“Bir öğretiyi, düşünceyi, inancı, siyasayı vb. başkalarına tanıtmak, benimsetmek, yaymak ereğiyle sözle, yazıyla ve benzeri türlü araçlarla, yollarla gerçekleştirilen her türlü çalışma.” Propagandayı böyle tanımlıyor sözlük. 7/24 haber ajanslarını, tartışma programlarını parsellemek yetmemiş olacak ki artık propaganda için dizilere de tarihe de el atıldı. “Yeni Türkiye” diyerek yarattıkları bu beşeri zeminde tarihi de yeniden yazmak ve tarihe, kendi ihtiraslarına göre şekil vermek gerekiyordu. Her şeyin yağmaya ve talana kurban gittiği “yeni” düzende tabii ki tarih de yeniden yazılacak ve bu durumdan payını almadan duramayacaktı. Her yere el atıp tarihe dokunmamak olacak iş miydi? İktidarın temel dayanağı propaganda olduğu için tarihi de araçsallaştırmak kaçınılmazdı. Bu işte en büyük pay sahibi de diziler olacaktı.

Siyasi iktidarın propaganda aracı hâline getirilen bu diziler ve tarafgir tarihçiler tarafından pazarlanan “yeni” ve “millî” tarih de tarihimizde yer almış müstesna şahsiyetlerin yakasına tutunacak, herhâlde bu iş sürüp giderse sakız gibi yapışacak, o kişilerin aziz hatıralarını incitmekte beis görmeyecekti.

Siyasette iktidar olmanın muktedir olmak demek olmadığını tabii ki siyasal iktidar da anlamış, muktedirliğin bir yolunun da kültürel iktidara sahip olmaktan geçtiğini görmüştü. Bu yüzden kendince bir millî tarih yaratmaya çalışan siyasal iktidar, bu tarihi televizyon yoluyla yaymayı ve kültürel iktidarına ön ayak etmeyi düşünmüştür. Kitlelere pompalanan bu millî tarih, dizilerle de kalmayacaktı çünkü siyasi iktidarın geldiği gelenekte bu çaba hep vardı. Bilhassa Fatih Sultan Mehmet ekseninde gelişen sözde “millî tarih” anlayışına dindar Abdülhamit ve Ertuğrul tiplemesi de televizyon dizisi aracılığıyla katıldı. Neo-Osmanlıcılık akımıyla da iyice ivme kazanan bu sözde millî tarih yaratma çabası, kültürel iktidar kurmanın yanında Neo-Osmanlıcılık akımının propagandasında bir bayrak taşıyıcısı olma görevini üstlenecektir.

Siyasi iktidar güncel kaygılarıyla tarihi eğip bükmekte, kendi ihtirasları için istediği şekle sokmakta asla sakınca görmüyor. Özellikle tarih dizileriyle pompalanan bu propaganda gittikçe iktidarın egemenlik kaygısının bir aracı hâline geliyor. Daha çok, “kutuplaştırma aracı” olarak kullanılan bu propagandada tarihi karakterler genelde toplumun benimsediği, sevdiği karakterlerden seçiliyor ama Abdülhamid ile ilgili olan dizi bunun biraz dışında. Çünkü Abdülhamid imajı siyasal iktidar tarafından yeni yeni çiziliyor ve toplumun gündemine oturuyor. Diğer bir örnek ise Diriliş Ertuğrul. Her iki dizide de güncel olaylar adeta o zamanlara uyarlanıp birebir dizide yansıtılıyor. Abdülhamid dizisinin odak noktası ise mağduriyet. Tabiri caizse her alanda kendine mağduriyet yaratmakta pek mahir olan siyasi iktidar, bu alandaki mücadelesini de mağduriyet üzerinden sürdürüyor. Ancak tüm bunlara rağmen tarih kalpazanları tarafında dizideki olayların gerçek olduğu iddiası devam ediyor. Bilhassa Abdülhamid dizisinden propaganda kokusu diğer dizilere nazaran daha çok geliyor. Aslında bu dizilerin çok büyük kitleler tarafından izlendiğini göz önünde tutarsak siyasi iktidarın da bu yöntemi çok benimsediğini ve beğendiğini söyleyebiliriz.

Öncelikle biraz Diriliş Ertuğrul adlı diziden bahis açacak olursak dizi, propaganda aleti değil adeta siyasi iktidarın bir kolu gibi çalışan siyaset aracı. Ülke gündemine sürekli gönderme yapan dizinin muhalif kesimi hedef aldığı çok bariz şekilde belli oluyor. Güncel siyasetle birebir ilerleyen dizi gündemi seçimlere dahi göndermelerde bulunuyor. Osmanlı’nın kuruluşunu konu edinen film, dizi veya kitap belki daha önce çekilmiştir ve yazılmıştır ama emin olun ilk defa Ertuğrul Gazi doğrudan iç siyasetimize müdahil oluyor(!), Kayılar Türkiye Cumhuriyeti’nin iç işlerine ilk defa müdahale(!) ediyor. Öyle ki Ertuğrul Gazi yeri geliyor faiz lobisiyle mücadeleye girişiyor yeri geliyor muhaliflere şamarı vuruyor. Sürekli bir hainle karşı karşıya kalan Ertuğrul Gazi, hasmını alt ederken ülkemizin gündemine de yorum getirmekten geri durmuyor. İç ve dış mihraklarla karşı karşıya kalan Ertuğrul Gazi, onlarla mücadelesini sürdürürken siyasi mesajı da doksana çakmayı ihmal etmiyor. Her ne olursa olsun bu dizinin, siyasi iktidarın tarih propagandasının en güçlü kollarından biri olmaya devam edeceği belli.

Yukarıda Abdülhamid imajının yeni yeni çizilmeye başladığını söyledik, evet çiziliyor ama tabii ki siyasi iktidarın ihtiraslarına göre. Zaten yazımızda bahsedeceğimiz şahsiyetlerden biri de Abdülhamid, aslında en çok onun yakasına yapıştılar desek yanlış olmaz. Çizilen Abdülhamid imajı genelde dindarlık ve muhafazakârlık üzerine çiziliyor ve Abdülhamid’in bu yönleri güncel konuların da malzemesi hâline getiriliyor. Dindar ve iyi Abdülhamid’in muarızları hep yabancı, Yahudi, Ermeni, dine uzak tipler olarak yansıtılıyor. Aslında burada mesele dindar iyi tiplemesi, dindar olmayan kötü tiplemesi rayına oturtuluyor. Hâlbuki Mehmet Akif de Abdülhamid’e muhalifti. Bugün Türkiye’de Mehmet Akif’in vatanperverliğini, dindarlığını sorgulayabilecek biri var mıdır? Gerçeklik iddiaları daha en başta burada çürüyüveriyor. Abdülhamid tiplemesinde yaratılan bu dindar imajın siyasi iktidarın kendi politik argümanını toplumsal alanda kabul ettirme ve ona zemin açma amacı taşıdığı bariz. Aslında dindar Abdülhamid, seküler ve laik Mustafa Kemal’in bir alternatifi olarak topluma sunuluyor. Kurt bir politikacı olan Abdülhamid’i uçurup kaçıran, evliya yapan tarih de aslında bu amacı taşıyor. Laik ve seküler Mustafa Kemal’in karşısına “abdestsiz yere basmayan” dindar Abdülhamid çıkarılıyor ve Mustafa Kemal’i tuş ediyor. Böylece siyasi iktidarın kendi kitlesi de gönlünü “eylemiş” oluyor. Abdülhamid’in çilesi burada da bitmiyor, tarihi gerçekliği göz önüne alırsak tam bir denge siyaseti güden Abdülhamit yeri geliyor elçi tokatlıyor yeri geliyor kralları tehdit ediyor yeri geliyor racon kesiyor. Böylece sert mizaç unsuru da dindar tiplemesine yerleşiyor. Burada da kitlelerin gazı güzelce alınıyor. Mustafa Kemal’in “Geldikleri gibi giderler” sözünün karşısına Abdülhamid’in “Allah’ın da bir hesabı var” sözü çıkıyor ve kalpazanların tarih mastürbasyonu son hızla devam ediyor. Tiyatroya, polisiye romanlara pek meraklı olan, opera ve operet dinlemeyi seven, gençliğinde bizzat yabancı hocalardan müzik dersleri alan Abdülhamid’in  -ki Abdülhamid doğu müziğini kasvetli bulur, batı müziğini tercih ederdi- dindar yönü o kadar baskın ve sık sunuluyor ki zaten bahsettiğimiz bu yönlerini görmeye de fırsat bulamayan kitle, bunlardan bîhaber yaşamaya devam ediyor. Dindar Abdülhamid tiplemesi adeta bu yönleri absorbe ediyor ve siyasi iktidar, dindar Abdülhamid tiplemesiyle son hızda gaz almaya devam ediyor.

Diğer bir çilekeşimiz ise Fatih. Osmanlı tarihinin en aydın padişahı olan Fatih, bu kitlenin elinde bayraklaşıyor ve gerçeklikten uzak bambaşka bir Fatih’e dönüşüyor. Tabiri caizse onun da çilesi başlıyor. Fatih’in emaneti İstanbul’u talana ve yağmaya peşkeş çeken siyasi iktidar, Fatih’in fethini ise en şaaşalı gösterilerle kutlamakta beis görmüyor, Fatih’i de bu propaganda rüzgârına kaptırıp götürüyor. Fetih kutlamaları iktidarın seçim mitinglerine dönüyor ve Fatih birdenbire iktidar partisinin bir neferi olarak zuhur ediyor. Bir yandan da Fatih, bir yerlere mesaj vermenin veyahut tehdit etmenin aracı hâline geliyor, muhalif kitleler ise Haçlı askeri olarak vücuda geliveriyor. Bizans’a dünyayı dar eden Fatih, mitinge dönen fetih kutlamalarında ise meydandaki Fatih “dış güçler”e parmak sallıyor, Türkiye’yi onlara dar ediyordu. Kutlamalardaki çilesi bu kadar süren Fatih’in bir başka çilesi ise ham sofuların dilinde başlıyor. Aslında Fatih’in buradaki çilesi çok çok daha eskiye gider. Genelde Siyasal İslamcılık‘ın çatısı altında toplanan ham sofular Fatih’i her türlü propagandaya alet etmekten imtina etmiyor. Kongre mi var Fatih orada, toplantı mı var Fatih oraya damlıyordu. Hatta Fatih’in İstanbul’u fethettiği sırada kalbinde ne varsa kongrede de o vardır. Müspet ilimlerle, batı-doğu dilleriyle, matematikle, şiir ve edebiyatla, felsefeyle meşgul olup devrin en yüksek âlimleriyle hemhâl olan Fatih bu sefer de şekilsiz sakalı, kan damlayan kılıcı ile bir adam azmanı olarak karşımıza çıkıyor. Fatih’i bu şekle sokan ham sofular bununla da kalmıyor Rönesans adamı, ilim âşığı Fatih’i mutaassıp bir mürteci kılığına sokuyor.

Göründüğü gibi Fatih’i de Abdülhamid’i de kılıktan kılığa sokan bu düşünce ve propaganda şekli uzun süre daha bu haddi kendinde bulacak gibi görünüyor. O haddi kendinde bulmuş ki Ertuğrul Gazi’yi de çile çekenler kervanına müdahil ediyor. Türkiye’de kendi geleneğini yaşatmak isteyen her iktidar, benliğini ve mücadelesini böyle yerlere dayamakta beis görmüyor, bundan sonra da görecek gibi durmuyor. Bu yüzden tarihteki büyüklerimizin çileleri pek de bitecek gibi gözükmüyor…

Aklın almayacağı hezeyanları tarih diye pompalamaktan çekinmeyen, tarihi “tahrif”e çeviren tarih kalpazanları her dönemde vardı, var olmaya da devam edecek. Evet dizilerle yazıp bozma furyası yeni başladı ama şartların elverdiği her imkânla onlar pek mahir oldukları bu tahrif işlemini geçmişte de yapmıştı. Hitap ettikleri, kulaktan dolma bilgilerle yaşayan, tarihle ilgisi olmayan, tarih bilgisi dizilerle sınırlı olan kitle ise belki yaşananların dizi ve kurgudan ibaret olduğunu anlamakta dahi güçlük çekecek insanlar. Tabii şu anda en etkin propaganda araçlarından biri olan medyanın tarafgir bir grubun elinde olması kalpazanların bir diğer avantajı. Bu yüzden tarih kalpazanlarının hayatımızın her alanına nüfuz etmesi işten bile değil.

Tarihi tahrife çeviren tarih kalpazanlarının içlerinde her ideolojiden, her gelenekten insan barındırması da cabası. Kendi dünya görüşlerine göre tarihi çekip çeviren bu kalpazanlar, kimi zaman düşmanlık ederek tahrif ettiler kimi zaman da dost gibi. Bu zamanda olduğu gibi eski dönemlerde de karşılarına tarihini muhasebe etmeyi bilen, sağlıklı ve vicdanıyla düşünebilen insanlar çıkıp günahlarını yüzlerine vurdular. Bugün bize düşen ise her sahada, her alanda, her ortamda bu kalpazanların en şiddetli muarızları olmak. O devirlerin tahrifçilerinin bugün nasıl esameleri dahi okunmuyorsa “âlim” değil ama “arif” olan milletimiz gelecekte de tahrifçileri değil gerçekleri haykıranları yâd edecek…

Osman Sefa Yalçın

Editör: Elif Berra Kılıç

İnsan varoluşundan beri evreni sorgulamış ve bir yere ait olma hissiyatına kapılmıştır. Zamanla dinler olgusu çıkmıştır. Dünya tarihinde din olgusu çokça savaşa, krize sebep olmuştur. Dinler arası mücadeleyi göz ardı etmek mümkün olamaz. Orta Doğu’da ortaya çıkan Hristiyanlık, pusulasını zamanla Batı’ya çevirmiştir. 300 yıl kadar Roma İmparatorluğu tarafından zulümlere maruz kalan Hristiyanlar, Milan Fermanı ile serbest kaldı. 380 yılında ise İmparator I. Theodosios tarafından Hristiyanlık, devletin resmî dini hâline geldi.

Hristiyanlığın resmî din hâline gelmesiyle din içi çatışmalar, farklı gruplar ortaya çıktı. “Nasturilik”, “Monofizitler” ve “Diyofizitler” gibi ayrışmalar oluştu. 1054 yılında Katoliklik ve Ortodoksluk mezhepleri meydana geldi. 1517 yılında ise Katolik Kilisesi’ne karşı bir başkaldırı yaşandı. Martin Luther’in bildirisinin Wittenberg Kilisesi’ne asılmasıyla Protestan mezhebi vuku buldu.

Katolikler ana kaynak olarak İncil’e, Protestanlar ise Tevrat’ın 5 kitabına inanırlar. Martin Luther’e göre Yahudiler Hz. İsa’nın katili değildi. Bunun yanı sıra Katolikler, reforma ve Papa’ya karşı dini anlamak gerektiğini ve kurtuluşun yalnızca imanla olabileceğini savunmaya başladılar. Protestan grubun mihenk taşı ise kutsal kitaba bağlanma inancı olmuştur. Bu yüzden de dine (Hristiyanlık) çağrı başlamış ve Evanjelizm vuku bulmuştur.

Evanjelizm “İncil’i yayma” anlamına gelmektedir. Dört İncil’in yazarları olan Matta, Markos, Luka, Yuhanna da 4 büyük evanjelist olarak adlandırılır. Evanjelist kişiler dine çağırım yapan kişilerdir. Sloganları “Hayatını Mesih’in yaşadığı gibi yaşa.”dır. Evanjelizm aynı zamanda “kökten dincilik”tir. Hem dinden uzaklaşmış hem de Hristiyan olmayan insanlara, misyonerlik faaliyetini ulaştırırlar. Misyonerlik; Hristiyan olmayan ülkelerde vuku bulan Hristiyan propagandalarının tümüne denir. Bununla vazifeli kimselere de “misyoner” denir.

Evanjelizmin doğuşunda Luthercilik, Kalvincilik, Anglikan geleneği, Baptistlik etkili oldu. 1632’de Hollanda ve İngiltere’deki Katoliklere “Püriten” denirdi. Protestanlık önce Püritenlik, sonra Evanjelizm olarak anıldı, günümüzde ise Siyonist Hristiyanlık olarak anılıyor. 18.yy.da Amerika’da yükselişe geçen Evanjelistler, her Evanjelik değişimi ve yeniden doğuşu kabul eder ve bu yüzden kendilerini diğer Hristiyanlardan üstün görürler. Etkin müjdecidirler. Evanjelistler Tanrı’yı kıyamete zorlamaya çalışırlar. Hristiyan olmayanlardan çok, Hristiyan olanların kendi iç dünyalarına ve dine yaklaşmalarını ilk gaye edinmişlerdir. Her Evanjelik bir Protestan’dır ama her Protestan, bir Evanjelik değildir.

Evanjelistlerin serüvenleri boyunca inandıkları 7 aşama vardır:

  1. Yahudilerin Filistin’i ele geçirmeleri.
  2. Büyük İsrail devletinin kurulması.
  3. İncil’in tüm dünyada müjde olarak vaaz edilmesi.
  4. Yecüc ve Mecüc ordularının İsrail’i işgal etmesi ve 7 yıl süren felaket dönemi.
  5. İsa’nın dünyaya 2.kez gelmesi.
  6. Armageddon Savaşı’nın gerçekleşmesi.
  7. Kıyametin kopması, İncil’e ve Hz.İsa’ya inananların semaya yükselmesi.

Evanjelizmin yayılmasında en güçlü faktör vaazlardır. Evanjelistler, her pazar vaazlarına ve ayinlerine büyük önem gösterirler. Evanjelizmde ahlak çok önemlidir. Hatta bu mezhebin “Ahlaki Çoğunluk” adında bir kolu da mevcuttur. Bu harekette eş cinsellik, evlilik dışı ilişkiye girme, kâğıt oyunları, kürtaj toplumun edep ve ahlakına aykırı bulunduğundan reddedilmiştir. Evanjelik gençler her toplantısından sonra evlenene kadar temiz kalacaklarına yemin ederler.

Üniversitelerde de yapılanmaya gitmişlerdir. Kendi kurmuş oldukları Bob Jones, Liberty, Oral Roberts üniversitelerinde gerici ve çok katı kuralları bulunmaktadır.

Evanjelist hareketler ve misyonerlik faaliyetleri sadece bir din savaşı değil, aynı zamanda siyasi bir araç olarak kullanılmıştır. Ülkeleri sömürüp himayeleri altına almak ve “Batı’ya bağlı bir tanrı imparatorluğu” kurmak isterler.

Türkiye, jeopolitik ve jeostratejik konumu, yeraltı ve yer üstü kaynaklarının zenginliği, çok kültürlü yapıya sahip olması nedeniyle aç kurtların düşlerini her zaman süslemiştir. Evanjelistler, Türkiye planlarına ilk olarak misyonerlik faaliyetleriyle başladılar.

Misyonerler gittikleri ya da bulundukları toplumda asimile çalışmaları ile o bölgeleri kültürsüzleştirmek ve oradakilerin dinlerini değiştirmek için çaba sarf ederler. Bir toplumu kökten değiştirmek, dinini, dilini yok etmek için ok atılacak en güzel yer eğitim kurumlarıdır. Eğitim kurumlarına yerleşmiş hatta kendi kurumlarını Türkiye’de de açmışlardır. 

1820’de Evanjelistler Osmanlı İmparatorluğuna geldiler. Beyrut, Matta, Gaziantep ve İstanbul’da matbaa kurdular. İstanbul’da Bible House (İncil Evi),  Merzifon’da Amerikan Koleji, Maraş’ta Merkezî Türkiye Maraş Koleji‘ni kurdular. Bunun yanında 1900 civarında misyonerlik okullarını kurup eğitime açtılar. Öğrenciler, okul saatleri dışında cüzi bir ücretle kadınlara okuma yazma öğretip para kazanıyorlardı. Bu da onları bu okullarda okumaya teşvik edici sebeplerden biriydi. Bu okuldan mezun olan, İstanbul Kız Koleji’nde eğitimini tamamlıyordu. Türk-İstiklal Harbi sonrası cennet mekân Mustafa Kemal Atatürk, kurulan 1900 misyonerlik okulundan 1600’ünü kapadı. En sona kalan Bursa Amerikan Koleji de kapanınca bunların uzantısı Robert Koleji oldu. 

Misyonerlik faaliyetleri bölgesel olarak yürütülür. Misyonerler, gittikleri bölgenin coğrafi, siyasi, ekonomik durumuna göre kendilerine bir politika hazırlarlar. Şark Meselesi de bu misyonerlik faaliyetlerinin bir örneği niteliğindedir. Müslüman ve Türkler asıl hedeftir.

Cephede savaş vermek istemiyorlardı; gıda, sosyal medya, para oyunları vb. politikalar yürüttüler. Televanjelistler televizyon programlarını ele geçirdi. Misyonerliği anlatan TV programları, çizgi filmlerde İncil okuyan çocuklar ön plana çıkarıldı. Sosyal medya üzerinde “sanal misyonerlik” başladı. İzmir Protestan Kilisesi’ne hizmet eden bir site, her ay sanal üye toplayıp en geç 2 ay içerisinde “Para ve AB pasaportu vereceğiz.” yalanıyla gençleri tuzağa çekip Hristiyan yaptı. Bunu yaparken maddi durumu kötü gençleri seçip belli bir süre düzenli para yatırıp güzel kızları, yakışıklı erkekleri danışmanları yaptılar. Hristiyan olmaya karar veren gençleri her ay toplayarak bir otelde ayin yapıp onların dinlerini değiştirttiler. Aslında bunların ana amaçları dünyayı Hristiyanlaştırmak değil, sömürmekti. Öyle olsa çok önem verdikleri ahlak(!) konusuna eğilirler, Hristiyan ülkelerdeki ahlaksızlıklara ve sapkınlıklara yönelirlerdi. 

1797 yılında İzmir’e Amerikan ticaret gemisi geldi. 1810’da Board teşkilatı kuruldu, 1811’de de Amerika, İzmir’de “Amerikan Ticaret Evi” kurdu ve burayı konsolosluk olarak gösterdi. 1831 yılında Türkiye’nin her tarafında yoğun bir şekilde Amerikan konsoloslukları açılmaya başlandı. Artık çok net bir şekilde misyonerlik çalışmaları başlamıştı. Tek amaçları ticaret(!) yapmaktı. Amerikan Board, Türkiye’deki misyonerlik adına çalışan Fisk ve Parson’a şu mektubu yazdı “Bu mukaddes ve vaat edilmiş topraklar, silahsız bir Haçlı Seferi ile geri alınacaktır.” Bu toprakları kutsal toprak olarak görüp cephe savaşıyla değil akıl oyunlarıyla geri almak istiyorlar ve Türkleri buraya ait görmüyorlardı. Ayrıca Osmanlıyı bir “günah imparatorluğu” olarak gören Levi Parsons, şu cümleyi sık sık dile getirirdi “Bu günah imparatorluğunu çökertmek yeminim olsun.”

Misyonerliği ile ün salmış Tillman C. Trowbridge, Anadolu’da yaptığı geziden sonra şu cümleleri dile getirir “Türklerin gerek insan olarak kendileri, gerekse tüm toplumsal kurumları ilkeldir. Bunun bir nedeni ırksal, bir nedeni dinseldir. Türkler Hristiyanlaştırılmadıkça ve tüm kurumları Batılılaştırılmadıkça kurtuluş yoktur.” Bu cümlesiyle bariz bir şekilde Türk ve İslam düşmanlığını dile getirirken aynı zamanda algı operasyonu yapıyordu.

Misyonerler Müslümanlığı bir din olarak kabul etmezken aynı zamanda Hristiyanlığın baş rakibi olarak görüyorlar ve bunun için hâlâ tüm İslam ülkelerinde bu çalışmaları sürdürüyorlar. Onlar için en güçlü İslam ülkesi, Asya’nın anahtarı olduğu ve bu topraklara kutsiyet arz ettikleri için Türkiye’dir. Türkiye aynı zamanda ilk hedeftir. 

Türkiye’ye yönelik ilk misyonerlik çalışması da Ermeniler arasında başlatıldı. Yunan, Ermeni, Bulgar isyanlarında bu misyonerlik çalışmaları başrol oldu. Bu süre zarfında misyonerliğe inanmış ve misyoner olan Ermeniler için “Evanjelist Ermeni Kilisesi” inşa edildi. 

Misyonerler, Kitab-ı Mukaddes’e ve Yahudi kitaplarına büyük bir inanç duyarlar. Yahudilere göre Armageddon Savaşı, Magedon tepesi etrafında ve Müslüman ordusunun İsrailoğullarına saldırmasıyla gerçekleşecektir. Siyonist Hristiyanlar bu inancın yanında, Süleyman Tapınağı’nın tekrar inşa edileceğine ve Hz. İsa’nın beyaz atıyla tapınaktan içeri gireceğine inanırlar. Süleyman Tapınağı’nın da inşa edilebilmesi için Müslümanların yenilmesi ve Mescid-i Aksa’nın yıkılması gerekmektedir.

Hristiyanlara göre Armageddon Savaşı’ndan az önce İsa Mesih gelecektir. Bu yüzden de Evanjelistler Tanrı’yı Kıyamet (Armageddon) Savaşı’na zorlamaktadır. Hristiyanlığın yayılmasında Türkler, onlara göre bir tehlike arz eder. Mesih’in gelişinin gecikmesi de Türkler yüzündendir. Mesih’in bir an önce gelmesi için Türkler ortadan kaldırılmalı, Tanrı kıyamete zorlanmalıdır.

Türkler yaşamları boyunca ne mağlubiyeti ne de esareti benimsemişlerdir. Türk denildiğinde İslam, İslam denildiğinde ise Türk akla gelmeye devam edecektir. Kurulan politikaları, oyunları bir bir bozacağız. Türklük ve İslamiyet bölünmez bir bütündür.

Günümüzde ülkemizin sınırları içerisinde hâlâ bu politikaları güden misyonerler vardır. Suriye sınırımızda dönen haince planlar, Güneydoğu sorunumuz hep bu fikriyatın eseridir. 

Elif Gökçe Demez

elimize aldığımız kitaplardan mıdır bilmem böyle sıkışmamız 
yoksa yine tekrara mı düştü cümlelerimiz 
diyalogları parantez içinde kurmayı alışkanlık hâline getirdim 
zira konuşmak bir 0 
sınıflarımız yan yana olsun üst üste olursa sınıf atlamak zor bu memlekette 
kast sistemine geçtiğimizden bihaber misin yoksa sen yine 
 
güncelerimizin konusu ayrı (ki benim yok) 
geçelim günceleri günler bizim için mesele 
geceler de olur aynı okun iki başı ikisi de 
 
sitelere sıkışmayalım (rezidans yapılmış karşı mahalleye) 
ne fark eder yapmıyoruz ki biz bale 
hiç fena olmazdı aslında şu papağana bir vale 
          (koy gitsin koylara göçelim otelleri güzel olur diye) 
 
geçmişe bakmak ne fenadır zira sinirlenir kendinden ibaretler 
          (marsta yaşam keşfedilmiş) 
zaten bize bura uygun değil 
Ekrem Müftüoğlu

Madun nedir? Madun, Hindistan’daki sömürgeci tarih yazımıyla ortaya çıkmış ötekilerin temsil sorunudur. Şöyle ki, Hindistan’daki kültür ve temsil çalışmaları ya emperyalist-İngiliz sömürüsünün tarih yazımına aittir ya da bu sömürüye karşı anti-emperyalist yazımın diskurunu benimseyerek öteki ve benlik temsili çalışılır. Çağdaş post kolonyalizm ise; Spivak’ın madun kavramı sayesinde bu iki kategorinin dışında kalmış, bu yüzden temsil edilemeyen, herhangi bir diskur ve tarih yazımına ait olmadığı için sesi çıkmayan, konuşamayan dışlanmışların adı, edebiyatı, kültürü haline gelmiştir. Ne sömürgeci tarih yazınını ne de ulusal yazımını kabul eden, aidiyetsiz ve dışlanmış ötekilerdir madunlar. Spivak, Derrida’nın Gramatoloji kitabının çevirmenidir, aynı zamanda kendisi de bir akademisyendir. Derrida ve post kolonyal bağlamda post yapısalcılık çalışırken, yani; yapının temsil ve anlam sorunsalını sömürgecilik çalışmaları üzerinden okurken, bir yandan da temsilin ikircikli doğası üzerine çalışıyor ve bu çalışmalarının sonucunda subaltern’den, Türkçeye madun, (günlük kullanım olarak beterin beteri) diye çevirebileceğimiz toplumun en alt basamağındaki insanlardan, kimliklerden bahsediyor. Hindistan’daki aşırı sert ve acımasız kast sistemi en alttakileri her türlü toplumsal, kültürel ve kurumsal yazımdan dışlayarak ötekileştirir. Böylelikle madun dediğimiz dışlanmışların temsil sorunu retorik bir soruyla dikkat çeker: Madun konuşabilir mi? Hiçbir yere, yazıma ve tarihselleştirici doktrine ait olamayanların sesi nasıl temsil edilecektir? Benzer şekilde, Kemalistler olarak aynı temsil sorunu paylaşıyoruz. Politik olarak doğrular, yanlışlar, tezler ve antitezler çoktan paylaşıldı. Bizler ne emperyalist yazımın parçasıyız ne de sahte anti emperyalizm ve batı karşıtlığının “yerli ve milli” cephesindeyiz. Ne demokratikleşme kisvesi altındaki gericilerle olan işbirliğinin ne de batı hayranlığının sömürge valisi tavrını benimsiyoruz. Ne Şam’ın şekeri ne Arabın yüzü diyoruz. Ne yazık ki hiçbir alanda temsil şansımız yok. Bir yandan modernite ve aydınlanma tarafını tutanlar neoliberalizmin kültürel programlarına biat ediyor; bir yandan ise neoliberalizmin ahlaki ve toplumsal erozyonunu eleştirenler yerli ve milli yozlaşma tarafını tutup, toksik bir doğuculuk diskurunu benimsiyor. Kemalistler olarak konumumuz müphem ve muğlak. Zemin kaygan ve uçurum dik. Bizler yeni madunlar olarak temsilimizi kaybettik. İlerleme ve özgürlüğün tarafı gösteri peygamberlerinin sahte kurtuluş marşlarını söylerken milli ve yerli cephe, akrabasına devlet yardımı alma peşinde. Yalnız bırakıldık. Siyasi arketiplerden bize uygun modeli seçmemiz bekleniyor, zira politik stereotiplerin öngörülebilir profili çoktan çıkarırdı ve hamleler bu profile göre planlandı. Kültür endüstrisi ise muhafazakar kanattan muhalif radikalizme kadar meta skalasını bu profiller üzerinden organize ederek herkesi kapsayacak devasa bir gösteri toplumu kurguluyor. Ilımlı ve konformist orta yolculardan radikal ve terörize sol gruplara ve dahası, neoliberal-muhafazakarlığın tasavvuf edebiyatına kadar her kimliğe göre şekillenen kültür üretimi; gösteri toplumunu çok boyutlu bir hiper gerçekliğe kavuşturuyor. Bir tek bizleri, hakikatin peşindeki kemalistleri kapsayamazlar. Bizler bu gösteri toplumundan dışlandık dostlarım, zira bizler sahte neoliberalizmin ve post truth çağının madunlarıyız. Hepimize kolay gelsin.

Helin YAZAN

Türkiye gazetecilik tarihinin en acı manşetlerinden biri atılacak bugün, “Anne lütfen ölme!” Annesi gözleri önünde katledilen 10 yaşındaki kızın annesine son cümlesiydi, “Anne lütfen ölme!” Kanlar içindeki annesinin feryadını tarif edebilecek söz bile bulamıyorum: “Ben ölmek istemiyorum.”

38 yaşındaki Emine Bulut, eski eşi tarafından, boğazı kesilerek katledildi. Meseleyi “alıştığımız” kadın cinayetlerinden ayrıştıran ise olayın 10 yaşındaki kızın gözleri önünde gerçekleşmesi oldu. Facianın hemen ardından çekilen kısa bir video kaydı internet üzerinde yayıldı, videoda boğazı kesilen Emine Bulut kanlar içinde feryat ediyor, “Ben ölmek istemiyorum!” diyor. Annesi için ne yapacağını bilmeyen kızcağız ise bağırıyor, “Anne lütfen ölme!”


Ne diyebilirim, böyle bir olay üzerine ne denebilir bilmiyorum. Hiçbir satır içimizdeki duyguları tarif etmeye yetmeyecek, bir çocuğun yaşadığı travmaya etki etmeyecek, vahşice katledilmiş bir kadını ise asla geri getirmeyecek. Hatta failin tutuklanması, en ağır cezaya çarptırılması bile bir anlam ifade etmeyecek.

Nazlı Uyanık 44 yaşındaydı, Zonguldak’ta büyütüp beslediği oğlu tarafından öldürüldü. Namus/töre cinayetiymiş.

Hacer Çetin, 36 yaşında İzmir’de öldürüldü. Fail, eski eşi. Sebep, barışma isteğini reddetmesi.

45 yaşındaki İpek Karakaya ise Tekirdağ’da öldürüldü. Onu da eşi öldürdü, onu aldattığından şüpheleniyormuş.

İstanbul’da tanıdığı bir erkeğin ilişki teklifini reddettiği için öldürülen Helin Palandöken ise yalnızca 17 yaşındaydı.

Yalova’da cinsel saldırıyla ölen Eylül ise 6 yaşındaydı daha 6!

Bu olaylar, daha yüzlercesi gibi 2017 yılında yaşandı. Görüldüğü üzere ne şehir fark ediyor ne yaş. 44 yaşındakinin öldürülmesinde de sebep etkili, 6 yaşındaki küçük meleğin öldürülmesinde de; “Kadın olması.” Birçoğu ise gündeme gelmiyor bile. Gazetelerde 3. sayfada vesikalık fotoğrafları ve birkaç satır metinle haberleri verilip geçiliyor.

Toplum sağlığı öyle bir halde ki, göz göze geldiğimiz herhangi birinden bile şüphelenir hâle geldik. Erkek arkadaşımızdan, eşimizden, ağabeyimizden, komşunun oğlundan, numaramızı verdiğimiz pizzacıdan, otobüste yan yana geldiğimiz adamdan bile çekiniyor, hatta korkuyoruz. Çünkü her an üzerimize saldırabilir, bizi taciz edebilir, tecavüze uğrayabiliriz. Tüm fertlerinin paranoyak olduğu bir toplum haline geldik neticede.

Peki tüm bunların perde arkasında yatanlar neler?

  • “Kız dediğin bu saatte dışarı mı çıkarmış?”
  • “Abin görürse öldürür ikimizi de kızım!”
  • “Sen kadınsın, susup oturacaksın!”
  • “Erkek o tabi yapacak.”
  • “Şöyle aslan gibi bir oğlum olsaydı keşke.”
  • “Akşam baban gelince görürsün sen!”

Ülkemizde Kadın Cinayetlerinin İstatistiğine Dair Bir Tablo

Bu cümleler her gün yüzlerce kez kuruluyor farkında mıyız? Erkek olmak özgürlük için yeterli görülüyor, kız olmak ise kısıtlanmaya. Babalar, abiler, eşler; şiddet uygulamak için, yayın kullanımla dayak atmak ve dövmek için yetkiye sahipler. Kim veriyor bu yetkiyi? Biz veriyoruz. Tam da yukarıda sözünü ettiğim cümlelerle. 22 yaşındayım, şu cümleyi o kadar çok duyuyorum ki, “Bu saatte dışarıda ne işin var senin?”

Artık o kadar sert kalıplar haline gelmiş ki; kadınlar akşam dışarı çıkamaz, bir erkek yakını olduğu kadınlar üzerinde söz sahibidir, kadınlar çalışmaz, kadının kıyafetindeki en ufak görünür nokta veya en ufak bir hareketi erkeği ona cinsel saldırıya haklı kılar, erkek yayıla yayıla oturabilir ama kadın bacak bacak üstüne dahi atamaz.

“Beni tahrik etti.”

“E o da öyle giyinmeseymiş canım!”

“Hak etmiş!”


Ülkemin ve yaşadığım dünyanın geleceği adına bin bir türlü umut taşıyan bir insandım, fakat benim bile ümitsizliğim baskın geliyor yaşananları gördükçe. Her an başıma bir şey gelebileceğini düşünmeden edemiyorum. Yolda yürürken arada bir arkama dönüp bakıyorum takip ediliyor muyum diye. Biriyle hayatımı birleştirmek üzerine düşünürken, acaba diyorum evleneceğim kişi bana zarar verir mi.

Bu kadın erkek eşitliği ile ilgili değil, kadına değer verilmesiyle ilgili bir konu. Kadınla erkeğin eşit değil, farklı fıtratlarda yaratıldığı, âdil olmaları gerektiğine inanıyorum. Pozitif ayrımcılığı -yanlış tutumlar müstesna- ve toplumsal cinsiyet adaletini savunuyorum, destekliyorum.

Muhsin Başkan’ın gençlik yıllarında kürsüde söylediği bir söz var, sık sık hatırlatıyorum kendime: “Şayet nefes alıp verecek kadar ayakta isek, konuşabiliyorsak; Allah’ın emaneti bedenlerimizi, aslımızı, gönlümüzü seferber edip; bu gidişe dur demeye mecburuz.” Toplumumuzu içerisine düştüğü bu rezil durumdan kurtarmalıyız arkadaşlar. Anne baba olurken, çocuk yetiştirirken; onun bir ferdi olacağı toplum için endişe duymalıyız. İnsanlara önce insan oldukları için saygı duymayı öğretmeliyiz.

Rica ediyorum elimizden ne geliyorsa yapalım bu konuda. Yalvarıyorum toplumumuzun bilinçlenmesi ve bu olayların daha fazla yaşanmaması için harekete geçelim. Lütfen bir iki cümle söyleyip, siyah fotoğraf paylaşıp iki gün sonra unutmayalım.

Dilerim o 10 yaşındaki kızcağız ve mağdur olan tüm kızlar ve kadınlar yaşadıkları travmaları atlatıp yaşama bağlanabilirler yeniden. Dilerim hukuk sistemimiz daha caydırıcı şekilde uygulanabilir. Dilerim bir gün geceleri sokağa çıkarken tedirgin olmadığımız bir ülkemiz olabilir. Dilerim birbirimize biraz daha saygı duyabiliriz. Dilerim insanlar içimizdeki bu vahşete daha fazla kurban gitmezler.

İlk yazımın bu konuya dair olmasını inanın hiç istemezdim. Kafamda birçok fikir ve konu vardı. Fakat yazmasam çıldıracaktım. Bu yazı da benim çığlığım olsun. Çünkü ben de ölmek istemiyorum.

Fatma Kutlu