Ben çocukken bu ülkedeki insanlar sağlıklı düşünme yetisine sahip olmasa da herhangi bir yanlış karşısında eyleme geçebilecek basirete sahiplerdi. Hatta bundan beş sene öncesine kadar yasaklara, yanlışlara, haksızlığa karşı reaksiyon gösterebiliyor; hiç değilse birkaç slogan atıp pankart açabiliyordu. Cümlemin mübalağasına bakmayın, ben henüz çok genç biriyim. Nitekim çocukluğum da AKP Türkiye’sinde geçti. Fakat Erdoğan ve yancılarının iktidarda kaldığı süre boyunca, özellikle parlamenter sistemin bitişiyle olağanüstü ivme kazanan bir baskı artışını bizatihi izlemek mecburiyetinde kaldım. Malumu konuşmayı çok istemiyorum ve amacım “Muhalif kitleler hakkını savunmuyor” gibi sitemlerde bulunmak da değil. Zaten bu yazıyı yazmamın sebebi de hakkımızı savunmak ve isteklerimizi dile getirebilme hakkımızın eskiden yavaşça şimdi ise hızlıca elimizden alındığından bahsetmek.

Sadece yaşadığımız son iki-üç yılı tahayyül edin, yaşanan tüm skandalları gözlerinizin önüne getirmeye çalışın. Bunlardan sadece birinin başka bir ülkede yaşandığını düşünmeye çalışın şimdi. Ne olurdu? Yer yerinden oynardı, değil mi? Bizde ise yaprak bile oynamadı. Üstüne üstlük, çok zoruma giderek söylüyorum bunu, bu memleketin yarısı bunları savunuyor. Hatta kendi canından daha çok savunuyor, bunun uğruna taraf etrafıyla düşman oluyor, kendi izzetini çiğniyor. Tamam, eyvallah Türkiye hiçbir zaman toz pembe bir gündeme sahip, tam anlamıyla adaletli bir bürokrasiyle yönetilen, cinayetlerin işlenmediği, yolsuzlukların dönmediği bir ülke değildi. Fakat bu millet hiçbir zaman bu kadar aşağılanmamış, aptal yerine konmamış ve emeğiyle kodamanları doyurmamıştı. Türkiye’de daha önceden bir kız çocuğunun öldürüldüğü ve babasının tımarhaneye atılmaya çalışıldığı gündem olsa yer yerinden oynamaz mıydı? Hadi diyelim yer yerinden oynamadı, hiçbir şey değişmez miydi? Elbette değişirdi. Ne oldu peki? Ne değişti de artık şaka yapar gibi açıklamalar ile her istediklerini yapıyor ve hiç tepki almıyorlar?

Birincisi; çok güçlendiler. TSK’dan bürokrasiye, belediyelerden emniyet teşkilatlarına, ülkenin en küçük kurumuna kadar ele geçirdiler. Lobilerini kuvvetlendirdiler ve kendilerinden olmayan herkesi elimine ettiler. Artık hiçbir kurum ve kuruluşta kendilerine aykırı ses çıkartabilen kimse kalmadı. Milletin güvendiği hiçbir resmî alan, kamu kurumu kalmamış vaziyete gelene kadar kendi kaleleri yapmadıkları hiçbir yer kalmadı. Kurumların yanında STK’larda ve vakıflarda yaptıkları lobicilik ve kendi kurdukları vakıflara akıttıkları paralar ile küçükten büyüğe menfaat sahibi yüz binlerce bir köpek gibi sadık yandaşlar edindiler.

İkincisi; iş dünyasını ve zengin sınıfı ele geçirdiler. Yine kamu paraları ve ödeneklerle zengin ettikleri yandaş iş adamları sayesinde iç ve dış ticaretteki söz sahibi tüm piyasaların kontrolü onların oldu. Bu noktada devlet işleyişini bile kendilerine özgü, ne liberal ne de kamucu olan melez bir sistem hâline getirdiler. Öyle ki artık büyük ihracat ve ithalat iş anlaşmaları tarikat şeyhlerinin icazetiyle gerçekleşmeye başladı.

Üçüncüsü; medya organlarını ya sahip oldukları finansal güçle ya da sindirerek tamamen kendilerine bağlı hâle getirdiler. Artık televizyonda ve gazetede onların söylediğinin aksine bir şeyler anlatabilecek kimse kalmadı. Kitleleri uyuşturma konusunda maharetli olan televizyon ve gazeteler bu sayede kendilerine bağlı olan cahil güruhları daha da fanatik hâle getirdiler. Bu medya organlarıyla kendilerine organik ya da inorganik düşmanlar/kötü adamlar edinip sürekli bunlarla mücadele ettiklerini vurgulayıp demagoji yapıyor, halkı da bu sayede kendilerine bağlı tutuyorlar.

Dördüncüsü; sürekli demagoji ve ajitasyona başvuruyor, toplumu bu mefhumlarla dizayn ediyorlar. Bazen Türkiye’yi çok güçlü ve müreffeh gösterip topluma bu güveni güç gösterisiyle aşılıyor, bazen de bazı terör eylemlerinin gerçekleşmesine müsaade etmek dahil olmak üzere insanlarda korku yaratacak gündemler oluşturmak suretiyle toplumun içgüdüsel olarak sırtını dayamak isteyeceği bir mekanizma arayışına girmesini istiyorlar. Örneğin, Beşiktaş’ta onlarca polisimizin şehit olduğu saldırının faili Türkiye’ye girdiğinde istihbarata bildiriliyor. Hatta İstanbula geldiği de bildiriliyorsa da o bombacı o bombayı yine de patlatabiliyor. Nasıl? Türkiye Cumhuriyeti’nin kolluk ve istihbarat kuvvetleri bu kadar beceriksiz mi, yoksa bunun olması işine gelecek birileri mi var? O dönemi iyi hatırlayın. Her yerde bombalar patlıyor, terör eylemleri had safhada kendini gösteriyordu. Ben o dönemlerde liseye gidiyordum. O patlamalar diplerinde olmaya başlayana kadar vatan ve millet kaygısı gütmeyen, hatta yanı başlarındaki PKK’lılara bile müsamaha gösterip ahbaplık kuran insanlar bir anda vatan ve devlet sevdalısı kesilmeye başlamıştı. Çünkü insanlar canlarının tehlikede olduğunu hissedince güvenecekleri bir kavram arayışına girmişlerdi. Devlet dediğimiz mekanizma da orada boylu boyunca duruyordu. 

İşte benim bahsedeceğim konu da artık alışkanlık hâline getirdikleri bu korku iklimi. Evet, bunu alışkanlık hâline getirdiler çünkü artık kimseye kendilerini sevdirme kaygıları kalmadı, kamuoyunun desteğiyle elde edecekleri bir şey kalmadı. Bundan sonraki hedefleri sahip olduklarını ellerinde tutmak. Bu noktada hırçın olma sebepleri de bunları elde edene kadar akıllara durgunluk verecek kadar namussuzluk yapmış olmaları. Güçlerini kaybederlerse edindikleri çakma asaletten de tamamıyla mahrum kalacaklarını biliyorlar. Bu minvalde kimin söylediğini bilmediğim, belki de bir Tofaş marka arabanın arka camından okuyup aklıma kazınmış, sevdiğim bir söz var; “Yalan söyleyerek yol alabilirsin, yolun sonuna kadar gidebilirsin. Fakat asla geri dönemezsin.” İşte Erdoğan’ın ve taraf etrafının kaygısı da bununla ilişkili. Sadece iki seçenekleri var; ya bu güçlerini kaybetmeyecek daha da ilerleyecekler ya da ellerindeki ve yüzlerindeki çamurların bedelini ödeyecekler.

İşte bu ahval içinde istedikleri en büyük şey reaksiyon gösteremeyen bir toplum ve eleştirmeyecek zihinler. Bizimse protesto yapabildiğimiz son yer olan sosyal medyayı geçtiğimiz aylarda sınırlandırmak istediler ve bununla ilgili bir yasa düzenlediler. En kötüsü de ne biliyor musunuz? Memlekette hâli hazırda gönüllü jurnalcilerin ve sevmediği şeylerin yasaklanmasını isteyen ahraz insanların varlığı. Devletin yaptığı her şeyin meşru olduğunu kabul eden ve devletin kutsal bir şey olduğunu düşünen insanların desteğiyle iyice gırtlağımıza çökmek isteyen “Şahsım Devleti” elimizde kalan son şeyi bile gasp edecek cüreti kendinde buluyor.

“İyi hoş da ne yapalım?” diye soruyor olabilirsiniz. Kimseye yapması gerektiği şeyleri söyleyecek küstahlığı ve haddi kendimde bulmasam da ben ne yapmayı düşünüyor ve neyin doğru olduğuna inanıyorsam onu söyleyeceğim:

Korkmak ve yılgınlık göstermek firavunun en çok istediği şey, korkmayacağım. Üretmeye çalıştıkları her yasağa ve istibdada karşı çıkacağım. Ayrıca halis niyetle yapmamış olduklarına emin olduğum herhangi bir müspet icraatlarına alkış tutmayacağım. İnsaf beklemek gibi bir hataya düşmeyecek ve onlardan daha güçlü olmak için çalışacağım. Ayrıca şahsının menfaatinden başka bir şeyi düşünmeyen bir Gürcü ve şakşakçılarının kontrolünde olan bir otoritenin kutsal olduğuna asla kani olmayacağım. Ve ilk cümlemde değindiğim rahatsızlığın sonucu olarak; eylem ve protesto hakkımı elimden aldırmayacağım. Eğer hep beraber bu cümlede mutabık olursak zaten bu hakkımızı elimizden alamayacaklar.

Unutmayın; firavunlar analarından firavun olarak doğmazlar. Onları firavun yapan etrafındaki yardakçılarıdır. Onu firavun olarak yaşatan ise ona boyun eğenlerdir. Yine unutmayın ki; her firavunu tahtından edecek bir Musa vardır. Biz milyonlarca Musa olursak karşımızda durabilecek hiçbir Firavun peyda olamayacaktır.

Vera Çakmak

 

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir