Bir Ülkücü Gencin Gözünden Fırat Çakıroğlu Cinayeti

Gözlemlediğim kadarıyla Fırat Yılmaz Çakıroğlu, yaşı şimdi yirmi ile otuz arasında olan milliyetçilerin gönlünde ayrı bir yer tutuyor. Bunun en büyük sebebi de az veya çok benzer sıkıntıları yaşamış milliyetçilerin kendini Fırat ağabeyin yerine koyuyor olmasıdır, en azından benim için böyle.

Yaşım nispeten bayağı küçüktü ama o dönemki atmosferi iyi hatırlıyorum. Güneydoğu’daki şehirler, üniversiteler, büyük şehirlerin sıkıntılı semtleri kaynıyordu. Her gün başka bir olay patlıyor, kavgalar peyda oluyor, silahlı çatışmalar yaşanıyordu.

Kendi hür ve bağımsız ülkemizde, kendi şehirlerimizde; askerlerimizi, sivillerimizi, çocuklarımızı öldürmüş terör örgütünün bayrağını izlemeye zorlanıyorduk. Ne için? İktidardaki siyasiler terör örgütü yandaşlarından oy alsın diye. Öyle ki bugün pek muteber ve vatanperver olan isimler televizyonda Türkiye Cumhuriyeti’nin bırakın ilkelerini, temellerini ismini ve bayrağını tartışıyorlardı.

Yalılarından, köşklerinden başkalarının evlatlarını feda ederek barışı tahsis edeceklerini sanan siyasiler sokaklardan bihaber yıllarca terör örgütü elebaşı olarak bildiğimiz isimleri “sayın” ya da “barış elçisi” yapmıştı. Çocuk öldürenlerin barış elçisi olduğu yerde okulunu okumak, onurluca bir yaşam sürmek isteyen, milletinin canlı bombalarla aynı okulda okumasını istemeyen, örgüt üyeleriyle komşu olmayı kabul etmeyen ülkücüler neydi peki o eyyamperestlerin gözünde? Kana susamış faşistler.

Ne yapıyorduk bu “faşistler” olarak peki? Haysiyetsizlerin “Siz kolluk kuvvetleri misiniz? Size ne?” demesine aldırış etmeyip devletin engellemediği, aksine destek olup kolladığı teröristlerle mücadele ediyorduk. Normal zamanlarda ülkücüler aleyhinde konuşmak için fırsat bekleyen, mafya yakıştırması yapanların dükkânı yağmalanınca, konforu azalınca, canı tehlikeye düşünce “Nerede bu ülkücüler?” demesinin iki yüzlülüğünü biliyorduk ama atiyi karanlık görse de mücadele azminden bir şey kaybetmeyenlerden olmayı seçmiştik.

O dönemlerde üniversite okumaktan daha beter tek bir şey vardı; o dönemde İstanbul’un örgüte kalelik yaptığı ilçelerinde yaşamak.

Ben Zeytinburnu’nda yaşayan biri olarak kimine dışardan şahit olduğum, kimi arkadaşlarımın başına gelen, kimini bizzat yaşadığım olaylar neticesinde kendi vatanımda çok sahipsiz hissetmiştim.

Polisin yürüyüş olacak diye Türk bayrağı indirdiği, Diyarbakır’dan sonra en büyük nevruz mitinginin yapıldığı, dükkanların yağmalandığı, faili meçhul cinayetlerin işlendiği, sürekli silahlı çatışmaların yaşandığı bir ortamda herkese ve her şeye rağmen ülkücü olmanın, milletini ve vatanını sevmenin çilesine talip olmayı istiyorduk. Durum öyle yerlere gelmişti ki bir gün seçim arabasındaki iki parti üyesi elli tane PKK’lının lincinden zor kurtulmuştu. Bazı geceler ocak binasına molotof atılıyordu. İsimlerimiz DHKP-C’nin infaz listesine giriyordu. Dün beraber çay içtiğimiz arkadaşımızın ertesi gün Facebook’ta “öldürülecekler listesinde” adını görüyorduk.

Elinde kısa keleşli örgüt üyeleri sokaklarda geziyor, polis hiçbir şey yapmıyordu. Kimyasal uyuşturucu satışının ve kullanımının da en çok arttığı zamanlardı. İki apartmandan birinin girişinde bonzai içip ölüm tribine giren gençler vardı. Bunu o kadar normalleştirmiştik ki şimdi hatırlayınca şaşırıyorum.

Kavgalarda genelde on kişi elli kişiye, yirmi kişi iki yüz kişiye karşı dövüşüyorduk. Bazen arkadaşlarımız ocağa ya da evine girerken dört beş kişinin saldırısına uğruyor her yeri kan revan olana kadar dövülüyordu. Bu yüreksiz örgütçüler yine de mertçe dövüşemiyor, bir avuç adamdan kaçıyor, bizden birkaç kişi yakalayınca da acımıyorlardı. Karşı taraftan ve bizden kaldırıma insan bağırsağı dökülüyordu. Bir arkadaşımızın kucağında kendi bağırsağını taşıdığını hâlâ hatırlarız.

Polis ise yirmi kişi olan bizden iki yüz kişi olan örgütçüleri koruyordu. Bizden başka kimsenin utanması yok gibiydi. Kurşun yiyen ülküdaşların hakkını kimse savunmuyordu. Nezarete giren ülkücüler beş gün boyunca gün yüzü göremezken, apocular sabahında salınıyordu. Bize bir avukat çok görülürken karşı tarafa avukat ordusu yığılıyordu. Bazı ağabeylerimizin “çözüm sürecini baltalamak” suçundan açılan davaları iki sene öncesine kadar devam ediyordu.

Böyle bir atmosferde devlet ve örgüt destekli, silahlı ve kalabalık örgütçüleri ülkücüler yüksek bir azim ve cesaretle bastırabilmişti. Elbette her yer bizim semt gibi değildi. Semtte eli silahlı örgütçülere mukabele edebilecek adamlar vardı. Açık konuşmak gerekirse bu işler buranın insanının kalemiydi zaten. Karşı taraf ne kadar gözü kara, kaybedecek bir şeyi kalmamış, “kıyıcı” tiplerse bizim taraf da öyleydi. Fakat üniversiteler? Memleketinden başka bir şehre okumaya gelmiş adamlar, rektörlüğün ve polisin de düşmanlığı barizken ne yapacaktı? Bilmediği bir şehirde yazın gerillalık, kışın öğrencilik yapan örgütçüler tarafından fişlenen, sıkıştırılan, sahipsiz ve çaresiz bırakılanlar ne yapacaktı?

Türkiye’nin her bir yanındaki ülkücü gençler olarak hepimiz defalarca ölüme göz kırpmıştık. Azrail’in nefesi ensemizde gibi hissediyorduk. İşte böyle bir zamanda şehit edilmişti Fırat ağabey. Bu yüzden bu kadar içselleştirdik, sanki ya biz can verecektik ya o. Sanki bu kahpe çözüm sürecinin bir kurbanı olacaktı da aramızdan o seçilmişti.

Kendisi defalarca şikâyette bulunmuştu. Kampüsündeki teröristleri rektörlüğe şikâyet etmiş, sonuç alamamış, aksine kendisinin üzerine gelinmişti. Aldığı ölüm tehditleri yüzünden polise başvurmuştu fakat polis onu koru(ya)mamıştı. MHP’li bazı vekilleri aramıştı. Kendilerine küfür edilince kıyameti koparan dinozorlar, bayrağına edilen küfürlere ve ağızlarından düşürmedikleri davanın gençlerine sahip çıkmaya vakit, hâl ya da basiret bulamamıştı. Adam, sen de! Şehit cenazesine katılmayanlar dirisine mi sahip çıkacaktı?

Velhasıl kelam olan oldu, yaşanan yaşandı. Fırat ağabey şehit oldu. Hiçbir şey onu geri getirmeyecek. Hiçbir şey öfkemizi ve kinimizi dindirmeye yetmeyecek. Bunu kabullenmenin ağırlığı altında ezim ezim ezilen bizler, bu ağırlığın zerresini hissetmeyen her devrin adamlarından vatan sevgisi öğrenir olduk.

Teröristlerle masaya oturanlar, vatandaşına terörist demeye; apo posterinin yanına Atatürklü bayrak açanlar bize Atatürkçülük satmaya başladı.

Az önce dedim ya; bizden başka kimsenin utanması yoktu. Biz de utanacak bir şey yapmıyorduk. Bu vesileyle ar ve haysiyet mefhumu Fırat ağabey ile beraber can verdi bu memlekette. Biz Fırat reisimizi kaybettik, Türkiye ar damarını.

YAZAR

Ahmet Çakmak

EDİTÖR

Zeynep Gökçe Azman

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir