Ekrem MüftüoğluLise döneminde 3 sene Doç. Dr. Bahtiyar Aslan, Hüseyin Akın ve Cengizhan Orakçı hocalarımdan yazı ve şiir eğitimleri aldım. Marmara Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı bölümü 2. sınıf öğrencisiyim. Türk Edebiyatı Genç Sanat Dergisi’nde şiirlerimi, 30eksi.com’da ise şiir ve yazılarımı yayımlıyorum. Bunun yanında 30eksi.com’da editörlük görevi de yürütmekteyim.

Cengizhan SelçukYazar-karalar, blockchain girişimcisi, trader, gezgin, neyzen ve siber güvenlik meraklısı

Pazarlamanın evrelerine baktığımız zaman üretimden insana doğru bir eğilim olduğu görülmektedir. Üretime yönelik pazarlama ile başlayan serüven müşteriye yönelik pazarlamaya doğru değişim ve gelişim göstermiştir. Bunun en büyük sebeplerinden biri olarak küreselleşmeyi gösterebiliriz. Küreselleşmenin 90’lı yıllardan sonra büyük bir ivme kazanmasıyla birlikte pazarlama stratejileri de değişim göstermiştir. Küreselleşmenin bir getirisi olarak ele alacak olursak kitle iletişim araçlarının gelişmesiyle birlikte insanlararası etkileşimin artması insanların isteklerinin ve arzularının da birbirine benzemesine sebep olmuştur. Markalar da buradan yola çıkarak insanı merkezine alan pazarlama stratejileri içerisine girmiştir.

Antroposantrizm, felsefede insanı dünyanın merkezine koyma anlamına gelmektedir. İnsanın her şeyin merkezinde olduğunu öne süren bu yaklaşım evrendeki her şeyin insana ait olduğunu ya da evrendeki her şeyin insana hizmet etmek için var olduğunu savunur. Antroposantrizmi bir pazarlama yaklaşımı olarak ele alacak olursak; markaların yapmış olduğu çalışmaların hemen hemen hepsi müşteriyi merkeze alan, müşterinin kendisini iyi hissetmesini sağlayan, müşterinin pazarlamış oldukları ürüne ilgisi olmasa dahi ilgisi varmış gibi hissetmesini sağlayan çalışmalardır. Bu çalışmalar sonucunda markaların insanlar üzerinde bırakmış oldukları etki bir sonraki satışlarını da olumlu yönde etkilemektedir. Sosyolojik çalışmalar ve araştırmalar yapmadan bir pazarlama stratejisi geliştirilemeyeceğinin en güzel örneklerinden biri olarak insanların istek ve duygularının değişmesine paralel olarak markaların da buna uygun yeni ve insanların duygularını okşayan, onları memnun etmekten öte tatmin etmek için çalışmalar yapmasıdır. Müşterilerin üzerinde her zaman fobik nevroz etkiler bulunmaktadır. Bir marka müşterisinin satmış olduğu ürün ya da hizmete karşı fobik nevroz etkiler altında kalmaması için hem müşteriyi doğru yönlendirmeli hem de müşteriye satmak istediği ürün ya da hizmeti onu mutlu edecek şekilde pazarlamalıdır.

Müşteri memnuniyetinin markalar için vazgeçilmez olduğunu ve yine buna paralel olarak müşterinin her geçen gün daha fazla bilgilendiğini ve bilinçlendiğini ele alacak olursak; markaların tamamı kendi çemberi içerisinde bulunan müşterilerini kaybetmemek adına onları merkez alan, onların istek ve arzularını karşılayan ürünler, bu ürünleri onlara satabilmek için de müşteri kitlesine uygun pazarlama stratejileri geliştirmesi zorunlu bir hal almıştır. Kendi müşterilerini tanımayan, onların istek ve arzularını karşılayamayan markaların günümüzde ömrünün çok da uzun olduğunu düşünmemekteyim. Kendi müşterilerini tanımak adına birçok markanın müşteri kitlesine özel veritabanları oluşturduğunu ve bu veritabanları sayesinde hem müşterilerini daha iyi tanıdığını hem de olası müşterilere dair isteklerin tahmin edildiği bilinmektedir. Enformasyon sistemlerinin öneminin her geçen gün artıyor olması insanı daha fazla merkeze alan yaklaşımları da beraberinde getirmektedir.

Markalar, antroposantrik yaklaşımlarını ilerleterek kendi müşteri kitleleri içinde müşteri kontrol mekanizmaları oluşturarak müşteri güdülerini analiz etmesi sonucunda hedef kitlesini genişletebilir. Müşterinin kendisini değerli hissetmesini sağlamak markanın hem müşterinin gözünde hem de müşterinin sosyal çevresi içerisinde prestijinin artmasını sağlayacaktır. Antroposantrik yaklaşımların git gide artıyor olması markalar arasında büyük bir “savaş”a da sebep olacaktır. İlerleyen yıllarda markaların felsefe, sosyoloji ve psikolojiden daha fazla faydalandığını izleyecek olmak beni şimdiden heyecanlandırıyor.

Ersin Aktaş

Neoliberalizm; özellikle son 30 yıl içerisinde, hem ülkemizde hem de dünya gündeminde iktisadi ve politik birçok yönüyle tartışılmakta olan kavramlardan biri. Fakat neoliberalizm üzerine yapılan tartışmaların büyük bir çoğunluğu serbest piyasa ve liberal politikalar üzerine yoğunlaşmış olup sığ bir tartışma konusu olmaktan öteye gidememiştir. Bu bağlamda neoliberalizmin özellikle finans ve piyasa yapısı üzerindeki etkileri tam olarak incelenememiştir. Bu yazının amacı, neoliberalizm kavramının dünyadaki ve Türkiye’deki pazar yapısına entegrasyonunun nasıl gerçekleştiğini irdelemek ve Türkiye özelinde 80’li yıllarda etkisini artıran serbest piyasa mantığının ne gibi sonuçlar doğurduğunu tartışıp buna bir çözüm önerisi sunmak olacaktır. Bunun için öncelikle neoliberalizm kavramının ne olduğunu açıklamak gerekir.

Neoliberalizm, 18. Yüzyılda Adam Smith tarafından geliştirilen klasik liberalizm kavramına bir atıfta bulunarak ortaya çıkmış ve fikri temelleri 20. yüzyıl ortalarında Hayek ve Friedman tarafından ortaya atılmış iktisadi ve politik bir kavramdır. Özellikle Büyük Buhran’ın (1929) ardından ortaya çıkmış Keynesçi iktisat politikalarına karşı bir reform hareketi olarak gündeme gelmiştir. Eleştirilerinin temelinde, devletin refah devleti mantığıyla hareket ederek toplumsal yapıya ve piyasalara müdahale etmesi yatar. Keynesçi ekonomi politikalarında savunulan müdahaleci devlet yapısına ve devlet kurumlarının güçlü olması mantığına tamamen karşı çıkar. Bu noktada, devletin bireylerin özgürlüğünü kısıtlayacağına ve bürokrasi ağır işlediği için devlet tarafından yapılan çalışmaların etkili olmayacağına dair eleştiriler yapar. Neoliberalizm, klasik liberalizmin temel fikirlerini tabana koyarak deyim yerindeyse devleti ‘’gerekli bir şeytan’’ olarak görür. Bu çerçevede, devlet kendi sınırlı alanı içerisinde (altyapı hizmetleri, güvenlik gibi) görevlerini yerine getirmeli ve pazarın işleyişine, piyasadaki dengelere müdahale etmemelidir. Bireyi iktisadi bir varlık olarak konumlandıran neoliberalizm, her insanın akılcı olduğuna ve bu akılcı bireylerin kendi bireysel çıkarlarını baz alarak akılcı davranışlar sergileyeceğini öngörür. Devletin iktisadi planlama ve faaliyetlerini kendi çatısı altında yürütmesinden ziyade bireysel teşvikler yaparak iktisadi hareketlerin girişimci bireyler tarafından gerçekleştirilmesini ister. Toplum içinde varolan arz-talep ilişkisini fayda-maliyet çerçevesinde değerlendirip sunulacak hizmetlerin yapılacak iktisadi girişimlerle, kar amacı güdülerek tedarik edilmesi gerektiğini öngörür. Bu sayede birçok farklı birey tarafından belirli şirketleşmelerle topluma sunulan hizmetler piyasa tarafından belirlenen belirli bir ücret ile topluma sunulur. Neoliberalizm, aynı hizmeti sunan farklı şirketlerin kendilerini öne çıkarabilmek ve pazarlamak için en ucuz maliyetle en iyi hizmeti vereceklerine inanır. Diğer yandan bu görüşünü devlet tarafından sağlanan kamusal hizmetlerin, devlet bütçesinde büyük bir yük olduğunu savunarak desteklemeye çalışır. Örnek olarak neoliberalizme göre eğitim iktisadi bir faaliyettir ve arz-talep kanunuyla çalışır. Bedava eğitim hizmetinin devlet bütçesine yük olduğunu söyleyerek, parası ödenerek alınan bir eğitimin kıymeti daha iyi anlaşılır der. Aynı zamanda özel eğitim hizmeti sunulması rekabet halinde olan okulların daha iyi eğitim sunması için teşvik edici olduğuna inanır. Diğer bir örnekle sağlık temel bir haktır demek yerine, sağlık parayla satın alınan bir hizmettir denir ve bu mantıktan yola çıkarak insanların sağlıklarına daha çok dikkat edeceği düşünülür. Bu örnekten de yola çıkarak görüldüğü üzere, neoliberalizm toplumun her alanına serbest piyasa mantığının entegre edilmesini ister. Kaliteli hizmet, ürün tedariği, hizmet genişliği ve toplumsal refahın neoliberalizmle, bir diğer terimle kapitalizm ile geleceğini söyler. Teorik çerçeveden bakıldığında neoliberalizm genel hatlarıyla bu şekilde konumlandırılmaktadır. Teoride varolan bu fikirler, acaba pratikte dünya piyasalarına nasıl entegre olmuştur ve bu entegrasyonlar vaadedildiği kadar etkili olmuş mudur?

Neoliberalizm, yükselişe geçmeye başladığı 1970’li yıllarda kendine ilk uygulama alanlarından biri olarak İngiltere’yi bulmuştur. Margaret Thatcher’ın 1979 seçimlerinde Muhafazakar Parti ile iktidara gelişi İngiltere’de Yeni Sağ çerçevesinde ifade edilen neoliberal politikaların uygulanması için zemin hazırlamıştır. Daha sonraki süreçte ABD’de Ronald Reagan ve Türkiye’de Turgut Özel yönetimleri neoliberal politikalarla hareket etmişlerdir ve serbest piyasa kavramı dünya gündemine yerleşmeye başlamıştır. Neoliberal politikaların dünya piyasalarına entegrasyonu sürecinde birçok kamu kuruluşu özelleştirilmiş ve devletin yapması gereken birçok hizmet özel sektöre bırakılmıştır. Buradaki temel mantık, topluma sağlanan hizmetlerdeki kaliteyi ve etkinliği artırmak olmuştur ancak teorideki hesaplar pratikteki hesaplarla bir olmamıştır. Aynı zamanda devlet eliyle gerçekleştirilen hizmetlerin özel sektör eline bırakılması, devlet içerisindeki bürokrat sayısının azalmasına yol açmıştır. Bu yüzden dünya genelinde özellikle 90’lı yıllar içerisinde işsizlik oranı artmıştır. Ücretsiz sağlanan kamu hizmetleri ücretli hale gelmiş, iktisadi teşvikler sonuçsuz kalmış ve serbest piyasa kendi içerisindeki sermaye döngüsünü sağlayamamıştır. Dünya genelinde artan enflasyonlar neolibaralizmin entegre edildiği ülkelerdeki alım gücünü de düşürmüştür. Kapitalist sermaye azınlık olarak sayılabilecek nitelikteki büyük ölçekli firmalarda ve belirli bir üst sınıf kitlesinde birikmeye başlamıştır. Bu da temelde çalışan fakir ve orta sınıfın emeğinin sömürülmesine neden olmuştur. Piyasa içerisinde dönmekte olan paranın herkese eşit şekilde dağılımı sağlanamamıştır. Devletler, piyasaları belirli oranlarda düzenlemek için belli başlı kurumlar yaratsa da kendi içerisinde, yozlaşmış politik yapılar yüzünden bazı kişiler kendilerine rant sağlayıp hizmet kalitesi yerine, kişisel çıkarlarına odaklandılar. Dünya genelinde süregelen bırakınız yapsınlar, bırakınız etsinler mantalitesi, sınıflar arasındaki finansal uçurumun artmasına ve özellikle 90’lı yıllarda Türkiye’de dahil olmak üzere birçok dünya ülkesinde işsizlik artışı ve ekonomik krizlerin patlak vermesine sebep oldu. Neoliberalizm ile yükselmeye başlayan global şirket yapılanmaları, ekonomilerdeki geçişkenlikleri artırıp teknolojinin hızlı yayılımını sağlasa da toplumun ekonomik refaha ulaşmasına öncülük edemedi. Neoliberalizmin temel mantığı içerisinde aynı hizmeti üreten farklı firmalar, birbiriyle rekabet ederek ürettikleri ürünlerdeki kaliteyi artırıp fiyatı azaltarak en ucuz ve sağlam hizmeti sunacaktır şeklinde öngörülmektedir. Ama Neoliberalizm’in dünya piyasasındaki uygulamalarında, piyasaların kendi içerisindeki sirkülasyonu sağlayamaması ve buna bağlı olarak artan enflasyon, işsizlik oranları acaba neoliberalizm gerçek çıkış yolu değil mi sorularını akla getirmeye başlamıştır. Neoliberalizmin yarattığı diğer bir entegrasyon problemi ise özelleştirmedir. Özelleştirmelerin mantığında devletin yükünü azaltmak, devlete, topluma daha ucuz ve nitelikli hizmet olanağı sağlamak vardır. Devlet kendi sahip olduğu kurumları özel sektör eline devrederek kurumların büyüme oranlarını hızlandırmak ve devrettiği kurumlardan daha çok kar elde etme amacındadır. Dünya piyasasındaki genel duruma baktığımızda ABD ve İngiltere dünyanın diğer ülkelerine nazaran özelleştirdiği kurumlarda daha başarılı sonuçlar elde etmişlerdir ama dünyanın birçok ülkesinde özelleştirme büyük bir fiyasko ile sonuçlanmıştır. Özel sektör mantığı ile hareket eden bu kurumlar, devlet mantığına aykırı olarak kara geçmek için pek çok insanın işten çıkarılmasına sebep olmuştur. Aynı zamanda serbest piyasa algısı ekonomik yapısıyla uyuşamamış olan ülkeler, özelleştirilen kurumların yönetilmesinde büyük sıkıntılar çekmişlerdir. Doğru yönetilemeyen özel kurum ve kuruluşlar devlete daha çok yük olmuş ve bunların bir kısmı var olan borçlarından dolayı batma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Kısacası bazı devletler, kurumlarını özelleştirerek kara geçmek isterken daha büyük zararlarla ve toplumsal huzursuzlukla baş başa kalmıştır. Bunun kötü örnekleri Türkiye’de dahil, dünyanın çoğu ülkesinde görülmüştür. Bu noktada Neoliberalizm Türkiye’de neleri getirmiştir, neleri götürmüştür? Sorusu gündemde yer alan önemli bir tartışma konusu olmuştur ama bunlar genelde sığ televizyon tartışmaları olmaktan ileriye gidememiştir. Türkiye’nin şu an hala etkilerini yaşadığı Neoliberalizm, gerek kamu sektöründe gerek özel sektörde ve siyasette kartların yeniden karılmasına yol açmıştır. Bu süreç içerisinde Türkiye birçok kriz ve sıkıntı yaşamıştır ve hala birçok alanda ekonomiye bağlı olarak sorunlar yaşamaktayız. Peki bunlar için sunulabilecek çözüm önerisi nedir? Bunun için öncelikle Neoliberalizm’in Türkiye macerasını anlamak ve onu analiz etmek gerekmektedir.

70’lerin sonunda başlayıp 80’li yıllarda doruk noktasına doğru ulaşan Neoliberalizm fikri, ANAP’ın Turgut Özal ile birlikte iktidara gelmesiyle Türkiye’ye de sıçradı. Neoliberalizmin Türkiyedeki uygulamaları ilk etapta güzel sonuçlar doğursa da ilerleyen süreçte yapılan özelleştirmelerin fiyasko ile sonuçlanması ve dünya genelinde artan ekonomik krizler 90’lı yıllara geldiğimizde Türkiye’de gerçekleşecek büyük bir krizin habercisi oldu. Nitekim 90’lı yıllar Türkiye için büyük bir kabus oldu. Art arda gelen ekonomik krizler, enflasyonun artmasına bağlı olarak fiyatların atmasına neden oldu. Tabii ki bu kriz, aynı zamanda Türkiye’deki işsizlik oranını da artırdı. Peki bunun oluşmasındaki  temel sebep neydi? 12 Eylül darbesi sonrası Özal iktidarı ile hayatımıza giren liberal politikalar aslında Türkiye’nin içinde bulunduğu siyasi boşluk ve otoritesizlik içerisinde tepeden inme bir ideoloji olarak Türk halkının karşısına çıktı. Toplumun o zamana kadar pekte bilmediği bu ideoloji, Türkiye içerisinde sağlam bir altyapıya sahip değildi. Nitelikli bir özelleştirmenin nasıl yapılması gerektiği bilinmiyordu. Aynı zamanda yapılan özelleştirmelerin liyakata bağlı olarak değil, firmanın yada kişinin yandaş olup olmamasına bağlıydı. Diğer yandan yapılan iktisadi teşvikler ve yatırımlar istenen sonuçları vermedi. Yapılan yatırımlar sağlam araştırmalarla desteklenmedi. Devlet neoliberal politikalar ile ekonomik refahı sağlamak isterken eldekinden de olmaya başladı. Ekonominin hemen hemen her sektöründe bozulmalar oluşmaya başladı ve 90’lı yıllarda globalleşmenin artması, bir ülkede gerçekleşen krizin diğer ülkelere de sıçramasına, büyük çaplı krizlerin oluşmasına neden oldu. Özellikle Türkiye özelinde para, döviz, sermaye ve emek piyasaları içerisinde yaşanan dengesizlikler GSMH’nin gerilemesine, dövizin artmasına ve faiz oranlarının artması neden oldu. Devlet bu krizlerin etkilerini azaltmak için iç borçlanmaya yöneldi ve hazine bonosu ve devlet tahvili satışlarında inanılmaz artışlar gerçekleşti. Neoliberalizm Türk toplumunun hayatına girdiğinde, ilk etkileri bu şekilde olmuştur. 2000’li yıllarda AKP hükümeti ile beraber Neoliberal politikalar daha da artış göstermiştir. Birçok yanlış özelleştirme faaliyeti yapılmıştır. Limanlar, maden sahaları, elektrik santralleri ve devlete ait birçok kamu kuruluşu özelleştirme kurbanı olmuştur. Bu noktada fiyasko ile sonuçlanan en önemli özelleştirme girişimlerinden biri Türk Telekom’dur. Türk Telekom 2005’te Lübnan’lı bir şirket olan Oger Telekom’a satıldı. Lübnan’lı şirket sahibi, Türk bankalarından aldığı milyar dolarlık kredilerle yine bir Türk kurumunu satın aldı. Türk halkının parası deyim yerindeyse Arap sermayesine yem edildi. Daha sonraki süreçte bankalara olan borcunu ödemeyen Oger Telekom, bedavadan Türk Telekom’un sahibi olmuş oldu. Yıllar boyunca borcunu ödemediği halde, Oger Telekom Türk Telekom’dan kar yapmaya devam etti. Özelleştirilmesinden önce çok daha fazla kar elde eden Türk Telekom, özelleştirildikten daha az kar etmeye hatta zarara bile uğramaya başladı. Sonunda Türk Telekom hisselerine bankalar tarafından el konuldu. Türk Telekom’un özelleştirilmesi sonucunda birçok banka verdiği borçları alamadı. Devlet, Türk Telekom’un özel sektör mantığıyla gelişip büyümesini isterken hazin bir sonuca ulaştı. Bu basit örneğin yanı sıra daha pek çok özelleştirme kötü sonuçlarla son buldu. Özelleştirme sadece bakanlıklara ait kamu kuruluşlarıyla kalmadı. Yerel yönetimlerde de belirli ihtiyaçların karşılanması için şirketleşmeler oldu. Örnek olarak belediyenin beton ihtiyacının karşılanması için beton şirketi kuruldu. Yerel yönetimlerdeki şirketleşmeler kimi zaman olumlu sonuçlar doğurdu ama belediyeleri daha çok borca sokan girişimler de oldu. Bu da acaba neoliberal ideolojinin getirdiği özelleştirme fikri mantıklı bir tercih oldu mu? Sorusunu tekrar akla getiriyor. Yine dünya genelinde olduğu gibi Türkiye’de de özel sektör içerisinde hükümete yakın olanlar, kendi sektörü içerisinde rant sağlamaya başladı. Özellikle inşaat sektöründe önemli ihaleler hükümete yakın olan firmalara verilmeye başlandı. Bu sayede sektör içinde belli başlı firmalar öne çıkarken hükümete yakın olmayanlar istedikleri ihalelere girme şansı bulamadı. Keza bu örnekte kapitalist sermayenin sadece belirli bir sınıfsal yapıda birikmesine neden oldu. Daha sonra hayatımıza giren yap-işlet-devret mantığı da yine Türkiye için acaba sorusunu sorduran bir mantık. Bu noktada genelde yabancı firmalarla anlaşma yapan devlet köprü veya havaalanı inşası gibi faaliyetleri kendi yapması gerekirken özel sektöre yaptırdı ve o işi yapan firmaya belirli imtiyazlar sundu. Belirli bir oranda bu mantığı olsa da, bu mantığın yapılan her işte kullanılmaya başlanması, yeni bir tür kapitülasyon sisteminin de başlangıcı gibi gözüküyor. Sonuç olarak uygulamada var olan sıkıntılar, şu an da ülkemizde görüyor olduğumuz ekonomik sıkıntıların da alt başlıklarını oluşturuyor. Peki bu düzen içinde Türkiye’ye en uygun çözüm nedir bunu tartışalım.

Neoliberal politikalar ABD ve İngiltere gibi ülkelerde belirli alanlarda olumlu sonuçlar vermesine rağmen Türkiye’de genel anlamda büyük bir hezimete yol açmıştır. Bu da bize gösteriyor ki ülkemizdeki politik çıkmazlar ve özel sektördeki altyapı eksikliği  neoliberal sistemin gerektirdiği ekonomik politikaları ve globalleşmeyi kaldıracak seviyede değil. Bu sebeple Türkiye şu an var olduğu güncel koşullarda milliyetçilik ilkesiyle harmanlanmış bir devletçilik politikası izlemelidir. Burada temel anlamda ifade etmek istediğim özel sektörün tamamen kaldırıp tüm hizmetlerin devlet tarafından verilmesi değildir. Olması gereken devletin de belli noktalarda yönlendirdiği, özel sektör ile devletin uyum içinde hareket ettiği bir ekonomik sistem yürütmek. Türkiye devleti şu anki koşulları içerisinde topluma sağlanması gereken her hizmeti sağlayamaz ama devlet rantın olmadığı, liyakatin savunulduğu ve bazı önemli hizmetlerin kendisi tarafından yürütüldüğü ekonomik bir düzen yaratabilir. Günümüzdeki siyasal ve toplumsal konjonktürde serbest piyasayı veya özel sektörü tamamen yok etmek mümkün değildir. Yok edilmesi de yanlıştır ama en azından serbest piyasanın devletin ve halkın emeğini sömürmesi engellenebilir. Bu noktada özel sektöre bırakılacak alanlar yabancı sermayelere değil özellikle Türk iş adamlarının sermayelerine devredilmelidir. Ekonomide milli ve milliyetçi olmak en önemli esasımız olmalıdır. Bu sayede ülke içindeki kapitalist düzenin toplumu sömürmesine engel olarak kapitalizmi kurtarabiliriz. İşini hakkıyla yapan dürüst bir özel sektör yapılanması global dünyada da Türkiye’ye bir artı değer katacaktır. Bu algıyı ülke genelinde yayabilmek için öncelikle Türkiye’deki eğitim sistemine milliyetçilik algısı entegre edilmelidir. Bir nesil milliyetçi yetişmeli ve memlekete hizmetin rant ve kişisel çıkarlardan önemli olduğunun farkına varmalıdır. Ülkenin kalkınması için yapılacak altyapı çalışmaları yabancı sermayenin eline değil, yerli sermayenin eline bırakılmalıdır. Bu süreçte de politik çıkarlardan ziyade ülke genelinin çıkarı ön planda tutmalıdır. Her yönüyle planlanan milli bir ekonomik plan ortaya konulmalıdır. Bu plan devletin iş yükünü, özel sektörü ve ekonomik refahı içine alacak 3 ya da 5 yıllık değil 50 yıllık bir ‘’milli’’ plantasyon ortaya koymalıdır. Milli kelimesinin altını sürekli çizmemiz gerekiyor çünkü biliyoruz tarih sürekli tekerrür ediyor ve bizler görüyoruz ki Türk’ün Türk’ten başka dostu asla olmadı ve olmayacaktır. Önemli olan geçmişimizi görüp geleceğe yönelik ibretler almamızdır.  Kurtuluşu yabancı sermayede aramak yerine kaliteli bürokrat kadrolarının hazırladığı ekonomik ve sosyal planlar hayata geçirilmelidir. Devlet varlığıyla bir bütün olarak düzenleyici, denetleyici ve yol gösterici bir rol üstlenmelidir. Eğer yol doğruysa, sonuçlar da bir o kadar doğru ve güzel sonuçlar doğuracaktır. Bunu başaracak ‘’irade’’ ise bizler yani gençlerdir. Alanımızda en iyi olup kişisel çıkarlarımızın ötesinde toplumsa faydayı güdüp milliyetçi dünya görüşümüzü hem ekonomimizde hem de toplumumuzun her alanında yaymalıyız. Biliyoruz ki Türk milleti tarihi boyunca birçok güçlüğün üstesinden geldi. Eminiz ki bugün de yaşadığı sıkıntılar aklı ve vicdanı hür ‘’milliyetçi’’ Türk gençliği tarafından bertaraf edilecektir.

          Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.

Orhan ALBAYRAK

Son günlerde dünya ekonomi devlerinin sık sık atılım gerçekleştirdiği bir teknoloji olarak ortaya çıkan dördüncü sanayi devriminin öncüleri arasında sosyalist ülke Çin de yer alıyor.       

Peki nerden çıkıtı bu yarı robotlaşma yarı yapay zeka süreci? Dördüncü sanayi devrimini Almanya Hannover Fair 2011’de ortaya atmış ve bundan önce de uzak doğu ülkeleri  bu alanda girişimde bulunmuştu. Endüstri 4.0’ın en önemli sebeplerinden biri de nüfus faktörü. Dünya Bankasının 2019 verilerine baktığımız zaman Çin’in toplam nüfusunun 1.393 milyar olduğunu ve toplam nüfus içerisinde genç nüfusun önemli bir yere sahip olduğunu görüyoruz. Her ne kadar Çin gelişmiş genç nüfusa sahip olsa da emek faktöründeki harcamaları sermayeye yönlendirmek istemesi ve ABD ile aralarında yıllardır süre gelen ticaret savaşları Çin’in üretimini gelişmiş teknoloji ve yapay zekaya yönlendiriyor.

 Dördüncü sanayi devriminin ilk olarak söz edildiği noktaya yani Almanya’ya geri dönecek olursak bildiğimiz üzere Avrupa ülkelerinin genç nüfusu Çin’deki kadar yoğun değil. Bu durum Almanya’yı Türkiye gibi genç nüfuslu ülkelerin işgücüne muhtaç bırakıyor. İthal işgücü yerine makineleşmeye bağlı gelişmiş sanayiyi koymak isteyen Almanya, sermayesini bu yönde şekillendiriyor. Bu da Almanya’yı hemen hemen hiç işgücüne ihtiyacın olmadığı endüstri 4.0’ın kollarına itiyor. Endüstri 4.0 konusunda Almanya’nın yeni rakibi ABD görünüyor ancak aralarındaki soğuk savaş nedeniyle ABD’nin süper gücünü istemeyen sosyalist rejimli Çin sanayileşme yarışında karşımıza çıkıyor.

Çin başkanın son zamanlardaki kapitalizmi savunan açıklamaları acaba “Çin sosyalizmi terk mi ediyor?” sorularını beraberinde getirdi. Sözlük tanımıyla Sosyalizm: Devletin üretimde etkin olduğu ve halkın eşit şartlarda yaşadığı, yani üretim araçlarının devlet tekelinde bulunduğu bir sistem. Peki bu sistem dördüncü sanayi devrimi için yeterli mi? Devlet tekeli bu sisteme ne kadar ayak uydurabilir? Ortada bir rekabet olmazken firmalar teknolojik açıdan gelişmeyi bu kadar önemser mi? Peki ya sınıfsal gruplaşmanın bulunmadığı sosyalizmde bu teknolojik devrim sonrası işsiz kalan emek yoğun nüfusun ihtiyaçları eşit bir şekilde karşılanabilecek mi?

Dünya nüfusunun önemli bir kısmını Çin Halk Cumhuriyeti oluşturduğundan söz etmiştik. Bu önemli nüfusun çok büyük bir kısmı emek yoğun işlerde çalışıyor. Emeğe ve eşitliğe önem veren bir sistem olarak karşımıza çıkan sosyalist sistemin her ne kadar dünyada tam uygulaması görünmese de Çin ve Küba bu konuda başı çekiyor. Eski sosyalist Rusya’nın artık bir kapitalist dev olduğunu bilmeyenimiz yok. Rusya zamana ayak uydurdu ve yapısal değişikliğe gitti. Rus halkının da bu yapısal değişikliği istemesi sonucunda Rusya şimdilerin en güçlü ekonomilerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Çin’in de bu yolda ilerleyip kapitalistleşmesi an meselesi görünüyor. Az önce de belirttiğimiz gibi sosyalist sistem; devlet tekelini ve bu tekelde rekabetin ortadan kalkmasını beraberinde getiriyor. Devlet tekelleşmesi yeni sanayi devrimine pek uygun olmayacak gibi gözüküyor. Çin’in de bu konuda tereddütleri olduğu aşikar. Tereddütte düşen Çin, Rusya ile aynı dönemlere sürüklenecek gibi duruyor.

Öte yandan Çin’in emek yoğun nüfusunun da bu yeni sanayileşme içinde kendine yer bulması hayli zor olacak gibi duruyor. Eğer Çin; sosyalist devlet yapısını korumaya devam etmek isterse devrimle beraber işsizleşmiş nüfusa nasıl bir gelir sağlayabilir sorusu da hayli kafa karıştırıcı olacak. Her şey yolunda gitti ve Çin işsiz nüfusa gelir sağlayabildiğini varsayalım bu kez de karşımıza ‘sağlanan bu gelir ne kadar eşit olacak?’ sorusu çıkıyor. Tam anlamıyla dördüncü sanayi devrimine girmediğimiz dünyada bile Çin’in nüfusu azaltma yolunda teşvik edici politikaları bulunurken devrim sonrası sosyalist Çin için teşvikten çok daha fazlası gerekecek gibi duruyor.

Çin’in dördüncü sanayi yolunda emin adımlarla yürürken büyüme olarak durağanlaşmaya başladığını da görüyoruz. Karşısında ABD gibi kapitalist bir güç bulunan Çin’in önümüzdeki dönemlerde de büyümesinde düşüşler gözlemleneceği ekonomistler tarafından ortaya atılan tahminler arasında. Çin’in kapitalist güç yarışına katılmasının dünyaya etkilerini önümüzdeki yıllarda daha çok hissedeceğiz gibi duruyor.

Beria Tepebaşı