Yazılar

Editöryonetim

Cedit hareketi, 19. yüzyılda ortaya çıkan eğitimden kültürel değişim ve yenileşmeye kadar uzanan sosyal ve kültürel bir harekettir. Lügat anlamı yeni, kullanılmamış, yeni peydâ olmuş demektir. Kelime anlamına uygun bir hareket olarak tarih sayfalarında yerini almıştır.

Şehâbeddin Mercâni, Abdurrahim Otuzimeni gibi tarihte bilinen ilk Tatar Ceditçileri, bu hareketin birinci safhasını dini düşüncenin maslahattan uzaklaşarak dönemin gereksinimleri karşılamaması üzerine temellendirmişlerdir. Birinci safhada hayli yol kateden Ceditçiler ikinci safhada eğitim meselesine eğilmişlerdir. Eğitimde İsmail Bey Gaspıralı, yaşadığı çağın gereksinimlerine uygun fikirler sunarak, 1884 senesinde Bahçesaray’da ilk Usûl-i cedit okulunu açmıştır. Bu hamle Ceditçilik hareketinin ilk somut adımıdır. Türk halklarının yeni bir düzene olan ihtiyacı, Ceditçilik hareketinin ilk çıkış noktasıdır diyebiliriz.

Cedit hareketi çok kısa bir sürede gözlemlenen toplumun tüm kesimini etkileyerek sosyal, kültürel, içtimai ve siyasi alanlara doğru genişleme göstermiştir. Halk arasında hür fikirlerin doğuşuna zemin hazırlamıştır.

Gaspıralı’nın ikinci hamlesi Tercüman gazetesi ile Cedit hareketini basın yoluyla tüm Türk illerine yaymak olmuştur. Gaspıralı, Türkistan’a yapmış olduğu ziyaretlerle Usul-i cedit okullarının tanıtımını yaparak, eğitimde revizyon fikri ile çığır açmıştır. Türkistan’daki milli ve yerli âlimler Gaspıralı’ya destek vermişlerdir. Nitekim Rus yanlısı Kadimci alimler, Ceditçilik hareketini önlemeye çalışarak halkı kışkırtmaya çalışmışlardır. Uzlaşmaların neticesinde Kadimci olarak bilinen Mahmud Hoca Behbudi, 1903 yılında Semerkand şehrinde Cedit okullarının bir şubesini açarak Türkistan’daki öncülerinden biri olmuştur.

Cedit hareketinin eğitimdeki esas gayelerini şu şekilde söyleyebilmemiz mümkündür: Mektepleri, medrese ve medreseye has eğitimden ayırarak belli bir programa bağlı kalınacak, yürütülecek müfredatı esas almak. Öğretmenlere tayin usulü getirmek ve maaşa bağlamak. Halka okuma, yazma öğretmek, kız çocuklarını eğitime kazandırmak… Bu girişimlerin devletleşme yolundaki önemli adımlardan biri olması Ceditçilerin eğitime verdikleri önemin ne denli büyük olduğunu göstermektedir.

Ceditçiler, Avrupa ve Rusya’daki gelişmeleri yakinen takip etmişlerdir. Hususiyetle Avrupa’da ortaya çıkan fen bilimlerinin öğrenilmesi ve öğretilmesi üzerinde durmuşlardır. Bahsedilen bu hedefler Osmanlı’nın ıslahatları ile benzerlik göstermektedir. Öyle ki Cedit hareketinin kaynaklarından biri de Osmanlı’nın modernleşme çabalarıdır. Ancak Ceditçiler buna benzer unsurları kendi öz formlarına uydurmayı başarmıştır ve bu sayede kısa sürede yüksek verim elde etmişlerdir. Çok kısa bir zamanda Rusya’nın çeşitli şehirlerinde otuza yakın Cedit mektepleri açılmıştır.

1917 Bolşevik Devrimi ile Ceditçilik güç kazanarak kendine hareket alanı yaratmıştır. Oluşum, Türk halklarının bağımsızlık mücadelesine evrilmesine vesile olmuştur. Fakat sanılanın aksine, Ceditçiler için en zor yıllar devrim ile başlamıştır.

1929–1937 yılları Ceditçilerin liderlerine tutuklama kararı çıkartılmıştır. Mahkemelerde yargılanan Ceditçilerden kimileri idama mahkûm edilmiştir. 1937 yılına gelindiğinde Ceditçiler’in büyük kısmı, vatan haini ilan edilerek katledilmişlerdir. Bu olay tarihe “Büyük Ziyalılar Kırımı” olarak geçecektir. Sultan Galiyev, Ekmel İkram, Abdülhamid Çolpan, Bekir Çobanzade gibi nice isimler şehit edilen aydınlardandır.

Baskılardan ve zulümlerden yılmayan Ceditçiler çalışmalarına sessiz sedasız devam etmişlerdir. Değişen hayat şartları ve savaşlar Türk halklarını büyük zorluklar içinde mücadeleye itmiştir. Ceditçilik fikri ve ideali nesillere miras olarak bırakılarak aktarılmıştır. Bu mirasın taşıyıcıları, Gorbaçov döneminin yumuşayan politikalarına binaen rahat hareket alanı elde edebilmişlerdir. Bu dönemde katledilen Ceditçiler aklanarak iade-i itibarlarını kazanmışlardır.

Milli uyanışın ilk hamlesi olan Cedit hareketinin en müspet neticesi, Sovyet zulümleri altında, özgürlükleri için mücadele eden Türk halklarının hayallerini gerçekleştirme ümitleri olmuştur. Zorluklardan köklerindeki şuurun emekle işlenmiş olduğu fikri ile sağ çıkabilmişlerdir. Türk milletlerini diri tutan, bu aydınlanma hareketlerinin temelinin sağlam inşa edilmesi ile mümkün olmuştur. Cedit hareketi, var olan mirasa, miras katma mefkûresi olarak gönüllerde yaşamıştır.

Gazete ve Mecmuâ Faktörü

Tercüman: Bahçesaray’dan Semerkand’a; İstanbul’dan, Bakü’ye kadar geniş bir coğrafyada okunan, ciddi tirajlara ulaşan, İsmail Bey Gaspıralı tarafından çıkarılmış, Türk basın tarihinin önemli gazetelerinden biridir.

1883-1918 yılları arasında, tam 35 yıllık macerasıyla Türk halklarının ortak sesi olan Tercüman gazetesi; Türk halklarını ortak bir şuur etrafında birleştirmeye çabalamıştır. Modernleşme yolundaki adımların ilk büyük tesircisi Tercüman gazetesi olmuştur. Türk halkları arasında oluşacak olan kolektif şuur her bakımdan iyi olacak ve köprüler inşa etmeye yarayacaktır.

“Matbuat halkın, milletin dilidir. Matbuat bir dil-i milliyedir ki, sesi dünyanın bir tarafından bir tarafına kadar gider; bir dildir ki, sedası bin yıl soñ işitilir.”

Gaspıralı’nın üzerinde hususiyetle durduğu mevzu, milli bir Türk dili oluşturma gereksinimidir. Türk lehçelerinin farklı yazılarla yazılmasına karşı çıkan Gaspıralı, bütün Türk halklarının okuyup anlayabileceği, sade ve milli bir dil oluşturulmasında uygun gördüğü dil ise Osmanlı ve Çağatay Türkçesinin ortak bir zeminde birleştirilmesiyle oluşturulabilecektir. İstanbul Türkçesinin bazı özelliklerini yetersiz bulan Gaspıralı, onun bir dil olamadığını söyleyerek adeta aynı dönemde Osmanlı lisanı için cerayan eden Yeni Lisan hareketini destekler nitelikte ifadeler kullanmıştır. Gaspıralı’nın Osmanlı Türkçesi hakkındaki görüşleri Yeni Lisancılarla hemen hemen aynıdır.

1880’li yıllardan 1905’e kadar -Azerbaycan’daki yayın faaliyetlerini hariç tutarsak- ortak tek yayın Tercüman (1883-1905) gazetesi idi. Gaspıralı, daha önce Tonguç, Şafak, Kamer, Ay, Yıldız, Güneş gibi gazetelerde de “dil” üzerine yazılar yazmış; bu yayınlar, sonraki yıllarda yerini Tercüman’a bırakmıştır. Tercüman’da Doğu ve Batı Türklüğü için sade ve anlaşılır klasik yazı dili geleneği (Çağatayca ve Osmanlıca) hedeflenmişti. Bu yüzden gazete, bütün Rusya Türkleri tarafından okunuyor ve anlaşılıyordu. Gaspıralı’nın ortak edebî dil ve ortak edebiyat üzerine fikirleri, Özbek ve Kazak aydınlarını da etkiliyordu. Azerbaycan’daki kadar kuvvetli olmasa da Türkistan’da bu anlayışa destek veren şairler günden güne artıyordu. Öyle ki, 1905 Rus meşrutiyetinden sonra Türkiye’ye ve İdil-Ural medreselerine giden Türkistan aydınlarının şiirlerinde yer alan ‘İslamcılık’ ve ‘Türkçülük’ fikirleri, bu gelişmenin somut örnekleridir.

https://qha.com.tr/haberler/turk-dunyasinda-edebiyat-koprulerinin-mimari-gaspirali-ismail-bey/178333/

Gaspıralı’ya göre dil birliği, ortak birlikteliği sağlayacak olan yegâne unsurdur:

“Kazan dili, Bahçesaray dili, Bakü dili, Kızılyar dili yoktur. Hepimizin dili bir dildir.

Gaspıralı, Tercüman gazetesinin tüm Türk illerinde okunuyor olmasıyla ortak bir dil ile yazma çabasının nüvelerini milli şuurun yeşermesiyle toplamıştır.

Cedit hareketi, Tercüman gazetesinin yanı sıra; Turan, Mirat-ibret, Ülfet gibi gazetelerle desteklenmiştir. Ayna, Yaş Türkistan, Yeni Türkistan gibi mecmualar da aynı vazifeyi görmüşlerdir. Hatta Yeni Türkistan dergisi 1927 yılında Mustafa Çokay, Zeki Velidi Togan, Osman Kocaoğlu gibi isimlerine aşina olduğumuz Ceditçiler tarafından çıkartılmıştır. Bu mecmuada iktisadi ve siyasi içerikli yazılar yayımlanarak, her alana hakim bir Cedit ordusunun, nasıl gelişim kaydettiği gözlemlenmektedir.

Kırım’dan sonra en etkin olunan Özbekistan coğrafyasında Abdurrauf Fıtrat, Abdülhamit Çolpan, Nazime Hanım gibi isimler Ceditçiliğin önemli simaları olarak yetişmiştir. Bu aydınlar eğitim hayatlarından sonra doğdukları topraklara dönerek ortak bir bilinçle hareket etmişlerdir.

Alaş hareketinin öncü aydınlarından olan Mağjan Jumabay, Alihan Bökeyhan gibi isimler, Cedit hareketinin Kazakistan topraklarındaki önemli temsilcilerindendir.

Azerbaycan sahasında Hasanbey Zerdâbî, Abbas Kulı Ağa Han Bâkihanlı, Münevver Karî gibi isimler önemli Ceditçilerdendir.

Tüm Türk illerinde oluşan bu birlik, edebî ve fikrî yazılar kaleme alınarak reformların inşa süreci hızlandırmış ve birliktelik pekiştirilmiştir.

Cedit okullarında yetişen ilim, fikir, edebiyat alanlarında; Abdullah Tukay, Yusuf Akçura, Sadri Maksudi Arsal, Abdürreşid İbrahim ,Fatih Kerimî gibi yakın dönemin önemli simaları yetişmiştir.

Günümüzde Ceditçilik Mümkün Müdür? Mümkünse Nasıl Olmalıdır?

Halbuki Türk lehçelerinden birini iyi bilen adam, herhangi bir Türk ülkesine giderse, geldiği günden itibariyle mahalli lehçede, konuşmağa başlar, maksadını temamile anlatmakta hiçbir türlü müşkülat çekmez. İstanbul’dan geçen muhtelif Türk zümrelerine mensup hacılar İstanbul’da hiçbir zaman tercümana ihtiyaç duymamışlardır. Bulgar hududundan Çinî Türkistan’ın şarkî hududuna kadar şarka doğru, yalnız Türkiye lehçesini bilen bir adam tercümansız seyahat edebilir, hiçbir müşküllüğe uğramaz. Rus ihtilalinden evvel Kazan’da, Orenburg’da Moskova’da çıkan Türkçe gazetelerin Kırgız ve Kazaklar arasında binlerce müşterisi, abonesi vardı. Çağatay edebi dili ismi ile malûm dilde yazan şair ve yazıcılardan Mir Ali Şir Nevâyi , Rabgûzi eserleri bütün şark ve garp Türkleri arasında milli edebiyat sayılırdı. Çağatay edebi dilini bütün şark ve garp Türkleri anladığı gibi, cenup (Türkiye) Türkçesinde yazılmış dini ve tarihi eserler de bütün bu Türkler arasında gayet yayılmıştı. Bu eserlerde münevver olmayan Türklerin anlamadıkları unsur Türkçe kelimeler değil; Arapça ve Acemce sözlerdir. Aynı surette Kazan’da basılmış Kazan edebi dilinde yazılmış eserler Taşkent’te, Akmescit’te milli edebiyat sayılırdı. İstanbul’da çıkan eserleri tahsil görmüş herhangi bir Türk okur, anlardı.


Arsal, Sadri Maksudi, Türk Dili İçin, Ankara: Türk Dil Kurumu Yayınları,2017. 111-112.

Tarihin bir döneminde ortaya çıkmış ve vazifesini en iyi, en güzel şekilde ifâ etmiş bu kutlu Ceditçilik Hareketi’nin günümüzde aynı işlev ile dirilmesi pek mümkün değildir. Fakat misyonu değiştirilerek güncellenerek çağımızın gereksinimlerine yanıt veren bir oluşuma ön ayak olmasını beklememiz mümkündür. Biz Türk gençleri bugün her bakımdan ihmal ettiğimiz soydaşlarımızla yeniden iletişim kanalları açmalı ve bu kanalların salahiyetli alışverişine müsaade etmeliyiz. Burada kastedilen mevzu siyasi iktidarın dışında fikrî birlikteliktir. Bugün Türk Keneşi, Türksoy gibi çeşitli işbirlikleriyle bağlarımızı sağlamlaştırmaya çalıştığımız soydaşlarımızla ilmî sahada buluşmamızın yegâne yolu Türk lehçelerini öğrenmek ve bu lehçelerle kimi yazılarımızı kaleme almak olacaktır. Bugün Türkiye’deki Türk Dili ve Edebiyatı, Çağdaş Türk Lehçeleri ve Edebiyatları lisans programlarındaki öğrencilere lehçe dersleri verilmektedir. Bu bölümlerde eğitim gören gençlerin lehçe bilgileri sayesinde tıpkı Ceditçilerin yaptığı gibi -ortak bir yazı dili girişimi olmasa da – ortak alfabe teşebbüslerinin de yardımıyla yazılar kaleme alınabilir. Yalnızca bölüm kısıtlamasına tabi tutulmadan hemen her idealist Türk gencinin lehçe öğrenimi rahatlıkla sağlanabilir. Gelişen teknoloji biz Türk gençlerine her bakımdan imkan sağlamakta iken tarihte gerçekleştirilmiş olan bu birlikteliğin bir kere daha fikir, düşünce, edebiyat alanında yeniden kurulmasına fırsat verebilir. Türk lehçeleri arasında ufak tefek farklılıkların bulunuyor olması, üzerinde birazcık emek verip duracak olan her Türk aydını adayının kolaylıkla başarabileceği bir dil çalışması olacaktır. Kuru, hamaset yüklü konuşmaların ve hayallerin yerini aksiyonda ve harekette olmak isteyen gençler almalıdır. Tarihten de gördüğümüz üzere dil birliğimiz bu konudaki en büyük silahımızdır. İlminskiy’nin Türk lehçelerini parçalama çalışmaları, geçmişte Sovyet yönetiminin alfabeden kültüre Türk’ün özünü her bakımdan yok etme girişimleri bile bu birlikteliği bozmaya yetmemiştir.

Kadim ülkülerimizden biri olan ” Dilde, fikirde, işte birlik ” düşüncesinin bugünkü temsilcileri olabilmek için önümüze çıkan fırsatlar değerlendirilmeyi beklemektedir. Türk gençlerinin binbir emekle kurmuş olduğu platformlar Türk milletleri arasındaki bu bağların yeniden inşasına yardımcı kuruluşlardan olmalıdır, olacaktır. Tarihimizin en büyük öğretilerinden biri bu kutlu birlikteliğin geçmişte nasıl işlendiğini göstermesi ve kılavuzluk etmesidir.

‘Türkün dili tək, sevgili istəkli dil olmaz.
Özgə dile qatsan, bu əsil dil əsil olmaz.”

”Türk’ün dili gibi sevgili, istekli dil olmaz.
Ayrı dilden katsan bu soylu dil, soylu olmaz”


Şehriyar

Not

Trt Avaz kanalında yayınlanan “Köklerin İzinde” isimli belgesel serisinde birçok Ceditçinin hayatı anlatılmaktadır. Meraklısına tavsiye olunur.

Kaynak

Zeki, İzzetullah (2019) “Türkistan Ceditçileri” Ankara: Çizgi.

Ercilasun, Ahmet, Bican “İsmail Gaspıralı’nın Fikirleri”, Türk Dünyası Üzerine İncelemeler, Ankara: Akçağ.

Türk mitolojisi denildiğinde herkesin aklında beliren ilk imge ‘bozkurt’ olmasına rağmen Türk mitolojisi sadece bozkurda indirgenemeyecek kadar zengindir. Pek göz önünde olmasa da ‘geyik’ Türk mitolojisinde önemli bir yere sahiptir. Bu yazıda temel olarak Türk Tarihi Profesörü Bahaeddin Ögel’in Türk Mitolojisi I. Cilt kitabından faydalanacağız.

Geyik, Türklerce kutsal bir hayvan olmakla birlikte Türklerin geyikten türediğine dair herhangi bir kayıt yoktur. Hikayelerde daha çok dişi geyik ön plana çıkar. Bunlar da dişi Tanrı yani Tanrıça, kutsal bir ruh ya da ilahe şeklindedir. ‘Ak’ sözü Altay Türkçesinde ‘cennet’ anlamına gelirdi. Cennette oturan tanrılara da ‘Aktu’ yani ‘Aklılar’, rengi ve ruhu ap ak olan denirdi. Aynı katta ‘Süt-Ak-Köl’ yani süt gibi ak renkte bir göl vardı. İnsanların bütün hayatı ve ruhu bu göle bağlıydı. Öyle ki bir çocuk doğacağı zaman Tanrı Ülgen oğluna emir verir, o da ‘Yayuçı’ yani yaratıcılardan birine bu işi havale ederdi. Yaratıcı bu Süt-Ak-Göl’den ruhu alır ve doğan çocuğa verirdi. Başka Altay söylencelerinde de göğün beşinci katında oturan ve insan ruhlarının tek hazinesi olan Süt-Ak-Göl’ün işlerine bakan Kan-Enem-Yayuçı’dan (Hanı-Anam Yaratıcı) bahsedilir.

İllüstratör: Christian Dimitrov

Çin kaynaklarında Göktürkler zamanında geçen bir efsaneden bahsedilmektedir:

Göktürklerin atalarından biri sık sık bir mağaraya gider, oradaki deniz perisiyle sevişirmiş. Aralarındaki bu ilişki uzun süre devam etmiş. Bir gün bu Göktürk Beyi ordusuyla birlikte ava çıkmış. Askerler geniş bölgelerdeki vahşi hayvanları bir süre sonra küçük bir alana sıkıştırmış, etraflarını çevreleyip birer birer avlamışlar. Bu sırada aralarından birinin karşısına güzel bir akgeyik çıkmış, asker hayvanı okuyla vurarak öldürmüş. Av bittikten sonra Göktürk Beyi yine mağarasına gitmiş fakat sevgilisini yerinde bulamamış. Meseleyi kısa sürede anlayan Bey, geyiği vuran askerle onun kabilesini cezalandırmış. Öyle ki bundan sonra Göktürklerde insan kurbanları hep bu askerin ailesinden verilmiş.

Bu efsane Türklerin çok eski adetlerinin bir yankısı olabilir çünkü Göktürk dönemi ile ilgili hiçbir kaynakta Göktürklerin insan kurban ettiğine rastlanılmamaktadır. Zaten Çin kaynaklarında da bu hikayenin bir söylenti olduğu yazar. Türk ve Moğol komşularına rağmen Çin mitolojisinde geyik; çok vahşi, yok edici, kötü bir hayvan olarak tasvir edilmiştir. Hatta gergedan diye bir hayvanın varlığını duyduklarında onu geyiğe benzetmişler ve o şekilde resmetmişlerdir.

İllüstratör: Sebastien Kaczorowski

Moğol kaynaklarına baktığımızda ise Cengiz Han’ın soyunun gök kurt ile kızıl geyikten geldiğini görürüz. Pek çok hükümdar gibi Cengiz Han da soyunu bir efsaneye bağlamış böylece halk gözünde hükümdarlığını meşru kılmıştır. P. Pelliot’un tercümesiyle “Çinggis-Kahan’ın atası, yukarıdaki gökten Tanrının buyruğuyla doğup gelmiş, Göğümsü Kurt (Börte-Çino) idi. Karısı ise ak dişi geyik idi. Buraya denizi geçerek geldiler…” Gök kurt ile ak geyik yukarıdaki gökte doğmuş, dolayısıyla kutsal ruhlar olduğuna inanılmıştır. Altay şamanizmindeki Tanrının yaratıcı elçileri yerine burada gök kurt ile ak geyik geçmiştir.

İllüstratör: Mateusz Michalski

Daha kuzeyde kalan Sibirya halklarında ise geyik ‘yol gösterici’ olarak karşımıza çıkar. Wilhelm Radloff’un aktardığı bir hikayeye göre “Kan-Pergen isimli bir gençle Kan-Argo isimli bir kız kardeşi varmış. Anne babası olmayan bu iki kardeş birlikte yaşar, Kan-Pergen avcılık yapar geçimlerini sağlarmış. Bir gün yine ava gitmiş ve bolca hayvan avlayıp fakirlere dağıtmış, açları doyurmuş. Günün sonunda eve geldiğinde kendisine ve kardeşine bir şey kalmamış. Böylece tekrar ava çıkmış ama gidiş o gidiş bir daha eve dönmemiş. Evde yalnız kalan kıza kötü şeytanlardan biri olan Kara-Moos dadanmış ve zorla kızla evlenmiş. Bir gün kızın kapısı çalmış, gelen Kan-Alp adında biriymiş. Kıza kardeşinin nerede olduğunu sormuş, kız hala avdan dönmediğini söylemiş. Adam, ‘Bunun imkanı yok. Eğer o hala yaşasaydı sen nasıl bir şeytanla evlenebilirdin?’ demiş ve oğlanı aramak için göklere çıkıp dolaşmaya başlamış. Uçsuz bucaksız göklerde dolaşırken Kan-Pergen’i atı üstünde bir geyiğin peşinden giderken görmüş ve takip etmeye başlamış. Kan-Alp’ın karşısına 7 tanrının ancak çalışıp yaratabileceği büyüklükte bakırdan bir dağ çıkmış. Bir kırbaç sesi duymuş ve bu dağ ortadan ikiye ayrılmış. Meğer Kan-Pergen kamçısını geyiğe vurmak isterken dağa vurmuş, dağ ikiye ayrılmış. Türlü mücadelelerden sonra Kan-Pergen geyiği öldürmeyi başarmış ve girip bir çadıra oturmuş. Çadırda bir genç varmış, Kan-Pergen gence kim olduğunu sormuş.

“Çes-Alp’dir benim adım! Çes demek, bakır demek,

Adımı dağdan aldım, dağ benim olsa gerek!”

Kan-Pergen tekrar sormuş: “Peki niçin sen beni,

Getirdin otağına, gerek mi görmem seni?”

Genç yanıtlamış: “Getirsin diye seni,

Ben gönderdim geyiği, göresin diye beni!

Gönderdim onu sana, çünkü lazımdın bana,

Geyiği takip ile, işte eriştim sana!”

Bundan sonra iki genç başlarlar güreşmeye. Dokuz, otuz, hatta yetmiş yıl süren güreşlerden biridir bu. Kimi zaman yerde, kimi zaman gökte devam eder. Yeraltıyla yer üstünü birleştiren Bakır Dağ’ın sahibi bir ruhtur ve yine kendisi gibi bir ruhu geyik şeklinde elçi göndermiş ve oğlanı getirtmiştir.

İllüstratör: İsmail İnceoğlu

Sonuç olarak hepsini bir araya toplamak gerekirse Türk kültürünce geyik; kutsal, yaratıcı, yol gösterici bir varlık olarak karşımıza çıkar. Birbirine benzer onlarca geyik hikayesinden birkaçına yer verdik. Coğrafya ve şartlar değiştikçe zaman içinde bu hikayeler de farklılaşmış, yine de günümüze kadar kültürümüzün bir parçası olarak kalmaya devam etmiştir.

KAYNAK

Bahaeddin Ögel, Türk Mitolojisi, I.Cilt, s/569–583

V.I. Verbitskiy, Altayskie İnorodzu, s/70, 71

Wilhelm Radloff, Sibirya’dan, A. Temiz terc., II. s/8, 14,

Paul Pelliot, Gengis-Khan, s/304

Wilhelm Radloff, Sibirya’dan, A. Temiz terc., I. s/412

 

Kübra Türlü