Bir anlatı, bir öykü insanı ne kadar içine çekiyor, ne kadar hikâyenin içinde hissettiriyorsa bırakacağı tesir de yine o kadar fazla olur. Fakat hiçbir anlatı, insanı gözle görülenden ve maruz kalınandan daha fazla etkileyemez. Bu yüzdendir ki yaşadığımız küçük acılar bize her zaman yaşamadığımız büyük acılardan daha ağır gelir. Nitekim büyük aktivistlerin çoğu, yaşadıkları haksızlıkların ertesinde çıktıkları hak arayışının sonucunda aktivist olmuşlardır.

Emine Bulut cinayetinin, haftada en az bir kere gördüğümüz “kadın cinayeti” başlıklı haberlerden farkı da işte tam olarak buydu. Maalesef birçok kadın benzer vahşetlere maruz kalarak can veriyor ancak biz bu dramın boyutunu okuduğumuz haber yazısında yeteri kadar idrak edemiyoruz. Başta söylediğim gibi, bize tesiri de Emine Bulut cinayetinin tesirinin yarısı kadar bile olmuyor. Kendi adıma konuşacak olursam Emine Bulut’un cinayet vakasını gördükten sonraki iki gün içinde üç kadın cinayeti haberi daha okudum.

Yine okuduğum bir haberde kadın cinayetlerinin her geçtiğimiz sene inanılmaz bir şekilde artış gösterdiğiyle alakalıydı. Diğer cinayet vakalarından “katletmek” hususu dışında tamamıyla ayrı tutmamız gereken kadın cinayetlerine engel olamadığımız; tam aksine bir kadını öldüren, geride kalanları da birer “yaşayan ölü” haline getiren bu vahşetlerin artmasına sebep olduğumuz gerçeği de bir parça vicdana sahip herkesin suratına bir tokat gibi çarpmaktadır.

Bu denli hassas konu ve zamanlarda ne söylediğimize, nasıl söylediğimize ve ne zaman söylediğimize bilhassa dikkat etmeliyiz. Nitekim yapacağımız en ufak bir sürç-ü lisân ne istediğimizin, neye karşı olduğumuzun ve neyi savunduğumuzun yanlış anlaşılmasına sebep olabilir. Çünkü toplumlar -daha doğrusu gelişme evresini tamamlayamamış toplumlar- bu tarz durumlarda her zaman bir suçlu veya suçlu topluluğu bulmak ve ona yüklenmek, bu sayede vicdanını rahatlatmak ister. Sesi gür çıkan birileri de bu durumlarda rüzgarın estiği yöne doğru bu toplumun öncülüğünü yapar hatta hedef gösterir.

Kendini geliştirmeyi ve topluma faydalı olmayı sadece birilerine öğüt verirken aklına getiren bir topluma, inandığı dinin mülk ve varlık hakkındaki tutumunu bilmezken, “Kadınlar size Allah’ın emanetidir.” dendiği zaman karşılığında kadınların bir birey olduğunu reddetmek, daha da kötüsü kadın cinayetlerinin bu düşüncenin sonucu olduğu suçlamasıyla karşı karşıya kalmak işten bile değil. Hele ki ortada birçok “gür sesli menfaatperest” varken.

Peki, kim bu “gür sesli menfaatperestler”?

İşte onlar bizim kadın cinayetleri dahil birçok sorunu çözemememizin bence asıl müsebbipleri diyerek, aynı onlar gibi suçu birilerine iterek vicdanımı rahatlatmanın peşindeyim. Ama en azından hep beraber kahrolmamız gereken bir zamanda “Nasıl çözebilir, nasıl çözümün bir parçası olabilirim?” yerine “Nasıl siyasi çıkar elde ederim?” diye düşünen insanlardan daha az suçlu olduğumu iddia edebilirim. Niye mi? Çünkü birçok sebebi ve kıstası olan kadına şiddet ve kadın cinayetlerini tek bir nedene indirgeyerek diğer nedenlerin göz ardı edilmesine sebebiyet vermiyorum da ondan. Doğruyu söylemek ile doğruyu konjonktüre uyduğu müddetçe söylemek arasında en az doğru söylemek ve yalan söylemek arasında olduğu kadar büyük bir fark var.

Gür sesli menfaatperestlerin bu seferki hedefi “Kadınlar size Allah’ın emanetidir.” hadisi ve İslam dini. Nedeni ise kadınların Allah’ın emaneti olduğunu düşünmenin erkeği kadının sahibi gören anlayışı destekler nitelikte olmasıymış. Soruyorum; biri üzerine emanet olan şeyin nasıl sahibi olabilir? Bu cümleden bu anlam nasıl çıkar? Emanete gözü gibi bakmamak bile emanete hıyanet diye adlandırılırken, bir kadını öldürmek nasıl bu düşüncenin eseri olabilir?

Soranlar olacaktır; neden kadınlar erkeklere emanet edildi de erkekler kadınlara emanet edilmedi? İslam dininin peygamberi bu sözüyle kadınları aciz ve aşağı olarak görüyor olmaz mı? Ancak bu sorular en fazla pozitif ayrımcılıkla itham edilebilecek bir cümle için çok zorlama olur. Hazreti Peygamber’in bu sözü neden söylediğini düşünmek lazım. Veda Hutbesi’nin yapıldığı yıl Miladi takvime göre 632 yılı. Arap yarımadasında kadınların yaşama hakkının bile olmadığı, eşlerinin ya da babalarının inisiyatifi ile yaşama hakkına sahip olduğu bir dönemde bu cümle ancak kadınlara zarar verilmemesi için söylenmiş olabilir.

Kaldı ki İslam dinine göre insanın öz canı dahi kendisine emanet verilmiştir. Canlı ve cansız, var olan her şey Allah’ın emanetidir. Konuk bulunduğumuz bir yerde bize tahsis edilen herhangi bir nesneyi dilediğimiz şekilde kullanamadığımız gibi Tanrının bize emanet ettiği hiçbir şey üzerinde de sahiplik iddiamız olamaz. Kendi canına kıymanın en büyük günahlardan biri olmasının sebebi de yine budur. “Kim bir kimseyi öldürürse bütün insanları öldürmüş gibi olur. “Kim de bir can kurtarırsa bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur.” diyen bir dini, insanları cinayete eğilimli hâle getirmekle suçlamak akıl kârı olmayacağı gibi, “Kadınlar sizin malınız değil, Tanrının emrettiğinin aksine kadınlara istediğiniz şekilde davranamazsınız.” anlamına gelen bir cümleye ve sahibine de bu ithamlarda bulunmak inançlı veya inançsız olmak fark etmeksizin akl-ı selim olan hiçbir insanın yapacağı bir iş değildir.

Kadın cinayetlerinin ekonomik refah, eğitim düzeyi, toplumsal terbiyedeki yanlış tutumlar, eğitimin yetersizliği, başkalarının hakkına saygı duymamak, psikolojik bozukluklar, cezaların caydırıcı olmaması, yargının bağımsız olmaması, hukukun hakkıyla işlenmemesi gibi başlıca nedenleri ile uğraşmak varken; siyasi çıkar elde etmek ya da vicdan rahatlatmak için suçu bir kesime itmeye çalışmak çözümü güçleştirdiği, geciktirdiği ve bu denli hassas ve önemli konularda çıkar güttüğü için son derece alçakça bir tutumdur.

Gerçekten bir şeyler yapmak isteyen varsa kapısının önünü süpürmekle başlayabilir. Yazımı o tartışılan cümlenin tamamıyla bitirmek istiyorum;

“Kadınların hukukunu gözetmenizi ve bu hususta Allah’tan korkmanızı tavsiye ederim. Kadınlar size Allah’ın emanetidir.”






*Bir posta katarı gibi simsiyah dumanlar çökerek

Bazan gelmesi beklenen bazan ansızın çıkagelen

Haberler bilirim mektuplar bilirim.

Yakamozun buruk seyrinde usul usul yağan yağmurun tıpırtıları içinde demlenen çayın keyfini hep birlikte çıkarıyorlardı. Çay bardağının boşalmasını fırsat bilen kadın, müsade buyurarak evi terketti. Kendisini eskisi kadar iyi hissetmiyordu. Belirsizliğe her gün düşler giydiriyor, umutlar yedirip, keder kusuyordu. Beklemek mefhumunun fazlası şirkti belki de, zamanın insanın zoruna gitmesinden mütevellit. Kadın farkına varmadan da olsa hayatını tarumar etmemek adına bu çileli bekleyişe katlanmıştı. Nihayet ki gelecek gün ağardığında hasrete veda edeceklerdi. Şairin de dediği gibi “Ne görsem ötesinde hasret çektiğim diyor/ Kavuşmak nasıl olmaz mademki ayrılık var?”

Evine girdi, içi içine sığmıyordu. Bir çiftçinin hasadı beklemesi gibi güneş toplamayı bekliyordu. Evin dar koridorunda hızlı fakat bir o kadar efkârlı voltalar atıyordu. Nişanlısını aylar sonra görecek olmanın verdiği huzuru, lise zamanlarında uzun süren ayrılıktan sonra baba ocağını ziyarete gideceği sabahın akşamında da hissederdi. Nişanlısına yorgun görünmek istemedi. Camın önünde bir süre kaldı. Caddedeki serserilerin sokağı bekleyişini, karşı kaldırımdaki fırıncı çırağının fırındaki ekmekleri bekleyişini, tramvay durağında otogara ulaşmak üzere bekleyen yolcuların bekleyişlerini gördü. Hayatların beklenti ve umutlardan ibaret seyrettiğini, beklemesi gerekmeyenlerin yaşamdan kopuk yaşadıklarını düşündü. Uykusu geldiğini fark etti, düşler içinde yatağa uzandı.

Sabahın ilk saatlerinde bir grup asker mücadeleden henüz dönmüştü. Kazak komutan Abzal, içtima alanında askerlik mesleğinin verdiği ciddiyetle kayaları andıran duruşta bekliyordu. Gözlerindeki korku bir babanın evladını askere göndermesi gibi, göçmen kuş sürüsünün ülkeyi terk etmesi gibiydi. Bıçkın bir asker olan komutan içtimada Gündoğdu isimli Türkmen’in olmadığını farketti ve onun en yakın arkadaşlarından Kırımlı Sedat’ın bir adım öne çıkmasını emretti. Komutanın gözlerindeki korku, yerini köklü ve sanki yıllanmış bir mateme bırakıyordu. Gündoğdu disiplinli bir askerdi, izinsiz bir yere kıpırdamazdı. Bir adım öne çıkan Sedat yüzünü eğdi, gözlerini kapadı. Vücudu olabildiğine titriyordu. Uzun süre sessizlik devam etti. Komutan yılların verdiği tecrübeyle söze atıldı:

-Arkadaşınızı toprağa mı emanet ettiniz evlat?

Sedat toprağa küfürler yağdırarak başını salladı. Gözyaşlarının sebebinin Gündoğdu’nun evini yıktığını yüreğinin en derinlerinde hissetti. Komutan kısa bir süre sessiz kalsa da lafı tekrar diline aldı:

-Bu vahim durumun sizler için ne elem şey olduğunu biliyorum. Tanrı Gündoğdu’yu bağışlasın, bu haberi ailesine duyurmak Sedat’ın borcudur. Ailesine bir mektup yaz oğlum. Acılarını paylaştığımızı, onları buraya getirmek için gereken ulaşım olanaklarını en kısa zamanda hazır edeceğimizi bildir.

Sedat ellerini yüzüne götürdü, konuşmak ve görmek istememesi tabiiydi, komutan onun bu hâlini en iyi anlayandı. Sedat hemen bir mektup ile durumu bildirdi. Mektup sanki mürekkeple değil de kurşunla yazılmış gibi ağırdı. Birkaç cümleden oluşan mektubu düzinelerce sayfa anlatmaya yetmeyecekti.

*Erdem Bayazıt’ın “Sana,bana, vatanıma, ülkemin insanlarına dair” şiirinden alıntıdır.

3oeksi adlı projeye geçen sene sosyal medya üzerinden ufak ufak denemeye başladığım seyahat yazılarımla dahil olacağım. Ben tabii bu yazıların herhangi bir gezi yazısından farklı ve bu mecradakilerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Çünkü bu yazılar turizm camiasında alışılagelen teorik bilgiden, akademik bakış açısından yoksun, tabiri caizse karadüzen anlatıcıların yahut kolejde okumuş, yalıda büyümüş, dertsiz, tasasız, yapmacık söylemlere sahip kişilerin kaleminden çıkmayacak. Bu yazılar; ebediyete göçtükten sonra kaç kişi tarafından hatırlanacağını umursayan, bilime, insanlığa, Türklüğe ufak da olsa katkıda bulunma gayesi güden milliyetçi bir Anadolu genci tarafından yazılacak.

Turizm fakültesinden yeni mezun olmuş bir turist rehberi adayı olarak öğrencilik hayatımda, içerisinde çalışma ve eğitimi kapsayan bazı seyahat fırsatlarına ulaşma şansım oldu. Bu fırsatlar yoğun çaba ve emeğin sonucunda geldiği için kıymetini bildim ve onlardan yararlanabildiğim kadar yararlanmayı kendime görev addettim. Seyahatlerimi genellikle eğlenceden uzak, öğrenmeye ise olabildiğince yakın planladım. Çünkü bir Türk evladı olarak, ellerin yaptıklarının iki katını yapmakla yükümlü olduğumun bilincindeydim. Biz, otuz yaş altı gençler, dünyayı tanıma konusunda pek şanslı olmayan bir neslin yetiştirdiği evlatlarız. Şu halde, elimize bu konuda fırsatlar geçiyorsa bunları en iyi şekilde değerlendirmek bizleri yetiştiren ve bizlerin yetiştireceği nesillere olan yegane borcumuzdur.

Toplum olarak birçok alanda dünya ülkelerinin gerisinde kaldığımız su götürmez bir gerçek. Bu gerçeği kabullenip kendi yağımızda kavrulma fikri bana veya herhangi bir Türk milliyetçisi gence yakışmazdı. Bizim bilgiye aç bir nesil olmamız lazım ki yarınlara etkimiz olabilsin. Deneyim ve düşünce birikimimizden aydın bir nesil türetelim ve bu şekilde muasır medeniyetlerin bayrak taşıyıcısı olabilelim.

Bu düşünceler çerçevesinde, Türk milliyetçisi gençler olarak sosyal hayatın her alanında bulunmamız gerektiğini düşünüyorum. Tek tip insanlar değil, aynı ülkü uğruna yaşayan farklı insanlar olmalıyız. Yöneldiğimiz farklı alanlarda başarılı ve söz sahibi kimseler olmalıyız. Ancak bu yolla çağdaş, bilinçli, kültürlü ve donanımlı kişiler olabiliriz.

Seyahat…

Bugüne kadar gerçekleştirmiş olduğum seyahatlerden çok şey öğrendim. Her seyahatimin sonunda kendimi bir kitap bitirmiş yahut bir eğitimi tamamlamış gibi hissettim. Şüphesiz bunun altında yatan şey kendimce geliştirmiş olduğum seyahat metoduydu. Gerek meraklı olmam, gerek akademik alanım olduğu için bu iş benim için oldukça keyif vericiydi.

Şimdi bu konuda edindiğim tecrübelerden yola çıkarak kendimce nasıl seyahat edilmesi gerektiğini yazacağım.

Öncelikle ”Çok okuyan mı bilir, çok gezen mi?” sorusuyla giriş yapalım. Benim bu soruya cevabım verilen iki seçenekten çok daha fazla.

Okuyun, Gezin, Dinleyin, Gözlemleyin, Düşünün, Hayata Karışın ve Hissedin!

Rota Oluşturma:

Yola çıkmaya hazırlanıyorsunuz. İlk yapmanız gereken,ziyaret edeceğiniz yerleri belirleyip ilgi alanınıza, bütçenize ve zamanınıza göre bir rota oluşturmak. Hazırladığınız rotayı ulaşım imkanlarını da göz önünde bulundurarak revize etmenizi tavsiye ederim. Rotanızda her zaman yedek ve fazladan alternatifler de bulunsun ki karşılaşacağınız herhangi bir sorunda veya zaman artımında yapabileceğiniz bir alternatifiniz olsun. Bu süreçte elinizde mutlaka bir harita olsun ve gitmeden önce o haritaya bakarak şehrin veya bölgenin genel yapısını çözmeye çalışın, kalacağınız yerin konumunu ezberlemeye çalışın.

Ziyaret edeceğiniz yerleri belirlerken ilgi alanlarınız dışına da çıkmaya çalışın. Diyelim ki mühendissiniz. Sadece havacılık, tren, makine vs. müzeleriyle kendinizi sınırlamayın. Doğa tarihi müzesini de, bir kişiye atfedilmiş müzeleri de, sanat galerilerini de mutlaka görün. Bu, belki de o güne kadar farkına varmadığınız ilgi alanlarınızı ortaya çıkaracaktır.

Bilgi Toplama:

Belirlediğiniz rota uyarınca ziyaret edeceğiniz noktaların genel tarihi hakkında bilgi toplayın, fotoğraflarını inceleyin ve kısa notlar tutun. Herhangi bir sorunla karşılaşma riskini en aza indirmek için daha önce buraları ziyaret edenlerin yazmış olduğu blog yazılarını okumanızı, varsa burayla ilgili çekilmiş videoları izlemenizi tavsiye ederim.

Gideceğiniz yerde Türk izlerini arayın. Büyük bir milletin evlatları olarak dünyanın herhangi bir yerinde kendinize ait şeylerle karşılaşabilirsiniz. Örneğin Washington D.C’de bir Atatürk heykeli görebilirsiniz. Letonya’nın kasabadan hallice bir şehri Cesis’te Plevne savaşında esir düşüp hayatlarını orada kaybeden Türk erlerin mezarını ziyaret edebilirsiniz (ediniz!) yahut Litvanya’nın Trakey şehrinde Karay Türkleri ve Kırım Tatarlarının izlerine rastlayabilir, bir güzel Karay yemeği olan “kıbın” yiyip dönebilirsiniz. Buna dair örnekler elbette çoğaltılabilir.

“Letonya / Cesis Türk Erleri Mezarlığı — 2018”

Konaklama Seçimi:

Konaklama seçimi bir seyahatin en önemli aşamalarından biridir. Özellikle otuz yaş altı bir gezginseniz bütçeniz ne olursa olsun bir hostelde kalmanızı tavsiye ederim. Otuz yaş üstü ihtiyarlar için konfor alanının dışına çıkmak haliyle biraz daha zor olacağından otelde konaklamayı tavsiye ederim. Hosteller minimum düzeyde konfor sunar fakat ucuz ve sosyalleşme imkanı sunduğundan tavsiye ediyorum. İnsanları inceleyerek, öğrenme deneyiminizi daha da kaliteli bir hale getirebilirsiniz.

Burada tabii ne tür bir gezgin olduğunuz da önemli. Benim tavsiyem, seyahatinize tek başınıza çıkmanız ve yanınızda sadece ihtiyacınız kadar eşya bulundurmanız, hatta mümkünse tek bir sırt çantasına tüm ihtiyaçlarınızı sığdırabilmeniz. Bu şekilde hareket kabiliyetiniz yüksek olacağından zamanı daha verimli kullanacak ayrıca tek başınıza olduğunuz için düşünmeye, net bir biçimde gözlemlemeye ve yorumlamaya bolca fırsatınız olacaktır. Tabii ki arkadaşlarla seyahat etmenin tadı başkadır fakat yukarıda bahsettiğim çerçeveler göz önünde bulundurulduğunda öğrenme amaçlı bir gezi için tavsiye verdiğim unutulmamalıdır. Tek başınıza gezmek özgüven patlamasına da sebebiyet verir. Bu da bir insanın kendi kabuğunu kırmasındaki ilk adımdır. Sınırlarınızı zorlamaktan çekinmeyin!

Sosyalleşmek:

Yalnız gezmek sosyalleşme konusunda da avantajlıdır. Tek başınıza olduğunuz için yabancılarla tanışmada daha rahat davranırsınız. Gittiğiniz yerlerde yerlilerle tanışmak orayı daha iyi kavramanıza çok büyük katkı sağlar. Hatta bunu seyahat planınızın asıl hedeflerinden biri haline getirmenizi tavsiye ederim. Farklı kültürlerde yetişmiş yeni insanlar dünyaya bakış açınızı değiştireceği gibi yabancılar hakkındaki sahip olduğunuz muhtemel ön yargıları da yıkacaktır. Bu yolla çok iyi arkadaşlık ilişkileri de kurabilirsiniz. Asla çekinmeyin ve konuşun. Girişken olun. Onlar üzerinde bırakacağınız olumlu herhangi bir algı da ülkemiz adına çok önemli bir katkı olacaktır. Şunlara Orta Doğu’lu olmadığımızı göstermenin vakti gelmedi mi sizce de?

İnceleyin:

Dağı inceleyin, taşı inceleyin, geceyi ve gündüzü inceleyin, şehirleri inceleyin, mimariyi inceleyin, yolları inceleyin, kaldırımları inceleyin, insanları inceleyin, marketlere girin, parklarda oturun, sorular sorun. Sadece bakmayın yahut fotoğraf çekip geçmeyin. Anlamlandırmaya çalışın. Farklılıkları sezmeye çalışın. Karşılaştırmalar yapın. Mesela bisiklet yollarına odaklanın zira bisikletliye verilen değere bakarak bir ülkenin medeniyet seviyesi hakkında bilgi edinebilirsiniz. Gelişmiş ülkede bisiklet vardır! Trafiği inceleyin. Toplumun ne kadar hoşgörülü ve saygılı olduğunu, insana ne kadar değer verildiğini karşıdan karşıya geçerken anlamanız mümkündür. Yorumlayın! Bu, düşüncenizi geliştireceği gibi hayata dair beklentilerinizi ve standartlarınızı da yükseltecektir. Azla yetinen olmamalıyız.

“Vistül Nehri / Varşova — 2018”

Hissedin:

Diyelim ki tarihi bir mekanı ziyaret ediyorsunuz. Kendinizi mekanın büyüsüne kaptırın. O mekan hangi çağa aitse kendinizi bir an orada hissedin. Takın kulaklığınızı ve ortamla uyumlu bir müzik dinleyin. Unutmayın, bir yerde kendinizi ritmine kaptırarak dinlediğiniz bir müziği daha sonra tekrar duyduğunuzda kendinizi yine oradaymış gibi hissedersiniz (bunun bilimsel açıklamasını nörobilimci arkadaşlara bırakıyorum) Diyelim ki bir Orta Çağ kalesindesiniz. Kendinizi oraya adapte etmeye çalışın. Zamanında orada olan yaşamı zihninizde canlandırmayı deneyin ve kendinizi de o hayatın bir parçasıymış gibi hayal edin. (Örneğin, Age of Empires oynayan arkadaşlar bu işi kolaylıkla yapabileceklerdir 🙂

Seyahatlerinize yeterince zaman ayırdığınızdan emin olun. Kısa süreli bir turda bu dediklerimi yapmanız pek mümkün değil. Bir şehri sırf görmek için değil orayı öğrenmek için çabalayın. Daha fazla Instagram şovmenine ihtiyacımız yok.

Bisiklet kiralama şansınız varsa mutlaka kiralayın. Böylece trafiğe karışıp, yukarıda da bahsettiğim gibi sosyal hayata dair daha iyi yorumlama yapabilirsiniz. Ayrıca bisiklet kiralamak erişim alanınızı genişleteceğinden daha fazla yer görebilirsiniz.

Gezi alanınızı sadece turistik bölgelerle sınırlı tutmayın. Halkın yaşam alanlarına, mahallelere girin. Zengin semti de yoksul semti de iyice inceleyin. Örneğin bu, gelir eşitsizliğini yorumlamanıza yardımcı olur.

Seyahatiniz süresince yanınızda mutlaka bir kitap bulundurun. Bir kitabı farklı yerlerde okumanın da güzel bir anısı olacağına inanıyorum. Şahsen ben yanımda bir şiir kitabı taşımaya özen gösteririm.

“Maskavas Dārzs / Riga — 2018”

Kendinize gittiğiniz yerleri simgeleyecek şeylerden bir koleksiyon yapabilirsiniz. Ben gittiğim yerin en popüler gazetesini almayı tercih ediyorum. Bu gazeteleri anlamasam da fotoğraflardan yola çıkarak ülkenin o dönemdeki gündemini az çok anlayabiliyorum.

Telefonunuzun hafızasını boşaltmış şekilde gidin ve oradan dolu bir şekilde dönün. Şu an bu yazıyı yazmama ve gelecekte yazacağım yazılara kaynak olan şey çektiğim sayısız fotoğraf ve kendi kendime konuştuğum birkaç videodur. Bunlar geçmişi hatırlamada size yardımcı olacak şeylerdir.

Son olarak, gezinize biraz neşe katmanızı tavsiye ederim. Unutmayın, keyifle yaptığınız her şey yanınıza kar kalacak, gelecekte çok daha iyi anımsayacağınız anılar olacak.

Seyahatinizi öğrenme gayesiyle hazırlayıp ufkunuzu genişletin, kendinizi yetiştirin ve farklı dünyaların da olabileceğinin farkına varın. Varın ki; siyasi sınırlarıyla, dağlarıyla, dereleriyle değil; feyzi ile, ümranı ile, kalemi ile, sanatı ile yeni bir vatan çizip ortaya çıkarabilelim!

Atasının belinden, anasının rahminden dünyaya düştüğü ilk andan itibaren göç eder Türk. Toprakla, iklimle, ihtiyaçla, düşmanla olan mücadele göçlerinin yerini yaylak-kışlak göçleri almıştır zamanla. Koyaklar aşılmış, dereler geçilmiş, bozkırlar ezilmiş, nicesi ölmüş, pek çoğu doğmuş, kimisi yürümüş, bazısı akınlamış ama hep toprak arşınlanmış. At yoldaşı, it koruyucusu, kurt yolbaşçısı, evdeşi güneşi, güneşi tuğu olmuş. Göçmüş Türk, durmadan bin yıllar, türlü yollar aşmış. Anlatmış Türk, sürekli anlatmış, kavgasından yazamamış, bir soluk alınca kitabelerini dikmiş sonsuz olsun diye. Peki başka? Dedik ya yazmamış, yazamamış. Bu dünya göçü, medeniyet tekamülünde eksik bir yer bırakmış: yazı. Ama anlatmış, öykünmeden öykülemiş, destanlaşmış, Dede’m Korkut’lanmış. Yazı gediğini söz büyüsü ile tıkamış.

Ya şimdi? Hala göçüyor Türk, otobüste evden işe, işten eve, okula, gezmeye, kanepeden kanepeye yükü TV kumandası, ağzından uyuklarken akan akıntısı. Göçüyor hala Türk, yürüdüğü sokaktan, sigarasıyla balkondan, çantasıyla pazardan, cumaları namazdan geçiyor. Bu göçlerde hep bir şeyler yaşıyor, anlatıyor, gülüyor, güldürüyor, hüzünlendiriyor, ağlıyor, ağlatıyor ama yazmıyor. Yazmak külfetli geliyor, göçü durur diye korkuyor belki de.

Türk, romanla yaşamıyor, hayatı roman ama öyküyle yaşıyor, her anı öykü. Yazılmayınca hatırda kalışı da uzun sürmüyor. “Aaa ya şey vardı, hani siz maça gitmişsiniz de bir şey olmuş, top mu yarılmış, hakem mi kovalanmış, ofsayt mı kalkmış, forvet mi lazımmış, neydi? Tüh hatırlayamadım anlatsana” anlatıcı da hatırlayamıyor çoğu zaman, her defasında ya abartı ekleniyor ya eksik kalıyor. Halbuki yazsa, bilgisayara yazsa, kağıda yazsa, günlük tutsa, hiç olmadı imkansızlık içinde imkan yaratan atası gibi taşa yazsa, yazsa kalacak, edebiyat gelişecek, kültür gelişecek, kendisi gelişecek, tarih gelişecek yani geleceğin geçmişi şekillenecek. Daha çok bilinecek, unutulmayacak.

Birey değişiyor, toplum, dünya değişiyor. Haliyle Türk, bunlardan ayrı değil o da değişiyor. Ruh da değişiyor, daha bir pırıl pırıllaşıyor, bu parıldayan neslin kuvvetli bir kalemi var. Dergiler çıkıyor, makaleler, şiirler, öyküler… Ancak anlatı kabiliyeti çokluğuna nazaran, yazın alanında hala çok eksiğiz. Utanıyor ya da üşeniyoruz. Bence üşeniyoruz. Türk’e bir kaç yüzyıldır yapışan bu tembellik “hasletini” üzerimizden atmakta güçlük çekiyoruz, özellikle ürün ortaya koymada.

Öykünmeden öykülemek gerek, Rus’a, Alman’a, İngiliz’e ya da başka birine öykünmeden. Türk’ün dili kuvvetli, haznesi geniş, hafızası taze, değerlendirmek gerek, yazmak gerek, nesle aktarmak, tarihe bırakmak. Oysa hepimizin ne kadar çok anlatacak öyküsü var, düşüncesi, üzüntüsü, eleştirisi, haykırışı yaşadığı ya da yaşamak istediği, yaşamak istemediği ama kurguladığı yahut dinleyip etkilendiği ne çok şey.

Gülmek için, bilmek, öğrenmek için, öğretmek için hatta sevmek ve sevilmek için, biraz daha iddialı olayım; Türk, ‘olmak’ için yazmak zorunda. Evet olmak, var olmak, varlığını ölümsüzleştirmek… Tarihin başından, uzayın dahi bilinir olmaya başladığı bu çağa kadar kendine has öyküsü ile gelen Türk, bundan sonraki yolu da kendince gidecek ama bu yürüyüşü yazdıkça ses getirecek, yazdıkça daha çok bilinecek.

Yaşa, anlat, yaz arkadaş.

Üstte gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe Türk’ün öyküsü bitmez arkadaş!

Sen yaz!

Mustafa Oğuz BAYAT

Tanrım, biz zamanın çarmıhına nasıl gerildik

Tedrici gelen o tinsel hazzı

Tanrım ellerin midir unutturan

Çehresini her bakışta yineleyen o genç adamı.

Kargılar doldurdum kirpiklerime

Kolonyal şapkamla eğiliyorum önünde

dünya sömürgeler tarihine ekliyorum kendimi

Ve ben ellerinde kastanyetler çalan çıplak kadınların yazgısına eşlik ediyorum.

Kuzey denizlerinin kadınlarına çağrımdır

-ölmemek direnmektir-

Genç adamların bakışları öldürür.

 

Hilal BIÇAK

1_LYrwWp-GCJ9g3SSL8cj1zA

Herkes bilmez ama

Sevmek yol bazında

Altı yüz kilometreye eşittir

Ağız dolusu altı yüz kilometre

Issız bir yolda

Bir kadını dahi çıldırtır.

Serin bir gecede

Çiçekler bezeli ellere bulaşır

Kılıçları kınından

Şoförü yolundan çıkartır.

Sevmek yol bazında

Altı yüz kilometre uzunluğundaysa

Çiftçi tarlayı ömür boyu sürer

Tam tamına bir ömür boyu

Bir kadına bir adam dahi bekletir

Mektubuna “ömrün yarısı” dediği yerde

Ölen şaire de selam ekletir

Çünkü sevmek şair bazında

Üç yüz kilometre uzunluğundadır

Kimse bilmez

Sevmek yol bazında kelimelere denktir

Ve kelimeler dur durak bilmeden

Onu yaratanı tesbih eder

Ve bir hilalin ışığında bir derviş

Sükûnete yürür

“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla”

Çünkü sevmek teslim olmaktır Allah’a

Hep Allah’a…

Türk kimdir sorusuna yanıt ararken tanım sorunlarıyla karşı karşıya kalıız. Bunun yanına bir de kavram kargaşaları eklenir çünkü Türk aynı zamanda bir ırkın, etnisitenin, milletin, ulusun adıdır.

Türk bir ırkın adıdır. Irk, ortak atadan gelme esasına dayanır. Esasında biyolojik kalıtıma, fenotipe göre sınıflandırmadır. Irk kelimesi zaman içinde daha dar grupları ifade etmek için kullanılmaya başlandı. Beyaz ırk, sarı ırk, siyah ırk gibi genel ifadeler yerini Türk ırkı, Alman ırkı gibi özel ifadelere bıraktı.

Türk; etnik aidiyet belirtir, bir etnisitenin adıdır. Etnisite, ortak atadan gelen insanların aynı zamanda aynı kültürü taşımasıyla oluşur. Bu topluluktaki insanlar ortak mitolojiye, tarihe sahiptir. Yeme içmeleri, giyimleri, müzikleri benzerlik gösterir. Bu ortak kültür boylara (uruklara) göre farklılık gösterebilir.

Türk, millet adı belirtir. Millet doğuştan gelen özelliklerle değil kolektif irade beyanıyla ortaya çıkmıştır. Aynı soydan gelme şartı aranmazken, kültür ortaklığı şarttır.

Türk; bir ulus adıdır, vatandaşlıktır. Hukukî bir kimliktir. Vatandaşlıkta dil ve milliyet farkı gözetilmez. Türk vatandaşlığı, Türkiye Türklerine özel bir kimliktir. Örneğin Azerbaycanlılarla aynı milletten olmamıza rağmen Azerbaycanlılar Türk vatandaşı değildir. Bu kimlik anayasal bir durumdur. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 66. maddesi, Azerbaycan Cumhuriyeti Anayasasının 52. maddesi bu kimliği belirler.

Eğer Türklük tartışmaya açılacaksa bu dört farklı kavram üzerinden, farklı zeminlerde tartışmaya açılmalıdır. Aksi halde tartışmalarda doğru sonuca varılmaz ve verim alınmaz.

Her gencin kimliğinin oturmaya başladığı, birçok dostlarının ve büyüklerinin onun için endişelenmesine sebep olacak derecede karakteristik değişiklikler geçirdiği bir dönemi vardır. Bazı “nasipli gençlerin” gerçek nasihatçileri olurken, bazılarının ise gencin ikbali için doğru olanı asla düşünmeyen, sadece marka değeri yüksek bazı okullara öğrenci göndermeyi vazife edinmiş cahil rehber öğretmenleri vardır.

İşte, adı “sistem” konularak kör bir nefrete tabi tutulsa da onu değiştirmek, düzeltmek adına tek adım atılmayan bu kaos ortamından mucizeler yetiştiğini pek görmedik. Hem görsek bile, onlar “mucize”. Değil mi?

Bir ülkenin maarifi ne işe yarar? Her yıl eğitim görmesi gereken nesiller yetişir ve ülkenin kısa, orta, uzun vadeli plan ve hedeflerine göre ihtiyaç duyduğu meslek ve yetenek sahiplerinin yetiştirilmesi gerekmektedir. Bu anlayışa dayalı “gerçek bir sistem” dahilinde de sınav, sadece nesillerin doğru ve en verimli şekilde eğitimi için “temayüllerini ve temel yeteneklerini” görme yöntemi olabilir. Bir eleme vasıtası değil! Ancak ve ancak, böyle bir anlayışa dayalı bir eğitimin sürdüğü yerde gençler “kendini bulabilir” ve harikalar yaratabilir. Aksi halde, zaten -hepimizin malumu olan vakıa budur- nesiller yok oluyor. Az evvel zikrettiğim “mucizeler” de yurt dışına göç ediyorlar. Milli hisleri uğruna burada kalanlarının ise ideallerinin kenarından dahi geçemediğini biliyoruz.

Bir hakim olarak adalet peşinde koşarken ilkleri başarabilecek olan bir genç tıbbiyeye sürükleniyor ve mutsuz. Bir öğretmen olarak çok parlak gençlere kılavuzluk edebilecek olan bir genç kendini bir anda harbiyede buluyor ve ilanihaye yine mutsuz. Hangi lisans programını bitirdiği önemsiz olmak üzere bilumum Türk gençleri işsizlik yerine polisliği seçiyor ve akıbetleri yine mutsuzluk. Bunlar velev ki işlerinde başarısız olmasınlar yine de bu nesillerin ziyanıdır.

“Kimim ben? Hayatını, Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi.”

Hâsılı, nice nesillerin; ekseriyetin “mutlak doğruya” inandığı bu kaosun çelik dişlileri arasında ziyan olacağına, doğrunun da göreli olduğunun şuurunda bir nizamı ortaya çıkarmak için mücadele etmek sanırım en büyük kıymeti haiz ülkülerden biridir ve bu yolda yürümek isteyenler için öyle sanırım ki en isabetli şiar -Cemil Meriç’in tabiriyle- “fikir işçiliğidir”.