Ankara’da Türk milliyetçiliğini mefkûre edinmiş bir kuruma tanışmaya gittiğinizde mensupları ve temsilcileri alternatiflerinden farklarını, entelektüel olduklarını anlatmaya başlarlar. Muhabbet esnasında kâh Gazi Üniversitesini örnek göstererek günümüz ülkücü imajından duydukları rahatsızlıklar dolayısıyla sitem ederler kâh üniversitelerdeki başka ideolojilere mensup grupların tavırlarından duydukları rahatsızlığı dile getirirler. Bunun yanında da idealsiz veya apolitik diyebileceğimiz kişileri de eleştirmeyi ihmâl etmezler.


***

Şimdi ideolojisi, dünya görüşü fark etmeksizin üniversite öğrencilerini bir düşünelim. Bu insanlar üniversite bahçelerinden bir anda yeşerip okula başlamıyor öyle değil mi? Her birinin ayrı bir hayatı, gelişim süreci, onu “o” yapan bir hikayesi var şüphesiz.

Lise hayatı bu serüvenin önemli bir parçası. Hatta benim için en önemlisi. Amaçsız yaşamaz liseli. Hayalleri kimine göre kayda değer kimine göre de uğraşmaya değmeyecek niteliktedir ama bir hayali vardır mutlaka öyle ki adanmışlığı fotoğrafla deseler hemen bir liseye koşarım.

Hele hele Türk milliyetçisi bir liselideki adanmışlık kimsede yoktur. Daha 2 sene evvel liseliydim oradan biliyorum, geçtiğim günlerde arkadaşlarıma nasıl milliyetçi olduklarına dair birkaç satır yazmalarını istemiştim oradan biliyorum.

Karakteri ve buna bağlı olarak hayatı şekillendiren bu adanmışlıktır işte. Bu adanmışlık kişiyi düşünmekten yoksun kılıp bir yobaz haline getirebilir. Buna karşın doğru kanalize edilirse bu adanmışlıkla kişi hem kendine hem milletine çok yararlı biri de olabilir. Bu potansiyelin farkında olan gruplar var. Bu takımlar onları kendi amaçları doğrultusunda eğitmek istiyor. Durkheim’ın eğitimle ilgili pek çok makalede geçen şu sözünde dediği gibi: “Eğitim, toplumsal hayata henüz hazır olmayanlara yetişkin kuşaklar tarafından uygulanan bir etkidir. Amacı bireyde hem bir bütün olarak siyasal toplumun, hem de bireyin bağlı olduğu iş çevresinin kendisinden istediği belirli sayıda fiziksel, entelektüel ve ahlaki yetenekleri meydana getirmek ve geliştirmektir.”

Liseliler, DHKP-C ve türevi 3-5 harfli terör örgütlerinin hedefinde. Silahlı mücadele dedikleri terörist eylemler vasıtasıyla Marksist, Leninist bir diktatörlük -sözde halk iktidarı- kurmak isteyen ölü sevicilerin ağına düşebilirler. Bu gençlerin yüzünde kızıl bez, elinde sapanla polise taş atması işten bile olmuyor maalesef. Berkin Elvan bunun acı bir örneği. Sonraki yıllarda da her biri savcı katili adayı olacak şekilde eğitiliyorlar.

Liseliler, din kisvesi altında ne yaptığı belli olmayan grupların hedefinde. Fetullahçılardan ve bunların yan sanayii olan gruplardan bahsediyorum. Maske üstüne maske takan bir güruhtan bahsediyoruz. Memlekette FETÖ mevzûu epeyce aydınlatıldığından çok uzatmaya lüzum görmüyorum ama anlatmak istediğim bir şey var:

Bir gün terör örgütü Kürdistan İşçi Partisi (bu adla anmak neye karşı olduğumu daha iyi hatırlatıyor.) yani PKK’nın bir dergi-gazete karışımı yayınını inceliyordum. O dergide partilerine destek olmayanların tavuğuna kadar vurulması salığını, bir korucunun 6 aylık bebeğinin devlet ajanı olduğu gibi gerekçeyle katledilmesi haberinin olmasının yanında bir de etkisiz hale getirilen teröristlerin hayat hikayeleri yer alıyordu. Nereli olduklarına, örgüte nasıl katıldıklarına dair bilgiler… Bunlara bakarken Erzurumlu birine denk geldim. Lisede bir öğretmeni dine olan ilgisini fark ediyor bunun üzerine Saidi Nursi tarikatiyle tanıştırıyor. Her nasıl olduysa bu grup aracılığıyla PKK’ya katılıyor. Kemalistlere din cephesinden demediğini bırakmayan grubun “Peygamber Muhammed ve Öcalan arasında seçim yapacak olsam Öcalan’ı seçerdim.” diyen sempatizanları olan örgütün insan kaynakları bürosu olması gerçekten de ibretlik bir durum. İşte Erzurum gibi bir yerde gençler böyle kaybediliyor, örgüt böyle adam kazanıyor.



Liseliler, Ülkü Ocakları’nın da ilgi alanında. Bundan önce bahsi geçenlere benzetmek amaçlı adını geçirmiyorum. Ülkü Ocakları’nın tarihi Türk milletine hizmetle doludur. Nice başarılı, insanlığa faydalı kişi yetiştirmiştir fakat değinmeden edemeyeceğim bir nokta var. Memlekete, Mehmet Emin’in “Bundan sonra her vatandaş şu Türkiya toprağında / Mâ’bediyle mektebiyle her şeyiyle hür olacak / Bir çelikten kala kadar emin ocağında / Bir hükümdar sürmek için hak bulacak!” dörtlüğüyle müjdesini verdiği cumhuriyet gelmiş. Kula kul olma devri bitmiş artık herkes sadece “yurda kul” olmuş ama bugün kendini milletine adamış kardeşlerimiz kendisine tebaa demekten gocunmayacak, zırtapozun birinden falaka yemeyi hazmedecek şekilde eğitiliyorlar. Bu acınası bir durum değil midir?

***

İlk paragrafta bahsettiğim Türk milliyetçisi kurumlardan bazı isteklerim var. Nedenlerini şimdiye kadar anlattıklarımdan anlayabilirsiniz ama son paragrafta yineleyeceğim.

İsterim ki liselilere özel gruplar oluşturulsun. Kuruluşlarımızda akademisyenlerimiz tarafından matematik, biyoloji, felsefe, coğrafya… anlatılsın ama öyle sıkıcı olanından, ucunda sınav olanından değil. Okul gibi mecburiyeti olmayan, not korkusu olmayan, aileye hesap verilmeyecek bir etkinlik öğrencilerin öğrenme şevkini artıracaktır.

Bu tür programlarda okuryazarlık üstüne yoğunlaşmamız gerekir. Kastettiğim temel okuma yazma becerisi anlamında değil. Bir konuyla ilgili bilgiyi yorumlama, işleme anlamındaki okuryazarlık. Medya okuryazarlığı, hukuk okuryazarlığı gibi. Nesin Matematik Köyü, soyut matematik zevkini geliştirmek amacıyla yaptığı işlerde epey başarılı gözüküyor. Kesinlikle incelemeli ve örnek almalıyız.

Türk Ocakları’nın cumhuriyetin ilk yıllarında psikolojiden sosyolojiye, iktisattan güzel sanatlara, pratik bankacılıktan fıkıha kadar verdiği dersler de örnek teşkil edebilir.

İsterim ki her kuruluşumuzun güzel bir web sitesi olsun. Akademisyenlerimiz, birikimli hocalarımız daha dar bir grubu ilgilendiren akademik yayınlarının yanı sıra meraklılar için günlük dilde ve genele seslenen, rahat anlaşılır yazılar yazsınlar. Bahadırhan Dinçaslan’ın TamgaTürk’teki bir yazısında öğrenmeye meraklı bir gencin ağzından ve Türk Ocağı için söylediği gibi: “İşte bu meraklı genç olarak, hayalim şu: Okurken, yahut bir Türk milliyetçiliği muarızı ile tartışırken, bir haber okuduğumda, gece yatarken Turan nasıl kurulur diye düşündüğümde aklıma gelen sorular… Bu sorulara dair Türk Ocağı’na gittiğimde, yahut web sitesini açtığımda, yahut kütüphanesini ziyaret ettiğimde, hazır cevaplar bulayım. O cevaplar beni tatmin etsin.

Mesela lise yıllarımda Türk kimliğinin muhtelif yönleri olduğunu bilirdim ama bunu kavrayacak ve başkalarına anlatabilecek seviyede anlamam epey zaman aldı. 30eksi’de yayınlanan Türklüğe Giriş 101 gibi ilgi çekici başlıkla sunulan bu yazıya benzer bir yazıyla karşılaşsaydım zamandan tasarruf edebilirdim.

İsterim ki sağlam bir milliyetçilik anlayışı aşılansın. İnsan sevgisine dayanan, başka milletleri küçük görmeyi reddeden milliyetçilik. Ne diyordu Chesterton: “İyi asker arkasındakileri sevdiği için savaşır, karşısındakinden nefret ettiği için değil.” 

Milliyetçiliğin bir bakıma tarihin milletler mücadelesi olduğu, üstünlüğün verilen mücadeleyle, dünyaya sunulan katkı ile ölçüldüğü anlatılmalıdır. Yani dönemlere bağlı olarak milletler arası üstünlüğün değişebileceği… Aksi takdirde Türk’ün üstün ırk olduğu gibi kabullerle yetişen kişi günün birinde tarihte okuduklarıyla şimdi gördükleri arasındaki uçurumu fark ettiğinde ya hisleri sönecektir ya da kendini tatmin edebilecek yalancı cevaplar bulup hayatını yobazca devam ettirecektir.

***

Bunca cümlenin özeti aşağı yukarı şöyle.

İlk paragraftaki şikayetçi olunan tipler bir günde yetişmiyor. Gençlere onları birey olarak kabul ettiğimizi hissettirerek – “adam gibi”- muamele etmezsek, onlarla ilgilenmezsek bir başkası mutlaka ilgilenecektir. Böylece art niyetli grupların kötü emellerine alet olmaları işten bile olmayacaktır. Veya hasbelkader milliyetçi olacaktır ama nasıl milliyetçi…

Potansiyeli ile ileride suç işleme ihtimali bulunan liseli gençlik, aynı potansiyeli ile bilimle, sanatla çağdaş uygarlık yolunu da açabilir. O zaman elimizi taşın altına koymalı, liseli gençleri doğru kanalize etmeliyiz. 

İlk paragrafta bahsettiğim Türk milliyetçisi iddiasındaki kuruluşların hedef kitlesi ne yazık ki zaten kendi kendini eğitebilecek seviyeye ulaşmış kişilerdir. Yani işin daha kolay olanına yönelmiş durumdalar.

Koronadan sonra bir gün mutlaka normalleşeceğiz. O vakitte bu hususa dikkat ederek yapacağımız planlamalar pek çok şeyi değiştirecektir. Sözüme itimat eden arkadaşlarımla elimden geleni yapacağıma söz veriyorum. Elinde fırsatı olan her bir kişinin de bu hususları dikkate almalarını, eğer bana katılıyorlarsa söz meclislerinde bu durumu dillendirmelerini rica ediyorum.

“Siyasi sınırlarıyla, dağlarıyla, dereleriyle değil; feyzi ile, ümranı ile, sanatı ile yeni bir vatan çizip ortaya çıkaracağız.” sözünü zaman zaman hatırlayalım ve bu doğrultuda çabalamaya devam edelim.



Yeni vatanda görüşmek dileğiyle.

Alperen İnce

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir