Teşkilat ve teşkilatçılık; adını defalarca duyduğumuz, herkesin zikrettiği ama zikredenlerin en az yarısının pek de bilmediği bir kavramdır. Teşkilatçılık; içinde bulunduğu örgütün sarsılmaz bir muvazeneye sahip olmasını sağlayan, doğru yapıldığı takdirde örgütü amacına ulaştırmadaki en önemli faktörlerinden birisidir. Teşkilatlı olmayan, sağlıklı bir teşkilatçılık yapamayan bir hareketin amacına ulaşması ise ancak bir mucize veya çok büyük bir şansın eseri ile mümkün olur. Nitekim Gazi Mustafa Kemal’in Milli Mücadele’yi başarıya ulaştırmasının sırrı da Şam’da Vatan ve Hürriyet Cemiyeti’nin Selanik şubesinin 1906’daki kuruluş toplantısında arkadaşlarına hitabı olan; “Arkadaşlar! Gerçi bizden evvel birçok teşebbüs yapılmıştır. Fakat onlar muvaffak olamadılar. Çünkü işe teşkilatsız başladılar. Biz kuracağımız teşkilat ile bir gün mutlaka, ne olursa olsun muvaffak olacağız. Vatanı, milleti kurtaracağız.” cümleleri ile ayandır.

Peki, teşkilatçılığın “bana göre”si, “bize göre”si var mıdır? Daha açık sorayım, “Benim teşkilatçılık anlayışımda bu böyledir.” denilebilir mi? Ya da bunun gibi bir cümle kurmak kimin harcıdır? Bu kavram öznel midir ki bir kimsenin ucundan, sağından, solundan çekiştirmesiyle yeni bir esas ortaya atılsın? Teşkilatçılığın esasları belliyse eğer, herhangi birinin bu esasların dışına çıkarak teşkilatçılık yaptığını söylemek abes kaçar mı, kaçmaz mı?

Bir teğmen, görev yaptığı yerde astlarına karşı kendine göre bir anlayış geliştirirse ve bu anlayışa göre bir usul ortaya çıkarırsa; askerlik mesleğine, kendi emrinde olan askerlerin disiplin ve bağlarına zarar verdiği veyahut zarar verme ihtimalinin olduğu gerekçesiyle üstleri tarafından sağlam bir fırça yiyecektir. Eğer üstü olan kimse buna göz yumarsa bu zarar daha büyük bir kümeye sıçrayacak, bunun sonucunda düzeltilmeyen usulsüzlük bir gelenek haline gelecek ve aynı yerde görev yapan diğer askerlere de sirayet edecektir. Aynı zamanda uyarılmamasından yüz bulan teğmen, doğru olanın bu olduğuna inanarak diğer görev yaptığı yerlerde de adeta askerleri zehirlemeye devam edecek ve bulunduğu teşkilatın içine resmen bir bomba düzeneği yerleştirmiş olacaktır.

Teşkilatçılık; esasları belli olan, öğrenilmesinde de en büyük payın “pratik” olduğu bir kazanımdır. Zira teşkilatçı olduğunu iddia eden bir kimsenin öncelikle teşkilatlı yapılarda aktif şekilde vakit geçirmiş olması farzdır. Nitekim teşkilatlı bir iş yapmak aksiyonel bir hareketin dahlinde bulunulduğunun bir göstergesidir. Askerlik ve polislik gibi mesleklerde ancak belli bir yere kadar teorik eğitim yeterli olacaktır. İşin geri kalan büyük kısmı ise pratik eğitimle öğrenilmeye mecburdur.

Yine teşkilatçı olduğu iddiasında bulunan bir kimse; algısı, açık düşünme yeteneği ve pratik zekâsı yüksek, olay ve durumlara farklı açılardan yaklaşabilme, hızlı ve doğru karar verebilme kabiliyetlerinin kendisinde bulunması gereken basiretli ve kararlı biri olmak zorundadır. Bir teşkilatta bulunan herkesin bu özelliklere aynı anda sahip olması çok zor olduğundan dolayı herkesin aynı derecede teşkilatçı olması beklenemez. Ancak teşkilattan sorumlu olan kişinin bu özelliklerinde görülen bir zayıflığın örgütün tamamına bir veba mikrobu gibi zarar vereceği kesindir.

Bu sebeplerden ötürü, var olan yahut yeni ortaya çıkacak olan bir yapı tesisinde az veya çok ağzının içine bakılan, bu konuda söz sahibi kimselerin yanlış kişilerden atanması son derece tehlikeli ve geri dönülmesi zor sonuçlar doğuracaktır.

Şöyle ki; teşkilatçılığın esasları bellidir. Teşkilat dahlinde bulunan kişi; teşkilatın içinde bulunduğu sürece benlik duygusundan uzak durmak, esas olanın teşkilat olduğunu bilmek ve anlamak zorundadır. Teşkilat, hiçbir kimseyi teşkilattan büyük görmemeli ve teşkilatın çıkarlarını o kimsenin çıkarlarına değişmemelidir. Teşkilatçı kimse yeri geldiğinde liderinin karşısına dikilip “Allah’tan başka kimse teşkilattan büyük değildir!” demelidir.

Teşkilatın işlemesi için hiyerarşi olmazsa olmazlardandır. Teşkilatta bulunan kişiler silsile-i meratip’i aksatmadan uygulamak zorundadır. Bunu yaparken teşkilatın en çok dikkat etmesi gereken nokta, kişinin gösterdiği saygının ve aldığı emrin kaynağının mertebe olduğunu kavraması, teşkilat içinde kişiye değil bulunduğu konuma göre davranması gerektiğini bilmesinin zorunluluğudur. Kısacası kişi “adamın adamı” olmamalıdır. Zira bu hastalık, teşkilatı mahva sürükleyecek olan bir lanettir.

Teşkilatta bir hiyerarşinin mecburiyetinden söz ettik. Peki, bu hiyerarşi üstten gelen emri körü körüne, sorgulamadan uygulamak mıdır? Bu konuda harbiye teşkilatçılığı ile bir ideolojik hareketin teşkilatçılığı arasında bir dozaj farkı gözetilebilir mi? Ben bu soruyu cevapsız bırakarak fikri bir hareketin bu konu için beyan ettiği esası aktarıyorum: “Tepeden gelen her emre körü körüne uymak değil, teşkilat işlerinin yapılmasında silsile-i meratip’i takip etmektir.”

Her emre körü körüne uymamak bu bağlamda nasıl mümkün olacaktır? Teşkilatın istişare esnasında karar beyan edilmeden önce fikir sunulur, fikre karşı çıkılır ve tartışmalar yapılır. Yine silsile-i meratip takip edilerek karar beyan edildiğinde teşkilatın her üyesinin alınan karara uymak ve vazifesini yapmak dışında bir şansı yoktur. Karar kabul edilecek, edilmiyorsa da teşkilat terk edilecektir.

Ancak ve ancak kim olduğu fark etmeksizin teşkilatın varoluş kaynağına, kendisine ve inanmış olduğu ideale ters düşen kararlar, harekete zeval getirecek davranışlar, yine teşkilatın bu yanlışları düzeltmesi mecburiyetini doğuracaktır. Yani teşkilatın lideri; teşkilatın çıkarına ters düştüğü anda düzeltilecek, başka bir seçenek kalmadığı takdirde ise alaşağı edilecektir. Teşkilatçılık, kimsenin teşkilattan daha büyük olmadığını söyleyerek biatçılığı reddetmektedir. Teşkilat mensubu ise bu esası uygulamadığı takdirde teşkilatçılığı tam anlamıyla yerine getirememiş demektir.

Sonuç olarak; nereden bakarsanız bakın, “benim teşkilatçılık anlayışım” ya da “senin teşkilatçılık anlayışın” diye bir şey yoktur. Nefsine müdahil olamayanların, vazifelerini yerine getirmekte zaaf gösterenlerin veyahut yeterli bilgisi ve tecrübesi olmadığı hâlde bulunduğu konuma gelmiş kişilerin zayıflıklarını ya da toyluklarını örtmek için kullandığı bu tabirler, bir örgütün başına gelebilecek en feci söylemlerdir.
Bir farizayı yerine getirmeye erinen bir Müslümanın bir süre sonra onu reddetmesi gibi, teşkilatçılığı yeteri kadar bilmeyenlerin de bu söylemleri ortaya çıkarması aynı kapıya çıkmaktadır.

0 cevaplar

Cevapla

Want to join the discussion?
Feel free to contribute!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir