Serin bir rüzgâr gittikçe sertleşerek esiyor, İstanbul’un bütün tükenmişliğine karşı.
Meserret kıraathanesindeyiz. Masada ben Mülazım Eşref, Harbiye’den arkadaşım, Merzifonlu Mülazım Ali, Çorumlu Kâtip Osman ve Manastırlı Çolak Mehmet var.
Çaylarımız yarıda. Bizim kıraathane bugün daha bir sessiz. Zaten belli ki bugün bizden başka kimse de yok, hatta kıraathanenin sahibi Rum Agop Efendi bile. Masalarda oyun oynanmıyor. Kahkahalar, masaya vurmalar yok bugün. Diğer masada oturanlardan birkaçını ilk geldiğimde de fark etmiştim. Yüzbaşı Ahmet ile Yüzbaşı Kazım kafa kafaya vermişler, konuşuyorlardı. Burada en rütbeli olanlar onlardı. Onların arkasında, Makedonya’da beraber çetecilere karşı savaştığımız Bozoklu İbrahim ve Kastamonulu İlyas vardı. Hava güneşliydi ama kıraathanenin içinde akşamüstü olmuştu sanki. İçeride her yer cigara dumanıydı. Kıraathane sis dumanı altında kalmış gibiydi. Ara sıra tabakasından çıkan sarma tütünleri yakmak için çakılan kibritler, her yeri sarmış bu sisin içinden süzülen zayıf güneş ışıklarını andırıyordu.

Kesif tütün kokusu içinde derin düşüncelere daldım. İlyas ile beraber Makedonya’da katılmıştım cemiyete. Osmanlı’nın felahı adına beraber yemin etmiştik bayrağa, silaha ve Kur’an’a. “Yaşasın Hürriyet Kahrolsun İstibdat” idi parolamız. Çok mücadele vermiştik “hürriyet” uğruna. Çok badireler atlattık. Ardımızda çok kişi bıraktık. Ben dağda komitacı kovalarken o gül yüzlü anam hakka yürümüştü. İbrahim nişanlıydı, İlyas da öyle. İkisinin de o soğukta, geceleri söyledikleri acıklı Anadolu türküleri hâlâ kulağımda yankılanır zaman zaman. İttihatçı olmak bunu gerektirmez miydi zaten? İnandığın değerler uğruna, vazgeçebilme erdemine sahip olmak…
Şimdi ise bizim bunca mücadele ve emek vererek elde ettiklerimiz, bir çırpıda hiçe sayılıyordu. Bu asla kabul edilemezdi. Edemezdik!

Geleli yarım saat olmuştu. Sessizce verdiğim selama aldığım karşılık dışında, kibrit ve çay kaşığı seslerini duymuştum yalnızca. Ağzımın içi zehir gibi oldu. Çayımın son yudumunu da aldım. Soğumuştu. Fark ettim ki geldiğimden beri sadece bir bardak çay içmişim. Bekliyorum. Gözüm kararlaştırılan işarette, bekliyorum. En zor olanı da beklemek. Belirsizlik ve her an kafamda giderek artan sorular… Belli ki Ali de benim gibi düşünüyor. Yüzünde tıpkı diğerleri gibi ne yapacağını bilmeyen bir ifade var. Ali her zaman acelecidir, lakin bu sefer o kadar durgundu ki nefes bile almıyor gibiydi. O kumral saçları, kaytan bıyıkları ve geniş omuzlarıyla Harbiye’den beri tanıdığım fevri adam; bugün sadece gerginlikten bacağını sallıyordu. Yerim çok da iyi değil. Geç kaldım, aslında hiç de âdetim olmamasına rağmen.
Geç kalınca da arka köşede bir tabure bulabildim sadece. Camın önünde dikilmek de olmazdı. Hemen kapının önünde oturmak, bir an önce gerekeni yapmak için sabırsızlanıyorum. Sanırım Ali’nin fevriliği, aceleciliği bana sirayet etti. Neyse ki tek geç kalan ben değildim. Tek tek gelenler oluyordu. Sayımız çok değildi. Eksikler vardı anlaşılan. Ortamdaki gerginliğin sebebi de buydu besbelli ama bizimkiler her şeyi düşünmüştü.

Yolda gelirken cemiyetten simalar gördüm. Garnizonun önünde, Beyazıt meydanında, hele fırka binasının önü bir ayrı doluydu. Bütün İstanbul’u hazırlamış cemiyet. Karış karış, sokak sokak işlemişler İstanbul’u. Sokaklarda devriyeler Bab-ı Ali’ye yaklaştıkça azalıyor. Sadaret makamı yalnızlığa itilmiş. Matem tutuyor bütün İstanbul. Halkın yüzünden belli oluyor aslında ne istediği. Herkes bekliyor. Birinin çıkıp bir şeyler yapmasını bekliyor. Biri bir kıvılcım çıkartsa tüm şehir yanacak sanki. Tıpkı bizim, Meserret kıraathanesinde barut fıçısı misali patlamayı beklediğimiz gibi.

Gözlerim masada gezinince bizim çolağın tek eliyle mahir bir usta gibi cigarasını yaktığını gördüm. Çolak Mehmet en gencimizdi. Daha on dokuz yaşındaydı ama çok şey görmüştü. Dört sene önce, ahrarcıların isyanı sırasında kolunu kaybetmişti fakat milletinin geleceğini tek koluyla söküp kazanmıştı. İçeriye Mithat Şükrü girdi. Yüzbaşı Ahmet ve Yüzbaşı Kazım ile konuştu. Bizlere bir göz attı, Yüzbaşı Ahmet’e “Beklediğimizin yarısı değil.” dediğini duydum. Sakince dışarı çıkıp Beyazıt meydanına doğru yürüdü. İçeriyi kaplayan duman kasvete dönüşüyor ve bizleri boğuyordu artık. Mithat Şükrü’nün çıkmasıyla içerideki sessizlik birden yerini uğultuya bıraktı. Herkes birbiri ile konuşmaya başladı. Ali de bana dönüp “N’olacak şimdi? Ne yapıyoruz? Sen bir şey anladın mı bundan?” dedi. Çolak Mehmet ile Kâtip Osman Efendi pür dikkat bizi dinliyorlardı.
Ben de Ali’ye “Talat Bey’in adamları hep böyledir. Sağlamcılardır. Ondan öyle demiştir. Bilmez misin, Talat Bey bir düğüme bin ilmek atmadan tamam demez. Dur bakalım Enver Bey gelsin hele ne olduğu belli olur.” dedim.
Tam bu sırada herkes sustu. Camda bir karartı belirdi. Herkes pür dikkat cama kitlendi. Camın önünde şık giyimli bir adam durdu. Galiba demin dışarı çıkan Mithat Şükrü idi. Yavaş yavaş cigarasını gömleğinin göğsündeki cebinden çıkardı. Cigarayı burnundan koklayarak geçirip yaktı. Ardından yine göğsündeki cebin üstünde eliyle bize doğru hilal yaptı. İşte, işaret gelmişti. Derin bir nefes aldım ve “İşte başlıyoruz…” dedim kendi kendime.
Ama nasıl başlıyorduk?

Bir avuç adam. Belirsizliğe doğru gidiyoruz.
Herkes hızlı ve kendinden emin adımlarla dışarı çıktı. Ortalıkta kimseler yoktu. Ne Enver Bey, ne Talat Bey, ne diğerleri… Durakladık. Herkes, sorgulayan gözlerle birbirine bakıyordu. Hepi topu yirmi, yirmi beş kişiydik. İşaret gelmişti gelmesine ama kimseler yoktu ortalıkta. Tam
“Acaba?” diye düşünmeye başlarken birden bir ses duyduk. Herkesin tanıdığı bildiği bir ses… Yüreklerimizde samimiyetini hissettiğimiz, ruhumuza işleyen bir ses duyduk. Bu ses Bab-ı Ali’in önünde bir arslan gibi kükreyen Ömer Naci’nin sesiydi. Birden yaşadığımı hissettim. Karşısındaki Ömer Seyfettin ile bağırmaya başladılar.

“Vatandaşlar! Kamil Paşa hükümeti, Edirne’yi Bulgarlara bugün resmen terk ediyor. Bulgarlar Selimiye Camiine at bağladılar. Şu dakikada Bab-ı Ali’de notalar imzalanıyor. Büyük Türk milleti, bunu hiçbir zaman kabul etmeyecektir. İttihat ve Terakki buna ne pahasına olursa olsun izin vermeyecektir. Yaşasın Büyük Türk milleti, yaşasın İttihat ve Terakki!”

Bu sözlerin üzerine hepimiz volkan gibi patlamaya hazır hâle gelmiştik. Edirne verilemezdi. Sinirim öfkeye, öfkem nefrete, nefretim ise kinime dönüşmüştü. Tam bu sırada farklı bir ses duydum. Daha yakından geliyordu bu ses. Bizim çolak Mehmet başlamıştı bu sefer. Kıraathaneden, otellerden, pasajlardan gelenlerin arasında bu genç çocuk daha tam oturmamış sesiyle avazı çıktığı kadar bağırıyordu:

“Ey ahali! Yıllardır milletimizin üstünden eksilmeyen felaketlere bir yenisi daha ekleniyor. Duyun! Hükümet Devlet-i Ali’nin ikinci başkenti olan, atalarımızın yadigârı toprakları gavura bırakıyor.”
Bu sırada kendinden geçmiş bir şekilde tek kolunu havaya kaldırıp, elini sanki diğer kolu yeni kopmuş acısıyla omzuna şimşek gibi indirdi.
“Ben, artık Türk milletinin bahtiyar olması için kolumu verdim. Canımı da veririm. Ama hükümet bizlerin, şehit olanlarımızın canlarını hiçe saymakta. Müslüman bir Türk buna nasıl susar? Yarın ecdadın yüzüne nasıl bakacağız? Yok mu bizleri bu felaketten kurtaracak bir yiğit? Yok mu Alem-i İslam’ın namusunu koruyacak kimse?”

Mehmet bunları söylerken kalabalığın içinde etrafındakilerin gözlerinin içine bakıyor, her bakışı meydandakilerin yüreğine alev olup düşüyordu. Ne yalan söyleyeyim ben de çok etkilenmiştim. Tam bu sırada, Nuruosmaniye’den Bab-ı Ali yokuşuna doğru gelen yoldan sesler yükselmeye başladı.

Kır atının üzerinde bir heykel gibi duran, bir yanında İttihat Terakki’nin sineği iki gözünün ortasından vurabilmesiyle namlı silahşoru Yakub Cemil, bir yanında seryaveri İzmitli Mümtaz olduğu hâlde Bab-ı Ali’nin ıssız, taştan sokaklarında mağrur bir yiğit belirdi. Salına salına geliyordu Çolak Mehmet’in beklediği büyük kurtarıcı. Bu gelen Kahraman-ı Hürriyet Binbaşı Enver Bey idi. Atının üzerinde bütün heybetiyle gözleri kamaştırıyor, aheste aheste ve kendinden emin yürüyüşü ile bizleri ve yavaş yavaş toplanan halkı etkisi altına alıyordu. Atının her adımı daha da cesaret veriyordu yüreklere. Enver Bey geldi ise artık Edirne bizimdi.

O an Ömer Naci Bey yeniden başladı:
“İşte Hürriyet Mücahidi Enver Bey Bab-ı Ali’ye yürüyor. İşte kapının önünde arkadaşlarımız, yüzlerce sivil ve subay ellerinde tabanca, içeri girme hazırlığındalar. Onlarla birlik olunuz, bu beceriksizler idaresine son veriniz!”
Bab-ı Ali’nin önü birden öylesine kalabalıklaşmıştı ki mahşer gününü andırıyordu. Halk kendinden geçmiş bir şekilde kapılara saldırıyor, birbirini ezerek ileriye atılmaya çalışıyordu.
Enver Bey atının üzerinden çevik bir hareketle indi. Yakub Cemil ve Mustafa Necip kalabalığı yararak yolu açıyorlar, Filibeli Hilmi ve İzmitli Mümtaz ise Enver Bey’in hemen yanında birer efsunlu abide gibi yürüyorlardı.
Bab-ı Ali’nin koruma taburu bu olayları görünce toplanmaya başladı. Birkaç askerin silahını halka doğrulttuğu görüldü. Bunun üzerine hatibi şehir Ömer Naci Bey göğsünü açarak dedi ki: “Biz namusumuzu, vatanı dinimizi kurtarmak için geliyoruz. Ateş edecek misiniz? Eğer edecekseniz işte göğsüm!”
Bir dakika sükût hüküm sürdü.
Naci Bey devam etti: “Niçin öldürmüyorsunuz? Beni çabuk öldürün ki memlekette haysiyet kalmadı itikadıyla mezara gideyim!”

Tabur bu hitaptan öylesine etkilenmişti ki, gözlerinden Enver Bey’i vatanı kurtaracak hakiki bir kahraman olarak gördüklerini okudum.
Enver Bey ve yanındaki vatan fedaileri Bab-ı Ali’nin merdivenlerini seri bir şekilde çıktılar. Ben de peşlerine takılıp yetiştim. Sapancalı Hakkı en önde tabura bağırdı:
“Selam dur!”
Bütün tabur selam durmuş bir şekilde Enver Bey’i karşıladı. Filibeli Hilmi kapıyı açıp içeri girdi. Önümde Enver Bey, Yakub Cemil, İzmitli Mümtaz, Sapancalı Hakkı ve Mustafa Necip ve ardımızda binlerce insanın “Yaşa Hürriyet Kahramanı Enver Bey! Yaşasın İttihat Terakki!” sözleri arasında biz de içeri girdik.
Mithat Şükrü Bey kapıları kapatmamızı söyledi. Biz Doktor Abidin Bey ile kapıyı kapatıp diğerlerine yetiştik. Koridorda nöbet tutan askerlere Sapancalı Hakkı yine “Selam dur!” komutunu verdi. Hızlıca toplantı yapılan odaya doğru yürürken Şeyhülislam Cemalettin Efendinin koruması Aksekili Salih silahına davrandı. Enver Bey ve diğer fedailer hızlıca ilerledikleri için fark etmediler. İş başa düşmüştü. O, henüz silahını çekmeden göğsünden vurdum. Herkes bir an durdu ve kendini kontrol etti. İkinci bir hamle yapınca tekrar ateş ettim. Bunun ardından Enver Bey’in kafasıyla işaret ederek fedailere ateş emri verdiğini gördüm. O sırada yan odadan Sadaret yaveri Nafiz’in dışarı çıktığını gördüm. Ateş ederek bize doğru yöneldi. İzmitli Mümtaz ve Mustafa Necip ateş edince vurularak kapının ardına çekildi. Tam o sırada Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın yaveri Kıbrıslı Tevfik Bey ateş etmeye başladı. Mustafa Necip ve Yakub Cemil ateş edip Tevfik’i öldürdü. Birden, sadaret yaveri Nafiz Enver Bey’e doğru namluyu doğrultunca Mustafa Necip önüne atladı ve bağırdı: “Onu vurma, beni vur!” Hakikaten Mustafa Necip’in şakağına isabet eden kurşun ile Nafiz, Mustafa Necip’i vurmuştu. Fakat Mustafa Necip kontrolünü kaybetmeden Nafiz’e ateş edip onu öldürdü. Mustafa Necip de Nafiz’in peşinden şehit düştü. Önce bir adım öne attı. Sonra doğrulur gibi oldu. Dizlerinin üzerine çöktü ve usulca fısıldadı: “Yaşasın Vatan! Vatan! Allah! ” Evet. Bu büyük fedainin son sözleriydi bunlar. İttihatçı olmak da bunu gerektirirdi zaten.
Son nefeste bile mücadele etmekti bizim şiarımız. Hele ki mevzu bahis vatansa!
Bir mısra geldi aklıma: “Mücadele-i hayattan şu sırrı anladım ki ben
ölüm didinmelerin sükûna inkılabıdır.”
Mithat Şükrü ve Talat Bey söylenmeye başlamışlardı. Enver Bey yürüyordu, biz de peşinden gidiyorduk. Odalara baktık. Toplantının hangi odada olduğunu bulmaya çalışıyorduk. Herkes heyecanla koşturuyordu. Aramızda tek sakin kalabilen kişi Enver Bey idi. Birden Enver Bey’in karşısına Harbiye Nazırı Nazırı Nazım Paşa dikildi. Elleri cebinde ve bir kibir abidesi gibi tepeden bakan haliyle bize bağırmaya başladı.
“Bu ne cüret! Siz ne yaptığınızı zannediyorsunuz! Sizinle böyle mi konuşmuştuk?”
Enver Bey birden esas duruşa geçti, “Efendim millet, Kamil Paşa Hükümeti’nin istifasını istiyor. Vatanı satanlara ordu izin vermeyecektir.” dedi. Nazım Paşa öfkeyle bağırdı. Kıpkırmızı olmuş suratı ne kadar sinirlendiğini belli ediyordu. Birden sesi kesildi ve yere düştü. Ben Paşa’nın yüzüne baktığım için şakağına dayanan revolveri görmemiştim. Nazım Paşa yere düşünce, arkasından Yakub Cemil göründü. Yılan gibi kıvrılarak arkasından şakağına silahını dayamış ve kimseye sormadan vurmuştu Paşa’yı. Enver Bey her zamanki nazik ve naif üslubunu bırakarak sorgular ve kızar bir tavırla:
“Yakub Cemil ne yaptın sen?” dedi. Yakub Cemil ise hiçbir şey olmamış gibi
“Çok konuşuyordu. Bu adama laf mı anlatılır?” diyerek revolverinin mermilerini tazeliyordu.
Talat Bey söze girdi: “Arkadaşlar!
Böyle olmayacaktı, kavlimizde bu yoktu. Eğer böyle devam ederse ben bu işte yokum. Her şeyi bırakır, çeker giderim.” deyince herkes sakinleşti. Sonunda odayı bulmuştuk. Kamil Paşa odada yalnızdı. Nazırların çoğu kaçmıştı. Talat Bey önde olduğu halde Enver Bey ile içeri girdiler. Biz de Yakub Cemil ve Filibeli Hilmi ile kapıda beklemeye başladık.
Kamil Paşa, Talat Bey ve Enver Bey’i görünce: “Ne istiyorsunuz evlatlarım?” dedi.
Enver Bey’in yumuşak bir sesle: “Efendim askeriye ve halk, hükümetten çekilmenizi istiyor.” dedi.
Kamil Paşa: “Eğer bunu yapmasaydınız barış olacaktı.” derken birden Talat Bey sözünü kesti ve “İstifa! İstifa!” sesleri ile salonu inletti.
Biraz sonra içeriden Enver Bey’in “Efendim dışarıda halk da var. Halkı da ekleyiniz.” sözü istifanın alındığını gösteriyordu.
Kapı açıldı ve Enver Bey ile hızlıca Bab-ı Ali’nin önüne indik. Kapıda bekleyen arabaya binip Sultan Reşad’ın yanına giderken Ömer Naci yine bağırıyordu: “Vatan kurtuldu! Millet kurtuldu! Silin gözyaşlarınızı büyük Türk milleti, silin! Yaşasın İttihat Terakki!”
Tabakamda kalan son cigaramı çıkarıp sevinçle kibritimi çaktım. Vatan kurtulmuştu. Millet kurtulmuştu. Ve ben de bu kurtuluşa hizmet etmiştim. Başarmıştım. Başarmıştık. Asıl görev şimdi başlıyordu. Sırada Edirne’yi geri almak vardı.

Abdurrahman GÜLSEREN

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir