Milli Eğitim Bakanlığı 2023 projeleri kapsamında yükseköğretim kurumlarınca verilen Pedagojik Formasyon programını  lağvedeceğini  duyurdu. Pedagojik formasyonun kaldırılması ile ilgili yazılı 29 Haziran 2020 tarihli Talim ve Terbiye Kurulu kararı ile alan Milli Eğitim Bakanlığı, YÖK aracılığıyla üniversiteleri bilgilendirdi. Milli Eğitim Bakan Yardımcısı Mustafa Safran imzalı yazıda şu ifadeler yer aldı:

“Milli Eğitim Bakanlığına bağlı resmi ve özel, örgün ve yaygın eğitim kurumlarına öğretmen olarak atanacakların atamalarına esas olan alanlar ile mezun oldukları yükseköğretim programları ve aylık karşılığı okutacakları derslerin belirlenmesine ilişkin iş ve  işlemler ilgi karar ve eki çizelge doğrultusunda yürütülmektedir. Bakanlığımız 2023 eğitim vizyon belgesinde, sertifikaya dayalı Pedagojik Formasyon uygulaması kaldırılarak yerine lisansüstü düzeyde programların açılması hedefine yer verilmiştir. Bu bağlamda ilgi Karar eki çizelgede yer alan Bakanlık ve Yükseköğretim Kurulu iş birliği ile açılan açılacak olan ortaöğretim alan öğretmenliği tezsiz yüksek lisansı ya da pedagojik formasyon programı / pedagojik formasyon eğitimi sertifikası programını başarı ile tamamlayanlar ifadesi, ilgi karar doğrultusunda değiştirilmiş olup yükseköğretim kurumları tarafından sertifika düzeyinde yürütülen pedagojik formasyon sertifika eğitimi, ilgi karardaki geçerliliğini yitirmiştir.”

Bu açıklama akıllarda soru işaretleri bırakırken yeni düzenlemenin nasıl olacağı, nasıl işleyeceği merak konusu olarak aydınlanmayı bekliyor. Bu meseleyi daha sonra değerlendirmek üzere bir kenara bırakarak Pedagojik eğitimin ülkemizdeki tarihi hakkında konuşmak ve üzerine birkaç eleştiri yapmak için bu yazıyı kaleme alıyorum. Öncelikle bu programın ülkemizdeki tarihi serüvenine göz gezdirelim.

Türk eğitiminin tarihi, oldukça eskilere dayanır. Temelleri sağlam atılan bir sistem olarak kurulmuştur. Tekke ve medreselerin dışında sistematik, ve bir nâzırlık denetiminde olan eğitim projesi ilk olarak Osmanlı döneminde işleme konulmuştur. Öğretmen yetiştirmek amacıyla ilk olarak 16 Mart 1848 yılında İstanbul’da Maarif Vekâletine bağlı Darülmuallimin-i Rüşdi adıyla bir öğretmen okulu açılmıştır. Bu kurum 1868 yılına kadar öğretmen eğitimi veren tek kurum olmuştur. 1868 yılında sıbyan mekteplerine öğretmen yetiştirmek amacıyla 1868 yılında İstanbul’da bir Darülmuallimîn-i Sıbyan açılmıştır. İlk aşamada yalnızca erkek öğrenci alınan bu kurumun yanında 1870 yılında Darülmuallimat adı verilen kız öğretmen okulu açılmıştır. Osmanlı aydınlanmasında önemli etkinlikleri olan öğretmenler bu kurumlarda yetişerek yeni Türkiye’nin temellerini atan simalardan olmuşlardır. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde Darülmuallim okulunun adı Erkek Muallim Mektebi, Muallimatların adı ise Kız Muallim Mektebi olarak değiştirilmiştir. İlk aşamada bu okullara ilkokulu veya ortaokulu bitiren öğrenciler alınmıştır. Bu yıllardaki öğretmen açığını kapatmak için çeşitli kurslar açılarak nice insana öğretmenlik hakkı tanınmıştır.

Cumhuriyet döneminde branş öğretmeni yetiştirme görevi öncelikle Eğitim Enstitüleri’ne verilmiş daha sonra üniversite bünyelerinde açılan programlarla devam ettirilmiştir. Eğitim enstitüleri denince ülkenin en köklü eğitim kurumu Gazi Eğitim Enstitüsü akla gelmektedir. Yıllarca Türkiye’ye alanında en iyi öğretmenleri armağan eden bu kurum olmuştur. Bünyesindeki değişikliklerle birlikte kurulan bir üniversiteye adını vermiştir.

1970-1980 yılları arasında kimi üniversitelerin Fen-Edebiyat fakültelerinde öğretmenlik dersleri akşam saatlerinde verilmek suretiyle öğretmenlik hakkı tanınmıştır. 2010 yılında alınan kararla üniversitelerde Fen-Edebiyat fakültesi öğrencilerine pedagojik formasyon eğitimi verilebilmesi için ilgili üniversitede eğitim fakültesinin veya eğitim bilimleri bölümünün bulunması ve bu alanda yeterli kadrolu öğretim üyesi olması şartı getirilmiştir. YÖK pedagojik formasyon programını 5 Nisan 2012 tarihinde aldığı kararla kaldırmış, karara gerekçe olarak da pedagojik formasyon alanlarında ortaya çıkan öğretmen fazlasını göstermiştir.

Fen edebiyat fakültelerinin tepkisini çeken bu kararın üzerinden bir yıl sonra, 18 Nisan 2013 tarihinde pedagojik formasyon sertifika programının devamına karar verilmiştir. 2019 yılında Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’un tezsiz yüksek lisans programı olarak tasarladığı yeni yöntemi gündeme gelmiştir. Bu programın ilginç yanı programın kaldırılması değil; yükseköğretim kurumlarınca verilen sertifikanın MEB tarafından verilmek isteniyor olmasıdır. Üniversitelerde öğrenci başına en az 2000 TL olan bu programın maddi getirisi pek yüksektir ve bu tartışılması gereken başka bir mevzudur.

Geçmişteki öğretmen açığını kapatmak için çeşitli kurslarla desteklenerek sürekli bir öğretmen alımı zaten “hep” olmuştur. Formasyon son yılların ürünü gibi görünse de ülkemizde sürekli başvurulan bir yöntem olmuştur.

Dünya üzerindeki tüm öğretmen eğitimlerinde çeşitli felsefî yaklaşımlar bulunmaktadır. Birtakım sınıflandırma çalışmaları ile üç tip öğretmen profili çıkarılmıştır. Tiplemeler üzerindeki öğretmen yaklaşımları da hâliyle farklılık göstermektedir. Birinci profile haiz olan öğretmen tipi alan bilgisini ön plana çıkaran alanında “uzman öğretmen” tipidir. Burada eğitim fakültelerinin eğitiminin dışında fen edebiyat fakültesi çıkışlı öğretmen adaylarının alanındaki uzmanlık söz konusudur. Ülkemizde daha evvel akademisyen kadroları yetiştiren bu bölümler iktidarların “yanlış ve sorunlu” yaklaşımlarıyla prestijlerini kaybetmişlerdir. Her şehre üniversite açarak şehir ekonomisini öğrenci eksenli kurmaya çalışan iktidar; bu bölümlere olması gerekenden fazla öğrenci kontenjanı açıp alımlar yaparak mezunlar yığını yaratmıştır. Bu Türkiye’nin geleceğine vurulmuş en büyük darbe olarak tarihe yazılmıştır. Bu meselemiz de temel eğitim problemlerimiz gibi kangren halindedir. Üzerinde tartışılması gereken bir konu olarak öylece beklemektedir. Fen-Edebiyat fakültelerindeki yoğun eğitim programı ile alanında uzman kadroların yetişmesi öğretmen tiplerinde “alan uzmanı” profili çizilmektedir. Bugüne kadar alanında en iyi öğretmenlerin Fen-Edebiyat fakülteli çıkışlı olduklarına şahit olan binlerce kişi vardır çevremizde. En azından kendi öğretim yıllarımızdaki başarılı öğretmen tiplerine “objektif” olarak bakabilelim.

İkincisi “meslekte uzman” öğretmen profilidir. Bu tipteki bir öğretmeni yetiştirmek için alan bilgisi yanında eğitim bilgi ve becerileri önem kazanmaktadır. Eğitim fakülteli çıkışlı öğrencilerin bu becerilerinin gelişmiş olması yadsınamaz bir gerçektir. Eğitim yıllarında bir formasyon öğrencisine nazaran daha fazla staj yapma imkanları bulunmakta ve bölüm içi dersleri genellikle meslekte uzmanlaşma üzerine temellendirilmiştir. Nitekim formasyon programındaki öğrenciler de bu açığı bir dönem aldıkları yoğun ve hızlandırılmış staj programıyla haftada 8 saat staj yapma yükümlülükleriyle tamamlamaktadırlar. Şahsi öğretim hayatımızda bu alandaki öğretmenlerimizin varlığına da objektif olarak bakabilelim, eminim ki bu tipolojideki öğretmenlerimiz de bizlerde olumlu izlenimler bırakmışlardır.

Üçüncü profildeki öğretmen tipi “değerlere sahip” öğretmen tipidir. Bu öğretmen tipi, öğrencinin bireysel özelliklerini dikkate alan; öğrencinin bilişsel, duyuşsal, devinimsel yeteneklerini geliştirebilen (hem alan uzmanı hem de meslek uzmanı profilindeki öğretmenlerin de bu yetenekleri geliştirmesi elzemdir) sabırlı, fedakâr, bireyin güven duyguları ön plana çıkabilen öğretmen tipidir ve bu öğretmen tipinin ne eğitim fakültelerinden ne de pedagojik eğitim programı ile çıktığını kimse iddia edemez. Bu tamamen fıtrî bir meseledir.

İşte bütün tartışma bu mesele üzerinden dönmektedir. Öğretmenlik eğitimle kazanılan bir meslek gibi görünse de tamamen bireyin mayasında bulunabilecek bir özelliktir. Bugün formasyon programı üzerinden öğretmen olmak hakkı kazanmış -ki bu kazanılmış bir haktır- insanlar dışlanmakta hatta çeşitli mecralarda emeklerinin karşılığı hiçe sayılarak modern tabirle “linç” edilmektedir. Formasyon alabilmek bireyin kendi hür iradesine bırakılmış bir tercihtir. Her fen ve edebiyat fakülteli öğrenciye bu imkan sunulmuştur. Tarihten de gözlemleyebileceğimiz üzere sürekli öğretmen alımları zaten yapılmıştır ve yapılacaktır. Günümüzde eğer ki birileri eleştirilecek ve illaki dışlanacaksa alandan ve meslekten uzak farklı bölümlerden öğretmen olmuş ücretli öğretmenler olmalıdır. Yahut kayırma ile bir yerlere gelmiş etik olmayan yollarla kadroları doldurmuş kişilerdir. 2010 yılında KPSS sorularını çalarak haksız makamları işgal edenleri ve bunları görmezden gelenler acımasızca eleştirilmelidir.

Her iki tarafında eğitim öğretim yıllarında verdikleri emekler gözler önündedir kimse kolaycılıkla öğretmen olmuş değildir. Lisans programlarının kontenjanlarını arttıran yükseköğretim kurumu bu düzenin bozulmasındaki başlıca müsebbip olmakla birlikte “mezun öğretmen fazlalılığı vardır” tartışmalarının da muhatapları yine baş aktörler olmalıdır. Anadolu’da sevdiği işi yapmak ve mesleğini eline almak için uğraşan nesiller değil.

Bütün formasyon sahipleri adına bu emeğin göz ardı edilmesini ve “öğretmen değilsiniz” naralarını eleştirilmesi gereken bir mevzudur. Bu durumu yaşayan biri olarak en başta ben eleştiriyorum. Bu ülkenin her evladı çalışarak bir şeyler yapmaya çabalarken formasyon sahibi bireyleri karalamanın yanlışlığını bir kere vicdanlara sormayı gerekli buluyorum. Herkes eşit derecede zorluklarla boğuşurken bir tarafı yaftalamak ne kadar da kolay görünüyor.

Köklü üniversitelerin fen ve edebiyat fakültelerine yönelmiş gençlerin önlerine ısıtıp ısıtıp kısır tartışmaların yeniden çıkarılması yalnızca tarihi gerçeklikleri çarpıtarak bu günün ürünü gibi göstermektir ve içi bomboş söylemlerdir.

Formasyon belgelerini alarak ülkenin dört bir yanına dağılmış Hasan Ali Yücel’in “Türk vatanının dağlarında, bayırlarında ve kırlarında, hatta en ücra yerlerinde kendi kendine açıp solan çiçek bırakmayacağız.” sözünü kendine şiar edinmiş görevinin başındaki nice öğretmeni rencide etmek olan bu tartışmaların zemini yoktur. Yeni yetişen öğretmen adaylarının da bu tartışmalar içinde yitip gitmemesi için herkesin eşit duyarlılıkla hareket etmesi gerekmektedir. Fakülteler arası çekişmenin yalnızca öğretmen profilini ayırmada işe yaradığı gerçeğinden hareketle bu vatanın her bireyinin hür iradesiyle sevdiği işi yapmasına müsaade edilmelidir. Zaten yeterince omzuna yük binmiş Türk gençlerinin kendi içlerindeki bu kuru söylemlerle ayrışmasına hele ki vatanı tutan üç sacayağından biri olan eğitim gibi önemli bir meselede yeterliliği ölçecekler kişi ve mecralar değil; işini en iyi yapıp gönüllerde yer eden idealist öğretmenler olacaktır, olmalıdır.

Cehlin yıktığını irfanla yapacak öğretmenlerin kalitesini fakülteleri değil; meziyetleri ve eğitim faaliyetlerindeki ehliyetleri belirleyecektir.

1 cevap
  1. hilâl sönmez
    hilâl sönmez says:

    Tüm eğitimcilerin okuyabilmesini çok isterdim. Böyle güzel düşünen insanlar hep olsun. Tebrik ediyorum. 🙂

    Cevapla

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir