek, iyi değerlendirmek ve tenkit edebilmek için öncelikle hocası Mümtaz Turhan’ın görüşlerini, ilmî ve siyasi alandaki etkilerini doğru okumak zorundayız. Bu sebeple Erol Güngör’e ve daha sonrasında onun çevresinde gelişecek olan muhafazakâr milliyetçi çizgiye değinmeden önce Mümtaz Turhan hakkında kısa da olsa görüşlerimi ve değerlendirmelerimi sunmak istedim. Bir sonraki yazıda Erol Güngör’ü merkeze koyarak bir değerlendirme yapmak niyetindeyim. Daha sonra ise Aydınlar Ocağı, Türk-İslam Sentezi, Yeşil Kuşak Projesi ve 90’lardan günümüze gelen milliyetçi aydınların değişimleri ve İslamcı-Muhafazakâr kesimlerle olan ilişkilerini kendimce anlatmaya çalışacağım.

Yasin İzgi

Editör: Ekrem Müftüoğlu

Mitoloji, insan canlısının yeryüzünde varoluşundan günümüze kadar içinde bulunduğu ve cevap aradığı arayışının aktarıldığı ve gözlemlenebildiği en net kaynaklardan biridir. Doğru incelendiğinde ve yorumlandığında çok güçlü bir bilgi kaynağı olmasının yanı sıra, birlikte çalışıldığı takdirde diğer bilimlere oldukça fayda sağlamış, onları yeri geldiğinde beslemiştir.

Yunan mitolojisi birçok zenginliği barındırdığı gibi doğaya da kendi içerisinde büyük yer vermiştir. “Yunan mitolojisi” ve “doğa” kavramları yan yana geldiğinde aklımıza gelen ilk isimlerden biri olan Pan, mitolojide “çobanların tanrısı” olarak bilinir. Pan, teke bacaklı, keçi boynuzlu bir insan görünümündedir. Çobanları korur, ormanlarda koşar, flüt çalar fakat insanlar tarafından çok sevilmez, diğer tanrılar tarafından pek saygı görmez. İnanışa göre çok çirkin doğmuştur ve annesi, doğan bebeği istememesi üzerine Hermes onu Olympus’a götürüp peri kızlarının bakımına verir. Annesi ve babası hakkında ortak bir görüş olmamasına rağmen çoğunluğa göre Pan, Hermes’in oğludur.

Mitolojide üzerine konuştuğumuz isimler veya kavramlar farkında olarak veya olmayarak hayatımızda sandığımızdan daha fazla yer edinmiştir. Günlük yaşamımızda sıklıkla kullandığımız panflüt, panik gibi kelimelerin kökenleri teke bacaklı Tanrı Pan’a ulaşır. Psikoloji literatürüne baktığımızda da bu durum kaçınılmazdır. Nasıl ki sıklıkla tartışmalara sebep olan Oedipus Kompleksi, Yunan tragedyasından beslenerek ortaya atılmış bir fikirse “panik bozukluk” olarak adlandırdığımız rahatsızlık, ismini Tanrı Pan’dan almıştır.

Pan’ın hayatındaki çoğu yaşantı bizi çeşitli kavramlara götürmektedir. Peri kızları ile deneyimlediği aşklar bizlere panflüt, eko gibi kelimeler kazandırmıştır. Aşk hayatında yer edinen 3 peri kızı vardır ve bu ilişkilerinde çok başarılı olduğu söylenemez. Deneyimlediği bu sevdaları bizi, panik bozukluk kavramına götüren bir basamak görevini görmektedir. Örneğin kendisini seven peri kızı Pitys bir tanrıdan kaçmak için çam ağacına dönüşür. Pan, bu nedenle her dinlenmek istediğinde kendini bir çam ağacının altında bulur ve ağaç Pan’ı güneşin sıcağından korur, gölgesinde muhafaza eder. Sıklıkla duyduğumuz “aşkın iyileştirici gücü” üzerinde konuşulması gereken bir başka konudur ve ilk insanlardan günümüze gözlemlenen bir alan olmuştur. Pan’ın peri kızı ile arasında geçen bu durum ise bu gücü başka bir açıdan gözler önüne sermektedir.

Doğa tanrısı Pan’ın ormanlarda koşarken, insanların karşısına aniden çıkarken, peri kızlarını kovalarken çığlık attığını ve onları korkuttuğunu biliyoruz. Görünümü sebebiyle çevresi tarafından korkutucu bulunması onun lehine olmuştur çünkü onun için en büyük zevklerden biri karşısına çıkanı korkutmaktır. Bu çığlık onu memnun edecek şekilde muhataplarına yoğun bir korku yaşatır ve bu şekilde “panik korku” kavramı ortaya çıkmıştır. 

Amerikan Psikiyatri Birliği’nin Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı olan DSM-5 tanı kitapçığına göre panik bozukluk, “Bir panikatağı, dakikalar içinde doruğa ulaşan ve o sırada belirtilerden dördünün (ya da daha çoğunun) ortaya çıktığı, birden yoğun bir korku ya da yoğun bir içsel sıkıntının bastırdığı bir durumdur.” (Amerikan Psikiyatri Birliği, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı, 2013).

Semptomlar genellikle çarpıntı, terleme, titreme, göğüste sıkışma, ayakta duramama şeklindedir. Panik bozuklukta semptomlara sebep olacak herhangi bir fizyolojik reaksiyon söz konusu değildir fakat yaşanılan semptomlar gerçektir. Birey, tıpkı kalp krizi geçiren bir insan gibi çarpıntı hisseder. Fakat bu çarpıntıyı oluşturacak bir kalp krizi durumu yoktur. 

Panik bozukluk sebeplerine bakacak olursak psikoloji kuramları arasında çeşitli görüşler hâkimdir. Örneğin DSM tanılarını kabul etmeyen psikanalitik kurama göre panik bozukluk: Bilinç dışındaki bastırılmış ve ruh sağlığında yabancı bir cisim gibi dolanan ruhsal malzemelerin çatışmaları sonucu ortaya çıkar diyebiliriz.

Pan, Yunan mitolojisinde ölümü tatmış tek tanrıdır. Panik korkularda ise genellikle karşılaştığımız söylemler “kalp krizi geçirip ölme korkusu”, “kontrolü yitirme korkusu”dur. Diğer tanrıların yabancı olduğu bu ölüm korkusu, Pan için bir gerçektir ve kabul etmek zorundadır.

Pan ölmüş olabilir ama geride bize bıraktığı peri kızlarından evrilen kavramlarıyla birlikte panik korkusu, Pan’ın “ben buradayım” deme şeklidir ve varlığını sürdürürcesine insan canlısında sebepsiz yere gelen “ölüm korkusu” olarak kendini göstermeye devam edecektir.

Merve Bora

Editör: Elif Berra Kılıç

KAYNAKÇA

Amerikan Psikiyatri Birliği, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve Sayımsal Elkitabı, Beşinci Baskı (DSM-5), Tanı Ölçütleri Başvuru Elkitabı’ndan, çev. Köroğlu E, Hekimler Yayın Birliği, Ankara, 2013.

Flu TV Cem Toker’i misafir etmiş, keyifle dinledim. Tuzu kuru bazı saçmalıklar dışında fena değildi.

İlker Canikligil, Amerika ve Avrupa’nın gelişiminin Afrika’nın sömürülmesiyle elde edildiğini söylerken Cem Bey: Onlar da kendilerini sömürtmeselerdi, diyor.

Şimdi, bu düşüncenin aptalca olduğunu düşünebilirsiniz, tarihsel gerçekliğe oturtmak isteseniz oturtamazsınız. Afrikalılardan bahsediyoruz, kabile devrini geçememiş bir “kıta adam” bunlar. Mısır ve Kartaca’yı ayrı tutuyorum diyeceğim ama konumuz temelinde “güç” ile ilgili.

Bu iki devlet zayıf düştüklerinde medeni dünyanın kurucuları olan Romalılar tarafından sömürüldüler.

-Kartaca direkt yok edildi!-

Sahi gerçekten Afrikalılar neden Avrupa’yı sömürmedi? Canları mı istemedi, balta girmemiş ormanlarında av peşinde koşarken hiç gidip bir yeri işgal etmek akıllarına gelmedi mi? Belki evet!

Peki ya Roma, Osmanlı ve diğer “fatih imparatorluklar” bunu nasıl yaptı? İngiltere’ye kadar bütün Avrupa, medeniyeti Romalılardan öğrendi. Neydi medeniyet? Hamamdı, yoldu, meclisti, ordu sistemiydi, mühendislikti, sanattı…

Romalılar da bunları çoğunlukla Anadolu’dan aldı. Bir medeniyetin olgunlaşması, yönetim ve fetih arzuları duyması için etkileşime, ticarete ve yüce hayallere ihtiyacı var. Roma gibi Akdeniz medeniyetleri buna sahipti. Eğer Çin’in ve Hindistan’ın yollarındaysanız siz de sahiptiniz.

Yeni insanlarla tanışıyor, onlarla ticaret yapıyor, masallarını dinliyor ve hiç gitmediğiniz toprakların hayallerini kuruyorsunuz. Ama başarılı bir sefer için düzgün yollara, orduyu ve meclisi komuta etmenize, komuta etmek için de sisteme ihtiyacınız var.

Eğer büyük bir medeniyet kurmamış ve bilmediğiniz toprakların rüyasını görmemişseniz, bunların hiçbirini bilmiyorsanız şanslısınız, bilen birileri tarafından işgal edilecek ve nesiller içinde onlardan pek çok şey öğreneceksiniz!

Zayıf düştüğünüzde de başınıza bu gelecek. -Neyse ki herkesin başına geliyor.-

Eğer Amerika’yı 1492 yılında Christof Colombe yanlışlıkla keşfetmese, sonraki yıllarda İspanyolların, Portekizlilerin ve diğerlerinin işgal ve sömürüsüne maruz kalmasaydı, yüzlerce yıl boyunca hiç dokunmadan bıraksaydık o kıtayı, muhtemelen günümüzde hâlâ Orta Çağ’ın ruhuyla yaşıyor olacaktı. Her medeniyet bana göre ihtiyaçları ölçüsünde gelişir ve genel olarak hep aynı yolu izler. İlginçtir ki biz Türkler, Türkistan’da büyük pek çok medeniyetin erişemediği -ya da düzelteyim- çok geç eriştiği noktaları yakalamış, bu keşifler sayesinde hayatta kalmış, sayıca ve gelişmişlik açısından bize üstün medeniyetleri yıkmış ve yeniden inşa etmiştik. Tüm bunların bir abartı olduğunu da söyleyemem. Neyi keşfettik peki?

Bizi diğerlerinden farklı kılan, hayatta kalmamızı ve genişlememizi sağlayan şeyler nelerdi? Dünyanın Fransız İhtilali’yle öğrendiği kavramı, “milliyetçiliği” 1400 yıl önce biz kavramlaştırmıştık. Devlet/ordu/bürokrasi üzerinde sistemli bir anlayışa sahiptik. Kabilecilik anlayışı yerelde söz sahibi olsa da genel yönetim algılayışında devlet, lider ve konfederasyon fikri hep vardı. Sefer zamanı Türk/gayritürk göçebe topluluklar bir anda seferber olabiliyor ve hareket edebiliyorlardı. Peki bu adamların ne zoru vardı da bunları yaptılar?

Çünkü ticaret yolları üzerinde duruyor, Batı ve Doğu ile sürekli etkileşim hâlinde kalıyorlardı. Dünyanın ilk süvari sınıfını oluşturup silah/maden teknolojilerinde gelişmiş, hızlı hareket eden topluluklar oldular ve hayatta kaldılar!

Bahsi neden Afrikalılardan açıp Türklere geldin, diye soracaksanız söyleyeyim: Coğrafya bir toplumu şekillendiren ilk ve en önemli etmen. Türk toplulukları bu coğrafyalarda ya var olacak ya da yok olacaklardı. Ne Çinlisi ne Hint’i ne Bizanslısı ne Arap’ı ne Pers’i sağ bırakmazdı bizi. “Nomad” toplumların kendileriyle olan kavgaları da cabası.

Afrikalılar peki çok mu rahattı da gelişmek için çabalamadı? Hayır, hayatta kalacak, kabileyi bir arada tutacak kadar geliştiler. Belki yapabilecekleri bundan daha fazlası da değildi. Ama diğerleri gibi hukuk, mimari, siyaset, ordu kurgularına büyük ihtiyaç duymadılar. Belki tamamen kendi hâllerine bıraksak bugün üstün bir toplumun gelişmişlik seviyesine uzun, zor bir süreçten sonra gelebilirlerdi ama olmadı. İşgal edildiler, köle oldular ve dünyanın farklı köşelerine göç ettirildiler.

Şimdi atalarının iki yüz yıl önce rüyasını bile göremeyecekleri bir dünyanın parçasılar. Amerika’da, işçilerinin ücretini ödemeyen yahut kömür madenlerini, halkı kanser yapmasına rağmen şirketlere peşkeş çeken siyahi bir yönetici görmek işten bile değildir.

Bir anda aklıma esti, acaba Afrikalıların dinî inançlarında da fetih fikri var mıydı? Cevabını bilemeyeceğim bir soru üzerinde durmadan şu Avrupalıları irdelemeye devam edelim.

Roma’nın savaştığı ve en uca kadar medeniyet götürdüğü bu topluluklar (ulus demek onlar için zor) efendilerini yani “babalarını” yıktıktan sonra hemen kendilerininkini kurmak istediler. Roma’nın faziletlerinden pek azını alabilmiş bu topluluklar, onun ufukları fethetme arzusunu taşımıyorlardı. Büyük imparatorluklar yerine küçük devletler kurdular ama öyle mi durdular, hayır! Bilinçaltına ittiğimiz en büyük arzular gibi bu devletlerin de Roma rüyaları bastırılıyordu. Kolonizasyon, sömürge ve ticaret ağları belki böylece kuruldu. Genişleme isteğinin bir dışa vurumu olarak küreselleşme, insanlığın kolektif bilincinin bir ürünüydü.

Devam edelim, Avrupa nasıl Afrika’yı, Hindistan’ı, Çin’i ve hatta Amerika’yı sömürecek duruma geldi? Artı değer, yeni icatlar, kredi sistemi, fikrî mülkiyet, mülkiyet hakkı ve bunların teminatı bir hukuk sistemi. Burada her şey birbirine bağlı; önce mülkiyet hakkının felsefesi kurulmalıydı, sonra bu felsefenin ortaya çıkardığı yasalar ve o yasaların yarattığı atmosferin var ettiği teknolojiler, buhar makinesi, telgraf vb. icatların geliştirdiği ekonomiler ve ordular.

Tüm bunların Afrika’da gelişememesi bizi şaşırtıyor mu?

Gelelim tekrar İngiltere’ye, tüm bunlar gelişirken İngiliz vatandaşları ülkelerine güveniyorlardı. Bireysel kredi alan ve dünyanın geri kalanıyla ticaret yapmak isteyenlerin öz güveni ve devletin desteği küreselleşmenin kapılarını açtı. Fransa’yla savaşan İngiltere, savaşı Fransa’dan daha çok devam ettirebilecek güce sahipti ve kazandı.

Savaş ekonomisine bağlı tarım toplumları ise zamanla sınırlarının sonuna geldi ve art arda giriştiği savaşları kaybetmeye başladı. Osmanlı İmparatorluğu bunlardan biriydi. Osmanlı kendi dönemini geç kavramış ve yetişememişti. İsteksiz ve bitkindi, savaşa daha girmeden kaybetmiş ve yıkılışının sesleri Arap kabilelerinin bile ağzını sulandırmıştı.

Peki bizi ne bekliyor?

Dünya, uzun vadede yaptığı yatırımların meyvelerini toplarken Türkiye siyasi tartışmaların kısır döngüsüne hapsoldu. Gündemi biz değil onlar belirliyor. Genç nesil otuzlu yaşlarına yürürken ihtiyaç ve eğitim borçlarına boğulmuş durumda, kendi ekonomilerine sahip değiller. İş bulamıyor, hâlâ sınavlara giriyor ve gün geçtikçe tükeniyorlar. Genç nesil devlete ve adalet kurumlarına inancını çoktan yitirdi. Ortalama bir Avrupalı gencin yaşamı, ortalama bir Türk gencinin yaşamından çok daha kaliteli. Beş yılda bir bütün egemenlik haklarımızı verdiğimiz kimseler bizim çıkarlarımızı korumak istemiyor. Ülkenin bizatihi geleceği olan gençler, ülkesinden beklentilerini kesmiş ve güvenini kaybetmişken ekonomik büyümenin öncülü olan sermaye yatırımını çekebilir miyiz? Hayır! Dengesiz, rasyonelliğini kaybetmiş bir yönetim olarak Türkiye’nin günü kurtarma politikaları bitti. Uzun ve orta vadeli yatırımları yapmaksa istemiyor. Çünkü bu yatırımların meyvelerini kendilerinin değil, kendilerinden sonra gelecek partilerin yiyeceğini biliyor ve kesinlikle bu milletle aynı gemide olmayan iktidar bunu talep etmiyor. 2053 ve 2071 vizyonları ise günü kurtarmanın farklı bir yansımasından başkası bir şey değil.

Küreselleşen dünyada sizinle ekonomik, siyasi ilişkiler kurmak başkalarının çıkarına değilse, yatırımları güvende değilse, sosyal-siyasi dengesizlik yüksekse, yatırımlar için öngörülebilirlik yoksa, sermaye sizinle bir ilişki kurmuyorsa global dünyanın masasına oturamazsınız. Yaşlı iktidar erki bu yeni dünyayı anlamaktan çok uzak -ki biraz önce söylediklerim iktisat tarihinin konuları.- 21.yy’da maliyet, mülkiyet, sınırlılık ve hatta para form değiştiriyor. Kavramlar ve sınırlar bizim bile öngörebileceğimizden daha hızlı değişirken siyasetin iplerini eline almayan yeni nesillerin oyun dışında kalması, kendi kaderini tayin edememesi riskleri ile karşı karşıya geliyoruz.

Her döneminde farklı bir yedi düvelle savaşan Türkler, hayatta kalmak için yeni bir savaşa giriyor; iklim krizi, ekonomi-teknoloji savaşları, siber bir distopya, kuraklık ve muhtemel büyük göç dalgaları… Artık yeni paradigma da: Birbirimizi yok etmek zorunda değiliz, birbirimizi destekleyerek hayatta kalabiliriz. Birinin yükselmesi için diğerinin ezilmesine gerek yok. Ama olur ya dünya bizim öngördüğümüzden farklı döner, o zaman bu toplumun hayatta kalması bugüne bağlı. Babalarımız bizi kurtaramaz, onlar kendilerini de kurtaramaz, kendimiz için savaşmazsak kimse yanımızda da durmayacak!

Bir gün birinin sizin için “Onlar da kendilerini sömürtmeselerdi!” demesini istemiyorsanız silkinin ve kendinize gelin.

Cengizhan Selçuk

Editör: Elif Berra Kılıç

alacakaranlığı ensesinden tutmuş bir atla bakışıyorum
gözlerin biraz kahveye çalıyor senin
bilse bunu kısraklar rengini yırtıp sana bürünür leyla

pususu Allah kadar tek
sokaklardan sağ çıkmanın azizliğini bulaştırdım şiirime
yine ellerimde senin için çiçekler vardı ölmedim
siper göz ya da namlu kirpik adın vardı
leyla sen göğü bile toplardın sesinde

bir kuşu kükreyerek gecenin ortasında
seni de konuşurken gördüm
bir yaprak küçük fırtınalara kafa tutarken benimle
dizlerime çakılmış iki merminin ikisi gözlerinden doğdu
hengâmenin ortasında senin bir gölgen mutlak vardır leyla

bir ya da iki ölümden döndükten sonra
yirmi altı yaşamı göğsümü açıp sen yerleştirdin
kalbin etrafında eski bir taş plak
sadece senin döndüğün köşelerin şarkısını çalıyor
henüz terliğin ters giyildiği tarihimi kucaklıyorsun
her cümlen bir takvim yaprağı leyla

köşeye sıkışmış vahşi bir hayvan yüzümün yarısıdır
göğüs kafesinde diğer yarım kılıç bileyliyor
seni bir cenderenin, bir göğsün içinde tutmak ne mümkün
konuşunca en az dünyaya sığıyorsun
leyla iki kurşunum var, öz vatanısın

ekmeği unuttum, ölmeyi unuttum
bakışların hatırımın tümü leyla

Alperen Alparslan Gözen

Editör: Elif Berra Kılıç