Yazılar

Bütün bir insanlık tarihi boyunca yaşanmış olay ve olguların farklı disiplinlerce araştırılması, tartışılması her zaman önem arz etmiştir. Çünkü insanlık, geçmişte edindiği tecrübelerin üzerine bugünkü medeniyetini inşa etmiş durumdadır ve söz konusu medeniyetin, fikir akımlarının, düşünce hayatının, toplumsal olayların zamanla bozulmaya başlaması belki de yaşamın birer kaidesidir.

İnsanlık, coğrafyasını, dilini ve inancını koruduğu ölçüde kendi varlığını koruyacağına olan inancı ile kendisini zamana karşı muzaffer kılmaktadır. Bu nedenle dil, tarih, din ve bütün bunların tamamı olan kültür hayatı, bütün insanlık için her zaman öğrenilmesi ve araştırılması hatta korunması, yaşatılması gereken bir konumdadır. Türk kültürü ve Türk düşüncesi de bugün bizim varlığımız ve bizden sonrakilerin var olabilmesi için, Türk kimliği ile kendimizi ortaya koyabilmemiz için dilini, tarihini, inancını ve coğrafyasını (bugünkü anlamıyla vatanını diyebiliriz) korumak, öğrenmek ve yaşatmak zorundadır.

Türk milleti, zaman zaman kendi kültürünü koruyamamış, farklı kültür ve medeniyetlerin etkisi altında kalmış ve ağır bedeller ödemiştir. Ne zaman ki Türk düşüncesi, felsefesi, kültürü, dili ve medeniyeti yeşermeye başlamışsa o zaman tarihin seyrini değiştiren Türkler olmuştur. Nerede düşünce ve fikir hayatı gelişmiş, dil ve edebiyat yükselmiş ise devletler de güçlenmiştir. Bunu, bütün insanlık için genelleme yapmakta herhangi bir sakınca görmemekteyiz.

Düşünce dünyamızın kurucu unsurları olarak bakacağımız birtakım değer normları bulunmaktadır. Bu normlar içtimai hayatta düzeni ve adaleti sağlayabildiği ölçüde insan için yaşanabilecek bir dünya her zaman vardır. Fakat, değer atfedildiği halde değerli olmayan bir normun yaşatıldığı toplumlarda medeniyet inşa edebilmek, düşünce üretebilmek pek de mümkün olmamıştır. Sözüm ona bugün sadece dindar olmak bize yaşanılacak bir dünya vermiyor, aynı zamanda ahlaklı ve yüksek karakter sahibi ve şuurlu olabilmek de gerekiyor. Bütün bu değerlerin bir orkestra içerisinde ahenkli bir musiki gibi seslendirilmesi ve insan hayatında yer edinmesi gerekiyor.

Türk kültür hayatında yer edinen ve bugün için müphem kalan değerlerden bir tanesi de İslamiyet öncesi Türk düşüncesinin / medeniyetinin inancıdır. Dinî inanış bakımından Türk irfanında, geleneğinde ortada bir çıkmaz bulunmaktadır. Gökalp’e göre dinî hayatın büyük bir kısmı Şamanizm çerçevesinde şekillenirken Prof. Dr. Osman Turhan’ın “Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi” adlı eserinin ve “Tengri” kavramının etimolojik incelemesi Türklerin dinî inançlarında farklı bir intiba olduğunu göstermektedir. Öncelikle Gökalp’e göre “Türk dininin umumi izahı bize gösterecektir ki, eski Türklerde ilahlar, içtimaı zümrelerin timsalleri gibidir. Her ilah, mutlaka bir zümrenin vicdanını temsil eder: Aşiretin timsali Ugan, batınların timsalleri Yer-Sular’dır. Batınlar aşiretten doğdukları gibi, Yer-Sular da Ugan’m oğullarıdır. Bogu Han, cemaatini dört orduya ayırmış, her birini bir cihetin muhafızı tanımıştı. Bu İctimaî teşkilatın lahuta inikâsımdan Gök, Kızıl, Ak, Kara Hanlar diye, dört tali ilah vücuda geldi. Bunlar Ugan’m oğulları addolundu.”[1]

Gökalp’in açıklamaları doğrultusunda Türk medeniyetinin kurucu değerlerinden olan dinî inanış, pagan yapıdadır. Bu teze itirazımız üç yönlüdür. Birincisi; yine Gökalp, oğuzların dinini anlatırken il kelimesini kullanır ve bu kelimenin manasının “sulh” ve “devlet” olarak ifade edildiğini “Dîvân-î Lugâti’t Türk”ü kaynakça göstererek izah eder. Aynı kitabın devamında ise şöyle der “İl kelimesi, eski Türkçede hem sulh hem de devlet manasındadır. Filhakika, İçtimaî sulh ile devlet, aynı zamanda teşekkül edebilen iki müessesedir.”[2] Bu bakımdan çok tanrılı anlayış, kut anlayışının da birden çok kez ve aynı anda verilebilmesinin imkânını doğurabilir. Ayrıca diğer bir itirazımız da “Tengri kavramının muhtevasından kaynaklanmaktadır. “İslamî terminolojide baktığımızda şahadet kelimesi; şahit olmak, Türkçede tanık olmadır. Türkçe tek heceli bir dil olduğu için sondan eklemelidir. Bu bakımdan “tanık” olmaktan tanı, gelir ve kök “tan”dır. Tan; güneşin doğuşundan önceki alacakaranlık vaktidir. Yani aydınlığın karanlığı yok etmesidir. “Ta-n” burada nazal “n” kullanılır, kök ise “ta veya t” harfidir. Moğol hükümdarı Teoman, Kiril alfabesinde yazılan Tanrı’nın baş harfinin Arapçadaki “elif” ( ا ), (ebcet hesabındaki değeri 1’dir) ile benzerliği,  Çinlilerde Tao, Çerkezcede Ta, tanrı veya tanrı yolu manasını taşır. Bu şartlar altında tanık; Allah’ın varlığa şahit olma, onun nurunun, cahilliği(karanlığı) ilme (aydınlığa) çevirmesidir. Yani her kim ki tanıktır; işte o aydınlığa kavuşmuş demektir. Türk milleti de kök Tengri inancı ile bugünkü manada (ama İslamiyet’ten önce) bir tek Allah’a iman etmiş, aydınlığa kavuşmuş, tanık olmuş bir millettir.”[3]

Kurgusal tarih felsefesi bağlamında başka önemli husus ise şudur: Türk milleti, devletini yaşatabilmek adına savaşan, toprağını/vatanını koruyan ve bu müdafaayı devam ettirdiği ölçüde medeniyetini de yaşatan bir millettir. Kavimler göçünde ise Türk milleti(tarihçilere göre), sahip olduğu düşünce hayatının ve irfanın tam tersi bir eylemi ortaya koymaktadır. Mete Han döneminde toprağı için savaşan milletimiz, M.S. 3.yüzyıla gelindiğinde sulak toprak uğruna vatanını bırakarak göç etmeye başlamıştır. Türk düşüncesiyle/medeniyetiyle taban tabana zıt olan bu davranışın açıklaması, -sözüm ona- “sulak topraklar olmamalıdır”.

Türklerin bu göç hareketi “hicret” olarak okunduğunda daha da anlamlı olacaktır. Çünkü, yıllar boyu süren bu göç, belli yönlerde ve belirlenmiş olan bölgelere doğru sürmektedir. Tarihte bu tip olayların rastlandığı iki örnek daha bulunmaktadır. Birincisi Hz. Musa’nın Mısır’dan çıkışı, ikinci ise Hz. Muhammed’in Mekke’den çıkışıdır. Her ikisi de ilahi bir emirle hareket etmekte ve ait oldukları toprakları düşünmeden geride bırakmaktadırlar.

Türk tarihine felsefi bir zeminde, teoloji, filoloji, Türk halk bilimi ve tarih bilimi ile birlikte bakıldığında Türk medeniyetinin, var olduğu zamandan beri doğru bir inanç değeri ile yoğrulmuş olduğu görülecektir. Bu ifadelerimize katkı olarak bir başka örnek daha verebiliriz. “Din adamlarını huzurunda münakaşaya çağıran Mengü Han da “Biz sadece tek bir Tanrı’nın varlığına, onun sayesinde yaşadığımıza ve onun emri ile öldüğümüze inanıyoruz.” derken Göktürkler devrinde varılan yüksek bir uluhiyet inancının devam ettiği görülmektedir… Göktürklerin tek Tanrı inancına yükselmeleri mühim bir hadise olup millî şuurun çok ileri bir dereye ulaşmasına, kültür ve yazının yayılmasına da bu zamanda rastlanır.

Eski çağların Yunanlı, Romalı ve başka medeni kavimleri çok Tanrılı bir devirde bulunmakla beraber din tarihçileri, haklı olarak tek Tanrı inancına erişmeyi ileri bir derece sayarlar. Türkler bu yüksek ve mürecced Tanrı telakkisine varmakla beraber onu yine de gökte düşünüyorlardı.[4] Nitekim başka bir gerçek daha vardır ki Türk düşüncesinin temellerinden olan tek tanrılı inanç bozulmaya başladıkça Türk düşüncesinin/medeniyetinin kurmuş ve yaşatmış olduğu değerler, yıkılmaya yüz tutmuştur. İslamiyet’i kabul eden Türkler ile Şamanizm’i, Yahudiliği kabul edenler arasında belirgin olan bir fark vardır: İslamiyet öncesinde var olan doğru inanç sistemini devam ettiren Türk boyları, aynı şekilde büyük devletler kurabilmiş, büyük medeniyetleri inşa etmiş ve Türk düşüncesinin de temsilcisi olmuştur. Bir başka açıdan daha bakarak farkı izah edecek olursak; Türk milleti inancı ile kimliğini harmanlamış, düşüncesi sisteminde ve içtimai hayatında her ikisini birlikte yaşayabilmiştir. Bugün baktığımızda Türklerin Müslüman olanları da aynı şekilde yaşamaktadır.

Vedat Metin

KAYNAKÇA

Gökalp Ziya, Türk Töresi, Kültür Bakanlığı Ziya Gökalp Yayınları, Devlet Kitapları 1976

Karakuş Rahmi, Felsefe Serüvenimiz, Aktif Düşünce Yayınları, Kasım / 2015

Turan O., Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi, Ötüken Neşriyat, 2003


[1] Gökalp Z., Türk Töresi, s.46

[2] Gökalp Z., Türk Töresi, s.69

[3] Ders Notları