Ezelden beridir ne zaman Türk ırkıyla ilgili fıtri özelliklerden bahsedilecek olsa “egemenliğe düşkün, özgür ruhlu ve zincir vurulamaz” ifadelerini duyardık. Son yıllarda ne olduysa bu ifadelerin yerini “Türkler karakteristik olarak başındaki emre kayıtsız şartsız itaat eden bir millettir.” safsatası aldı. 21. asırda resmiyette demokrasi ile yönetilen bir ülkede, bu sözlerin bir siyasi dayanak veyahut propaganda olarak kullanılmasının saçma ve anakronik olmasından tamamıyla bağımsız olarak bir inceleme yapalım: Türkler tarihte itaat etmesiyle mi yoksa başkaldırması ile mi ünlü? Nitekim aşılanmak istenen bu fikir, insanı rehavete ve dalkavukluğa itmeyi amaçlayan bu tez, basit bir cehalet örneği değil; aksine bile isteye, kasıtlı olarak toplum hafızası ve sosyal reaksiyon dinamiğiyle oynamak isteyen bir kötülüğün ürünüdür. 

Milletimiz, popüler tarihin süslediği ve bizim içselleştirmelerimiz sonucu beşeriyete aykırı bir paklık yüklediğimiz melaikelerden müteşekkil bir toplum değil ama miskinlikle yoğrulmuş, kafasına vurunca ekmeğini kendi eliyle uzatan eyyamperestlerle dolu bir millet hiç değil. Aksine kendinden olanı tutan, özünden uzaklaştığını düşündüğünü ise kolayca harcayabilen dinamiklere ve toplumsal kurallara sahip bir ulustur. 

Topyekûn “Türkler anarşist bir millettir.” ya da “Türkler fıtraten başlarındaki beye itaat ederdi.” cümlelerini kurmak benim haddim ve harcım olmasa da “Türklerin kendilerini idare eden, yöneten otoriteye itaatsizliği, itaatinden daha meşhurdur.” diyebilirim. Türk adının geçtiği tarih sayfalarının en başından en sonuna kadar bunun örneklerini okuyabiliriz. Nitekim bundan bin yıl önce Sultan Sencer’in vergi memurunu öldürüp sultanı da kafese koyan Oğuzlardan haberdar olan birinin bu iddiayı desteklemesi gülünç olur. 

İnsanlarda itaat etme arzusu ekseriyetle, daha doğrusu belli başlı istisnalar haricinde güce tapma hasletinden gelir. Türkler de bir noktada güçlü olanın arkasında birlik olmuştur fakat bunu, güce tapma eğiliminden ayıran bazı çizgiler var. Bu çizgilerin en önemlisi şudur ki: Türkler kendilerinden görmediği, üstenci, hiç göremeyip ulaşamadıkları bir mutlak gücü kabul etmeyen, aksine o güçlendikçe kendini güçlü hissettiği, bir bütünü gördüğü, babası bellediği gücün istekli takipçisi olmayı seçmiştir. Bunun sonucunda da millî hafızada kabul gören yasaların hepsini ikinci seçenekteki güçler ortaya koymuştur. Çünkü millet o yasayı kendi koymuş, koymadıysa bile öyle bellemiştir. 

Bunun, yönetim açısından meşruiyet kazanma minvalinde millî tarihe ve külli kadere doğrudan etki eden sonuçları olmuştur. “Mavi kan” sadece birkaç kez değişmiş ve bunların hepsi bir noktada ulusun sinesinden fırlayan ve gücünün çoğunu kendi elde edip büyük işler başaran beylerin soyu olmuştur. Adına destan yazılan Oğuz Kağan ki kendisinin tarihte kim olduğu hakkında birden fazla iddia ve tez var. Fakat şunu biliyoruz ki bu destan, adına hutbe ve para bastırırken Oğuz’un soyundan geldiğini kanıtlamaya çalışan Osman Gazi’den asırlarca eskiydi. Turan’ı son kez birleştiren Timur’un formaliteden de olsa yanında gezdirdiği hakan, askeriyle aynı çorbayı içen Cengiz’in soyundandı. Türkistan’da bir Türk’ün devlet kurmak için kanına ihtiyaç duyduğu bir Moğol, ancak Türklerin azametinden gurur duyduğu biri olmak zorundaydı. Azametinden gurur duyduğu hakan ise ancak kendinden ‘gördüğü’ olmalıydı. Türkler güce tapıyor olsaydı en otoriter, en cengâver padişahlara başkaldırmazdı. Türkler güce tapıyor olsaydı On-Ok’lar Bilge Kağan’a ve Kültigin’e isyan etmezdi. Tarihimiz aşiretçiliğe birçok kez konu olsa da neredeyse hiçbir zaman omurgasız bir itaatkârlığa konu olmamıştır.

Türklerin kadim inanışlarında, totemlerinde, geleneklerinde ve törelerinde bu, “zincir vurulamayan” başkaldırının izlerini görmek mümkündür. Kut inancının işleyişinde yöneticinin her zaman alternatiflerinin bulunması, töreye aykırı davrandığında yahut budunun huzurunu bozup zulmettiği düşünüldüğünde, hemen bir diğer alternatifin arkasında birlik olan millet tarafından tahtından edilmesi buna örnektir. Yaptığı akınlarda yağma usulünün çizgisini aşıp aman dilemiş sivilleri öldüren Böğü Kağan’ın töreyi bozduğu gerekçesiyle kayınpederi tarafından beylerinin önünde öldürülmesinin nedeni, törenin karşısında ülkenin en kıymettar kişisinin bile bir öneminin kalmadığının su götürmez kanıtıdır. Yoksa o tarihte kimse düşmanının canı yüzünden kendi kağanını ölüme layık görmez. 

Törenin, toplumsal normların ve geleneksel hukukun derin ve akademik bir şekilde incelenmesi sonucunda bu asi ruhun birçok tekabülünü bulabilir ve hakkında konuşabiliriz. Tam bilmediğini konuşmaktan, özellikle iddia sahibi olmaktan sakınan biri olarak fazlasını yazmak şimdilik benim harcım ve haddim değil. Fakat son olarak söylemek isterim ki; itaat etmek, hakkaniyetli olmanın karşıtıdır. Güce boyun eğmek ve her dediğini doğru kabul etmek omurgasız ve aşağılık bir haslettir. Milletime bu tür bir yakıştırmayı kabul etmekten imtina ederim diyorsanız beri gelin!  

Vera Çakmak

Editör: Elif Berra Kılıç

0 cevaplar
  1. Suyla
    Suyla says:

    Türkmen Anarşizmi
    9/10 – 1 Kişi FAVORİLERİME EKLE
    Türkmen Anarşizmi
    Yazar: Ahmet Ateş
    Yayınevi :Öteki Yayınevi – Araştırma – İnceleme Dizisi

    Cevapla

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Anonim için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir